Somali’nin Hatırlattığı Gerçekler – İnsanlığın Ölümü / Celal NADİR

Print Friendly, PDF & Email

Tarihin sonunun geldiği iddialarının var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. “İnsanlık ulaşabileceği en ideal yaşam biçimine ulaşmış, artık var olan sistemin yerine konacak alternatif bir düzen kalmamıştır” bu iddia sahiplerine göre… İdeal değerler ve Batı’nın gelişmişlik çizgisi üzerinden yapılan bu değerlendirme karşısında, yüzümüzü dünyanın bir sağına bir soluna döndürüp gören gözlerle baktığımızda ise kendi kendimize soramadan edemiyoruz; gelen tarihin sonumu yoksa insanlığın sonu mu?

İnsanlığın, insani değerlerin hiçleştiği, yok olmaya başladığı bir dönemden geçiyoruz. Bu öyle bir dönem ki yıllardır süregelen sömürge kültürünün bir getirisi olarak toplumlar, yoksulluğa ve yalnızlığa terk edildiler; ellerindekiler alındı, başkalarına muhtaç hale düşürüldüler… Onlar aç ve açık bırakılırken sahip olduklarını ellerinden alanlar ise insanlıklarını, en temel insani değerlerini, ahlak ve adalet duygularını yitirdiler ve kendi elleri ile kendilerini yok etmenin eşiğine geldiler… Esasen insanlığın bir kısmının açlık ve yoksulluğa terk edilmesi, diğerlerinin bir nevi yıkımı oldu. Birileri ahlak ve vicdanını kaybederken diğerleri hayatlarını yitirme noktasına geldiler. Kaybolan değerler insanı daha vahşi ve daha yıkıcı bir varlığa dönüştürürken, yoksullar açlık ve yoksullukta sona gelmiş bulunuyorlar, ölüyorlar artık. Hem de Rabbimizin nimetleri herkese yetecek bollukta olmasına rağmen.

Böylesi bir tablo karşısında ister istemez açlık ve yoksulluk, yeryüzünün en önemli sorunlardan biri haline geliyor. Özellikle bu sorunu yaşayanlar için diğer problemler hep ikincildir.

Dünya üzerinde servetin büyük bir kısmı, sınırlı bir insan topluluğunun elinde bulunurken geri kalanların ancak şanslı olanları açlık sınırında yaşama imkanı bulmaktadır, şanssızlar ise ölüme terk edilmektedir. Yani bugünkü dünya düzeni birilerine sınırsız imkânlar sunarken diğerlerini açlık ve yoksulluğa terk etmektedir. Birilerinin konfor ve rahatı karşısında diğerleri ağır bedeller ödemektedir. İnsan üretkenliğinin doruğa çıktığı bir dönemde bir grup insanın hırs ve ihtirası, diğerlerini hiç hesaba katmayan yaklaşımları, insanlık adına büyük bir tehdit ve tehlike haline gelmiş bulunmaktadır. Dünyanın dört bir yanında yaşananlar bunu açıkça göstermektedir.

Dünyaya gören gözlerle bakanların gördükleri şudur: Dünya nimetlerinden istifade eden ve yeryüzündeki servetin büyük bir kısmını elinde bulunduran ülkeler var. Bunlar dünyanın sahibi gibi davranıyorlar, dünyada olan biteni belirlemeye çalışıyorlar. Bugün dünyada egemen olan sistem onlar tarafından belirlendi ve tamamen onların menfaat ve çıkarlarına hizmet ediyor. Her geçen gün onların zenginleşiyor olması da bundan.

Bu ülkelerin oluşturdukları düzende onların koydukları kurallara göre var olmaya çalışanlar yani gelişmekte olan ülkeler ikinci gruptur. Onlar gelişmiş ülkelere tabi, bağlı ve bağımlıdırlar. Kendi iradeleri ile hareket edemezler. Efendileştirdikleri gelişmiş ülkelere sadık kalarak dünya pastasında pay sahibi olmaya çalışırlar. Gelişmeleri ve nispeten ekonomik iyi durumları sadakatlerine bağlıdır. Hem gelişmişler sınıfına terfi etmeleri hem de bir alt gruba düşmeleri mümkündür. Onların her birisi efendileri için vazgeçilmez olma mücadelesi içindedirler.

