İslam Devleti Tartışmaları ve İslamofobi / Yusuf İMAMOĞLU

11 Eylül’de Amerika’da ikiz kulelere düzenlenen saldırının ardından İslamofobinin yükseliş trendine girdiğini gördük. Amerika’dan başka İngiltere, Türkiye gibi başka ülkelerde de İslam’ın adı kullanılarak birçok terörist eylem gerçekleştirildi. Bu eylemler İslamcı örgütlere, Müslümanlara mal edildi. 11 Eylül’den sonra İslam, dünyada terörizmin en büyük kaynağı olarak gösterilmeye çalışıldı. Paralel olarak Türkiye’de de 28 Şubat’tan sonra siyasi çalkantıların, uyumsuzlukların, problemlerin kaynağı olarak yine İslam gösterilmek isteniyordu. Asker ve siyasi önemli bazı kişilerin, gazetecilerin cinayetleri İslam’ın üzerine yıkılmaya çalışıldı. Bunların arkasından düzenlenen kampanyalar, mitingler dünyada olduğu gibi Türkiye’de de İslam karşıtlığına dönüştü. Laiklik, demokrasi ve cumhuriyet kendisine kalabalık ve fedakar savunucular bulurken, Müslümanlar bunların karşıtı olarak ilan edildi ve biran önce kendilerinden kurtulunması gereken zümre haline dönüştürülmeye çalışıldı.[1]

Bugün bunların nispeten açıklığa kavuştuğu söylenebilir. İslam adına üretilen terörizmin, kargaşanın, din tüccarlığının, mağdur olduğunu iddia edenler tarafından üretilip sahneye konduğu ortaya çıkmıştır. Ne cumhuriyet mitinglerine konu olan olayların, ne birçok insanın ölümüne neden olan terör eylemlerinin, ne de Irak işgali için sayılan sebeplerin gerçeği yansıtmadığı, bunlar için öne sürülen nedenlerin İslam’la ilgisinin olmadığı ortaya çıkmıştır. Ancak bütün bunlar üzerinden üretilen İslamofobinin yok olduğu söylenemez. Yaratılan İslam korkusu kitleler üzerinde varlığını korumaya devam etmektedir.

Fobi,[2] bir objeye, aktiviteye veya duruma karşı duyulan korkunun kontrolden çıkmış hali olarak tanımlanabilir. Ortada gerçek bir tehlike söz konusu olsa bile olağanüstü bir tepki biçimi olan fobi, kişinin yaşamını olumsuz yönde etkilemektedir. Gerçekte korku yaratması gerekmeyen nesne, aktivite veya durumun kişide kontrolsüz bir korku oluşturması, kontrolsüz tepkilere neden olmakta ve bu durum daha çok kişinin kendisine bağlanmaktadır. Bu nedenle de tedavi edilmesi gereken önemli bir sağlık sorunu olarak görülmektedir.

İslam korkusunun değişik kesim ve bölgelere göre farklı şekillerde ortaya çıktığı görülmektedir. Batılı insan için örtülü bir kadın veya sakallı bir Doğulu korku duyması için yeterlidir. Çünkü bu tiplerin Müslüman olduğu, terörist niyetleri ve yapısı gereği kendisine zarar verebileceği öğretilmiştir. Orta Çağ Avrupa’sının Doğu’ya bakışının neo versiyonu, kendisine zemin bulmak için elinden geleni yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir. Çünkü Afganistan ve İran’dan aktarılan görüntü ve haberler, İsrail’in nasıl bir kuşatma altında bulunduğuna dair verilen bilgiler, tıpkı Orta Çağ’daki gibi Doğuluları yamyam dindarlar şeklinde sunmaktadır. Demokrasi ve insan hakları fukarası memleketlerin hem dünya görüşleri çağ dışıdır, özgürlükleri kısıtlamaktadır hem de Batılılar için can ve mal güvenliğiyle ilgili tehditler içermektedir.

Orta Doğu insanı için ise İslam korkusu daha çok şeriat korkusu ve özgürlüklerinin ellerinden alınacağı şeklindedir. Şeriatın katı ve acımasız olduğuna dair bir algı vardır. İslam’ın sosyal hayata egemenliği daha çok şeriatla ilişkilendirilmekte; el kesme, recmetme ve kısas gibi caydırıcılığı yüksek olan cezalar Müslüman kesim üzerinde bile korku sebebi olmaktadır. Şeriat geldiğinde birçok sosyal sorunun çözüleceği dillendirilse bile kimse bu cezalarla karşılaşmak istememektedir.

İslamofobinin daha çok “İslam devleti” ile ilişkin bir husus olduğu söylenebilse de sadece bununla sınırlı olduğu iddia edilemez. Ancak makaleyi ilgilendiren boyutu, İslam devleti tartışmalarıyla ilgili tarafıdır. Bu makalede İslamofobi enine boyuna tartışılmak istenen bir konu değildir. Bu bağlamda İslamofobiye konu olan hususların bir kısmı devlet talebi ile bir kısmı da böyle bir otoritenin işleyişi ile ilgilidir. Devlet talebi ile ilgili kısmından kastedilen şey, bu talebe bağlanan şiddet eylemleri; İslam devletinin işleyişi ile ilgili kısmından kastedilen şey de, bu otoritenin vatandaşlarına uygulayacağı düşünülen baskıdır. Diğer bir ifade ile İslam devleti talebinin terör doğurduğu, Müslümanların iktidara geldiklerinde kendi inançlarını herkese dayatacakları varsayılmaktadır.

Konuyu anlamak ve açmak için öncelikle İslamofobiye konu olan hususların neler olduğuna bakmak gerekir. İslamofobi için doğrudan veya zımni olarak ileri sürülen gerekçeler şöyle sıralanabilir:

Kılıç zoruyla yayılma ve egemenlik. İslam’ın, imparatorluk mantığıyla hareket ederek kılıç zoruyla egemenlik kurduğu, egemenlik kurduğu yerlerde muhaliflerini yok ettiği, zorla İslamlaştırdığı düşüncesi.

Otoritenin kendisini ve sahip olduğu dünya görüşünü dayatması. İslam’ın, kendisinden başkasını haklı ve doğru olarak görmediği için egemen olduğu ortamda başka dünya görüşlerinin yaşamasına izin vermeyeceği düşüncesi. Kendisini resmi ve meşru dünya görüşü olarak tanımladığı, başkasının dillendirilmesine bile müsaade etmeyeceği. Böylece fikir hürriyetinin olmadığı, tek sesliliğin hakim olduğu bir ortamın oluşması.

Kısas, el kesme, recm gibi hükümler. Bu hükümleri uygulamak için fırsat kollayan kolluk güçlerinin ortamı yaşanılmaz, çekilmez bir hale dönüştürmesi.

Ortamın, İslami dünya görüşü ve hayat tarzının zorunlu olduğu bir ortam haline gelmesi. İslam’ın hakim olduğu ortamda bütün halkın, giyim kuşam ve davranışları da dahil genel İslami kurallara uymak zorunda olması, Müslümanların da İslam’ın hükümlerince yaşamak, emir ve nehiylere harfiyen uymak zorunda kalması. Bu zorunluluklara uymayanların şiddetle cezalandırılacağı. Hırsızlık, zina gibi suçlara belirli cezalar uygulandığı gibi genel esaslara uymayanların da öyle veya böyle bir ceza ile karşı karşıya geleceği. Zira devletin görevinin İslam’ın uygulanmasını sağlamak olması.

Kadının sosyal haklarının kısıtlanması, erkeklerin çok evlilik hakkı, mirasta ve şahitlikte kadının yarım insan kabul edilmesi.

Sayılan gerekçelerin hülasası; şiddet ve terör eylemleri, zor, baskı, dayatma ve istibdat rejimleri şeklindedir. Can ve mal güvenliği, özgürce yaşama hakkının kısıtlanması ve fikir hürriyeti, korkunun kaynağı olarak görülmektedir. Görüldüğü gibi bütün bunlar doğrudan devlet ve otorite ile alakalı konulardır. Demek oluyor ki;

İçinde bulunulan ortam gayr-i İslami bir mülk olarak tanımlanıyorsa orayı İslami yapmak yani İslam devletini kurmak için terör ve şiddet, Müslümanlardan beklenen doğal davranış tarzı ve onlara karşı beslenen korkunun nedeni olmaktadır. İş tabii ki burada bitmiyor. Bir yerde diyelim ki, Orta Doğu’da inşa edilmiş bir devletin devrim ihraç etmeye çalışması veya başka nedenler, dünyanın öbür ucundakilerin korkudan emin olamaması anlamına geliyor.

Devlet talebinin neden olduğu İslam korkusunu, otorite tesis edildikten sonra devletten duyulan korkular takip ediyor. Bu korkular dışarıdakilerin değil, vatandaşlarının karşı karşıya kalacakları durumlarla ilgili endişeleri içeriyor. Bu endişenin nedeni olarak ileri sürülen gerekçe ise; kılık kıyafet dayatması, içki ve zina yasağı, fikir hürriyetinin, kadın haklarının, bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, şeriat hükümleri, Müslümanlardan İslam’ın emirlerini yerine getirmeyenlerin cezalandırılacağı gibi böyle bir otoriteden beklenen tutumlardır.

