İslam Devletine Kim İhtiyaç Duyuyor? / Dr. Abdulvahhab el-Efendi

İslami Yorum için Çeviren: Fatih Peyma

 

Bu yazı el-Efendi’nin Türkçeye “Nasıl Bir devlet?” ismiyle çevrilen “Who needs an Islamic state?” isimli kitabının ikinci baskısına yazdığı önsözdür. Kitabın ikinci baskısını Türkçeye kazandıran ilke yayıncılık yeni baskıda bu önsöze yer vermemiştir.

 

Kitap hakikaten ilginç bir şeydir. İnsan bir kitap yazıyor ve akabinde o kitap, kendine has bir hayat sunarak hakimiyeti ele alıyor. Bu kitabın yazılma fikri yıllardır aklımdaydı ve sanırım eski dostum Ziyauddin Serdar olmasaydı, bu fikir bir kitap haline dönüşemezdi. O ve Merryl Wyn Davies, Grey Seal Books’da “Çağdaş İslam dizisi” oluşturmaya giriştikleri zaman, ben onların ilk kurbanı oluverdim. Çağdaş İslam konusunda, bizzat seçeceğim bir konuda benden kitap yazmamı, bunu da kısıtlı bir zaman diliminde ve herkese hitap edebilecek, herkes tarafından anlaşılabilecek bir üslupta yapmamı istediler. Seve seve kabul ettim ve kendime konu olarak, çok tartışılan bir konuyu “İslam devleti” konusunu seçtim.

Bununla birlikte, akabinde ortaya çıkan tepkilere hazırlıksız yakalanmıştım. Hemen burada şunu itiraf etmeliyim ki, bazı ciddi tartışmaları harekete geçirmek gibi niyetim olmuş olsa da, bu kitabı ihtilaf oluşturayım diye yazmadım. Ben böyle düşünüyorum. Benim tüm yaptığım, uzun süredir pek çok insanın görmezden geldiği belli başlı gerçeklere dikkat çekmekten ibarettir. Ne “liberal” ne de “ılımlı” Müslüman sıfatlarıyla (öyle bir izlenim vermek şöyle dursun) kendimi tanımlama yoluna gittim. Bu yüzden Feriş Nur ve pek çoklarının bu türden moda sıfatlar hakkındaki endişelerine hak veriyorum.

Batı’da ve akademik çevrelerde bu kitabın ilk baskısı hakkında dile getirilen coşkulu kabul sevindirici olsa da, bu benim öncelikli hedefim değildi. Öncelikli hedefim, özellikle İslami çevrede var olagelen İslam tarihi ve ilkeleri hakkında bazı ciddi yanlış anlaşılmalar bulunan “İslam liderliği” konusunu hak ettiği anlayışa kavuşturmaktı. Bazı okuyucular, tüm bunlara rağmen başka türlü düşüncelere kapıldılar ve benim, sapkın fikirler savunduğumu iddia ettiler. Bu tür iddialarda bulunanların çoğu son on altı yılda meydana gelen fırtınalı gelişmeler göz önüne alındığında, şimdi anlattığım şeyleri farklı bir açıdan görüyor olmaları ilginç bir ayrıntı olsa gerek. Demek on altı yılda çok şey değişebiliyormuş.

Haklı olarak, okuyucu kitlesi öncelikle Müslüman olan bir kitapta, başlıca İslami hareketlerin ve onların otoriter eğilimlerinin sert bir eleştirisini yapmanın hiçte iyi bir fikir olmadığı söylenebilir. Ama aksini yapmak da çok doğru ve faydalı olmazdı. Ne yazık ki, bence, oldukça yumuşak ve yapıcı (hatta bir kez daha düşünüldüğünde fazlasıyla ılımlı) eleştiriler, bu hareketlerin takipçilerinin savunmaya/tesis etmeye çalıştığı düşüncelerden yararlanmalarını engellemektedir.

Ben bu eleştirileri düşünmeden yapmadım elbette. Çünkü ben bu sözleri söylemeden önce, yaklaşık yirmi yıldan beri, bu hareketlerin hem yazdıklarını, hem de yaptıklarını takip etmekteyim. O zamandan beri, gelişmeler benim burada dile getirdiğim hususları doğrular niteliktedir.