Son grup ise Birleşmiş Milletler tarafından En Az Gelişmiş Ülkeler (EAGÜ) olarak tanımlanan gruptur. Bunlar, ellerindeki imkanlar, zenginlikler alınarak ya da kullanmalarına mani olunarak, kendi ayakları üzerinde durma imkanı bırakılmayanlar, sonra da kaderlerine terk edilenlerdir. Özellikle Uzak Doğu Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri arasından birçoklarını bu gruba dahil etmek mümkündür. Ayrıca her ülkede gelişmişler de dahil azımsanmayacak sayıda açlık sınırında yaşayan insanın varlığını da belirtmek gerek.

Bu yazımızda önce böylesine sorunlu paylaşım ve adaletsizliğin nasıl ortaya çıktığı konusunda, sonra da dünyanın bu fakir yüzü ve ona karşı sorumluluklarımız hakkında değerlendirmelerde bulunacağız.

***

Yeryüzünde bir tarafın zengin ve bolluk içinde yaşarken diğer tarafın aç ve yoksun kalmasının asıl müsebbibi, insanın dinmek tükenmek bilmeyen madde hırsı ve ona duyduğu açlıktır. Bu bir hastalıktır ve maalesef Batı bu hastalığa yakalanmıştır. Batı’nın doymak bilmeyen bir hırs ve açlıkla yeryüzündeki serveti kendine transfer etmesi, paylaşımda uçurumların oluşmasına neden olmuştur. Ve bu uçurum büyümeye de devam etmektedir.

Bu uçurumun nerede nasıl oluşmaya başladığını ve neden bu denli büyük ve yıkıcı olduğunu irdelediğimizde, özellikle sömürgeciliğin başladığı dönemlerin bir dönüm noktası oluşturduğunu görürüz. Çünkü öncesi süreçte gerek Batı’da ve gerekse Doğu’da insan kendi imkanları ile hayatını devam ettiren, en kurak bölgelerde dahi olsa toprağını işleyerek, avlanarak bir biçimde muhtaç düşmeyen bir pozisyona sahipti. Ancak Batı’da sömürgeciliğin gelişmesi ile bu durum büyük bir değişime uğradı. Batı, insanları ve toplumları her açıdan köleleştirdi, iradelere ipotek koydu, zihinleri zincire vurdu, elinin altındaki imkanları göremez, değerlendiremez, kullanamaz hale getirdi. Sonra da yavaş yavaş zenginlik ve servetlerini, imkanlarını elinden aldı. Onları sömürge olmaya, yoksun kalmaya mahkum etti. Elindeki güç ve imkanlarla işgal ederek, katlederek, koloniler oluşturarak, köleleştirerek zenginliklerin kendine doğru akma sürecini başlattı. Rakiplerini, ulus-devlet fikri ile parçalayıp kolay lokmalar haline dönüştürdü, ulus devletleri de açık ya da gizli yollarla yöneterek toplumların zenginliklerini ellerinden almayı sürdürdü. Sömürge sonrası dönemde de, sömürü düzenini devam ettirdi. Batı hala her şeye yön verip sahip olmaya çalışıyor. İnsanlığa ağır bedeller ödetme pahasına… Sahip olduğu zenginliğin çok az bir kısmı bile yeryüzünde açlıkla, fakirlikle alakalı sorunu kökten halledebilecekken, o, sömürü çarklarını döndürmeyi sürdürüyor. Artık iyice profesyonelleşti. Daha stratejik, daha kurnaz, daha planlı davranıyor. Savaşın, işgalin hoş karşılanmadığı günümüzde yeni yol ve yöntemler kullanıyor, Küreselleşen dünyayı yeni yöntemlerle karşılıyor. Gerektiğinde bir kılıf bularak yine güce başvuruyor, işgal ediyor, ama daha çok medyayı, interneti, uluslararası sermaye şirketlerini, uluslararası kuruluşları kullanıyor.

Batı’nın aç gözlülüğü, hırs ve ihtirasları ile başlayan bu süreç zaman içinde profesyonel bir nitelik kazandı ve sistemleşti. Bir yandan doğallaştı bir yandan da yeni dünya düzeni haline geldi. Doğallaştı. Artık yeryüzündeki açlık ve muhtaçlık yadırganmıyor ve normal karşılanıyor. Bir yerde açlıktan ölen çocuk sayısı belirli bir rakamın üstüne çıkarsa ancak o zaman BM gündemine girebiliyor.

Yeni dünya düzeni haline geldi. Zira uluslararası misyon üstlensin diye oluşturulan kurumlar bile Batı’nın kurduğu sömürü sistemini yürütmeyi vazife ediniyor. Görevlerinin en başında bu yazıyormuş gibi hareket ediyor ve her yeni güne Batı’nın menfaatleri her şeyden öncedir diyerek başlıyor.

Birleşmiş Milletler bu yapının tepesinde yer alıyor. Yine finans hareketlerinin üzerinden yürütüldüğü IMF ve Dünya Bankası da bu organizasyonun birer parçası. NATO gibi savunma paktları da. Oluşturulmuş bu ve benzeri pek çok uluslararası kurum ve kuruluşun kurucusu ve finansörü Batı, onlar da kurucularının menfaatlerini önceleyen bir mantığa sahip. Batı da onları dilediği gibi kullanıyor. Bir yandan onlar vasıtası ile yaptıklarına meşruiyet kazandırıyor, bir yandan da başka ülkeleri yaptıklarına ortak ediyor. İstediği her türlü kararı aldırarak dünyada dilediğini yapmanın önünü açıyor.

BM adil bir temsiliyetten, zayıf olanların haklarını korumaktan, insanların insanca muamele gördüğü, aç açık bırakılmadığı bir dünya hedefinden çok uzak. Ortaya konan pratik tam anlamı ile bir acizliğin ifadesi. İsrail karşısındaki durumu ve en son Somali’de yaşananlar bunun sadece iki örneğidir.

Dünya Bankası’nın amacı imkan sahibi olmayan ülkelere kredi ve imkan sağlamak, bu ülkelere yardım projeleri geliştirmektir. Oysa uygulamada ortaya çıkan durum tam tersine, güçlü sermaye gruplarına bu ülkelerdeki yer altı ve yer üstü zenginliklerini açmak, çeşitli kurallar dayatarak güçlü sermayenin buralarda iş yapabilmesi için uygun ortamı hazırlamaktır. Son dönemde Kenya’da ve Somali’de yaşananlar buna işaret etmektedir. Zira endüstriyel tarıma yöneltilen bu iki ülke, temel gıda ihtiyacını bile üretemez hale gelmiş, bu ise oraların açlıkla karşı karşıya kalması sonucunu ortaya çıkarmıştır. Oysa Dünya Bankası yönlendirmeleri öncesi bu iki ülke de temel gıda ihtiyacını kendi başına karşılayabilmekte idi.

Durumun vahametini rakamlar şöyle ortaya koyuyor. Bugün yeryüzünde yaklaşık 1 milyar civarında insan, açlık ile burun buruna yaşıyor. Dünya üzerinde 48 ülkede hali hazırda insanlar bir dolardan daha az bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Bu ülkeler belirttiğimiz üzere En Az Gelişmiş Ülkeler olarak nitelendirilmekteler. BM tarafından belirlenen ve belli kıstaslar çerçevesinde yapılan tasnife göre, bir ülkenin EAGÜ sayılabilmesi için üç temel kıstasa sahip olması lazım.

Gelir düşüklüğü kıstası: Kişi başına yıllık gelirin üç senelik ortalamasının 900 doların altında olması (ortalama 1035‘i aştığında bu gruptan çıkarılmakta)

İnsan kaynaklarında zayıflık kıstası: Beslenme, sağlık, ömür beklentisi, eğitim ve yetişkin okuryazarlığı düzeylerini dikkate alan yaşam kalıntısı göstergesine uygunluk

Ekonomide çeşitlilik eksikliği kıstası: Tarım üretiminde istikrarsızlık, mal ve hizmet ihracında istikrarsızlık… Ayrıca ülke nüfusunun 75 milyonu aşmaması koşulu da aranıyor

2000 yılında yapılan son inceleme neticesinde listeye Senegal’in de eklenmesi ile EAGÜ grubunda yer alan ülke sayısı 49’a yükseldi, son on yıllık dönem içinde anılan listeden çıkma başarısını gösteren tek ülke Botswana oldu.

Tablo gayet açık, 48 ülkede insanlar açlık ile her an yüz yüze yaşıyor. Buna karşın on yıllardır yapılmakta olan hiçbir şey yok. Zaten 40 yıllık süreçte zor durumda olan ülkelerin sayısının 25’ten 48’e çıkması bunun açık bir göstergesi.

EAGÜ’lerin büyük çoğunluğu Afrika’da bulunuyor (35 ülke). Asya’da 8, Pasifik bölgesinde 5, Amerika’da 1 ülke (Haiti) bu statüde bulunuyor. Bu ülkelerin büyük bir kısmı ada devlet ya da denize kıyısı olmayan devlet konumundalar. Bunlar, dünya nüfusunun 10,7’sini (614 milyon) buna karşın dünya üretiminin %0,5’ini oluşturuyorlar. Üstelik bu değerlendirmelere büyük nüfusa sahip Çin, Hindistan, Pakistan gibi ülkeler dahil değiller.

Esasen EAGÜ’lerin bu durumuna etki eden birçok farklı faktör bulunuyor. İç savaşlar, nüfus yoğunluğu, ekonomik işleyişin sağlıklı olmasını sağlayacak ürün çeşitliliği ve altyapının olmaması, dışa bağımlılık… Ancak tüm bu faktörlere rağmen aynı gemide yaşayan insanlık açısından durum hiçte böyle geçiştirilebilecek türden değil. Zira tüm bu tabloya rağmen Batı buraları kendi çıkar çatışmalarının bir alanı gibi görüyor. Kendi zenginlik ve hakimiyet alanının artması uğruna buralarda yaşayan insanları çağdaş köleleri gibi görüyor. Bu ülkelerin kaynaklarından istifade ederken onları açlığa ve yoksulluğa mahkum etmeyi kendisi için bir hak gibi görüyor. EAGÜ’lerin büyük bir kısmının geçmişinde Batı’nın buraları sömürge olarak kullanma hikayeleri var. Batı zenginliği, tamamı ile bu ülkelerin son noktaya kadar sömürülmesinden kaynaklanıyor.

Haiti’de doğal afet sonrası yaşanan açlık, Ruanda’da Batı müdahalesi ile yaşanan soykırım, Somali’de ve bugün dünyanın özellikle Afrika boynuzu denen bölgesinde yaşanan kuraklık sonucu yaşanmakta olan ölümler… Ve her seferinde yerin dibine batan insanlık ve insani değerler.

Acaba yaşanmakta olan tüm bu olaylarda mağdur olmayanların hiç mi suçu yok!

1994 yılında Ruanda’da yüz gün içerisinde 800.000 Tutsi ve Hutu katledilmiş ve Batı bu durumu sadece seyretmekle yetinmiştir. Soykırım gerçekleştiren Hutuların arkasındaki Fransa, bu olaylar karşında bu zemini hazırlamak dışında hiçbir şey yapmamıştır.

1990’lı yıllarda Somali’de yaşanan açlık ile alakalı dönemin BM Genel sekreteri Butros Gali’nin tespitleri çok çarpıcıdır. ”Somali’de gıdadan çok silah var. Bu silahları Somalililer kendileri üretmiyor. Birileri tarafından bu silahlar buraya getiriliyor.” Öyle ya gıdaya ihtiyacı olan bir ülkede bunca silahın işi ne ve bu silahlar kimler tarafından niye buraya sokuluyor?

Somali bugünde açlık ve onun ardından gelen ölümler yaşanıyor. Oysa Somali, deniz kıyısında olan ve toprakları halkına yetecek verime sahip bir ülke. Ülkede Batı tarafından kışkırtılan iç savaş halkı verimsiz iç bölgelere mecbur bırakırken, merkezi bir güç oluşumuna da engel oluyor. Halkının tamamının Müslüman olduğu bu ülkede Batı, ülkenin stratejik konumu ve henüz dokunulmamış madenlerinden dolayı kendi istediği dışında bir yapının oluşumuna müsaade etmiyor. Ayakları üzerinde duran bir yapı olmayınca da halk iç savaş ve kuraklık içerisinde çok zor şartlar altında yaşamını devam ettirmeye çalışıyor. Ne denizden gereği gibi yararlanabiliyor ne yer altı ve yer üstü zenginliklerinden, ne de Kızıldeniz üzerinden yapılan ticaretten. Bunca imkanlara rağmen bir halk önce açlık ve yokluğa mahkum ediliyor sonra da kaderiyle baş başa bırakılıyor.

Somalili mültecilerin kaldığı bir kamp olan Daada kampını ziyaret etmiş bir yardım gönüllüsü kardeşimizin bölgeyle ilgili gözlemleri çok çarpıcı: “Kamp derken 600.000 kişinin yaşadığı bir yerden bahsediyoruz. Bir şey için  “YOK” dediğinizde onu nasıl tanımlarsınız; orda bunu daha iyi müşahede ediyorsunuz. Zira en temel hayati ihtiyaçlar, sizin hiç yokluğunu görmediğiniz şeyler orada gerçekten yok. Su yok, gıda yok, barınak yok, giyecek yok. Hiçbir şey yok. İnsanlar sınırlı miktarda su ve günlük ancak bir öğün yemekle yaşamaya çalışıyorlar.”

Yüzümüzü bir o tarafa bir de kendimize döndürdüğümüzde, bir an için öyle bir ortamı hayal ettiğimizde bile ürkeceğimiz bir tablo bu. Oradaki insanlar bunu yaşıyorlar.

“Kampta yaşayan aileler ile konuşurken çocuklarını yolda bırakan pek çok anne ve babanın olduğunu anlıyoruz. Önce düşünüyorsunuz bir anne veya baba nasıl olur çocuğunu yolda terk eder diye. Her anne baba gibi onlar da niye gözlerinden bile sakınmıyorlar. Daha önemli olan ne olabilir. Yazık ki bu insanlar böyle yapmaya mecbur kalıyorlar. Zira aksi takdirde diğer çocuklarının bu uzun yolculuğa dayanabilme imkanları yok. Mecburen dayanamayacak olanları, hasta olanları ölüme terk ediliyorlar. Zira bu kampa ulaşmak için insanlar çöl sıcağı altında 400 -500 km yürümek zorunda kalıyorlar.  Hem de aç ve susuz…”

Son elli yılın en büyük kuraklığı ve kıtlığının yaşandığı Afrika Boynuzu’nda 10 milyondan fazla insan açlıkla karşı karşıya bulunuyor. 1971-1973 yılları arasında Etiyopya’da da 1,5 milyon civarında insan kıtlık nedeni ile yaşamını yitirmişti. Rakamlar büyüyor, insanlık ise bu var olan tablo karşısında küçüldükçe küçülüyor.

Sanayileşmiş ülkeler dünya nüfusunun %26’lık kısmını oluştururken ürün ve hizmetlerin %78’ine, enerji tüketiminin ise %81’ine sahip bulunuyor. Batılı sanayileşmiş ülke insanları sınırsız tüketim içerisinde obezite benzeri hastalıklarla mücadele ederken aynı dünyanın başka yerlerinde insanlar hayatta kalmak için mücadele veriyor.

Esasen dünyada herkese, yaşayacak kadar toprak, doyacağı kadar gıda ve yetecek kadar mal ve servet mevcut. Fakat adil olmayan dağılım, kimilerini aşırı servet ve imkan sahibi yaparken kimilerini de açlık ve yoksullukla karşı karşıya bırakıyor. Üstelik adil olmayan bu durum sadece sınırları çizilmiş farklı devletler için değil, bir ülkenin kendi içinde oluşmuş sınıflı yapılarda da kendini gösteriyor. Hindistan, Çin gibi ülkelerde gelirin büyük bir kısmı ülkenin %20’sini geçmeyecek sınıflara akmakta. Dünya genelinde mülk sınırlı bir azınlığın elindedir ve onlar sahip olduklarını paylaşmak istememektedir. Onların adalet ve eşitlik söylemleri sadece kendi kirli emellerine ulaşmak için bir perdelemeden ibarettir. Onlar kendilerine adil başkalarına emperyal ve sömürgecidir. İşte EAGÜ ile ilgili ciddi hiçbir adımın atılmamasının temelinde de bu mantık vardır. Onca drama, insanlığın yaşadığı onca acıya rağmen olanları görmezden gelen, yokmuş gibi davranılan bir yaklaşım mevcuttur. Oysa mevcut tablo, vicdan sahibi her insanın duyarsız kalamayacağı, insanlığımızı sorgulatacak boyutta etkileyici bir tablodur. Ruanda’da, Somali’de, Etiyopya’da ve dünyanın türlü coğrafyalarında ölen insanlar bizim de insanlığımızı bize sorgulatmalıdırlar. Buralarda asıl ölen insanlığın, insani değerlerin kendisidir. Bu ise insanı değersizleştiren, aşağıların aşağısı konumuna getiren bir durumdur.

Yakın zamanlarda İstanbul’da yapılan EAGÜ Konferansı, hadisenin bu yüzünün de dile getirildiği bir konferans olarak tarihe bir not düştü. En azından burada hadise tüm çıplaklığı ile dile geldi ve Türkiye bu alanda kendi adına bir insiyatif ortaya koyacağını belirtti. Toplantıda Tayyip Erdoğan’ın sunumunda ifade ettiği bazı satır başlarını belirtmekte fayda var.

“Hayata tutunamayan, umutsuzluk içinde çırpınan, gelecekten beklentisi kalmamış bireylerin meselesi; sadece o bireyler değil tüm insanlığı ilgilendiriyor.

Umutsuzluk içinde adalete güveni sarsılmış, kendisini yalnız kimsesiz hisseden birey ve topluluklar kazanılmadıkça, onlara umut verilmedikçe, onlara bir gelecek vadedilmedikçe dünya her zaman güvensiz, her zaman huzursuz olacaktır.

Böyle bir eşitsizliğin, böyle bir dengesizliğin çocukların gençlerin vicdanında nasıl bir etki uyandıracağını, tamamı ile sizlerin muhayyilesine bırakıyorum.

Ülkelere baktıklarında sadece madenleri, sadece petrol kuyularını görenler o ülkelerin halkları nazarında ciddi bir güven bunalımı oluşturuyorlar. Demokrasi ve özgürlükleri kendileri için bir hak, başkaları için erken veya gereksiz görenler dünya genelinde adalet duygusunu zedeliyorlar.

Küçük bir köye dönüşen küresel dünyada; zıtlıkların, çarpıklıkların, eşitsizlik ve adaletsizliğin de artık o küçük köy içinde daha belirgin hale geldiğini burada hatırlatmak istiyorum. Sadece terör değil yoksulluk, geri kalmışlık, salgın hastalıklar, su, çevre gibi sorunlarda bunlardan etkilenen ülkelerle birlikte tüm insanlığın sorunudur.”

Konuşmanın devam eden bölümünde bir dayanışma ruhunun oluşturulması gerektiği ve Türkiye’nin kendi şartları içinde 200 milyon dolarlık bir bütçeyi EAGÜ için kullanmayı hedeflediği belirtiliyor.

Evet, en nihayetinde bu adım herhangi bir biçimde bu problemi çözmeye yeterli gelecek bir adım değildir. Ancak var olan durumun tespiti ve bu durumun böyle gidemeyeceği konusunda atılmış önemli bir adımdır. Var olanı görmezden gelen, hadiseyi şimdiye kadar hep kendi menfaatleri doğrultusunda değerlendiren bakış açılarına karşı bir nevi artık bunun böyle süremeyeceğinin belirtilmesidir.

Keşke insanlığın değerini yitirdiği bu tablo, 10 yılda bir yapılan konferanslar yerine daha duyarlı ve samimi bir yaklaşımla yeniden değerlendirilse… Keşke açık ve net olan açlık ve yoksulluk problemi karşısında iş işten geçmeden, insanlar birer birer ölüme yürümeden çözümler üretilebilse… Keşke insanlık bu mazlumların çığlıklarını duysa… Ama ne yazık ki, açık ve net böylesi bir tablo karşısında bile güç sahipleri görmezlikten gelmeyi tercih ediyorlar. Bugünün gelişkin Batı sisteminin insanlığa sunduğu çözüm budur, bundan ibarettir. Çünkü hesapların merkezinde kendi çıkar ve menfaatlerinden başka bir şey yoktur. Adalet anlayışları, hak arayışları kendileri içindir, başkalarına fayda etmez. İnsanların teker teker ölmesi karşısında duyarsız ve kaygısızdır.

Yeryüzünde adaletin tesis edilip, açlık ve yoksulluktan ölen insanların kalkındırılması, yaşatılması çerçevesinde yapılacak çok şey var şüphesiz… Var olan zulüm ortamı karşısında duyarlılık taşımak bile büyük bir ayrıcalık olarak nitelenebilecekken; özelde bu yanlış gidişe doğru teşhisler koyabilecek Müslümanların üzerine düşecek daha büyük sorumluluklar var. Zira Müslüman birey çıkar hesaplarının ötesinde, Allah’tan başka hiç kimseye verilecek bir hesabı olmayan bir bireydir. Bu nedenle başkaları çıkarları kaygısı ile hesap yaparken onların bu tür bağımlılıkları yoktur. Bizler hadiseye mazlumların haklarının korunması, emperyalist zihniyetin ortaya çıkardığı adaletsizlikler karşısında yeryüzünde adil bir düzenin oluşturulması için gerekli mücadelenin verilmesi çerçevesinden bakmak durumundayız. Şartlar ne olursa olsun adaletten ve doğrudan yana olmak, mazlum insanların sesine kulak vermek bize düşen temel bir sorumluluktur.

Nitekim en son Somali’de yaşanan insanlık dramı karşısında bizim coğrafyamızda muhtelif yardım kampanyaları düzenlendi ve ihtiyaç sahibi insanlara yardım götürülme gayreti ile ciddi organizasyonlar yapıldı. Şüphesiz iyi niyetlerle oluşturulan yardım kampanyalarının, yardım kuruluşları vasıtası ile götürülen yardımların, bunlara maddi destek vererek veya fiilen içinde emek sarf ederek ortaya konan çabaların her birinin gördüğü işlev itibarı ile bir anlamı vardır. Allah katında bu tür samimi çabalar karşılığını bulacaktır. Ancak unutulmamalı ki hadisenin sıcaklığı ile atılan bu adımlar, uzun vadede yeterli ve kalıcı adımlara dönüşmediği takdirde problemi çözmeye yetmeyecek, günü kurtarma girişiminden ibaret kalacaktır. Zaman geçip hadise soğudukça insanlardaki yardım arzusu da azalmaya başlayacaktır. Böylesi bir durum ancak yardımlar ile bir güç oluşturabilen yardım kuruluşlarını da etkisiz kılacaktır. Şu halde asıl olan kalıcı adımlar atılması, bu insanlara balık tutmayı öğretecek, onların Batı’ya sömürge kalmalarını ve bağımlı hale gelmelerini engelleyecek prangaların koparılmasıdır. Yani bu insanlar kendi ayaklarının üzerinde durabildiklerinde gerçek anlamda en büyük yardım yapılmış olacaktır.

Bu halkların kendi ayakları üzerinde durabilmeleri şüphesiz bir sürece tekabül etmektedir. Zira var olan medeni dünya ile bu halklar arasında yıllar yılı oluşmuş ciddi bir mesafe mevcuttur. İşte bu açığın kapatılması, onların mevcut dünyayı tanımalarının sağlanması için zaruri bir eğitim sürecine de ihtiyaç vardır. Ancak bu şekilde oluşturulacak bir bilinçle onlar dünyayı ve hayatı daha iyi tanıyacak ve içinde bulundukları bu duruma çözüm üretebileceklerdir. Ancak bu şekilde bir bilinç oluşumu ile emperyalizm karşısında dik bir duruş sergilenebilecektir. Aynı zamanda hiçbir çıkar ve menfaat ummayan bu yaklaşım, tüm insanlığın nazarında Müslümanların gerçek duruşunun ne olduğunu apaçık bir şekilde göstermiş olacaktır. Müslümanların hayat sahnesinde aktör olabilmeleri, işte aynı zamanda bu tür noktalarda geliştirdikleri günün ihtiyaçlarını kuşatan tavırlara ve uygulamalara bağlıdır. Yoksa kısır çekişmeler ve kendi gündemleri içinde boğulmuş toplumlar olarak biz insanlığa ne tür bir katkı sunabiliriz ki. Bu bakış açısı ile var olan duruma bir göz attığımızda, karşımıza çıkan bu tablo karşısında akla gelen yapılabilecek birçok şey var görünmektedir.

Şüphesiz bizler şu anki potansiyel ve gücümüzle emperyalistlerin yeryüzünü talan etmelerine engel olabilecek, onları etkisiz hale getirebilecek bir durumda değiliz. Bu bizi aşan bir durumdur. Ancak yine de mustazafların müstekbirlere galip geleceği o günün, günlerin bir an önce gelmesi için olanca gücümüzle sürekli bir çabanın içinde olmak durumundayız. Bu bize düşen asli sorumluluklardan biridir. Diğer taraftan mustazafların galip geleceği o günler gelene kadar da emperyalistlerin emellerine ulaşmasına engel olmak için çırpınan, iyiliği emreden kötülükten alıkoyan İslam ümmetinin temsilcileri olarak ona karşı duruşumuzu ortaya koymak, şahitliğimizin gerektirdiği siyasi duruşu göstermek durumundayız. Bu ise onların niyetlerini deşifre etmek, toplumları, ümmeti bu yönde bilinçlendirecek siyasi bir duruş sergilemekle mümkün olabilir. Farkında olduğunu ilan eden, niyetlerinin ne olduğunu apaçık haykıran bir topluluk karşısında onlar da bu kadar rahat ve pervasız bir biçimde davranamaz hale geleceklerdir. Sömürdükleri ülkeleri petrol kuyuları ve maden yatakları olarak görenler, bu duruş karşısında bir nevi suçüstü yakalanan hırsız misali kolayca her şeyi götüremez hale geleceklerdir.

İşte Müslümanlar olarak bizler, zulme karşı şahit ve uyarıcı vazifesi gören bir misyonla kendimizi ortaya koymak durumundayız. Bu şahadet ve uyarıcılık şüphesiz ezilen halkların ve ümmetin vicdanında da doğru bir yer bulacak ve bu sayede bilinçli bir mücadele ortaya çıkabilmesi için adımlar atılabilecektir.

Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Bile bile bir insanın ölümüne sebep olan bütün insanlığın ölümüne sebep olmuş gibidir. Bir insanın ölümünü seyreden ve elinden geleni yapmayan, bütün insanlığın ölümünü seyrediyor gibidir ki, orada söz de biter yazı da. Vicdan da biter akıl da. Birilerinin öldüğü, birilerinin öldürdüğü, ölümüne sebep olduğu ve sadece seyrettiği bir dünyayla razılaşmak mümkün değil. Gün insanı kurtarma günü, insanı kurtarma çabasına girişme günüdür. “Tarihin sonu geldi” diyenlere asıl kendi sonlarının geldiğini gösterme günüdür.

Sahip olduğumuz değerler insanlığın ihtiyacı olan değerlerdir. Bir yol arayanların aradığıdır. Çaresizlerin çaresi, mustazafların kurtarıcısıdır. Yeter ki bizler kendi kabuğumuzdan sıyrılalım. Yeter ki insanlığın hayrı için adım atmaya başlayalım. Yeter ki olan bitenler karşısında şeytan ve dostlarının maskelerini düşürecek mevcut potansiyeli harekete geçirebilelim. Sahip olduğumuzu hem dillendirelim hem de yaşayalım.

Check Also

İslam (Müslümanlar) Günümüz Dünyasına Nasıl Müdahale Edecek? / Nuri YILMAZ

“İslam nasıl müdahale edecek” şeklinde bir başlıkla başlamak zorunda kaldık. Oysa İslam cismani varlığı olan ...

Bilginin İslamileştirilmesi / İsmail Raci Faruki

Aynı İsimli Kitaptan İslamiYorum tarafından Özetlenmiştir Toplumun ıslahı, zulüm odakları tarafından yaratılan fesadın bertaraf edilmesi ...

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21. Yüzyılda Müslümanların Geleceği / M. Kürşat Atalar

Almanya – Essen Konferansı / 17.08.2008 Öncelikle “düşüncenin okullaşması” derken, kastımızı vuzuha kavuşturmamız gerekir. Burada ...