* * *

Bütün bu eleştiriler öncelikle doğruluk ve samimiyet analizine muhtaçtır. Örneğin; Müslümanlara mal edilen terör eylemlerini ele alalım. Bu eylemlerin kimler tarafından yapıldığının ciddi bir şekilde araştırılıp gerçeklerin ortaya çıkarılması gerekir. Birçok terör eyleminin Müslümanlar tarafından değil, “mağdurların” kendileri tarafından yapıldığı veya organize edildiği bilinmektedir. Ayrıca İslam adına gerçekleşen yapılanmaların içine sızan güçlerin, hedefinden saptırmak için bu yapıları/örgütleri bu tür eylemlere kanalize ettiği de ortaya çıkan gerçekler arasındadır.

İslam, kitleleri hedef alan hiçbir şiddet eylemini onaylamaz. Bu prensip, İslam adına ortaya çıkmış yapılanmaları veya örgütleri yıpratmanın en kolay yolunu da göstermiş olmaktadır. İslam’ın insan hayatına, toplumsal huzura, adalete, hakka riayet etmeye hassasiyetinin yüksek oluşu, kitlelere karşı şiddet eylemine kalkışanların İslam adına karalanmasını ve güven kaybına uğratılmasını sağlamaktadır. Şiddet eylemlerinin Müslümanlara mal edilmesinde prensibin lafta kalan bir iddia olduğunu ispatlama çabası da vardır. Aksi takdirde şiddet eylemlerinin İslam’a mal edilmeye çalışılması gerekmezdi. İslam’ın bu konu üzerindeki bütün hassasiyetine rağmen, Müslümanların üzerine atılan eylemlerin Müslümanlar tarafından yapıldığını bunun da İslam’ın yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını varsaysak bile; İslam korkusunu üretenlerin hatta taşıyanların da aynı konuda sorgulanması gerekir. Medeniyetin liderleri, özgürlük, demokrasi, insan hakları savunucuları tarafından icat edilip kullanılan bir tek atom bombasının katlettiği insan sayısına, kaç bin terör eylemi ile ulaşmak mümkündür! Korkunun kaynağı mal, can, namus emniyeti, özgürlük ve fikir hürriyeti olduğuna göre, İslam’ın bunları ihlal ettiği söyleniyorsa iddia sahipleri tarafından yapılanların da ortaya dökülmesi gerekir.

Kendileri her türlü silahı bulundurma, kullanma, üretme ve satma yetkisine sahip iken özellikle İslam ülkelerinin, silaha dönüşme ihtimaline karşı nükleer enerjiyi, kullanmalarına bile izin vermemeleri kimin daha çok korku kaynağı olduğunu izah etmeye yeterlidir. Eğer toplumsal huzur ve barış için bir korku kaynağı aranacaksa bu, bugün dünyanın süper güçlerinin bizzat kendileridir. Emeği, namusu, değerleri sömüren ve yok eden hileler ve bunları üretip kontrol edenler kendilerinden daha çok korkulması gereken güçlerdir. Dünyanın birçok bölgesinde edindikleri sömürgeleri, başka ülkelerin kaynaklarını nasıl kendi memleketlerine aktardıklarını, yaptıkları insan ticaretini, katlettikleri yerlileri, yok ettikleri azınlıkları burada sayıp dökmeye gerek yok.

Bugün medya, toplumların elinde bulunan en önemli güçlerden biridir. Haklıyı haksız, haksızı haklı göstermeye imkan tanımaktadır. Kıyıma uğrayan Gazze halkına karşı İsrail, işgale uğrayan Irak halkına karşı Amerika bu sayede haklı gösterildiği gibi, Filistinliler veya Orta Doğu’nun zulme uğrayan insanları, kendilerinden korkulması gereken birer terörist olarak dünyaya sunulmaktadır. Modernizm, kapitalizm, materyalizm, özgürlük gibi modern dünyanın ürettiği kavramlar kendilerinden daha çok hatta terör ve savaştan daha çok korkulması gereken değerlerdir. İnsan hayatına, emeğine ve hatta özgürlüğüne çok daha mütecavizdirler. Dünyanın birçok bölgesindeki insanı aç bırakan, bölgelerin insanlarını birbirine kırdıran bunlar değilse nedir! Doğulu insanın kendisinden korku duyulan olmasının nedeni yaptıklarını emperyalistler gibi yeterli bir sempati maskesiyle yapmayı başaramaması mıdır? Yoksa yaptıklarını demokrasi, özgürlük ve modernizm adına yaptığını söyleyecek bir medya sesine sahip olamaması mıdır? Evet öyledir. Batılının cinayetlerinin adı özgürlük savaşı, Doğulunun haklarını savunmaya çalışması terörizmdir.

Diğer yandan, zor, baskı ve dayatma sadece dini referans alan iktidarların ve hareketlerin başvurduğu bir araç değildir. Dayatılan yaşam biçimi de genelde dini, özelde ise İslami yaşam biçiminden ibaret değildir. Örneğin “modern yaşam biçimi” modern dünyanın öyle veya böyle dayattığı bir şeydir. Başörtüsünün belli fikir ve taleplerin simgesi olarak tanımlanıp yasaklanması da bir baskı, zor ve dayatma olarak tanımlanmak zorundadır. İslami iktidarların başörtüsünü zorunlu görmesi korku kaynağı olarak algılanırken, modern giyim biçiminin bir dayatma ve hatta korku kaynağı olarak algılanmaması dikkate değer bir husustur. Örtünenlerin uğradığı engelleme, baskı ve aşağılanmalar ortada dururken örtünenlerin yaygınlaşmasıyla diğerlerinin mahalle baskısına maruz kalacakları rahatlıkla ifade edilebilmektedir. Temiz bir toplumu, adaletin ve huzurun egemen olduğu bir ortamı arzulayanların bu amaç ve arzuya hizmet eden hiçbir şeye karşı durmaları beklenmez. Ahlaki olanın değil de nefse hoş gelenin dayatılması, teşvik edilmesi elbette toplumun ifsadına çok daha elverişli ortamlar yaratacaktır. Bugün modern yaşam biçiminin ve değerlerinin hakim olduğu Batı toplumlarında keyfiliğin meşrulaşması, Allah korkusunun yok olması sonucunda işlenen cinayetler ve terör eylemlerinde görülen keyfilik, modern değerlerin bir sonucu değilse nedir! Okullarda, sokakta ve toplu yaşam alanlarında keyif için insanları katledenler modern dünyanın ürettiği hastalıklara tutulmuş kimseler değil midir?! Aile kurumunun haysiyetini yitirmesi, küçük yaşlarda uyuşturucu kullanma ve birçok ahlaki suçun yaygınlaşması hatta ahlaki suçların tanımlarının yeni davranış tarzlarını meşrulaştıracak şekilde değişmiş olması modern dünyanın yarattığı ahlak faciası değil midir?! Bunları üreten bir dünya görüşü, fobi kaynağı olmaya bütün ideolojilerden daha yakın görülmesi gerekmez miydi?

Eğer bir otorite talebinden veya dünyalıklarla ilgili bir talepten korkmak gerekirse bu kesinlikle materyalist dünya görüşüne sahip olanların talepleri olmalıdır. Bütün dünyayı yutmayı hedefleyen materyalist yaklaşım, herkesi tehdit eden taleplere ve entrikalara sahiptir. Sadece devlet, otorite ve mülkiyet konusundaki yaklaşımlarından dolayı değil, bu anlayışının sirayet ettiği dini görüşün de korkunun kaynağı olması gerekirdi. Engizisyon mahkemeleri, kitabın ötesinde hüküm yetkisine haiz kılınmış din adamları, toplumun ifsadından başka ne sağlayabilmişlerdi! Bütün kıyım, hile ve aldatmalarına rağmen Hıristiyanlığın değil de İslam’ın fobi kaynağı olarak görülmesi oldukça dikkat çekicidir. Evet, İslam bir tehdit unsurudur. Ancak iyiliği, hayrı, adaleti ve huzuru arayanlar için değil şerri, zulmü isteyenler, anarşiden çıkar sağlayanlar, otoritesinin daim olmasını isteyenler için.

İslam korkusunu yaratanların yanında, korkuya kapılanların nedenleri de üzerinde düşünmeye değer bir husustur. Toplumlarda ahlaki değerlere mugayir olduğu gerekçesiyle bazı hususların suç sayılması ve bunlara uygulanan cezaları özgürlüklerin kısıtlanması olarak değerlendirmek, günümüz dünyasında çokça dillendirilen bir konudur. Bütün kayıtlardan bağımsız, sınırsız bir özgürlük anlayışını benimseyen aydınlanma hareketinin yarattığı bu anlayış, İslam’ın insan davranışları üzerindeki kısıtlamalarını da özgürlüğün sınırlandırılması ve insan doğasına aykırı bir durum olarak görmektedir. Bilindiği üzere içki, zina, iftira, hırsızlık gibi suçlara İslam’ın öngördüğü cezalar vardır. Şüphesiz ki, cezalar caydırıcılık taşıması için vardır ve kendilerinden korkulması beklenir. Ancak özgürlüklerin korunması adına, suçlara uygulanacak cezalar neden fobi kaynağı olarak gösterilmektedir ve böyle bir fobi ne dereceye kadar haklı olabilir? Suç işleme isteği/eğilimi yoksa suça uygulanacak ceza ile ilgili bir korkunun olması da beklenmez. Yok, hem suç işleme isteği var hem de işlenen suçun cezasız kalması isteniyorsa asıl bu kendisinden korkulması gereken bir durumdur. Yaşanabilir ortam, suçların cezasız kaldığı veya zayıflar cezalandırılırken güçlülerin cezalandırılmadığı bir ortam değil, suçların hiçbir ayırım gözetilmeden adaletle cezalandırıldığı bir ortamdır. Her toplum, kendisi için hassasiyeti yüksek hususlarda daha katı kurallar uygulamakta ve bunlarla ilgili suçlara caydırıcılığı yüksek cezalar vermektedir. Vahşi kapitalizmin egemen olduğu toplumlarda özel mülkiyete karşı işlenen suçların cezalarının çok şiddetli olduğu, ahlaki suçların cezalarından daha yüksek olduğu gözlenebilir. Bazı toplumlarda da ahlaki suçların cezalarının diğerlerinden daha ağır olduğu görülebilir. Bu, toplumun kendisini dayandırdığı temel değerlerle, geçmişi veya karşı karşıya bulunduğu durum ve tehlikelerle ilgilidir. İslam, cezalandırmada da mükafatlandırmada da adaleti öngörür. Hiç kimseye ayırım yapmaz. Ancak O’nun hangi suçlara hangi cezaları, hangi şartlar altında öngördüğünü yeterince bilmeden yapılan iddia ve eleştiriler haksız bir İslam korkusuna neden olmaktadır. Diğer yandan suçlara uygulanan cezalar sistemlerle ilgili korku ve endişe kaynağı olurken, suçlara bulaşmayan kesim için suçların bizzat kendisinin endişe kaynağı haline geldiği atlanmamalıdır. Suç oranlarının arttığı bir ortam, masumlar için yaşanılması zor ortamlar haline gelmektedir. Tıpkı ahlaki erozyona uğramış, Allah ve kul hakkı tanımayan bir nesli yetiştirerek suç oranlarına tavan yaptırmış olan vahşi kapitalizmin yaratıcısı Batı medeniyetinin oluşturduğu ortamlar gibi.

Dolayısıyla;

Bugün çokça dillendirilen İslamofobi, bir gerçekliği yansıtmaktan daha çok sömürgeci Batılı güçlerin belli hedeflerine ulaşmak için yarattıkları bir durumdur. Tıpkı haçlı seferlerindeki gibi…

Ancak konuyu böyle bir tavır ve tepki ile geçiştirmek doğru bir davranış mıdır? Her şeyin bir yanlış anlamadan veya yanılsamadan ibaret olduğu, Müslümanların bir komploya kurban gitmesinden başka bir durumun olmadığı söylenebilir mi? Veya her şey bir komplodan ibaret olsa bile Müslümanların, haklarında böyle kanaatler oluşması için karşı tarafa hiç pirim vermedikleri iddia edilebilir mi? Bütün bu ve benzeri sorulara karşı Müslümanların verecekleri cevaplar, masumiyetlerini ispat ediyor olsa bile kendilerini sorgulamak zorundadırlar. Dünya insanları tarafından doğru anlaşılıp anlaşılmadıklarını bilmek/anlamak, davranışlarının karşı taraftan nasıl görüldüğünü ve yorumlandığını düşünmek, yaptıklarıyla neye nasıl pirim verdiklerine vakıf olmak, onların yeryüzünde sahip oldukları misyonun gereğidir. Biz doğrusunu yapıyoruz, onların nasıl anladıkları bizi ilgilendirmez diyemezler. Onlar daha fazlasını yaparken bize laf söylemek onların hakkı değildir diye düşünemezler. “Herkesin bir zaafı ve eksiği varken bizim ki de bu olsun ne çıkar” şeklinde bir mazeret de ileri süremezler. Kaldı ki bütün bunlar doğruyu gerçekleştirirken dikkat edilmesi gereken hassasiyetin önemine işarettir sadece. Doğruyu doğru bir şekilde yapmaya özen göstermelidirler ki, insanlığa ulaştırmaya çalıştıkları vahyin mesajı ile muhatapları olan insanlar arasına kendi davranış tarzları, ürettikleri insan tipi, adetleri, cehaletleri… girmesin. Halbuki Müslümanların yaptıkları her şeyi işin ve insanın doğasına uygun olarak yaptıkları iddia edilemez. Kendilerine karşıdan bakmak ve ne yaparken neleri yıktıklarını bilmek zorundadırlar. İğnenin acısını bilmeden çuvaldıza sarılmak doğru olmaz. O halde durup düşünmek gerekir. İslam’la ilgili oluşan korkuda bizim rolümüz nedir diye. Hangi davranışımız, anlayışımız ve İslam’a mal ettiğimiz neler korku kaynağı olmaktadır, hatta korku kaynağı olma ihtimali taşımaktadır diye…

* * *

Hilafetin saltanata dönüşmesinden buyana İslam adına kurulan devletlerin büyük bir kısmı imparatorluk şeklindedir. 19. yüzyılın sonlarına kadar zaman, imparatorluklar çağı olarak tanımlanarak bir savunma yapılabilir. Zaten genel eğilim, ülkelerin imparatorlar tarafından bir aile mülkiyeti şeklinde yönetilmesi idi, insanlığın o günkü tecrübesi yayılmacı totaliter rejimlerle sınırlıydı denebilir. Ancak bu, tam olarak gerçeği yansıtmaz. Zira İslam’ın doğuşu ve Medine’de oluşturduğu yapı tam olarak bunun zıddıdır. Ve kendi tecrübesi çağı aşmaya yeterlidir. İslam’ın Medine’de oluşturduğu değerler yerleştirilip geliştirilmek yerine saltanatın yerleşmesiyle imparatorlukların gelenekleri ithal edilerek asıl mecra haline getirilmiş ve böylece saltanat ideolojisi oluşturulmuştur. Bu imparatorluklar da yönetim olarak baskıcı ve totaliter, çevreyle ilgisi de yayılmacıdır. Daha sınırlı bir alanda daha kaliteli bir toplum oluşturmayı değil mümkün olduğunca geniş bir coğrafyaya egemen olmayı hedeflemiştir. Başarının ölçüsü ürettiği insan, toplum kalitesi ve insanlığın faydasına yaptığı üretimlerde değil alt edebildiği iktidarların sayısında aranmıştır. Dolayısıyla da at sırtında geçirdiği müddetle, kılıç ve nal sesleriyle övünen bir toplum/gelenek oluşmuştur.

Müslümanların toplum ve toplum idaresi ile ilgili ürettiği düşünceler üzerinde bu yapıların etkileri olmuştur. Sultanlara sunulan siyasetnameler bu etkiye örnek olarak verilebilir. Sultanlar, durumları ve iktidar gerekçeleri ile eleştirilip değerlendirilmesi gerekirken daha iyi yani daha sağlam ve sarsılmaz bir iktidarı nasıl oluşturacakları bu siyasetnamelerle kendilerine izah edilmeye çalışılmıştır. Bu sultanlar, dönemin oluşturduğu atmosferden kurtulamamış totaliter birer iktidar olmuşlardır.

İslam adına kurulan veya Müslüman bir halkın idarecisi olarak iş başında bulunmuş/bulunan bir çok devlette görülen baskıcı, totaliter yapıların; amaçları, samimiyetleri ve dayandıkları ilkelerin sağlıklılığı bakımından analize ihtiyacı vardır. Kendileri Allah’ın yeryüzündeki gölgesi veya temsilcisi olarak görülen sultanlar, güçlerinin ve kararlarının sorgulanmasını hiçbir zaman istememiş ve sorgulanamaz bir kisvenin altında bulunmayı tercih etmişlerdir. Otoritelerinin kaynağı ve meşruiyeti, sorumluluk ve yetki alanlarının kapsamı ile ilgili hemen her konuya kapalı davranmışlardır. Mezhepler ve çağın imamları/şeyhülislamları ile desteklenerek otoriteleri tartışılmaz, kararları sorgulanamaz, dokunulamaz yönetim biçimleri oluşturmuş ve bunları yüzyıllarca devam ettirmişlerdir.

