İnsani Değişimin İnsanca Bir Yolu Yok mu? / Metin YILMAZ

Print Friendly, PDF & Email

Firavun: “Adamlarını topladı ve onlara ‘Sizin en yüce Rabbiniz benim!’ dedi.”[1] Halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler.”[2]

“Halk padişahın dinindendir.”[3]

1870’lerde İtalya’da yaşayan etnik gruplar birleşerek Fransız işgaline son verdiler. Bir İtalyan ulusu yoktu ortada, Fransız zulmünden bıkmış insanların meşru müdafaası vardı. Ama o dönemin Avrupa’sında yükselen değer halk değil ulus-devlet idi. “Problemin” farkında olan Milli Kurtuluş Hareketi liderleri şöyle diyorlardı: “İtalya’yı yarattık, sıra İtalyanları yaratmaya geldi!”[4]

“Sosyalizm de ısrar insan olmakta ısrardır. Savaşımızın temel gerekçesi, yeni insan kişiliğini yaratmaktır. Yeni insan, doğru insan, güzel insan sosyalist insandır.”[5]

Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra 1925’in Nisan ayında Başbakan İsmet İnönü şu açıklamayı yapmıştır: “Biz içtenlikle milliyetçiyiz… Ve milliyetçilik bizi bir arada tutan tek etkendir. Türk ço-ğunluk karşısından diğer unsurlar hiçbir şekilde etkiye sahip değildir. Ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayan insanları Türkleştirmek zorundayız ve Türklere ya da Türkçülüğe (le turcisme) muhalefet edenleri ortadan kaldıracağız.[6]

Bülent Ecevit; “Fransızlar farklı ulus ve halklardan bir Fransız ulusu yarattıklarında sesini çıkartmayanlar biz aynı şeyi yaptığımızda neden kıyameti koparıyorlar!” diyerek Avrupalılara çıkışmıştı.[7]

Türkmenbaşı, Ruhnama’sında şöyle demektedir. “Şu anda sadece devlet kurmak değil, millet yaratmak da gerekmektedir.”[8]

Ebû Hüreyre(r.a) diyor ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur. “Dünyaya gelen her çocuk fıtrat üzere doğar. Onu ana babası Yahudi, Hıristiyan, Mecusi veya Müslüman yapar.”

İnsan sürekli biçimlendirilme çabalarına muhatap. Hemcinsi tarafından belirlenmeye, bir kalıba sokulmaya, bir nefere, bir askere, bir tebaaya, bir mümine, bir dava adamına dönüştürülmeye çalışılıyor. Dinler ve ideolojiler müminleri; cemaatler, örgütler ve devletler iyi elemanları, iyi militanları, iyi vatandaşları; yöneticiler ve liderler itaatkar kulları olsun istiyor. Ebeveynler bile çocuklarını dizlerinin dibinden ayrılmayan/ayrılmayacak bir evlat olarak yetiştirme derdinde.

Neden?

Çünkü insan, sahip olduklarıyla yeryüzünün en değerlisi, en güçlüsü. Aklı ile düşünme, araştırma, üretme, hedef koyma, plan yapma, sorgulama; hakikati, daha iyiyi, daha güzeli, daha ileriyi arama; imar ve icatta bulunma; havaya, toprağa ve suya biçim verme, kendine tabii kılma imkanına sahip. İradesi ile de karar verme, tercihte bulunma, tercihi doğrultusunda güç ve imkanlarını seferber etme, zorluk ve engellere rağmen mücadele ederek sonuca ulaşma imkanına. Üstelik bu güç gelişken bir özellik de taşıyor, güce güç, imkanlara imkanlar katmak mümkün. Ulaşılan nokta ne olursa olsun göz hep bir ileri noktaya bakıyor.

İşte bu güç ve imkanlarla insan, dünyayı şekillendiriyor, geliştiriyor ve yapıp etmeleri ile bir cennet ya da cehenneme çeviriyor. Yaptıkları ve yapmadıkları ile söz ve fiilleri ile tarihi, o oluşturuyor, o yazıyor.

Kabileler, cemaatler, devletler, medeniyetler onun akıl ve emeğiyle kuruluyor, şekilleniyor, gelişip güçleniyor, varlığını devam ettiriyor.

Dinler ve ideolojiler onunla, kitap sahifelerinde soyut bir nazariye olmaktan kurtulup varlık kazanıyor, bir yaşam biçimine, sosyal ve siyasi bir projeye dönüşüyor ve rakiplerine galebe çalıyor.