Sudan’da modern Sünni bir İslami hareketin ilk kez iktidara gelişi, tam anlamıyla felakete dönüştü. Çünkü otoriter eğilimlere çabucak teslim oldular ve demokrasiyi öncülleştirmek için bu kitapta teklif edilen uyarılara aldırmadılar. Burada üzerine basa basa vurgulamaya çalışılan husus şu ki, Müslüman topluluklar özgürlüğe ve demokrasiye fazlasıyla öncelik vermeliler ve daha yaratıcı formüller bularak modern ulus-devlet adlı deli gömleğinden kurtulma yoluna gitmeliler. Az önce bahsettiğim Sudan’daki İslami hareketin, demokratik ilkelere ve fikirlere diğer pek çok hareketten daha açık olduğunu düşündüğümüzde durum daha trajiktir. Hamas ve diğer hareketlerin deneyimleri tam bir felaketti. Bu nedenle bu eleştirilerimin arkasındayım ve eleştirilerimin yeterince sert olmadığını belirtmek istiyorum.

İslam dünyasında demokrasi olmadığı için İslamcıları suçlamak hiç de doğru olmaz. Çünkü onlar çoğu zaman despotluk (zulüm) yapan olmaktan çok onun kurbanları durumundadırlar. Bununla birlikte, bir kurbanın bile seçenekleri vardır; özellikle kurban, siyasi gelişmelerde söz sahibi olan önde gelen bir muhalif hareket ise. Bunu, Mısır’daki İhvan-ı Müslimin’in rolü ile örneklendirebiliriz. İhvan yaygın olarak Mısır’daki en önemli muhalif güç konumundadır. Fakat demokrasiye geçiş sürecine yardımcı bir öncü güç olmadı. Bunun başlıca sebebi, İhvan’ın rejime karşı birleşik bir demokratik cephe kurmak için diğer muhalif grupları ikna etmede başarısız olmuş olmalarıdır. Bu bakımdan İhvan’ın seçimlerdeki başarıları onu, iktidarın savunmasız bir hedefi haline dönüştürdü. Aynı zamanda demokrasiye bir engel haline geldi. Çünkü İhvan, başarılı olduğu takdirde hem ülke içinde hem de uluslararası bir tepkiden çekindiğinden iktidara gelemedi ve çoğu muhalefet grupları, İhvan’ın gizli kapaklı niyetleri olduğundan şüphelendikleri için, onlarla koalisyona yanaşmadılar. Bu süreçte İhvan’ın sınırlı başarısı, hükümete, İhvan’ın demokratikleşmeye direnmesinden dolayı bir bahane sundu ve Mısır hükümeti İhvan’ın “demokrasi karşıtı İslamcılar” olarak iktidar olmak gibi bir gündemi olduğunu iddia etmeye başladılar.

Böylesi durumlar hemen hemen her yerde bu şekilde oluyordu. İslamcıların demokrasi karşıtı yanlış üsluptaki konuşmaları pek çok despota, demokratikleşmeye karşı çıkmak için bir mazeret ve bahane sağlar hale geldi. Birkaç istisna elbette vardı. Bu istisnaya en önemli örnek, Türkiye’dir.  2001 senesinde bir grup İslamcı, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde daha ılımlı demokrasi yanlısı bir parti kurmak adına dava arkadaşlarından ayrılmış ve ertesi yıl büyük bir başarıyla iktidara gelmişlerdi. O zamandan beri, Türkiye’nin demokratikleşmesinde aktif bir rol oynamakta ve hem içte hem de dışta büyük destek görmektedirler. En azından bu grup, demokrasiye mutlak öncelik verme çağrısına kulak veren kişilerden oluşan bir gruptur. Elbette bunda payım vardır demiyorum, ama 1994’te bu kitabım Türkçeye tercüme edildi ve söylendiğine göre büyük çapta bir okuyucu kitlesine ulaştı ve üzerinde yorumlar yapıldı.

Ve bir de 11 Eylül olayları var elbette. Böyle bir olayın gelmekte oluğunu önceden tahmin ettiğimi söyleyemem. Ama bu kitapta bahsettiğim, soğuk savaş sonrası dönemde İslam’ın hoşnutsuzluk kaynağı olacağına dair öngörülerimi, 1985’te “Arabia” adlı dergideki bir dizi makalede ve aynı zamanda 1998’deki (yine Zia Sardar’ın talebi üzerine) diğer bir makalemde uzun uzadıya anlatmıştım. Bu yazılarımda (kitapta da kısaca değindiğim gibi) İslam’ın, Batı merkezli dünya düzenine karşı sürpriz bir dış güç rolü oynayacağını ve Batı’nın, İslam’ı istikrarsızlaştırmaya dönük politikalarla mevcut “İslam tehdidi”ne karşı yapacağı girişimlerin uluslararası barış ve güvenlik için ciddi sonuçlar doğuracağı yönünde uyarılarda bulunarak görüşlerimi dile getirmiştim. Demek istediğim kısaca şuydu: Müslümanlar mutlak surette ortak olarak dünya düzenine dahil edilmedikçe ve dahil edilecekleri güne kadar, dünya karışıklık içinde kalmaya mahkumdur. Bu yöndeki tahminlerim son yıllarda meydana gelen olaylardan da görüleceği gibi doğrulanmıştır.

Ek olarak, üzerine daha fazla çalışma yapmam gereken kısım buydu sanırım, şunu da kabul etmem gerekir ki; evvela, İslam ümmetini olduğundan çok daha mükemmel gösterdiğimin-gördüğümün ve onun maneviyatı ve birliği hakkında çok fazla hüsnü zanda bulunduğumu fark ettim. Ümmet kavramının, dünyaya ahlaki liderlik yapmak için çabalaması ve Batı egemenliği altındaki moderniteyi karakterize eden gücün aşırı merkezileşmesine ve tüketim çılgınlığına alternatif bir model sunması gerektiğine tüm kalbimle inanıyorum. Bence ümmet böyle olmalı. Ama Müslümanca hayatın ideali ve realitesi arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor.  Müslümanlar modern dünyayla tanıştıkça, en müsrif endüstriyel toplumlardan bile daha materyalist ve tüketim çılgını oldular. Ümmet ne yazık ki sürekli tüketmekte, üretime de hiç katkıda bulunmadan varlığına devam etmektedir. Egemen güçlere karşı bağımsız bir hale gelmek şöyle dursun, dış dünyaya bağımlılığı arttıkça artmıştır. Biz bugün, Müslümanlar insanlığa önder olmalı, ışık tutmalı, ahlaki liderlik ve örnek davranışlar sergilemeli dediğimizde, bu iddiamız çok gülünç duruyor. Şimdi biz, Müslümanlar intihar eylemleri yapmaktan ve bu süreçte masum insanların ölümüne sebep olmaktan vazgeçmeliler dersek daha gerçekçi oluruz.

İnsan yine de umudunu kaybetmiyor. Müslüman toplumları dünya düzenine entegre etmenin güçlüğü konusunda sadece Müslümanları suçlamak hiç de adil olmaz. Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı halihazırda sona erdirildi -ki bu, egemen dünya düzeninde suç olarak en büyük adaletsizliklerden biriydi- ama İslam dünyasını etkileyen pek çok haksızlık/adaletsizlik desteklenmeye devam ediyor ve bu türden haksızlıklar yıllardır yapılmaktadır. Bu dengesizliklerin devam etmesi, inşallah daha iyi yönde bir değişim için teşvik edici bir güç olacaktır. Bizim yapmamız gereken şu yöndedir ki, bütün bu haksızlıklara onun benzeri karşılıklar verilmemelidir. Çünkü Kur’an, bize yanlış muamelelerde bulunanlara iyilik yapmayı tavsiye etmektedir. Burada Müslümanların yalnızca uğradıkları haksızlıkları düzeltmek için savaşmayıp, aynı zamanda dünyayı da ıslah etme endişesi gütmeleri gerektiğini söylemek, insanların kulağına çok idealist bir yaklaşım gibi gelebilir. Buna rağmen tekrar etmekte fayda var ki, yüksek ahlaki üstünlük adına bir arayış Müslümanlar için sadece, çok daha yüksek bir ahlaki düzen için gereklilik değil aynı zamanda yaşam için bir zorunluluktur.

Bu kitapta tekrar tekrar bahsedildiği gibi bu yazılarımızın hedef kitlesi, düşünen Müslümanlardır. Bununla birlikte, burada da sürekli vurgulamakta olduğumuz gibi bu gezegende yalnızca bizim yaşamadığımızı göz önünde bulundurursak, başkaları da bizim muhatabımız olmaktadır. Bu sebeple biz ne söylersek söyleyelim, bizim dışımızda kalan muhataplarımıza karşı söylediklerimiz ikna edici, güven verici olmalıdır. Yaşadığımız dünya üzerinde Müslümanların diyaloga girmeleri ve bu Müslüman diyalogun modernite etrafında diğer toplumlarla bir noktada buluşması, hem kaçınılmazdır hem de arzu edilen bir şeydir. Bu her şeye rağmen pek çok sorun ortaya çıkarsa bile.

Müslümanların kendine has problemi, tabiri caizse “tribünlere oynamaktır”. Yani Müslümanlar gerçek bir diyalogdan çok, yapmacık bir hareketle Müslümanca davrandığını iddia etmektedir. Bu sadece, Batı’ya ne kadar hoş ve emperyalizm yanlısı olduklarını kanıtlamaya çalışan sözüm ona “ılımlı”larla sınırlı değil, aynı zamanda cesur ve yılmaz olabildiklerini göstermeye çalışan Müslüman yığınların büyük bir kısmıyla da alakalıdır. Bu iki eğilim, gerçek bir diyalogu imkansız hale getiriyor.

Problemin en büyük belirtisi, diyalogun Müslümanlara ait bölümünü tanımlayan ve kolaylıkla görülebilen “çıkmaz”dır. Muhammed Abduh gibilerinin yüzyıl öncesinden sormaya başladığı aynı sorular, bugün de halen tartışılmakta ve çok uzun zaman olmasına rağmen halen bu sorulara tatmin edici cevaplar verilememiştir. Günümüzde Müslüman aydınlar, özellikle Batı’da yaşayanlar, günümüzdeki tartışmalarda artık marjinal-toplum dışı unsurlar ya da sadece dışarıdan olayları izleyen izleyiciler konumunda değiller. Pek çoğu akademik toplulukların tam üyeleridir ve birkaçı da kendi alanlarında önder durumundadırlar. Bazıları ise etkin Batı akademilerinin gelişmesinde ve onların ön yargılarının düzeltilmesinde (mesela oryantalizm hakkındaki tartışmalarda) pek çok katkıda bulunmuşlardır. Yine de daha geniş çaptaki insan ilişkileriyle ve İslami meseleler etrafındaki tartışmalarla meşgul olanlar arasındaki her geçen gün büyüyen uçurum, çözüme meydan okumaya devam ediyor.

Bu kitapta, ilk ve son olarak benzer tartışmaları birleştirerek, bu önemli değişiklikten yararlanmaya çalıştık. Biz, modern bir siyaset bilimcisi ve Müslüman bir entelektüel olmanın, kişilik bölünmesine yol açmaması gerektiğini göstermek istedik. Kişinin İslami geçmişi, ehil bir siyaset bilimcisi olarak onun yeteneklerini ve avantajlarını artırmalı ve zenginleştirmelidir. Ve elbette nitelikli bir siyaset bilimcisi olmak da, onun İslam tarihini anlamasında ve güncel siyasi sorunları yorumlamasında ona yeni ufuklar açmalıdır.

Bu hedefi gerçekleştirmede elde edilen muhtemel başarı ölçüsünde, bunu, merhum İsmail Raci el-Faruki ve diğerleri tarafından öne sürülen “bilginin İslamileştirilmesi” tezinin açık bir çürütülmesi olarak görüyorum. Sadece Müslümanlara ulaşabilen, onlar tarafından elde edilebilen “gizli” bir İslami bilgi diye bir şey olamaz. Bir tarafta bilgi vardır, diğer bir tarafta cehalet vardır. Bununla beraber hiç kimse, bilginin yüce ve imtiyazlı bir şeklinin var olduğunu ortaya koyarak modern siyaset bilimine gizli niteliklerle ayrıcalık vermemelidir. Sosyal meselelerle alakalı bütün tartışmalar gibi, siyaset biliminin tezi (ve hatta pek çok ekonomi tezleri) tanımladıkları sosyal realitenin bizzat parçalarıdırlar. İtirazlara rağmen bu tezler, ideolojilerle bulanmış ve öncelikli (ve çoğu zaman tamamen tetkik edilmiş ve hatta tamamıyla kısıtlı) varsayımlarla doludur. Bu yüzden hiçbir şekilde, modern siyaset teorisini, İslam siyaseti hakkında başka bir tartışmanın karara bağlanması ve neye uyması gerektiğini söyleyen bir ölçüt olarak görmüyoruz. Bununla birlikte, bizim burada ikili bir hedefimiz var.  İslami bir yönetim hakkındaki tartışmadan yeni anlayışlar ortaya çıkararak, sosyal bilimi geliştirmek ve modern sosyal bilimden yeni anlayışlar çıkararak, Müslümanca tartışmanın seviyesini yükseltmek.

Modern demokrasi teorisi, felsefi varsayımların, ideolojik yönlendirmelerin, gerçeklere dayanan gözlemlerin, tahminlerin ve aşırı beklentilerin ustaca bir kombinasyonudur. Bununla birlikte o, iyi bir yönetimin nasıl olması gerektiğine ışık tutuyor; eşit ve sağlam bir sosyal düzenin nasıl olacağını açıklıyor. İşte bu sorular insanoğlunun (ve Müslümanların) zihnini yıllardır kurcalayan sorulardır.

Yıllardır var olagelen ve değişmeye devam eden, insanlara somut faydalar veren demokrasiler, halifelik hakkındaki yüzyıllardır süren bir tartışmanın kurbanı yapılıp göz ardı edilemez. Ve İslami kaynaklar (şura, icma vs.) üzerinden, demokrasi için dolambaçlı, anlaşılması güç meşrulaştırmalar yapmaya gerek yoktur. Çünkü apaçık gerçek şu ki, demokratik düzen, kıyaslanmayacak ölçüde despotizme, tek adama dayalı ya da kliklere dayalı bir düzene tercih edilir. Ve demokrasinin dile getirdiği değerler, İslam ile uyum halindedir. İslam, asırlardır insanoğlunun benimsediği değerlerden farklı bir söylemle gelmedi. Ve insanoğlunun değerlerine, yeni ya da alışılmadık tanımlar getirmedi. Kendisinden önceki Hristiyanlık gibi İslam, asil/yüce değerlere uymayı talep ederken oldukça titiz davrandı. Bu şekilde, insandan sadece saldırganlıkta bulunmaması gerektiğini değil, aynı zamanda kendisine haksızlık yapanı da affetmesini istiyordu. Peygamber, olası bir suikast tehdidi yüzünden Mekke’den ayrılmaya mecbur kalınca, bütün borçlarının ödenmesi talimatını bıraktı. Kimse, onu öldürmek isteyenlere borcunu ödememe konusunda ona bir şey diyemezdi. Nasıl olur da bu örnekte, bir Müslüman, yüksek ahlakın gereksinimi olarak bunu fark edemez.

Dünya üzerindeki ilk katil olan Kabil’in hikayesinin Kur’an’daki anlatımında Kabil, sadece işlediği suçtan dolayı değil aynı zamanda Habil’in ölü bedeninden nasıl kurtulacağı hakkında bir fikri olmadığından büyük bir sıkıntı içerisine girmiştir.

“Derken Allah ona kardeşinin cesedini nasıl gizleyeceğini göstermek için, yeri eşeleyen bir karga gösterdi. Bunu gören Kabil ‘eyvah’ diye haykırdı. Yazıklar olsun bana. Ben bu karganın yaptığını yapamayacak ve kardeşimin cesedini gizleyemeyecek kadar aciz miyim? Ve bunun üzerine pişmanlık duyanlardan oldu.” (5-31)

Kıssadan çıkarılacak ahlaki ders şudur: Eğer Allah insanlara, hayvanların davranışlarını gözlemleterek bir şey öğretebiliyorsa; mutlaka diğer insanlara da birbirlerinin davranışlarını gözlemleterek bir şeyler öğretebilir. Ve çağlar boyunca toplumların (Müslümanlar dahil) zihinlerini kurcalayan pek çok soruya cevap veren demokrasi yönetimini gördüğümüz zaman yapmamız gereken, el-Maverdi’ye ya da diğer kaynaklara, bu türden iyi sistemlerin İslam ile uyumlu olup olmadığına bakmak olmamalıdır. Bu konuda yapılacak şey, Kabil gibi “Yazık bize! İşleyen bir demokrasimiz ve meclisimiz olamayacak kadar beceriksiz miyiz biz” dememektir.

İslam devleti hakkındaki modern tartışmalar, tekrar ediyorum, daha önce eşi görülmemiş ve birbiriyle bağlantılı iki gelişmenin arka planına/geçmişine karşı yürütülmüştür. İlki, yabancı güçler tarafından kontrole ve istilaya maruz kalmış olan Müslüman topraklarının kaybedildiği sömürge döneminin gelişidir. İkincisi (ki birincinin doğal sonucuydu), halifeliğin çöküşüyle İslam’ın tarihte ilk kez devletsiz bir dine dönüşmesiydi. Halifeliğin yüzyıllardır gerçek anlamından uzak olması önemli değildi. Çünkü asıl amacından uzakta da olsa hilafet rahatlatıcı bir unsurdu. Onun tarihten silinişi, Müslümanlar üzerinde travmatik bir etki yaptı. Resmi dini-siyasi otorite olan halifenin tarihten silinmesi, İslamcı grupların ortaya çıkmasına yol açtı ve diğer bağımsız aktörlerin kendilerini, bir dini otorite olarak lanse etmelerine sebep oldu.  Bunda doğal olarak yanlış bir şey yok. Çünkü İslam’da dini otorite her zaman değişken ve kendi içinde çekişmeye/mücadeleye açık olmuştur. Bununla birlikte sorun şu ki, bu hareketlerin çoğu (benim burada eleştirdiğim) otoriter bir devlet vizyonu benimsiyorlarmış gibi görünmektedirler.

Burada, İslami hareketlerin otoriter eğilimleri ve otoriter bir yapı olarak İslam devletinin genel düşüncesi hakkındaki eleştirilerime bir açıklık getirmek istiyorum. Burada halifeliğin, hayalden uzak ve daha gerçekçi olan anlayışını dile getirdim ve “Müslümanlar için devlet” düşüncesi lehine İslam’a dayalı devlet düşüncesinin terk edilmesini tavsiye ettim. Hem halifeliği yeniden tesis etmedeki hem de modern uygulanabilir İslam devleti kurmadaki başarısızlıkları göz önüne aldığımızda, inanıyorum ki çok daha makul, sade bir hedef olarak “öncü bir Müslüman devletin yaratılması” gerekmektedir.

Böyle bir devletin fonksiyonu, Batı’da bir lider olarak ABD’nin oynadığı role benzer bir rol olacaktır. Bu, hilafet fikrinden çok daha az hırslı/iddialı bir fikirdir. Ve eninde sonunda Müslüman devletlerin AB tarzı bir birlik inşa etmesine önayak olacaktır.

İslam dünyasında halihazırda var olan kendimize has istikrarsızlığın sebebi, böyle bir devletin ortaya çıkmamasıdır. İstikrarsızlık, bu rol için birbiriyle çekişen Arap ve Müslüman devletler arasındaki rekabetten kaynaklanıyor. Böylesi bir rol için iki aday devlet var: Malezya ve Türkiye. Bu rol için aranan nitelikler; uygulanabilir demokrasi, güçlü ve kendi kendine yeten bir ekonomi, canlı bir kültürel hayata sahip olmak gibi niteliklerdir.

Her şeye rağmen şunun farkındayım ki, bizler geçmişe şöyle bir uzandığımızda orada bir haklılık aramaktan kendimizi alamıyoruz. Bu istek bir bakıma, Ludwig Wittgenstein’ın felsefe yapma isteği hakkında söylediği gibi bir aksaklık/sıkıntıdır. Bu, insanın kaşınmaya duyduğu güçlü bir isteğe de benzetilebilir. Bu durum, zevkten çok bir tedavi gerektirir. 1970’lerde Sudan’da, kanunların İslamileştirilmesi ve düzenlenmesinde görevli olan bir komitenin geleneksel ulema sınıfı temsilcileri ve Hasan Turabi arasındaki diyalog hayli ilginçtir. Anlatılana göre, ne zaman Turabi ulemanın bilmediği bir kanun ile ilgili bir şey teklif etse, ulema Turabi’nin teklif ettiği görüşün geçerli bir delilini talep ederek, o görüşün hangi kitapta/kaynakta yazdığını sorarlarmış. Turabi de her seferinde referansları ve alıntıları layıkıyla verirmiş. Cevaplarına sürekli bir sorgulama geldiğinden dolayı sinirlenmiş ve şöyle demiş: “Bu fikirlerim, Moğolların nehirlere attığı kitapların birinde yazıyordu.” Demokrasinin apaçık avantajlarını göremeyenleri ben, günümüzde İslami olmayan kitaplara havale ediyorum. İnanıyorum ki Moğolların Dicle’ye attığı o kitaplar yeniden elde edilse bile sorulan bu sorulara herhangi bir cevap bulunamayacaktır. Çünkü klasik İslam eserleri bu tür konularda hiç akıl yormamıştır. Şunu paylaşmak istiyorum ki az önce bahsettiğim dürtüye bende eğilim gösterdim ve halifelik meselesini genişçe anlatan bir eki kitabın sonuna koydum. Onun amacı, bu kurumun gerçekçi bir değerlendirmesini sunmaktır. Bunu yaparken, onu yeniden canlandırmaya yönelik yorumların ve klasik okumaların tarzından uzak bir değerlendirme sunmaya çalıştım. Bununla birlikte, benim “realist” okuma biçimim, bu konuda oldukça şüpheci/küçümseyici bir görüş benimseyen pek çok oryantalist ve İbni Haldun gibilerin fikirlerinden ayrı değerlendirilmelidir.

Ek 2’deki “Şam modeli” adlı tetkikim bu kitapta benimsediğim aynı yaklaşım tarzını takip ediyor. Bu yaklaşım, genel çerçeveyi hesaba katarak çok daha bütüncül bir bakış açısıyla bu modelin sınırlandırmalarına ve Raşit Halifeler anlayışının doğasına yeni anlayışlar getirmeye çalışıyor. Bu, sadece ahlaki, siyasi ve teolojik tartışmaları ve meşrulaştırma, haklı çıkarma sorunlarını incelemekle kalmıyor; aynı zamanda eski dönemdeki toplumların yüz yüze kaldığı sorunlara göz atıyor. Böylece bu yaklaşım, Emevilerin halifeliği zorla gaspı ile Raşit Halifeler arasındaki zıtlığa fazla kafa yormuyor. Onun yerine iki modelin “mimarisi” ve yapısını tahlil etmeye çalışıyor ve aynı zamanda, onların sorunlarını ve sınırlarını daha geniş perspektifte ortaya koymak için onları diğer tarihi modellerle kıyaslıyor.

Ne Raşit Halife modeli dışlanmalı, ne de pek çoklarının yaptığı gibi Emevi modeli yüceltilmelidir. Asıl yapılması gereken, her iki deneyimden değerli ve faydalı dersler çıkarabileceğimiz gerçekçi bakış açıları elde edebilmektir. Benim burada bahsettiğim “Şam modeli”, Medine modelinin silinişinden sonra ortaya çıkmış değil; aslında Medine modeliyle beraber yan yana yaşamışlardır. Bu yüzden Şam modeli oldukça sağlam temelli bir modeldi. Ve dönemin ihtiyaçlarına daha çok uygundu ve özellikle devletin genişleme/yayılma politikası taleplerine hitap ediyordu.

Son olarak bu kitabın basılmasında emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Wan Saiful Wan jan, Ziyauddin Serdar ve Merryl Wyn Davies bu kitapta emekleri olan saygıdeğer dostlarımdır.

 

– BİTTİ –

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir