İnsanı Değiştirmenin İnsanca Yolu Var! / Metin Yılmaz

Print Friendly, PDF & Email

Değişim, bir halden başka bir hale geçiştir. Üzerinde bulunulan halde, belli bir süreç içerisinde bazı özelliklerin azalması veya hepten kaybolması ile ya da artması veya olmayanın eklenmesiyle gerçekleşir. Değişenin, akıl ve irade sahibi olup olmaması sürecin niteliğini belirler.

Eğer değişen irade ve akıl melekelerinden yoksun ise, değişim bir değiştirene tabi olarak gerçekleşir. Değişimin öznesi, değiştiren olur, değişimin yön ve rotasını, miktarını, biçimini o belirler. Değişen değiştiğinin farkında bile değildir. İnsanın diğer canlılar, doğa ve hayvanat ile arasındaki ilişkide ortaya çıkan durum budur. “Bakarsan bağ olur bakmazsan dağ” atasözü bu gerçeğin bir ifadesidir. İnsanın vahşi hayvanları evcilleştirmesi, onlara çeşitli eğitim yöntemleri ile muhtelif beceriler kazandırması ve gütmesi, etinden, sütünden, dilediğince istifade etmesi her an göz önünde duran örnekleridir. Din ve ideolojilerde, devlet, cemaat, tarikat gibi toplumsal/kurumsal yapılarda da değişim insan eli ile gerçekleşir. Mesela hiçbir din/ideoloji kendi kendine var olamadığı gibi, kendi kendini geliştirip/değiştirip güncelleyemez, yenileyemez de. Aynı durum toplum ve toplumsal kurumlar için de, devlet ve cemaat gibi kurumsal yapılar için de söz konusudur.

Değişen ya da değişmesi gereken akıl ve irade sahibi bir varlık olduğunda -ki bu insandır- ise değişim, değiştirene değil değişene bağlı olarak gerçekleşir. Değişen ve değiştiren ayırımı ortadan kalkar. Değişen aynı zamanda değiştiren olur, kendi kendini değiştirir. “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur ifadesi”, “nefsini arıtana/fenalıklara gömene, kendinde olanı değiştirene” dönüşür. Değişmeye kendisi karar verir, sahip olduğu akıl ile neyi, neden ve ne kadar değiştirmesi gerektiği bilgi ve bilincine sahip olur, değişimin yön ve rotasını, miktar ve biçimini belirler, iradesi ile de karar verir ve türlü engellerin varlığına rağmen kararının arkasında durup değişimin gerçekleşmesini sağlar.

İnsan kendini değiştirme güç ve imkanına sahiptir. Onun sahip olduğu değerler, düşünceler, inanç esasları, yaşam biçimi, huy ve alışkanlıklar, davranış ve tutumlar değişen ve değiştirilebilen özellikleridir. Bu özelliklerini dilediği yönde ve şekilde değiştirerek, her an “yeni bir insan” olması, hayatına yeni bir yön ve rota kazandırması, kendini arttırması ya da eksiltmesi mümkündür.

Her ne kadar atalar “can çıkar da huy çıkmaz, insan yedisinde neyse yetmişinde de odur” gibi insanın değişmeyeceğine dair sözler söylemiş olsalar da, bunu doğru istikamette değişimin zorluğuna dikkat çekmek için söylediklerini düşünmek gerekir. Zira insanın değişimi, şu veya bu gerekçeyle, her an yaşanan, her an gerçekleşen bir durumdur. Ancak bu değişim, her zaman aynı yönde, aynı şekilde, aynı tempoda gerçekleşmez, her an her istikamette gerçekleşebilir. İnsanın, kötü halini iyi ile değiştirmesi mümkün olduğu gibi iyi halini kötü ile değiştirmesi de mümkündür.

Şüphesiz bu değişime etki eden birçok unsurdan bahsetmek mümkündür. İçinde yaşadığı sosyal ortam, muhatap olduğu din ya da ideoloji, örnek aldığı insan ya da insan topluluğu, bayrağı altında yaşadığı devletin politikaları pekala ona etki edebilir. Fakat hiç biri onu değiştirmeye güç yetiremez, istemezse hiç biri ona etki edemez ve onu değiştiremezler. İnsan, değişmeye kendi karar verir, değişmek ister, kendi kendini değiştirir. Değişiminin tek öznesi kendisidir. Yukarıda sayılan unsurlar ancak kendilerini takdim ve teklif edebilir, bir alternatif olarak sunabilirler.

Bu gerçek göz ardı edildiğinde; “insani değişim” “insan değiştirilebilir” şeklinde okunduğunda, yaşanan değişim, insani bir değişim olma özelliğini kaybeder. Bir kere muhatap adam yerine konmaz, akıl ve iradesi yok sayılır, kişilik ve tercihlerine, düşünce ve doğrularına değer verilmez. İnsana bir “koyun”muş gibi yaklaşılır. Ve saman, kaval ve sopayla, yani baskı ve zorla, telkin, dayatma ve beyin yıkamalarla hizaya sokulmaya çalışılır. İnsanın değişme, kendini değiştirme imkanı elinden alınır. Değişiminin öznesi olması gerekirken nesnesi haline gelir. Ve insanlığına yakışmayan yöntemlere maruz kalır.

İnsanı, insan olarak muhatap almadan gerçekleştirilmeye çalışılan değiştirme girişimleri;

Zulüm üretir. Değişme sürecinde insan, insanlığına yakışmayan uygulamalara maruz kalır, kandırma çabaları ve başının üzerinden sopa/giyotin hiç eksik olmaz. Değişime direnenlerin ve değişmek istemeyenlerin ise ortadan kaldırıldığı katliamlar yaşanır.

Kişiliksizlik üretir. Değişimde asıl olan insanın istemesi ve benimsemesi, ne olmak istediğine kendisinin karar vermesidir. Ve bu ancak onun ikna olması/karar vermesi ve irade ortaya koyması ile gerçekleşir. Nereden gelirse gelsin, baskının, zorlamanın ve dayatmanın her çeşidi, kişiliğin oluşum ve olgunlaşma sürecini etkiler/engeller ve ikiyüzlülüğü, münafıklığı teşvik eder.

Mutsuzluk üretir. Kendi olma hakkı elinden alınan insan hep bir başkasının istediğini olmak zorunda kalır. Üstelik saygı da görmez, adam yerine de konmaz. Bu şartlar altında insan ne kadar mutlu ve huzurlu olabilir ki?

İslam, insan için insanca bir değişim öngörür.

İslam’ın insanla, insanın yaşadığı hayatla ve dünyayla ilgili iddiaları ve idealleri vardır. İdealleri doğrultusunda mevcut olanı değiştirmeye taliptir. Adalet ve selamın gerçekleşmesi için hep daha iyinin, daha hayırlının ve daha güzelin peşindedir. O kalplerde kalan bir inanç, kafalarda kalan bir fikir, belli zaman ve mekanlarda gerçekleştirilen ibadet ve ayinler manzumesi değil, bir hayat tarzıdır, bir insan modelidir, bir toplum biçimidir, bir dünya düzenidir. Hem de Allah’tan gelme özelliği ile eşsiz ve benzersizdir.

Bu dinin muhatabı insandır. Hangi insan? Şu veya bu insanı değil, her insan. Tek şart, muhatabın aklını kullanabilme özelliğine sahip olmasıdır ki, aklı olmayanın dini de yoktur. Akıl sahipliğinin önemi düşünmeyi, doğru ile yanlışı fark etmeyi sağlaması ve yapılanı/tercihi bilinçli hale getirmesi açısındandır. Bu din akıl sahibi muhatabıyla, onun akli melekelerini sonuna kadar kullanmasını öngören bir ilişki tesis eder. Kendini anlatır, delillerini, dayanaklarını ifade eder, sadece nasıl değil, neden ve niçin sorularına da cevap verir. Şunu yap, şöyle inan demekle kalmaz, neden öyle yapılması ve inanılması gerektiğini de ortaya koyar. Muhatabın anlayacağı dil ve argümanları kullanır. Düşünmeye ve akletmeye davet eder. Amacı öncelikle anlaşılmak, kabulün de reddin de bilerek, anlayarak gerçekleşmesini sağlamaktır.

Mesela, Allah’ın varlığını kabul etmeyen ya da O’na ortak koşanları baskı ya da beyin yıkama gibi yollarla zorla ikna etmeye çalışmak yerine, kendinden ve haklılığından emin bir yaklaşımla, özgürce düşünmeye çağırır. Kim ne derse desin Allah bir ve tektir. Ama muhatabın bu sonuca kendi hür iradesi ile ulaşması önemlidir. Ve süreç başlar. Bir yandan Allah anlatılır öte yandan putlar. Sorular sorulur, hangisi gerçektir, hangisi tanrı olmaya layıktır. Allah’ın birliğinin delilleri ortaya konur, onlardan da iddiaların ispatlanması istenir. Haydi, gösterin delillerinizi denir. Çelişkiler, tutarsızlıklar gözler önüne serilir. Doğru düşünmenin gerçekleşmesi için gerekli yol, yöntem, araçların hepsi ortaya konulur.

Ya sonra.

Sonrası tamamen muhataba aittir. Neye, nasıl inanacağına, inanıp inanmayacağına o karar verir.

Bu din Hak ve gerçek olmasına, insan tabiatına uygun olmasına, hem dünyada hem de ahirette huzur ve saadet ona bağlı olmasına rağmen, kendini, muhataba baskı ve zorla dayatmaz, boş vaatlerde bulunarak kandırmaz. Kendini ifade eder sadece. Sonra, sonra durur bekler. O hak ve gerçek olanı ortaya koymuştur bir kere, artık karar muhataba aittir. Akıl ve vicdanından başka bir güç onu kabule zorlayamaz. Zira bu din Allah tarafından kullarına yapılan ilahi bir tekliftir. Ve İslam’ın muhatabı insanla ilişki biçimi teklif esasına dayanır.

“Deki, gerçek Rabbinizdedir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.[1]

“Biz ona doğru yolu gösterdik. O ise ya şükredici ya da inkâr edici olur.”[2]

Ey Muhammed! Sen öğüt ver. Esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin.[3]

Sana düşen sadece duyurmaktır,[4] tebliğ etmektir.[5]

Bu dinin kabul edilmesinin önünde -insan nefsinden kaynaklanan engelleri bir kenara bıraktığımızda- harici birçok engeller bulunmaktadır. Kulları kendilerine kul köle edinenler tevhidi düşüncenin, zalimler adalet fikrinin, sömürgeci güçler sosyal adalet taleplerinin gelişip güçlenmesini menfaatleriyle çeliştiği için istemezler. Bu fikrin dillendirilmesinin, kabul edilmesinin önüne geçmeye çalışırlar. Ve bu yolda her türlü zorbalığa başvururlar ki, tarih bu zorbalıkların örnekleriyle doludur.

“Firavun şöyle dedi: ‘Ben size izin vermeden ona inandınız ha?’…”[6]

“…Eğer bu işten vazgeçmezseniz, and olsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur.’ dediler.”[7]

“Ama hakkı inkar eden toplumlar, elcilerine şöyle dediler: ‘Ya bizim yolumuza (dinimize) dönersiniz, ya da kesinlikle sizi ülkemizden sürüp çıkarırız.’…”[8]

“Şuayb’ın kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: ‘Ey Şuayb! Andolsun, ya kesinlikle bizim dinimize dönersiniz ya da mutlaka seni ve seninle birlikte inananları memleketimizden çıkarırız.’ Şuayb; ‘İstemesek de mi?’ dedi.”[9]

Evet, bu dinin kabulünü engellemeye çalışanların her türlü tuzak, baskı ve zorlarına karşın kabulü için yapılabilecek tek şey onu ortaya koymaktır, güzelce anlatmaktır. Muhatabı mesajla karşı karşıya getirmektir.

Şüphesiz dilese idi Allah, insanların hepsine boyun eğdirir, iman etmelerini sağlardı.[10] Ancak O, insanı imtihan etmeyi diledi ve bu yüzden gerekli uyarı ve ikazları yapıp tercihlerinde serbest bıraktı. Hayatın her bir safhasında önüne tercihler koydu. Kapısını her zaman kullarına açık tuttu. Dinini insanlara ulaştırmada aracı kıldığı Resulleri “sen sadece bir öğüt vericisin. Sen onlara zor kullanacak değilsin” diyerek tekrar tekrar uyardı. Ve “dinde zorlama yoktur” hükmüyle de Müslümanlara dini nasıl ortaya koymaları gerektiğini öğretti. Müslümanların vazifesi, bu dini açık ve net olarak anlatmaları, sözü en güzel şekilde söylemeleri, uyarmaları, öğüt vermeleri, rehberlik etmeleri ve model olmalarıdır. Ne resulün ne de Müslümanların; Müslüman yapmak, iman edilmesini sağlamak, iman edeni de istemediği halde iman üzere tutmak gibi bir vazifesi yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır.

Kur’an bir öğüttür, dileyen öğüt alır.

İslam bir tekliftir, dileyen kabul eder.

Bu din bir çağrıdır, isteyen icabet eder.

Bu din bir uyarıdır, dileyen kulak verir.

Bu din hidayeti gösterir, isteyen o yönde ilerler.

Bu din bir yaşam biçimidir, dileyen yaşar.

Dileyen nefsini arıtır, dileyen de örter.

Dileyen de istediği zaman dinini de değiştirir, inancını da.

Allah’ın serbest bıraktığı iradeleri herhangi bir yolla ipotek altına almaya hiçbir kulun hakkı yoktur.

Davetçinin bütün gücü, davetinin gücünden ibarettir. Davetin gücü de hak ve gerçek olmasıyla, fıtrata uygunluğuyla, dertlere deva, sorunlara çözüm olmasıyla ilgilidir. Gerçek sanılandan çok daha güçlüdür, karşı konulamaz bir cazibesi vardır. Hak batılı, gerçek yalanı, doğru yanlışı her zaman yener. Hak, hak oluşundan başka bir gerekçeyle muhatabı tarafından kabul edilmeye asla razı olmaz. Hak olmayan bir söz sonuca bakıp “kabul edileyim de nasıl olursa olsun” diyebilir. Hak olmadığı halde sureti haktan görünerek, yapamayacağı vaatlerde bulunarak, söyleyen ağzı kutsallaştırarak, baskı ve zorbalıkla kabul görmeye razılaşabilir ki bu onun acziyetinin ve kendine güvensizliğinin bir göstergesidir… Hak söz ise kabul ettirilmek değil kabul görmek, benimsetilmek değil benimsenmek, dayatılmak değil tercih edilmek ister. Üstelik acelesi yoktur, bekler.

İslam, hak ve gerçek oluşundan başka bir gerekçeyle muhatabını ikna etmeye ve onun tarafından kabul görmeye asla çalışmamıştır. Bu dinin davetçileri muhatap oldukları her türlü baskı ve şiddete rağmen insanların karşısına hak ve gerçek olan davetleriyle çıkmışlardır. Ondan güç almışlar ve onun gücüne inanmışlardır. Ve her platformda onu insanlara anlatmışlardır. Onlar, kendilerini asla öne çıkarmaya çalışmamış, gizli bir güce sahip olduklarını, beşeri olmayan meziyetlerle donandıklarını ve gizli hazinelere sahip olduklarını iddia ederek muhataplarının gözünü kamaştırmak gibi yollar izlememişlerdir. (Enam: 50 ) En zayıf ve çaresiz kaldıkları dönemlerde bile küçük tavizlerle (Kalem 68/9) ya da vaatlerle, mesajını kabul edebilecekler olduğu halde, bu yollara asla yönelmemişlerdir.

Allah’ın Resulü Mekke’ye hac için gelen kabilelerden Amr Bin Sa’sa Oğullarına giderek onları Aziz ve Celil olan Allah’a davet eder. İçlerinden biri Resulullah’a övgüler sıraladıktan sonra “Allah seni muhaliflerine karşı muzaffer kıldığında bize ne var? Senden sonra hüküm bizim kalacak mı? diye sorar. Cevap çok açıktır. “Hüküm Allah’ındır, onu dilediği yere koyar”[11]

Ya güçlü oldukları dönemlerde; o dönemlerde de, akıl ve vicdanların karşısına güçleriyle çıkmamışlar, insan irade ve özgürlüklerini sınırlama girişimlerinin her zaman karşısında durmuşlardır. Müslümanların Necran ve yöresini fethetmelerinden sonra, Resûlullah yöre halkına nasıl davranılacağına dair şöyle bir ferman deklare etmiştir: “Necran ve civarda yaşayanların canları, malları, inançları Allah’ın ve Resûlü’nün teminatı altındadır… Burada bulunanlar, bulunmayanlar ve diğerlerine, onların örf, âdet ve ibâdetlerine karışılmayacak; hakları ve imtiyazları ellerinden alınmayacak; ne bir piskopos piskoposluğundan ne bir rahip manastırından, ne de bir papaz papazlığından uzaklaştırılacaktır. Herkes, büyük, küçük, bundan sonra da işine aynen devam edecek; hiçbir haç tahrip edilmeyecek; onlara zulmedilmeyecek, onlar da zulmetmeyecekler; cahiliye devrinde olduğu gibi kimse kan davası gütmeyecek; onlardan öşür alınmayacak ve birlikleri teçhiz etmek için pay istenmeyecektir.”[12] Yine Hz. Ömer, babasının Mısır valisi olmasına güvenerek bir kişiyi dövmesi üzerine Amr b. el-As’ın oğluna, “Ne zamandan beri anaların hür doğurduğunu köleleştiriyorsunuz?” diye çıkışmıştır.

Bu örnekliklerin ışığında Müslümanlar akılların, vicdanların karşısına tankla, topla, tüfekle, kutsal güçlerle, mucizelerle, unvanlarla, etiketlerle, menfaat vaatleriyle… değil sadece Allah’ın sözü ile çıkacak, onu da en güzel şekilde söylemeye çalışacaklardır. Olması gereken mesajın korkudan, kaygıdan, baskıdan, menfaatten dolayı değil de bilerek, farkına vararak, isteyerek kabul edilmesidir.

“(Bütün insanlığı) hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış, şüphesiz, O’nun yolundan kimin saptığını en iyi bilen senin Rabbindir ve yine doğru yola erişenleri de en iyi bilen O’dur.”[13]

İslam’ın temel esaslarından biridir, mesaj ile muhatabı baş başa bırakmak. Müslümanların da sorumluluklarından biridir, insan ve toplum üzerindeki baskıcı unsurların baskısına son vermek, iradeler üzerindeki ipotekleri (maddi ya da manevi) kaldırmak, zorla insanların köleleştirilmesine, inandıkları gibi yaşamalarına müdâhale edilmesine engel olmak. Kendi baskılarını kurmak ve ya kendilerini dayatmak için değil, özgür tercihin önündeki engeller kalksın diye, insanlar inandıkları gibi yaşama imkânına kavuşsun diye. Dileyen, isteyen Müslüman olsun diye. Dileyen dilediğini gerçekleştirsin diye.

İslam insani değişimi onun kendini değiştirmesi olarak okur ve tamamıyla insanın kendisine bırakır. Onu değiştirmek ister, ancak bu değişimin onun kendini değiştirmesi şeklinde gerçekleşmesini önemser/esas alır. İnsanın içindeki dinamikleri harekete geçirerek onun kendini değiştirmesini temin etmeye çalışır.

“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.”[14]

“Bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”[15]

İslam’ın insan hayatında öngördüğü değişimler, zorla baskıyla gerçekleşecek değişimlerde değildir zaten. Muhataptan istenen iman etmesidir. İman ise bir başkasının dayatmasıyla gerçekleşecek kuru bir kabul, göstermelik bir ikrar ve gösteriş için yapılan ibadetler değil, bilerek, isteyerek gerçekleşen akli ve kalbi bir tasdiktir. Ve ancak ikna ile itminan ile gerçekleşir. Zor ile iman, baskı ile iman, kandırma ile iman, menfaatle iman yan yana gelmez, bir arada olmaz. İman ettirilmez, iman edilir. İman edip etmeyeceğine kişi, sadece ve sadece kendisi karar verir. Zorla kabul ettirilen iman hali asla gerçek bir hal değildir, sadece bir görüntüdür. Böyle bir iman üzerine, ne sağlam bir yapı kurmak ne de kişilik inşa etmek mümkün değildir. Buradan olsa olsa “iki yüzlülük/münâfıklık” hastalığı çıkar. Başörtüsünün dayatıldığı bir ülkeyle ilgili paylaşılan şu gözlem, anlatmak istediğimize güzel bir örnektir. “Bir keresinde Müslüman bir ülkenin havaalanındaydım. Bütün bayanlar kapalıydı. Fakat uçak kalkar kalkmaz bütün örtülüler başörtülerini açtı”.[16]

Üstelik alternatifin olmadığı yerde yapılanın dini ve ahlaki bir değeri yoktur. Ahlakilik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlaki fiildir. Ayrıca sorumluluk da özgürlükle direkt ilgilidir. Özgürlüğü olmayanın sorumluluğu da yoktur. Yapmak zorunda kalındığı için yapılan, yapanı yansıtmaz. Bu şartlar altında yapılandan kişi sorumlu da tutulmaz. Yapılanın makbul olanı yapmama seçeneğine rağmen yapılandır. Batıla rağmen hakkı seçebilmek, yanlışa rağmen doğruyu tercih edebilmek, tembelliğe rağmen çalışmayı, biriktirebileceğin halde vermeyi başarabilmek esastır, önemlidir.

Hz. Ali ne güzel söylemiş.“Köle ruhlular korkuyla, tacirler bir ücret umarak, özgür insanlar aşkla Tanrı’ya iman ederler.” İmam Ali

Siz muhataplarınızın, neden teklifinizi kabul etmesini, neden ve nasıl inanmasını istersiniz? “İnansın da nasıl olursa olsun” diyen bir yaklaşım insani ve İslami bir yaklaşım değildir ve sonuç olarak da sağlıklı sonuçlar ortaya çıkarmaz. Kararı muhataba bırakmak ise, işte olması gereken o.

***

İslam, insanın özgürlük alanını alabildiğince geniş tutar.

Bir kere İslam, kendisi ve müminleri için istediğini başka dinler ve o dinin mensupları için de ister. Görmek istediği saygıyı onlara da gösterir. Onları küçümsemez, onlara karşı alay eden, hor gören, rencide eden üslup ve yaklaşımlara rıza göstermez. Baskı ve zora başvurulmasına, özgürlük alanlarının kısıtlanmasına izin vermez. Nasıl kendinin ifade edilmesini önemsiyor ise başka din, fikir ve düşüncelerinde kendini ifade etmesini önemser. Onların da kendilerini anlatma haklarını teminat altına alır. İslam’da düşünce suçu diye bir kavram yoktur.

İnsanların, Müslüman olmayı seçme özgürlükleri gibi Müslüman iken din değiştirme hakları da vardır. İsteyen iman eder, mümin olarak yaşar, isteyen de hiç iman etmez, iman eder sonra imandan gerisin geriye döner. Mümin iken münkir olur. Bir insanın Müslüman olmasının engellenmesi ne kadar yanlış ise, Müslüman olmaya zorlanması ne kadar yanlış ise, Müslüman olarak kalmaya zorlanması ve başka bir dini tercih etmesinin önünün kesilmesi de o kadar yanlıştır. Dine giriş kapısı girmek isteyenler için olduğu gibi çıkmak isteyenler için de her zaman açıktır. İman etme özgürlüğü kadar inkar etme özgürlüğü de önemlidir. Dinini değiştirmek isteyeni hiçbir güç dinde kalmaya zorlayamaz.

Hem insanları kendini kabule zorlamayan bir din, terk etme noktasında neden zorlama yapsın? Kendine güvenen, hak ve gerçek olduğunu iddia eden bir din “ya girme, girersen de çıkma” gibi bir söyleme niye başvursun? Aksine bu din, tam bir özgüvenle insanlara: “gir, bak, bir daha çıkmak aklının köşesinden bile geçmeyecek” der.

Bu konuda Hz. Peygamber’in “Dinini değiştireni öldürünüz” hadisini ölçü alanların atladığı şey, bu sözün dinden dönme olayının Müslümanlara karşı geliştirilen özel bir “taktik” olduğu ve dininden dönenlerin, otomatik olarak Müslümanlarla savaş haline geçtikleri bir ortamda söylendiği gerçeğidir. Onlar, sözü söylendiği bağlamda düşünmedikleri için genel bir ilke halinde anlamakta, konjonktürel siyasi bir kararı dini bir ilke haline dönüştürmektedirler. Hem de Kur’an dinden dönenleri Allah’a havale ettiği halde.[17]

Peki, bu din kendini nasıl gerçekleştirir? Müslüman olmayı tercih eden insanın gelişimini nasıl temin eder?

İslam, akıl ve iradesiyle muhatap kabul ettiği insanın bu süreci de kendiliğinden, isteyerek, içinden geldiği gibi yaşamasını önemser. Kendisinin, dışarıdan bir baskıyla, zorla yaşatılmaya çalışılmasına asla razı olmaz. Başkalarının hakkına tecavüz içeren gasp, hırsızlık, öldürme, iftira, fitne, tecavüz gibi suçlar dışında cezai müeyyidelere başvurmaz. Anlayarak, idrak ederek, bilerek yaşamayı yöntemleştirir. Ve ne kadar yaşayacağını muhatabına bırakır. Kim ne kadar isterse dini o kadar yaşar. İsteyen çok yapar isteyen az. Dileyen çok verir, dileyen az. Ama kimse bir başkasının ne kadar yapacağına/yaşayacağına karar veremez, belirleyemez, daha fazlasını dayatamaz, yapmayan, yapmak istemeyen için yaptırımlar koyamaz. Daha fazlası için yapılacaklar, öğüt, teşvik, tavsiye, uyarı vb. olayı insan iradesine bırakan ve bir başkasının insan üzerinde bekçilik ya da çavuşluk yapmasını engelleyen yaklaşımlardır. Müslümanların sahip olduğu güç/devlet, dinin kabulünü ve yaşanmasını dayatmak için değil, özgürlük ortamının korunması içindir.

Kur’an, ibadetleri emrettiği halde, bunları yerine getirmeyenlere uygulanacak herhangi bir dünyevî cezayı ön görmemektedir.[18]

İslam insanın üzerindeki her türlü baskıyı kaldırır, başta dini tercih konusunda serbest bıraktığı insanı, Müslüman olduktan sonra da yapacakları konusunda serbest bırakır. Kişi dinle/Allah ile baş başadır. Bu din yapılması gerekeni söyler, yapmanın ve yapmamanın neye mal olacağını neden yapılması gerektiğini açıklar, ölçüyü koyar, sonucu bekler. Kim Allah katında nasıl bir karşılık bulmak istiyorsa ona göre davranmakta, görmek istediği karşılığa göre yol ve iş tutmakta serbesttir. Kim ne biçmek istiyorsa onu ekecek, nasıl bir karşılık bulmak istiyorsa ona göre davranacaktır. Diğerlerine düşen ise Asr Suresi’nde ortaya konan “Hakkı ve sabrı tavsiye” etmekten ibarettir.

Asra andolsun ki, insan hüsrandadır. Yalnız iman edip salih amel işleyenler, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”

***

İlkeler ve uygulama bu kadar açık. Ama vakıamız, yaklaşım ve imajımız o kadar farklı ve o kadar bu gerçeklerden uzak ki.

Ne hal üzerinde olduğumuzu, nereden nereye geldiğimizi İlhami Güler şöyle ifade ediyor:

“Doğrularımızı kutsallaştırdık.

Önce Kur’an’ın merhametle yoğrulmuş Rahim/Adil/Hakim ve insanla dost (Veli) Allah’ı, hikmetinden sual olunmayan ‘‘Mutlak Güce’’;

İnsanların akıllarını çalıştırmaya gelmiş olan Kur’an (43/3), dogmatik ve el sürülmez kutsal bir otoriteye;

Müslümanlar için canlı bir örnek (usve) olan Hz. Muhammed, mutlak bir taklit merciine (Sünnet);

Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’in hayatını yorumlayan alimler, aşılmaz “mezhep” imamlarına;

Biat (sözleşme) ile bizim adımıza kamusal (siyasi) işleri deruhte edecek devlet ricali, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesine;

Tasavvuf uluları Allah’ın “Rububiyyet’’ sıfatını paylaşan “kutup”lara “gavs”lara, “veli”lere, ‘‘şeyh’’lere dönüşmüş Ve bütün bu otoriteler altında insan ezilmiş, cılızlaşmış, kavrulmuş ve özü gürleşememiştir.”[19]

Aliya İzzet Begoviç de bu mantıkla oluşturduğumuz geleneği şöyle anlatıyor:

“Aslında, asırlardır, birinci kaynaktan gelen İslamî fikrin anlaşılamamasının neticesi olarak biz, gençliğimizi yanlış eğitiyoruz… …Müslüman değil, tebaa… Mükemmel, sakin, tam tebaa… Neredeyse uşaklar eğitiyorduk (veya topluyorduk)… Hakkını yiyorlar o susuyor. Şamar vuruyorlar o karşılık vermiyor, sadece bunun iyi bir şey olmadığını ortaya koymaya çalışıyor. Tek kelimeyle o ‘karınca bile ezmeyen’lerdendir vs. Fitne, esaret ve adaletsizlik dolu bir dünyada, gençliğe sakınmasını, sakin olmasını, itaat etmesini öğütlemek aynı zamanda kendi halkının ezilmesi ve esir edilmesinde ortak olmak değil midir?”[20]

Olması gerekenin bir ayağını yine Aliya’dan dinleyelim: (Şunun bunun yolundan değil) Kendi yolundan gidecek ve bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil, Çünkü hep aklımızda tutalım: İslam’ın ilerlemesini -her türlü ilerlemeyi- sakin ve teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve itirazcı (isyankâr) ruhlu kimseler gerçekleştirecektir.”

Diğer ayak ise şudur: Her türlü dayatmaya karşı çıkan bu onurlu nesil, kendini dayatmaya da kalkışmayacaktır. Dinde zorlama yoktur ve Hakk’ın Hak olduğu için kabul edilmelidir. Dileyen kabul eder, dileyen de inkar eder, bütün sorumluluk hakkı ortaya çıkarmaktan, bir alternatif olarak insanlığın önünde var olmasını sağlamaktan ibarettir.

Müslüman’ın sorumluluğunun bittiği yer, muhatapların sorumluluğunun başladığı yerdir.

 

 

[1]  Kehf 18/29

[2]  İnsan 76

[3]  Şura 48

[4]  Gaşiye 21–22

[5]  Rad 40

[6]  Taha, 20 / 71

[7]  Yasin 36/18

[8]  İbrahim, 14/13

[9]  A’raf, 7/88

[10] “Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı.” (Yunus 10/99)

[11] İşte İslam, Seyyid Kutup

[12] Kutub, Muhammed, Siret Ansiklopedisi, İnkilâb Yay., 1996, İkinci Baskı, I, 212. Krş. İbn Sa’d, Muhammed, Tabakâtu’l-Kubra, Beyrut, trs., II, 357.

[13] 16/25

[14] Şems 91

[15] Rad 13/4

[16] http://islamiyorum.com/index.php?sayfa=makaledetay.php&mkid=351&sayi=75

[17] “Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise ’güçlü ve onurlu’, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir.” Maide 5/54

“Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir. ..Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır.” Muhammed 47/27-28

“Sizden kim dininden geri döner ve kafir olarak ölürse, artık onların bütün amelleri, dünyada da ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda sürekli kalacaklardır”.Bakara 2/ 217

[18] http://ilahiyat.erciyes.edu.tr/bilimname/2005_1.pdf

[19] İlhami Güler, Söz ve Adalet Dergisi, Sayı 2, shf: 26 “Türklerde Otoriteryenliğin ve İtaatkarlığın Dini ve Kültürel Kökleri”

[20] Aliya İzzet Begoviç, İslam Deklarasyonu

Check Also

Reform, İçtihad ve Tecdid Bağlamında İslam ve Hayat / Yasin AKTAY

“Milel ve Nihal, 5 (2), 43-73” dan alıntılanmıştır.   Modern dünyanın hâkim ve revaçtaki değerleri ...

İslami Hareketlerde Ahlaki Zafiyetler / Ali ÖNER

Müslümanların bugün içinde bulundukları durumun nedenlerinin en önemlisi, içlerini kemiren ve onları yiyip bitiren ahlaki ...

Nasscılığın – Kur’ancılığın Çıkmazı / Hamdi TAYFUR

Son üç yıldan beri yazdığım yazılarda, Kur’ani bakış açısıyla bir duruş sergileme çabası içinde olan ...