Bir ya da bir grup insanın öne çıkması, güç ve iktidara ulaşması, liderlik, önderlik, başkanlık makamlarına yükselmesi, onun desteği ile gerçekleşiyor.

Kim ne plan yaparsa yapsın ancak insanın benimsemesi ile uygulama imkanına sahip oluyor, başarıya ulaşıyor ve bir sisteme dönüşüyor.

Yeryüzünde başarılı olmanın yolu insanı belirlemekten, onu istenen şekil ve kalıba sokabilmekten geçiyor. Bu yüzden her din, devlet, cemaat, lider (sıradan insan bile gücü nispetinde); insanın peşinde, onu kendi insanına dönüştürme derdinde.

Ancak hiç biri karşısında akleden, düşünen, irade ortaya koyan, karar veren, sorgulayan, itiraz eden, eleştiren bir insan istemiyor. Onu belirlemek, belirlenene tabi kılmak, tebaalaştırmak, nesneleştirmek istiyor. Onun “kendi” olmasına karşı çıkarken “kendi insanı” olmasını amaçlıyor. İyi insan deyince, iyi vatandaş, iyi mümin, iyi mürit, anlaşılıyor. Herkese kendi insanı makbul ve herkesin insanı gerçek insan.

Ya diğerleri!

Onlar düzeltilmesi gereken imalat hataları, hizaya sokulması gereken azgınlar, yola konulması gereken yoldan çıkmışlar, törpülenmesi gereken aşırılar, hidayete ulaştırılması gereken sapıklar, öğretilmesi gereken cahiller, iyileştirilmesi gereken hastalar…

Dolayısıyla ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:

Bir tarafta doğru, gerçek ve hakkın kendisi var, diğer tarafta dalaletten, yanlıştan kurtarılması gerekenler.

Bir tarafta kurtarıcılar var, diğer tarafta kurtarılması gerekenler.

Bir taraf her şeyi düzgün olanlar/düzgün yapanlar var, diğer tarafta düzeltilmesi gerekenler.

Bir tarafta değişimi belirleme ve gerçekleştirme hakkına sahip olanlar var, diğer tarafta ise değişmesi gerekenler.

Ve tabii çoğunlukla arka planda da menfaatler.

Bir grup insanın, diğerlerini belirleme ve biçimlendirme çabaları bu zeminde başlıyor. Ve çoğunlukla din ve ideolojiler, liderlerin veya devlet, cemaat gibi kurumsallaşan yapıların menfaatlerini maskelemek maksadı ile öne sürülüyor. Ya da güç sahipleri din ve ideolojilere de sirayet ederek onları da belirliyor ve menfaatlerine hizmet eder hale dönüştürüyorlar.

Netice de insan üzerinde onu belirlemek için verilen kıyasıya bir savaş var. Dinler, ideolojiler, devletler, cemaatler ve liderler bu savaşın tarafları. Hepsi gücü yettiğince insana/çok insana hükmetmek istiyor. Hem de muhataplarına/insana söz ve tercih hakkı bırakmadan.

Bu yüzden hepsi aynı cevabın peşinde;

İnsan nasıl tebaalaştırılabilir?

İnsan nasıl müminleştirilebilir?

İnsan nasıl müritleştirilebilir?

Ve nasıl “benim insanıma” dönüştürülebilir?

***

Soruya cevap verenler çok ve farklı, ancak verilen cevaplar ve izlenen yöntemler birbirinin aynısı.

Şöyle ki:

Önce insanın maslahatı iddiası ile bir güç ortaya çıkar. Bu bazen bir fikir, din ve ideoloji olur, bazen de bir kişi (lider, önder, imam, başkan, şeyh…) ya da kurumsallaşan bir yapı (grup, cemaat, tarikat, devlet).

Bu güçlerin tümü, insan için olma iddiasındadır. Üstelik hem var olmak hem de gelişmek için ona muhtaçtırlar. İnsandan/tabilerinden almaktadırlar bütün güçlerini. Bu durumun onlar da muhataba/insana değer verme, onun potansiyeline, aklına ve iradesine saygı gösterme gibi bir sonuç ortaya çıkarması beklenir. Ancak güç sahibi muhtaç olan kendi değil de insanmış gibi davranır. Muhatabını değil kendini önemser ve büyütür. İnsan için var olduğu halde her şeyi kendisi için ister ve yapar. Netice de güç sahibinin büyüdüğü buna karşın insanın küçüldüğü bir süreç yaşanır.

Mesela lider, ne hikmetse asla sıradan bir insan olmaz. Ya başkaları ile kıyaslanamayacak kadar zekidir, ya kimsenin sahip olmadığı bilgi ve ön görüye sahiptir ya da Allah ile onun adına konuşacak kadar bir özel ilişki içindedir. Karşısında uygulamak için emir bekleyen bir asker gibi durmaktan başka seçenek yoktur.

Fikir, din ve ideoloji mutlaka mutlak doğrudur. Her türlü çözümü ihtiva eder. Ne tartışmaya ne de sorgulamaya açıktır. Tek yoldur. Tek doğrudur. Tek çözümdür. Anlamasan da, ikna olmasan da iman etmen gerekir.

Cemaat, grup, fırka, Fırka-i Naciye’dir. Her türlü kurtulunması gerekenden kurtulmak isteyenlerin ondan başka seçeneği yoktur. Ona dahil olup halkalarından bir halka olmak gerekir.

Devlet ise zaten kutsaldır. Çiçero’nun söylediği gibi, “her şeyden mühimdir.” Ona nazaran “birey” ise “hiçbir şey”dir.”[9]

Mutlaklaştırılan güçlerle insan arasında, insana değer veren ve onun iradesine, aklına ve potansiyeline saygı duyan bir ilişki gelişmez. Çünkü güç büyüdükçe büyürken muhatap küçülür de küçülür, güç müstağnileşirken muhatap mecbur ve mahkumlaşır. Ne söz ve sorgulama hakkı kalır ne de tercih. Liderlerin büyütülmesi, fikirlerin mutlaklaştırılması, cemaatlerin olmazsa olmazlaşması, devletin kutsallaştırılması itaati garanti altına almak içindir.

Evet, gücün mutlaklaşması insana boyun eğmekten başka seçenek bırakmaz. İstenen her zaman mutlak itaattir. Güç sahibi ortaya koyar insan kabul eder, güç sahibi belirler insan yapar, güç sahibi yol gösterir insan yürür. İtalya ulusunu yaratma sürecinde Mussolini halkından beklentileri bu ilişkinin özeti gibidir: “İnan ve itaat et”.

Güç sahibi karşısında insana belirlenen konum, efendi karşısında köle, çoban karşısında koyun gibi olmasıdır.

Gücü mutlaklaştırmanın insanı boyun eğmeye mahkum ve mecbur bırakmak yanında bir diğer gerekçesi de, insanı belirleme çabalarında yapılanları meşrulaştırmak, insana dilediği gibi yaklaşmanın önünü açmaktır. Amaç bellidir, onu belirlemek, belirli bir kalıba sokmak. Bunun nasıl başarılacağı ise önemli değildir. Yeter ki amaç hasıl olsun.

***

Güç sahibi tarafından yönetilen ve ulaşılacak sonucun baştan belli olduğu, insanı belirleme süreci bu zeminde başlar.

Güç sahipleri insanın aklına değil, istek ve arzularına, korku ve kaygılarına hitap ederler. Çoban kavalı ile koyunları nasıl yola koyuyor ise onlar da nefse hoş gelecek teklifler fısıldayarak insanı yola koymaya çalışırlar. Onlara, ilgilerini çekecek süslü vaatlerde bulunurlar. Mevcut sorunlardan kurtulmanın ve daha rahat, daha varlıklı, daha güvenli ve daha iyi bir hayatın ancak kendisi ile mümkün olacağını iddia eder, huzur, adalet, barış, eşitlik, özgürlük gibi onun kendini önemli hissetmesini sağlayacak ne kadar argüman varsa hepsini gerçekleştireceğini vadederler. Gerçekleri gizleyerek, kendi fikirlerini gerçeğin kendisi olarak ortaya koyarlar. Göz boyarlar, günün eğlence ve oyunlarıyla oyalarlar, insanı alkol uyuşturucu vb. vasıtalarla hoş tutarak sorunlardan ve düşünmeden uzaklaştırırlar, suni sorun ve gündemlerle zihinleri sürekli meşgul ederler, tabular yaratarak, kutsallar oluşturarak düşünmeye sınır ve ket vururlar. Hayat ve dünya ile ilgili sorunları insani hassasiyetleri uyandırmayacak ve hatta zayıflatacak şekilde ele alır ve nasıl düşünüleceğini, hangi psikoloji ile hareket edileceğini bile belirlemeye kalkışırlar. Tatlı söz, örgün yaygın eğitim kurumları ile basın yayın organları ile internet ile desteklenir. Ekonomisti, siyasetçisi, din adamı, entelektüeli el ele verir. Muhalif sesler kısılır ve hatta kesilirken, yoğun bir propaganda ile adeta beyinler yıkanır. Devlet, cemaat insan törpüleyen, adamını yetiştiren birer düzeneğe dönüşür.

İnsan bu sürece kendi rızası ile girer ise sorun yok, direnmeye kalkışır ve uyum göstermek istemezse o zaman çobanın koyunlara karşı kullandığı ikinci argüman, sopa devreye girer. Ve insanın kafasına inmeye başlar. Tatlı dilden anlamayanlar için devreye girmeye hazırdır her an. Hak ve imkanlardan mahrum bırakma (işten atılma, konumunu kaybetme), özgürlükleri sınırlama (hapis), fiziki baskılar (şiddet, işkence, eziyet), psikolojik baskılar (dışlanma, ötekileştirme) gibi birçok şekilde ortaya çıkar. Onunla asi başlar ezilir, tatlı dille olmayan, zorla baskıyla gerçekleştirilmeye çalışılır. İnsanın korku ve kaygılarını muhatap alan cezai uygulamalarla bir korku imparatorluğu yaratılır. Daha da olmazsa asi başların varlığına son verilerek problem giderilir.

Bunlar da gizli kapaklı değil özellikle herkesin önünde gerçekleşir ki, ibreti alem olsun, kalpler korku ile dolsun.

İnsan için çıkılan yolda varılan nokta insanın kolayca feda edilmesidir. Tarih, dinini devletini cemaatini ve kendini dayatanların ortaya çıkardığı zulümleri yazmaktadır.

Bir örnek lider Firavun;

Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu.[10]… Musa’ya iman eden sihirbazlara “Demek, ben size izin vermeden önce O’na inandınız, öyle mi! Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış, mutlaka göreceksiniz.”[11]

Bir din/mezhep, Hristiyanlar;

Katolik kilisesi Fransa’da bulunan Katharlar’a[12] farklı inançlarından dolayı savaş açar ve 1209’da Haçlı orduları Biziers şehrine girer. Halk korku ile katedrale sığınır ancak haçlı askerleri katedrale de saldırırlar. Ancak bir sorun vardır: O kalabalığın arasında kim Kathar, kim Hıristiyan, nasıl ayırt edeceklerdir… Kılıçlarından kan damlayan kuzeyli Baronlar, Başpapaz’ın huzurunda diz vurup sordular: “Kathar sapkınları çoluk çocuk Biziers katedraline sığınmış. Onları korumak isteyen halk, Katoliğiyle, Yahudi’siyle aralarına karışmış, Tanrının kullarını şeytana tapanlardan nasıl ayıracağız Peder.” Katharlar üstüne haçlı seferlerini Roma adına yöneten Başpapaz yanıtladı: “Hepsini öldürün. Tanrı kendi kullarını ayırır.”[13]

Bir devrim;

Fransız Devrimi teorisyenlerinden Saint-Just, Halk Kurtuluş Komitesi adına yazdığı bir raporda şöyle diyordu: “Halk egemenliği birlik ve teklik ister. Bütün farklılıklar egemenliğe bir hücumdur. Vatansever devrimi var gücüyle destekleyendir. Kayıtsız kalanlar veya kısmen destekleyenler ise karşı çıkanlar kadar haindir.” Sonuçta yüz binlerce insan devrim için kurban edilir.

Lenin de 1922 Mayıs’ında Sovyet ceza kanunu hazırlanırken devrimini korumak için şunu teklif etmiştir:

“Sovyet hukuk sistemini tanımayan, uluslararası burjuva fraksiyonuna yarayacak biçimde propaganda yapan herkes idam edilecektir.” Sonuç kurbanların sayısının milyonlara ulaşmasıdır.

Modern bir devlet;

Mustafa Kemal, Kastamonu’daki konuşmasında “Bu serpuşun adına şapka denir‟ şeklindeki meşhur ilanını yaptıktan hemen sonra […] aşağıdaki sözleri sarf etmişti:

“Keskin bir gerçek olarak söylüyorum […] İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca ulaşabilmek için gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur.” … Şapka Kanunu’nun yürürlüğe konma sürecinde ve sonrasında Kayseri, Sivas, Maraş, Rize, Giresun ve Erzurum başta olmak üzere […] isyanlar sonucunda binlerce kişi tutuklandı. Tutukluları yargılamak üzere ilgili bölgelere gönderilen gezici İstiklal Mahkemeleri, (içlerinde ulemanın da bulunduğu) çok sayıda insanı şapka kanununa muhalefet gerekçesiyle idam etti.[14]

Fransız edebiyatçı- yazar Anatole France, konuyu ne de güzel özetliyor. “Bir halkı, devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!”

Tek doğru, tek lider, tek devlet, tek cemaat, tek kurtarıcı ile çıkılan yolda varılacak sonuç tek tip insandır, farklılıklara yer olmayan homojen toplumlar, gelişmeye kapalı, kendini dayatan dogmatik fikirler, eleştiriye kapalı, rakip ve muhalefet istemeyen kutsal liderler/diktatörlerdir. Ve tabii onların kendilerini gerçekleştirmek için yaptığı zulümlerdir. Farklı olanın yaşama hakkı kalmamıştır. İnsan için yola çıkan kişi, fikir ve kurumlara insan kurban edilmiştir. Ve hala da kurban edilmeye devam edilmektedir.

***

İnsanı biçimlendirme arayış ve gayretlerinin zirve yaptığı bir dönemde yaşıyoruz. İzlenen yol ve yöntemler daha sinsi, daha aldatıcı ve daha profesyonel, dolayısıyla da daha etkili. Hedef sadece şurası veya burası değil bütün dünya. Yaşanan küreselleşmeyle küçülen dünyamız tek tip insan üreten bir fabrikaya dönüştürülmek isteniyor. Bu maksatla kafa yoran, projeler ve deneyler yapan mühendisler türedi. Toplum mühendisleri deniyor onlara. Onların işi, insana etki eden yollar bularak, farklılıkları törpüleyip yontarak, onu küresel çarkın/sistemin uyumlu bir dişlisi haline getirmek. Ve bunu da çaktırmadan yapmak. Yani onu özgür olduğuna inandırarak köleleştirmek, düşündüğünü zannederken düşündürtmek, kendisini gerçekleştirdiğini zannederken sistemin uyumlu bir parçası haline getirmek.

Sonuç o kadar başarılı ki, dünyanın dört bir yanında aynı insanı görmek mümkün. Sahip olunan yerel kimlikler anlamını yitirdi. Ne etnik aidiyet, ne din ve ideoloji ne de gelenek ve kültür bir fark oluşturmaya yetmiyor. Küresel sistem karşısında bir direnç ortaya koyamıyor. Müslüman’la Hristiyan veya Yahudi, Doğulu ile Batılı arasında bir fark kalmadı artık.

Dünyanın neresinde olursa olsun çağdaş insan “haz ve hız”dan başka bir şey bilmiyor. Daha hızlı yaşamanın ve daha fazla haz almanın peşinde koşuyor durmadan. İnsan, kanaat etme özelliğini yitirdi, yavaşa tahammülü kalmadı, hep “daha”nın peşinde, koşuyor da koşuyor, tüketiyor da tüketiyor. İşin garibi dini ile ideolojisi ile gidişat arasında bir çelişki de görmüyor, tam tersine “özgürleştiğine, kendini gerçekleştirdiğine, dolu dolu yaşadığına” ikna olmuş durumda.

Bu sonuca nasıl ulaşılıyor? Onca profesyonel çalışmanın yanında tabii ki ölümlerle, işgallerle, katliamlarla, soykırımlarla, Guantanamo ve Ebu Gureyb’lerle. Daha çok insan feda edilerek, daha çok insan öldürülerek, daha çok zulmedilerek…

Bir elden kaval, diğer elden sopa eksik olmuyor bir türlü. Hangisini seçersen.

Bir kısır döngüdür gidiyor. Mevcut zulümden rahatsız olanlar adalet adına kendi egemenlikleri peşinde koşuyor. Dayatılana karşı kendilerini dayatmak istiyor. Kendi fikirlerini ve düzenlerini topluma/dünyaya egemen kılma, kendi liderlerini liderleştirme, kendi devletlerini kurma peşindeler.

Zihinlerin arkasında varılmak istenen nokta aynı: “Ben”in (fikir, lider, devlet…) hakimiyetinde boyun eğen, itaatkar insanlar üretmek ve onlardan homojen bir toplum oluşturmak.

Peki, yol ve yöntem ne?

Kaval ve sopa.

Fikirlerin mutlaklaştığı, fırkaların Naciyeleştiği, liderlerin kutsallaştığı durumların insanı götüreceği başka bir sonuç yok. Bir halkı devlet veya başka bir güçle değiştirmek istediğinizde, baskı ve zoru kullanmaktan ve en azından itaat etmeyenleri öldürmekten başka çareniz kalmıyor. İnsanları aynı kalıba sokmaya çalışmayı istemekle başlıyor zulüm ve arkasından ister istemez geliyor kandırmalar, baskılar, ölümler ve katliamlar.

Bu kalıp insan için gerçekten iyi ve hayırlı bile olsa, Allahın dini bile olsa sonuç değişmiyor. Üstelik Allah adına olunca baskı ve zorbalık daha kolay meşrulaşıyor ve daha da pervasızlaşıyor.

Bu kısır döngüden kurtulmanın bir yolu yok mu?

İnsanın insanca muhatap alınarak değişmesi/değiştirilmesi mümkün değil mi?

Değişimde insan dışı herhangi bir unsur özne olabilir mi? Ya da insani değişimin öznesi kim? İnsan mı, davetçi mi, kendisine davet edilen mi?

Bu sorular özellikle Müslümanların cevap vermesi gereken önemli sorular.

Ya herkesin yaptığı gibi (insanı koyunlaştıranlar gibi) kaval ve sopayı ellerinden düşürmeyecekler ya da bu sorunun cevabını bulacaklar. İnsanın insan kalarak değişmesinin yolunu bulacaklar.

Hem kendi selametleri, hem gelecek nesillerin selameti hem de insanlığın selameti için.

(Bu soruna çözümün ne olacağını bir sonraki sayıda tartışacağız inş.)

 

 

 

[1]  Naziat, 79/23-24

[2]  Zuhruf, 43/54

[3]  İbni Haldun

[4]  Massimo Taparelli d’Azeglio, 1798-1866, İtalyan ressam, yazar ve politikacı http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=213299&title=ocu-3&haberSayfa=0

[5]  Abdullah Öcalan

[6]  http://ataum.gazi.edu.tr/e107_files/sayi9/Murat_Alakel.pdf

[7]  http://www.mesop.net/osd/?app=izctrl&archiv=220&izseq=izartikel&artid=1968

[8]  Ruhnama, 2001:57). http://www.akademikbakis.org/17/7kimlik.pdf

[9]  http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=3581

[10] Kasas Suresi, 4

[11] Tâ-Hâ suresi,  71

[12] Kathar’ın anlamı “Temiz Ruhlular” demektir. “Kathar” adı, sözcük anlamıyla “arınmış” anlamına gelir. Katharcılık Orta Çağ’da Fransa’nın Albi bölgesinde ortaya çıkan, 12. ve 13. yüzyıllarda Avrupa’nın batı kısmındaki ülkelerde etkili olan Katolik Kilisesinin birçok görüşüne karşı çıkan, reenkarnasyonu kabul eden bir tarikattır. Katolik kilise, dogmalarını kabul etmeyen Kathar inancını “sapkınlık” olarak görmüştür.

[13] (22 Temmuz Biziers Katliamı) http://blog.milliyet.com.tr/katharlar/Blog/?BlogNo=143884 http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=151

[14] http://www.derindusunce.org/2008.02.08/humeyni-lenini-dover-mi-ulus-devlet-bolum-iii/

Check Also

Müslümanların Toplumsal Yapılanmalarının Trajik Serencamı Otoriter Düşünce ile Baskıcı Yapılar Arasındaki İlişki Üzerine / Mehmet Yaşar SOYALAN

GİRİŞ Bir önceki sayıda “İslamcılık”ın, sorunlarının bugüne özgü olmadığını, doğasından kaynaklandığını ve kadim bir özelliğe ...

İslami Mücadele ya da Yola Koyulmadan Uçuruma Düşmek / Ali ÖNER

“Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz Divanelerin hemdemi divane gerektir.” Ziya Paşa Havada bir sis bulutu ...

İslamcılık ve Laiklik (Ayrılma ve Buluşma Noktaları) / Prof. Dr. Hasan HANEFİ

Çeviren: Dr. Ramazan YILDIRIM   KELAM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ’nden alıntılanmıştır.   Metot Farklılığı İslamcıların (selefîlerin) kullanmış ...