Neredeyse her iktidarın kendisini nispet ettiği bir mezhebi olmuştur. Müslümanların tamamına hoşgörülü ve müsamahakar davranmak yerine tabi oldukları mezhebin adamlarını yüceltmiş, onlara makam ve mevkiler vermiş, maaşlar bağlamışlardır. Başka mezheplere ise memleketi dar etmişler, sürgüne göndermişler veya hapislerde çürütmüşlerdir. Devir değişip bu mezhebi değil de örneğin liderleri hapiste bulunan bir mezhep tercih edilmişse her şey tersine dönmüştür. Belli zamanlarda belli mezheplerin görüşleri devletin resmi ideolojisi haline gelmiştir. Mezheplerin kendi tecrübe ve görüşleri doğrultusunda oluşturdukları siyaset devletin görüşü haline gelmiş, yaygınlık kazanma imkanı elde etmiştir. Fikir hürriyeti ve istişarenin getireceği faydalar görülmeye çalışılmadığı için belli sınırları aşamayan, gittikçe statikleşen bir dünya görüşü üretilmiştir.

İktidarların belli dini mezhebi görüşleri tercih etmesi, bunların halk arasında nasıl yankı bulacağını da büyük ölçüde belirlemiştir. Ehl-i Sünnet, gördüğü destekle geniş bir coğrafyada taraftar bulmayı, Şia da izlediği takiyye sayesinde yayılabilmeyi başarırken, örneğin Mu’tezile, iktidarı eleştirmesi ve ona muhalefeti nedeniyle yaygınlık kazanma imkanı elde edememiştir. Söz konusu iktidarların, başka dinlerin mensuplarına kendi dininin başka mezheplerine tabi olanlardan daha müsamahakar davrandıkları söylenebilir. Ancak gerek İslam adına kurulmuş olan totaliter iktidarların ve gerekse kendi mezheplerinin dışındakileri İslam dairesine almayan halkların, başka dünya görüşlerine mesafesi ve onlarla oluşan ilişkileri irdelenmesi gereken bir konudur.

İnsanın yetiştiği ortamın, içinde şekillendiği bir ortam, tahayyül edebildiği dünyanın da ufku ile doğru orantılı olduğu doğrudur. Yani insan, inandığı değerleri yeterince anlamaktan, bu değerlerin nasıl bir insan ortaya çıkarmak istediğini kavramaktan gafil olabilir, fiili ortam ve yönlendirici faktörler onun üzerinde daha belirleyici bir etkiye sahip olabilir. Ancak bu, kendi dünya görüşünün/mezhebinin dışındakilere canının istediği gibi davranmasını/dışlamasını ortaya çıkarıyorsa, sahip olunan İslam anlayışında bir sorun var demektir. Taşıdıkları mesajın bütün dünyanın kurtuluş reçetesi, kendileri de davranışları itibarıyla gıpta ile bakılması, örnek alınmak üzere parmakla gösterilmesi gereken kimseler olması gerekirken, “söylediklerini yap, ama yaptıklarını asla” durumuna düşebilmektedirler. Şüphesiz ki her türlü iyi davranış istismar edilmeye hatta karalanmaya açıktır, hele de haklının haksız, haksızın haklı gösterilebildiği günümüz dünyasında. Ancak bilmek ve kabullenmek gerekir ki hoşgörü ve iyi bir örneklikle karşılaşmayan bir topluluğun İslam’ı anlayış ve O’na tavır alışlarında Müslümanların da bir sorumluluğu vardır. Hoşgörünün olmadığı bir ortamda, ne İslam’ı olması gerektiği gibi insanların kabulüne sunmak, ne de toplumun ihtiyaç duyduğu üretici fikirleri ortaya çıkaracak akılları teşvik edebilmek mümkün olamaz.

Gerek iktidarların, gerekse bu iktidarların zamanla kendilerine benzettiği insanların baskıcı ve dayatmacı kişilikler haline dönüşmesi, Peygamberin ve arkadaşlarının oluşturduğu örnekliğin, çevreleriyle olan ilişkilerinin, sonrakiler tarafından yeterince anlaşılmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Kendi bildiklerini ve kendi tecrübelerini hakikatin yegane temsilcisi olarak gören anlayışları sebebiyle, başkalarına karşı tahammülsüz yaklaşımlar geliştirmişlerdir. Bu tahammülsüz yaklaşım, monarşi yönetimlerinde iktidarın dini/mezhebi/ideolojik tercihlerini dayatma veya en azından diğerlerine mesafeli duruşlarına neden olurken, bireylerin ve yapılanmaların da diğerlerini dışlayan bir tutum geliştirmesine sebep olmaktadır. İmparatorluk çağının geride kalmasıyla halkın seçtiği iktidarların işbaşına geçmesi geleneği Müslüman ülkeler tarafından da benimsenmiştir. Bir nebze de olsa halk iradesinin iktidarda yankı bulmasını ifade eden bu gelişmeye ilaveten, gerek İslami hareketlerin gerekse dünyanın değişik coğrafyalarında kurulan İslam devletlerinin, diğerlerine hoşgörü bakımından bir hayli mesafe kat ettikleri de söylenebilir. Başka mezheplere, başka yapılanmalara daha ılımlı yaklaşmak gerektiği, müşterek noktaların kıymetini bilip müştereklerin mümkün olduğunca artırılması gerektiği son dönemlerde daha çok dillendirilen bir husustur. 12 Eylül öncesi grupları arasındaki çatışmalar düşünüldüğünde bu gelişmeler azımsanmamalıdır. Ancak insani iletişimin adalet, dünya ve ahiret huzuru için nasıl olması gerektiğini gösterebilmek bakımından Müslümanların dünyaya örneklik edebilme durumuna gelebilmiş değildirler. Halen imparatorluk geleneğinin oluşturduğu kültürel alt yapı varlığını birçok alanda korumaktadır. Orta Doğu ve İslam dünyası dendiğinde insanların zihninde bir çekince ile birlikte oluşan tasvirlerde planlı söylemlerin ve komploların payı olmakla beraber bugüne kadar ki otorite, yapılanma ve sosyal ilişki modellerinin de rolü vardır. Bu anlayışların yeniden bir iktidara dönüşmesi ihtimaline veya oluşmuş iktidarlara karşı duyulan endişe, korku veya fobinin nedeni olarak ileri sürülen sebeplerin analiz edilmeye ihtiyacı vardır. Böylece korkuların haklılığı veya haksızlığı ortaya çıkabilir:

Fikir özgürlüklerinin kısıtlanması: Bu durum, değişik inanç ve dünya görüşlerinin seslendirilmesine ve propaganda konusu olmasına karşı çıkılması olarak ifade edilebilir. İktidarın tercih ettiği ideoloji veya mezhep, resmi ideoloji haline gelir, kendisine hayat hakkı tanınır, hatta devletin hareket esaslarının asli belirleyici olarak kabul edilebilir, bunun dışında kalanlar yasaklı muamelesi görür. Yasaklılara karşı kimi zaman baskıcı ve engelleyici tedbirler uygulanabilir, hatta hapsedilebilir, sürgüne gönderilebilir. Çıkarcı ve hizipçi bakış açısının bilimsel konulardaki gelişmelere de yansıtıldığı dönem ve durumların olduğu da hatırlanmalıdır.

Şüphesiz ki bu tutum İslam adına ortaya çıkmış bütün otorite, hizip ve yapılanmaları içine alacak şekilde genele şamil kılınamaz. Eleştiriye ya da fobiye konu olan, hakim görüşün diğerlerine karşı dışlayıcı tutumudur, ancak bu tutum sadece baskı ve şiddete maruz bırakmakla sınırlı sayılamaz. Başka fikir ve düşüncelere karşı mahalle baskısı oluşturulması da diğerleri için ortamı yaşanılır olmaktan çıkarmaktadır. Örneğin Şii çevreler Sünni fikirlerin ifade edilmesinden, Sünni çevreler de Şii fikirlerin ifade edilip savunulmasından rahatsızlık belirtileri göstermeyi mezhebi bir görev saymışlardır. Bir dünya görüşünü hatta bir mezhep ve yapılanmayı doğrunun, hem de en iyi ifadesi olduğu için tercih etmiş olmak doğal bir durumdur. Fikir özgürlüğünün yok edildiği ortamlar bunun aşırıya götürüldüğü ortamlardır. İnsan, inandığının en doğru olduğunu düşündüğü için ona inanır, ama inandığı şeyin gerçekten en doğru olması konusunda bir yanılgı içinde olabilir. Bir yanılgı içinde olmayıp gerçekten de en doğruyu en doğru yöntemle biliyor olsa bile diğerlerini dışlamak, yok edilip ortadan kaldırılması gereken düşünce muamelesi yapmak birçok sorunu doğurmaya gebedir. Belli bir görüş ve fikrin dışındakilerin yasaklı olması diğerlerinin ne dediğinin bilinemeyeceği, hatta genel ve hakim ideoloji hakkında ne düşündüklerinin tespit edilemediği bir durum oluşturur. Diğerinin anlaşılamadığı bir ortam onun eleştirilmesini ve hatta reddedilmesini de haksız kılan bir ortamdır. Örneğin asırlık rakipler olarak görülen Sünni ve Şii ayırımı herkesin bildiği bir husustur. Ancak Sünnilerin tamamına yakın bir kısmı Şia’nın, Şia’nın tamamına yakın bir kısmı da Sünnilerin ne düşündüklerini ve nasıl bir dünya görüşüne sahip olduklarını bilmez.

Bireysel özgürlüklerin kısıtlanması: Dini esaslar bireylerin davranışları üzerinde kısıtlayıcı prensiplere sahiptir. İslam da insanın dilediği gibi/keyfince yaşamasını öngören bir dünya görüşü değildir. Yedikleri, içtikleri, oturup kalkması, bir aile kurması, bütün varlık alemiyle, komşusuyla, bütün insanlarla ve devletle ilişkisi ile ilişkin belli ilkeler ve prensipler getirir. Bunlar onun nefsinin tercihlerine ters olabilir. Mutlak bir özgürlük, mülke dilediği gibi hükmetme, başkalarının haklarını dilediği gibi belirleme insana tanınan haklardan değildir. Zulme sessiz kalmaması haksızlıkların önüne geçmesi, zulmün yayılmasına neden olabilecek ilişkilerden uzak durması gerekir. Adaleti, ahlakı ve Allah’a gerektiği gibi kulluk etmeyi gerçekleştirecek prensiplere riayet etmek Müslüman olmanın şartlarındandır. Bunlara bağlı olarak edindiği mallara, bunların tasarruf şekline, karşı cinsle ilişkisine, giyinme biçimine İslam’ın getirdiği sınırlar vardır. İçinde bulunduğu vakıaya göre bunların değişkenliği bir yana, resmi otoritenin bunlara müdahale biçimi de İslam korkusuna neden olarak ileri sürülen hususlardandır.

Öncelikle İslam hakkında korkuya neden olan şeyin, sayıp döktüğümüz emirler ve yasaklar değil bunların bir iktidar tarafından uygulanma biçimi olduğunu tespit etmemiz gerekir. Zira emirler ve yasaklar, inanan bireylerin hareket alanını belli sınırlarla belirlemekle beraber, onları dayatan bir güç olmadıkça teorik birer söylemden ibarettir. Sınırsız bir özgürlükle insanın dilediğini yapabileceğini salık veren ideolojiler tarafından İslam’ın özgürlük düşmanı olarak işaret edildiğini unutmamakla beraber not etmek gerekir ki; tarihte veya günümüzde İslam’ı resmi din veya ideoloji olarak kabul eden yönetimlerin, ibadetlerin yerine getirilip getirilmediğinin denetçisi ve bekçisi olarak görüldüğü durumlar ve zamanlar olduğu, bunlara uymayanların cezalandırıldığı, zamanın alimlerince bu cezalara cevaz verildiği bilinmektedir. Afganistan’da kadınlara ilişkin engellemeler, kılık kıyafetleriyle ilgili zorunluluklar en yakın örnektir. Yasakların/haramların otorite tarafından engellenmesi, içkinin, zinanın men edilmesi, kadın erkek ilişkilerinin kısıtlanması, bu otoritenin, emirlerin takipçisi olması, bireysel özgürlüklerin kısıtlanması olarak görülmektedir.

Bununla ilişkili olarak belki de fobiye en çok neden olan şey şer’i hükümlerin uygulanması ya da uygulanma biçimidir. Bunlar, zina edenlerin recmedilmesi, hırsızlık yapanların ellerinin kesilmesi, içki içenlere ya da iftira atanlara celde uygulanması gibi hadlerdir. Bireysel özgürlüklerin aydınlanma çağının rüzgarıyla tanımlandığı ve alabildiğine bir yaygınlık içinde yaşandığı günümüz dünyasında şeriat, çağ dışı uygulamalar olarak kabul edilmekte, şeriatın dayatılması özgürlüklerin sonu olarak görülmektedir. Zira bugün daha çok revaçta olan medeni kanun/lar, her türlü hayat görüşüne ve yaşam biçimine hayat hakkı tanımayı salık vermekte; toplumsal düzenin toplumsal iradenin sonucu olması gerektiğini, amacı her ne olursa olsun bir dayatmanın buna müdahil olamayacağını savunmaktadır. Suçların artık daha medeni cezalarla cezalandırılması gerektiği, şeriatın insani cezalar olmaktan çıktığı da ifade edilmektedir. Burada cezaların nasıl ve dozajının ne kadar olması gerektiğinden çok medeni yaşam biçiminin, İslam’ın suç saydığı şeyleri özellikle ahlaki olanları bireysel özgürlükler arasında saydığını, bireyin sınırının ancak başkasının özgürlük alanıyla bittiği ile daha çok ilgilendiğini tespit etmek gerekir.

Kadın konusu: Kadın erkek eşitliği ve kadınlara verilen haklar konusunda da İslam çeşitli çevrelerin eleştirileri ile karşı karşıya gelmektedir. Çok kadınla evlilik, mirasta kadınlara verilen payın erkeklere verilenin yarısı kadar olması, sosyal ve siyasi alanda kadınlara tanınan hakların erkeklere tanınanlardan daha az olması, başörtüsü meselesi… gibi hususlar da İslam’a bir çekince olarak öne sürülen konulardandır.

* * *

Bir ideoloji ve hayat görüşü değerlendirilirken en çok yapılan yanlışlık hatta haksızlık, onu uygulayanların hayatlarına bakarak yapılan değerlendirmelerdir. Eğer bu uygulamalar o hayat görüşünü doğru anlayan ve doğru uygulayan örneklerse denecek bir şey yok. Ancak iddiaya/maksada uygun örnekler seçiliyorsa burada ancak kasıt var demektir. Düşünce, hayat görüşü ya da ideoloji ile onun çeşitli pratikleri arasında doğru bir ilişki kurulmadan yapılacak değerlendirmeler, değerlendirme sahibini her zaman doğru bir sonuca götürmez. Eğer düşünce, bunca farklı pratiği ortaya çıkaracak veriler içeriyorsa gene denecek bir şey yok. Ancak şu bir gerçek ki, İslam’la ilgili yukarıda örnekleri görülen değerlendirme ve eleştirilerin hemen hepsi ya cahillikten ya da kasıttan kaynaklanmaktadır. İslam’ın bir topluma gelmesi, yani bir ortama egemen olması, bir otoritenin İslami bir şekle/içeriğe dönüşmesi ile ilgili endişesi, korkusu, fobisi olanlar sormak zorundadırlar: “İslam bizim korkularımızı doğruluyor mu?” diye. “İslami otorite veya İslami devlet, korkuları haklı kılacak bir şekle, kendisini dayatan, kendi dışındakileri dışlayan, tek tip bir dünya görüşünün dışındakilere hayat hakkı tanımayan bir yapımıdır?” diye.

Kur’an insanlığı hem uyarmak, hem müjdelemek hem de korkutmak için gelmiştir. Allah’ın dinine riayet edenleri Allah’ın mükafatı ile müjdelerken uymayanları da korkunç bir azapla korkutmaktadır. Ayrıca Kur’an’ın korkuttuğu hususlar sadece Allah’a isyan etmenin cezası olarak ahiretteki dayanılmaz azap değil dünya ile de ilgilidir. Zira İslami değerlerin hiçe sayıldığı toplumlar, materyalizm ya da mistisizm yönünde dengenin bozulduğu, zulüm, anarşi, yozlaşma ile dağılma, yok olma tehdidiyle karşı karşıya olan toplumlardır. Ancak Kur’an’ın, insanı dünyada “fobi” şeklindeki bir korku içinde yaşatmak gibi bir hedefi yoktur. Böyle bir şeye neden olacak ne bir emri, ne yasağı, ne de bir direktifi vardır. Tam tersine İslam insana ahirette olduğu kadar dünyada da huzuru garanti etmektedir. Bu korkutmanın etkisiyle İslami değerlere uyma hassasiyetinin meydana getireceği kişilik, psikolojik sorunlara sahip bir insan değil, ne yaptığını bilen bir kişiliktir. Fakat insanların onu anlayışı hem kendileri hem de başkaları için fobi kaynağı olabilecek açıklamalara dönüşmüş olabilir.

İslam’ın insanlara kabul ettirilmesi:

İslam’ın insanlığa anlatılması ve sunulması, onun kabul ettirilmeye çalışılması şeklinde değildir. Müslümanların sorumluluğu, insanlığı kendisine çağıran yollardan hangilerinin azaba götürecek tercihler olduğunu, bunlardan kurtulmanın nasıl mümkün olacağını ortaya koymak, dünya ve ahiret huzurunun İslam’la mümkün olacağını izah etmektir. Böylece hak insanlığın karşısına canlı bir şekilde çıkmış, tercihi de onu görenlere kalmış olur. Hak ile batıl insanların karşısında apaçık olarak gösterildikten sonra tercihler üzerine Müslümanlara hiçbir şey düşmez. Hakkın ne olduğu açıklanmalı, batılın da ne olduğu ortaya konmalıdır. Gerçeklerin üzerini örten perdeler, sis bulutları ortadan kaldırılıp da gerçek ortaya çıktıktan sonra tercih hakkı, tercihlerle karşı karşıya kalanların işidir.

İslam’ı dünya görüşü olarak tercih etmek kişinin hayatında, sosyal düzenin belirleyicisi olarak kabul etmek de toplum hayatında önemli değişiklikler meydana getirecektir. İşte bu değişiklikten memnun olanlar ve rahat bulanlar olduğu gibi zarar görecekler, rahatı kaçacaklar da vardır. Bireylerin ve toplumun İslami yönde değişiminden rahatsız olacakların bu dönüşüme engel olmak için her şeyi yapacakları/yaptıkları malumdur. İşte bu engelleme, hak ve batıl her ne kadar insanlığın önüne bütün açıklığı ile serilmiş olsa bile hür tercihlerin yapılabilmesine “imkan vermez”. Zira insanın hakkı tercin etmesinin karşısında içinden gelenlerden sonra en önemli engel dışardan gelenlerdir. Şüphesiz ki hiçbir insanın hesap gününde bu tür engellerle ilgili ileri süreceği bir mazereti olmayacaktır. Hiçbir harici güç, doğru olanın tercih edilmesine nihai bir engel teşkil etmez. Ayrıca tercihler, bedelleri ödendikçe kıymetli olur ve Allah yapılan tercihlerdeki samimiyeti ölçmek üzere insanı çeşitli engel ve denemelerle karşı karşıya bırakabilir. Fakat bu durum, hür tercihlerin karşısına dikilmiş olan harici engellerle ilgili Müslümanlara düşen bir sorumluluk olmadığı anlamına gelmez. Haktan engellemek en büyük zulümdür. Batılın zail olması hakkın gelmesiyle mümkündür ve batılın zail olması için hakkın batılın üzerine atılması gerekir. Dolayısıyla tercihlere müdahale etmeye çalışan güçlerin bertaraf edilmesi hakkın en doğru şekilde izahından sonra gerçeğin açıklığa kavuşması için önemlidir.

İnsan her ne sebeple olursa olsun yapacağı tercihin bedelini ödemek durumunda ise de Müslümanların görevi, hakkın bilinmemesinden, batılın gizlenmesinden ve hakkı tercih etme durumunda karşılaşılacak engelleri bertaraf etmekten ibarettir. Tartışma, anlatma veya kılıçlarıyla yaptıkları bunun ötesine geçemez.  Bir coğrafya Müslümanların egemenliği altında bulunuyor olsa bile orada yaşayanların özel hayatlarına müdahale etmek, onları İslamlaştırmak için zor, baskı veya hile kullanmak Müslümanların hakkı değildir. Böyle bir otoritenin İslami değerlerin kök salmasıyla alakalı işi, iyiliğin önünü açarak hakkın yayılmasını sağlayacak imkanlar oluşturmak, fahşaya ve münkere de engel olmaktır. Bunu da bireysel alanlara müdahale ederek değil öncelikle hakkı özendirme, sevdirme ve eğitim ile bireylerin sınavlarını doğru yaşamalarına uygun ortamlar sağlamayı temin ederek yapmak durumundadır.

Fikir özgürlüğü, bireysel özgürlüklerle karışmaya meyillidir. Fikir özgürlüğü, bireysel özgürlük, sosyal alan, kamusal alan gibi konular birçok toplumda tartışılan ihtilaflı konulardır. Fikir veya eylemle ilgili özgürlüklerin hangi noktada son bulduğu, hangi noktadan sonra otoritenin müdahalesinin meşru sayılabileceği çoğunlukla otoritenin karar verdiği bir husustur. Karşıt hatta farklı fikirler hakim ideoloji için bir tehdit unsuru oluşturur. Bu tehdit, farklı fikirlerin hakim düşünce karşısında sadece eyleme dönük içerikler taşımasından kaynaklanmaz. Yanlışlığının ispatı statüko hakkında en azından güven kaybına neden olacaktır. Buradan başlayan sürecin karşıt eylemleri doğurması muhtemeldir. Otoritenin fikir beyanına sınırlamalar getirmesi bunu göze almamasının sonucu olarak değerlendirilebilir.

İslam, kendisini en doğru hayat görüşü, kendisinin dışındakileri ise çeşitli şekillerde doğru olandan sapmış alternatifler olarak tanımlar. Başka inanç, düşünce ve ideolojilere meyletmenin, İslam’dan az veya çok bir şeyler almak suretiyle bile olsa dalalet olacağını ifade eder. İnsanın hidayetini tanımlamak, hakkın ne olduğunu ortaya koymak bakımından durum böyle iken farklı fikirlerin bir toplumda ifade edilebilmesi hususunda İslam’ın tavrı onları susturmak değildir. Zira İslam’ın statüko oluşturmak yada söyleminin başkaları karşısında zaafa ve güven kaybına uğraması gibi bir sorunu yoktur. Tam aksine İslam her şeyin apaçık olmasını, tercih hakkının da saklı kalmasını ister.

Edep, ahlak ve dürüstlük kurallarına aykırı olmadığı takdirde her türlü görüş, bakış ve düşünce kendisini anlatıp bir tercih olarak insanın karşısında durabilmelidir. Bunların kendilerini izah etmesinin önüne engellerin dikilmesi, hem tercih hem de hak ve batılın bütün açıklığıyla insanın karşısına çıkma hakkına aykırıdır. Dünya görüşleri kendilerini ifade etme hakkından, bireyler de bunlardan dilediğini tercih etme hakkından engellenmemelidir. Ancak bunun, dürüstlüğün gerektirdiği sınırlar içinde olmasının lazım geldiği de vurgulanmalıdır. Örneğin İslam’ı karalamak, bizzat kendisi hakkında yanıltıcı bilgiler vererek propaganda yapmak dürüstlük ilkesine terstir.

Görüş ve düşünceleri açıkça ortaya koymakla fahşanın ve münkerin bil-fiil icra edilmesi aynı şey değildir. Bu noktadan itibaren söz edilen konu fikir hürriyeti değil, başka bir konudur. O da;

Bireysel özgürlükler bağlamında değerlendirilebilir.

Bireysel özgürlüklerin alanının belirlenip sınırlandırılması; tanımlanmasına, bu da hangi düşünce tarafından bu tanımlamanın yapıldığına bağlıdır. Modern dünya bireyin istekleri önüne dikilen engellere karşı çıkmaktadır. Bireyin, başkalarına zarar vermediği sürece hiçbir isteğini bastırması için ona göre bir neden yoktur. İslam’a inananların ise nefsin arzularına boyun eğmemek ne kadar cazip görünse de harama bulaşmamak gibi bir görevleri vardır. Bu doğrudan doğruya bireysel özgürlük meselesine karşı çıkıştır. Zira modern dünyanın tanımladığı bireysel özgürlük toplum için hayırdan çok şerri doğurmaya meyyaldir. İslam kendisine inananların hayatlarını böyle sınırlarken hakim olduğu toplumların hayatını da tümüyle sınırlar mı? Bir örnek üzerinden gidersek:

İçki İslam’ın yasak ettiği ve bu yasağın altında birçok sebep ve hikmetin bulunduğu bir husustur. İmalatı, dağıtımı ve ticareti yasak edilebilir ancak evler tek tek dolaşılarak kimin içki içtiğinin peşine düşülemez. Burada öncelikli olan bunun yaygınlaştırılma eyleminin önüne geçmektir. Dolayısıyla özgürlüklerle alakalı olarak engellemeye konu olan içkinin içilmesi değil içkinin yaygınlaştırılmasıdır. Otoritenin bu tür konulara yaklaşımı/mesafesi böyle değil de içki içenlerin veya başka gayr-ı meşru işler/ilişkiler içinde olanların peşine düşmesi olarak tanımlanırsa, işte o zaman otoritenin fobi kaynağı olarak görülmesi haklı hale gelir. Fahşa ve münkerin alenen, bir engellenme ile karşılaşmadan hayat bulması hatta ticaretinin yapılabilmesi bir özgürlük meselesi olarak görülemeyeceği gibi bir hak olduğu da iddia edilemez.

Otoritenin İslami emirleri topluma uygulatması, haramlardan da men etmesi konusunda tarihten ve günümüzden sorun teşkil edebilecek örnekler verilebilir. Afganistan’da Taliban’ın, İran’da Devrim Muhafızlarının, Suud’da Şeriat idaresinin yaptıkları gibi. “Kız çocuklarını okuldan alıkoymak, başını örtmeyenleri sokaktan alıkoymak”, İslam’ı topluma uygulatma çabası olarak tanımlanıp hoş karşılanabilir. Ancak bu hoş karşılama Müslümanların kendi inançlarının hayat buluyor olmasından duydukları sevinçten ibaret kalmaktadır. Bunun dışında namaz kılmayanlara uygulanması gereken cezalarla ilgili fetvalar veren zamanın alimleri veya oruç tutmayanların cezalandırıldığı yakın zaman örnekleri sıralanabilir.

Otoritenin İslam’ı uygulatması, uygulamayanlara da ceza kesmesi konusundaki kendisine tanınan yetki daha çok Ehl-i Sünnet geleneğinden gelmektedir. Bu geleneğin etkisi ile oluşan genel kanaat, İslami idarenin İslam’ı uygulatmaktan sorumlu olduğu şeklindedir. İslam devleti veya şeriat devletinin gayr-i müslimlere farklı haklar tanıdığı, onları kendi inançlarıyla baş başa bıraktığı kabul edilir. Kendini Müslüman olarak ifade edenler ise İslam’ın emirlerini harfiyen yerine getirmek, haramlardan da uzak durmakla mükelleftir. Buna uymayanları otoritenin cezalandırma yetkisi çoğu kimse tarafından kabul edilir. Müslüman kesimin şeriatın gelmesinden duydukları korku, yerine getirmedikleri emirler, irtikap edecekleri günahlar nedeniyle karşı kaşıya kalacakları cezalarla ilgilidir.

Otorite gücüne, inançları ve onların uygulanmasını kontrol etme yetkisinin verilmesi Müslümanlara yüklenen sorumluluğun alanına girmez. Dinde zorlama olamayacağı ilkesi bireyin kendi sınavını bütünüyle kendisinin vermesi şeklinde olmalıdır. Şüphesiz ki dinde zorlamanın olmaması, İslam’ın nasıl anlaşılırsa öyle yaşandığında doğru olduğu anlamına gelmez. Dinin kişiye yüklediği sorumlulukların bireyin kendisi tarafından tanımlanabileceği ve arzu ettiği kadarından sorumlu olduğu demek de değildir. Müslümanlar birbirlerinin velisidir. Birbirlerini yanlıştan uzaklaştırmak, doğruyu birbirlerine göstermek zorundadırlar. Yanlış yaptıklarında birbirlerini ikaz etmenin ötesinde hizaya getirecek davranışlar içinde de bulunmaları gerekir. Cinayet, zina gibi suçlara getirdiği cezalarla Kur’an, Müslümanları sadece cezalandırmayı değil, onları bu suçlardan uzak tutmayı hatta eğitmeyi amaçlamaktadır. Müslümanların bu tür durumlarda birbirilerine uygulayacakları cezaların mantık ve amacı da Kur’an’ın verdiği yetki kadardır ve amacı da onunla aynı olmak zorundadır. Ancak kabullenmek gerekir ki, sınav bireyin sınavıdır. Zor ve baskı ile bir işin yaptırılması insanın sınavına nasıl bir katkı sağlayabilir! Hele de bu iş Allah’ın, kulluk görevini yerine getirip getirmediğini denemek üzere kuluna teklif ettiği bir işse, bireyin kendi iradesi ile yaptığı bir iş olmak zorundadır.

Otoritenin sorumluluğu bakımından genel ahlak kurallarını korumak elbette önemlidir. Ve genel ahlakı ihlal edecek yol ve tarzların oluşmasına gidecek yolları kapatmak için bir çaba içinde olması da gerekir. Ancak zor ve baskı, iyi niyete dayanıyor olsa bile sınavın şartlarına, insanın gerçeğine uygun olmayan durumlar ortaya çıkaracaktır:

Her insan kendi sınavını vermektedir, zor ve baskı altında yapılan bir iyilik ya da ibadet toplum için bir anlam ifade ediyor gibi olsa da yapan için bir anlam ifade etmeyecektir. Aslında toplum için ifade ettiği anlam da yanıltıcı olmaya çok açıktır. Kişilerin gerçekliğini anlama konusunda yanlış bilgiler verecektir. Allah insana hayatının sonuna kadar fırsat tanırken, Müslümanlara insanların ibadetlerini veya başka bireysel sorumluluklarını zorla yerine getirtmeye çalışmaları kendi sınav gerçekliklerine de uygun bir davranış değildir. Zira zor ve baskı nefreti ve uzaklaşmayı artırır. Toplumsal yararlar düşünülerek yapılacak baskının bireysel tercihleri nasıl etkileyeceği dikkate alınmak zorundadır. Sevdirme ve bütün boyutlarıyla tanıtma çabası bilerek kabul veya reddi sağlarken, baskı ile yaptırmanın reaksiyoner bir tutumu doğurması kuvvetle muhtemeldir. Bu durumun somut örneklerini baskıcı Kur’an kursu eğitiminin sonuçlarından veya cemaatlerin ürünlerinden görmek mümkündür. Buralardan mezun olanların bir kısmı sıkı kurallardan kurtulup dış dünya ile karşılaştıklarında ya bütün sınırları aşmış kişiler ya da psikolojik bakımdan sorunlu bireylerler haline gelmektedir. Hayatında denge bulamayan bu kimseler sadece bir eğitim zayiatı sayılamaz. Çünkü onların bu hale gelmesinde maruz kaldıkları insan doğasına uymayan baskıcı eğitimin yoldan çıkarıcı etkisi vardır. Ve bu etki onların zamanla dinden nefret etmesine bile neden olabilir. Uyguladıkları baskıcı ve yıldırıcı eğitim ile onları bu hale getirenlerin bu durumda sorumlulukları vardır.

İslami bir otoritenin toplumsal alanda sahip olduğu sorumluluklar elbette İslami değerlerle ilgilidir. Huzur, adalet ve emniyet de İslami değerlerin hakim kılınabilmesiyle doğrudan alakalıdır. Bunun ötesinde bireysel alanlara konu her ne varsa müdahale etmek otoritenin yetki ve sorumluluğunda değildir. Bireyleri geliştirecek ve dönüştürecek şey eğitimdir. Bireylerin davranışları, ahlak ve alışkanlıkları zor ve baskı ile değil eğitimle değişebilir. Otoritenin genel tutumundaki tutarlılık, denge ve adalet bu eğitimin sağlıklı işlemesinde önemli bir etkiye sahiptir.

* * *

Bir düşünce veya sistem öncelikle kendi içinde anlaşılmak zorundadır. Bu, ne dediğinin enine boyuna anlaşılması olarak tarif edilebilir. Kendi iç tutarlılığı ve ne demek istediği böyle anlaşılabilir. Belli bir konudaki spesifik bir ifadesini/düşüncesini ele alıp değerlendirmek/eleştirmek hem doğru bir sonuca ulaştırmaz hem de haklı olmaz. Örneğin, toplumun kesimlerine tanıdığı hakların anlaşılması onlara yüklediği sorumluluklardan bağımsız değerlendirildiğinde ne haklar nede sorumluluklardan ne kastettiği doğru bir şekilde anlaşılmış olmaz. Böyle bir konu kurguladığı hayat görüşü bağlamında ele alınıp değerlendirilmediğinde ne demek istediği ortaya çıkartılamaz. Genel olarak ne dediği neye davet ettiği yeterince ele alınmadan spesifik konulardaki ifadeleriyle eleştirilme konusunda en çok haksızlığa maruz kalan İslam’dır. Belli konuları bağlamından ve içinde bulunduğu bütünden bağımsız ele alıp değerlendirme hatasını sadece O’na karşı olanlar değil Müslümanlar da yapmaktadır.

Kadın konusu da işte böyle bir konudur. Genelde insan, bireylerin toplumsal yapı ile ilgili üstlenmeleri gereken sorumluluklar, insanın üstünlüğünün nasıl olduğu, hayatın nerede başlayıp nerede devam ettiği ve bittiği, insanların birbiri üzerindeki hak ve sorumluluklarının menşei ve sınırları ile ilgili İslam’ın ne dediği bilinmeden, anlaşılmaya çalışılmadan kadınla ilgili sözlerine eleştiriler getirilmektedir. Biz burada konuyu bütün boyutlarıyla irdeleme niyetinde değiliz. Buna bu yazının boyutu elvermediği gibi amacı da izin vermemektedir. Çünkü burada konu İslamofobi bağlamında ele alınmak istenmektedir. Söz konusu eleştiriler/İslam hakkında endişeye neden olan hususlar şöyle sıralanabilir:

–  Kanının erkekten daha aşağıda bir sınıf olarak ele alınması

–  Erkeklere çok kadınla evlenme hakkı verilmesi

–  Kadınlara mirasta yarım hisse verilmesi, şahitlikte erkeğin yarısı kadar söz sahibi olması

–  Çarşaflara büründürerek

–  Sosyal haklar elinden alınarak

–  Sosyal hayattan uzaklaştırılması, özgürlüğünün elinden alınması, böylece ataerkil bir toplumsal yapının oluşturulması

İnsanları sosyal, ekonomik veya cinsiyetten dolayı sınıflara ayırmak İslam’ın öngördüğü bir şey değildir. Zira İslam’a göre bütün insanlar Allah’ın karşısında tarağın dişleri gibi eşittir. Ancak Allah’ın insanlara yüklediği sorumluluklar onların kabiliyetleri ve özellikleri ile orantılıdır. Bu orantı dikkate alınmadan kurulmaya çalışılacak eşitlikler, ne eşitlik sayılabilir ne de adil olur.

Sınırları farklı olmakla beraber kadının da erkeğin de örtünmesi istenmiştir. Sınırlarının farklı olması onlara farklı roller biçilmesinden kaynaklanmaz. İslam, sosyal hayatın nefsin arzularından mümkün olduğunca uzak temiz ve iffetli yaşanmasını ister. Bu ise önlemler almadan mümkün olmaz. Kadının örtünmesi onun hayattan uzaklaşması için değil, tam aksine izzet ve şerefine halel gelmeden toplum içindeki yerini alabilmesi içindir. Örtündüğü için hayattan uzaklaştırıldığını iddia edenlerin kadın üzerinden ne kadar kötü emellere ulaşmaya çalıştıkları, düşünen insanlar için açıktır. Hem kadının hem de cazibesinin birçok yönüyle ticaret metaı haline getirilmesi, örtünmeye karşı çıkılmasına neden olmakta, bu yolla toplumlar saptırılmak istenmektedir. Tam aksine İslam, kadının hayat içinde toplumun ıslahı yolunda aktif rol üstlenmesini ister. Ama bunu şerre ve iffetsizliğe neden olmayacak bir yöntemle gerçekleştirmeyi amaçlar. Kadın özgürlüğünden çokça bahsedenlerin, kadının istediği gibi açılabilmesini söyleyenlerin gerçek niyeti, onun özgürlüğü için değil tam aksine onu belli bir endüstrinin kölesi haline getirebilmek içindir. Çeşitli sektörlerin ticaretine konu olan hususların çoğu, kadının iffeti ve kıyafetiyle alakalıdır. İffet, hayr ve insanın şerefli davranışı elbette belli isteklerden ve emperyalizmin tanımladığı özgürlüklerden vazgeçmesi ile sağlanabilir.

Bir toplumun huzurunu sağlamakta adalet, hakka riayet ne kadar önemli ise iffet ve namus da en az o nispette önemlidir. Bunu hem kadının hem de erkeğin örtünmesini istemeden başarmak insan doğasına uygun değildir. Hem toplumsal huzuru istemek hem de nefsin arzu ettiği gibi giyinmek veya giyinilmesini istemek çelişkili bir durumdur. İffetin sadece insanın üzerine giydikleriyle sağlanamayacak bir durum olduğu, asıl olanın takva örtüsü olduğu unutulmamalıdır. Ancak takva örtüsü de nefsin arzularını uyandıracak durumlardan uzak durma ve ona karşı önlemler alma çabasını gerektirir.

Erkek ve kadın arasındaki eşitlik ya da eşitsizlik ise onların tabiatıyla alakalıdır. Kadına yüklenecek roller, ondan istenecek sorumluluklar tabiatına uygun olmadıkça ortaya bir kadın özgürlüğünün çıkma ihtimali yoktur. Böyle bir şeyin adaleti sağlaması da beklenemez. Kadına mirasta yarım hisse verilmesi, şahitlikte iki kadının bir erkeğe denk tutulması gibi konular ise hem Kur’ani ifadelerin doğru anlaşılması, hem de kadına verilen haklarla ondan istenen sorumluluklar bakımından doğru değerlendirilmelidir. Örneğin, mirasta yarım pay verilirken beraberinde aile geçimiyle ilgili kendisine hiçbir sorumluluk yüklenmediği unutulmamalı ayrıca bu pay en asgari limit olarak anlaşılmalıdır. Şahitlik konusuyla ilgili zikredilen ayetin ticari konularla sınırlı olduğuna dair görüşleri hatırlatmakta fayda var.

Hülasa, burada kadınla ilgili her bir eleştiriye tek tek cevap vermek gerekmez. Çünkü konuyla ilgili işin aslını bilmek isteyenlerin Orta Çağ dünyasında neredeyse insan sınıfından bile değerlendirilmeyen kadınla ilgili ayetlere bakması ve bunları, doğru anlamında ve doğru bağlamında anlamaya çalışması yeterlidir. Bununla birlikte; literatüre bakıldığında, “eğer yaratılmışlara secde etmek helal olsaydı kadınların kocalarına secde etmesi gerektiğini” ifade eden hadislere, Adem’i kandıran şeytanın, oyununda kadın/Havva vasıtasıyla başarıya ulaştığı için kadının şeytanın yardımcısı olarak tanımlandığına, hatta kadının şeytan olduğuna dair ifadelere rastlamak mümkündür. Halen Anadolu’da kadının mirastan mahrum edildiği, kocasının üç adım gerisinden yürümesi gerektiğine dair iddialar bilinmektedir. Gözleri de dahil kapanması gerektiği, en uygun mekanın içinden çıkmayacağı evi olduğu söylenebilmektedir. Taliban tarafından okullardan da men edilmektedir. Bunun gibi birçok örnek sıralanabilir. Bütün bunların İslami endişelerden değil daha başka endişelerden kaynaklandığı bilinmelidir. Gerek kadının kim ve ne olduğu, gerekse ona yüklenen sosyal roller konusunda İslam ve Kur’an’dan çok Orta Çağ Avrupa’sının, Hıristiyanlığın, Mistisizmin etkileri olmuştur.

* * *

İslam’ın bizatihi kendisinde İslam korkusunu haklı çıkaracak bir emareye rastlanmaz. İslam’dan korkmakta haklı olanlar, onun yokluğundan istifade edecek çıkar odaklarıdır. Ancak Müslümanların İslam’ı anlayış ve uygulayış biçimleri bazı noktalarda hem kendi milletlerini hem de başkalarını endişeye sevk edecek nitelikler taşımaktadır. Böylece İslam dertlere deva olarak kabullenilip halklar tarafından kucak açılması, gelip ortamlarına hakim olması için özlem duyulması gereken bir dünya görüşü olarak bilinmesi gerekirken korku ve endişe duyulan, rahatları kaçıracak olan bir düzen olarak bilinmektedir. Bunda en büyük pay ise Müslümanların kurgulayıp çeşitli şekillerde dışa vurdukları devlet ve otorite anlayışlarına aittir.

 

– BİTTİ –

 

[1]  İslamofobi, son aylarda siyasi yetkililerden bilim çevrelerine kadar geniş bir çerçevede dolaşımda olan bir terim olarak dikkat çekici bir kullanım alanı buldu. İslamofobi terimini bir sosyal antropolog olan Prof. Dr. M. Nazif Şehrani, 20 yıl önce İKÖ toplantılarından AB komisyonlarına kadar değişik mecralarda ilk kez gündeme getiren kişidir…
“İslamofobi” kelime anlamı olarak “İslam korkusu” demektir. Özgül fobi kategorisine sokulması gereken İslamofobi, terim olarak herhangi bir gerçekliğe dayanmadığı halde İslam’dan ve Müslümanlardan korkma, çekinme içgüdüsünü ifade eder.
Tarihi kökleri, İspanya’da Endülüs’ün İslâm tarafından fethedilmesine kadar iner. Haçlı seferlerine asker devşirmek isteyen kilise mensuplarının yaptığı asılsız propagandalar ile fikrî zemini hayalî tehditler ve tehlikeler üzerinde oluşturulan “İslamofobi”, yaklaşık son 10 yıldır yeniden popülarite kazanmıştır. Bunda Huntington’ın ünlü “Medeniyetler Çatışması” makalesinde İslâm’ı Batı için bir potansiyel düşmanlık odağı olarak lanse etmesinin önemli bir etkisi olmuştur.
İslamofobi, özellikle 11 Eylül 2001 tarihinde New-York’taki “İkiz Kuleler” saldırılarından sonra Batı dünyasında, daha önceki yabancı düşmanı ırkçı eğilimlerden kaynaklanan yeni bir durumdur. Batı ülkelerinde işsizlik, nüfusun yaşlanması gibi yeni durumların beslediği yabancı düşmanlıklarının en önemli öznesi olarak Müslümanlardan korku giderek bir paranoyaya dönüşmüştür. Bu paranoyanın bazı güç odakları ve onların sözcüsü konumundaki Daniel Pipes gibi bazı kanaat önderi yazarlar tarafından maniple edildiği de bir gerçektir.
İslâm’ı ve Müslümanları, Batı kültürü ve materyalist hayat tarzı için “potansiyel düşman” olarak gören Batı entelijansiyası içindeki ırkçı eğilimler, politika belirleyici odakları etkilemeğe başlamışlar ve “Avrupa’dan tüm Müslümanların tehcir”i (sürülmesi) gibi bir aşırı noktaya kadar işi vardırmışlardır.
http://www.haber10.com/makale/2951/

[2]  Fobi kelimesi, Yunanca Phobos kelimesinden gelmektedir. Phobos, Yunan mitolojisinde dehşet tanrısıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir