İslam Dünyasındaki Halk Hareketleri Nasıl Okunmalı? / Metin YILMAZ

Print Friendly, PDF & Email

17 Aralık’ta üniversite mezunu bir seyyar satıcının, zabıtaların aracına el koyması üzerine kendini yakması, önce Tunus’ta sonra da İslam aleminde beklenmedik gelişmelerin başlangıcı oldu. Bekledikleri işareti almışçasına halklar, kitleler halinde meydanlara akın etti. Tunus’u Mısır, onu da çok geçmeden Libya, Bahreyn, Yemen, Ürdün, İran, Cezayir, Fas, Suriye izledi. Muhammed Bouazizi’nin tutuşturduğu ateş çok kısa bir sürede bölgedeki bütün sarayları sardı. Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali, Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetimi bırakmak zorunda kaldı. “Yönetenler/otorite karşısında hiçbir etkinlik gösterilemeyeceği” önyargısının aşılmasıyla, meydanların kararlılık ve talepleri de arttı. Daha önce küçük tavizlerle ya da baskı ile sindirilen halklar, bu sefer başta zalim yöneticiler olmak üzere bütün dünyayı yanıltan bir performans ortaya koydu. Suriye, Ürdün, Yemen, Fas, Cezayir ve Bahreyn’de iktidar sahiplerinin kandırma girişimlerine, baskı ve zorlamalarına, kanlı operasyonlarına rağmen meydanlar hala dopdolu. Ve onlar direndikçe de diktatörler mevzi kaybediyorlar.

Aslında gösteriler sıradan bir tepki olarak başladı. Ancak ilerleyen süreçte elde edilen başarılar ve karşılıklı etkileşim ile kendini geliştirdi, hedeflerini ve alanını büyüttü. Bütün zalim yöneticileri hedef alan bir mücadeleye dönüştü. Ve bir kısmını alaşağı da etti. Haksızlığa, rüşvete, yolsuzluğa karşı hak ve adalet; baskı ve sindirmelere karşı özgürlük; çete devlete karşı hukuk devleti; demokratik diktatörlüğe karşı demokrasi; paylaşımdaki adaletsizliğe karşı sosyal adalet arayışına dönüştü. Yok sayılan halkların varlık iddiasına evirildi, halk meydanlarda kendini yok sayanlara karşı “ben de varım, benim de sözüm var” dedi. “Ekmek, özgürlük ve onur” meydanların ortak sloganı oldu.

Devrimleri kimse beklemiyordu.

Hazırlıksızlık yakalanma hali herkeste hemen fark ediliyordu.

Başta zalim yöneticiler bu gelişmeleri/sonu beklemiyorlardı. İktidarları için her türlü tedbiri almış, halkı sindirmiş, sindiremediklerini de ya hapishanelere ya da mezarlara gömmüşlerdi. Muhalefeti bitirmiş ve tekrar organize olmaması için de her türlü tedbiri uygulamaya koymuşlardı. Halkta kıpırdanmalar olduğunda ya küçük tavizlerle ya da baskı ile sindirmiş, iktidarlarını tehlike altında hissettiklerinde katliam ve kıyımlardan geri durmamışlardı. Son olaylarda da Bin Ali, gösterileri kolayca savuşturacağını sandı, yanıldı. Hüsnü Mübarek kendisinin Bin Ali’ye, Mısır’ın Tunus’a benzemediğini iddia ederek direndi, ama başaramadı. Bin Ali’nin gitmesi ile kritik eşik aşılmış, zalim yöneticilerden kurtulmanın mümkünlüğü ortaya çıkmıştı bir kere. Bu ateşin kendi saraylarına ulaşmayacağını iddia edenlerin iddiaları asılsız çıktı, alevler hemen hemen her sarayı sarmış durumda. Ne şirin gözükmek için vaat ettikleri göstermelik reformlar, ne kabinelerinde yaptıkları değişiklikler,  ne de sus payı olarak dağıttıkları akçeler kar etti. Şimdi de ülkeyi ateşe vererek, halkın üzerine paralı askerler salarak, tanklar sürerek, bombalar yağdırarak kendilerini bekleyen akıbeti geciktirmeye/engellemeye çalışıyorlar. Ancak korkunun ecele faydası olmadığı gibi yaptıklarının da inşallah kendilerine bir hayrı olmayacak. Tam tersine yaptıkları ile gidişleri hızlanacak. Zira artık bu yaşananlardan sonra bu topraklarda demokratik yollarla da gelseler diktatörlere, halkı dikkate almayan yönetimlere hayat hakkı kalmamıştır. Temennimiz zaferin yakın ve kesin olması, diktatörlerin bir daha geri gelmeyecek şekilde köklerinin kazınmasıdır.

Gelişmeler o kadar ani oldu ki; fiilen olayların içinde yer alanlar/halk için bile gelişim seyri ve ulaştığı sonuçlar sürpriz oldu. Sorunlar büyüktü ve her geçen gün de büyümeye devam ediyordu. Elde imkan olduğu halde, çözüme dönük girişimler ortaya çıkmıyor ve bir grup azınlığın elinde harcanıyordu. Vaatler her seferinde boş çıkıyor, düzen aynı tas aynı hamam devam ediyordu. Yapılanlar halka rağmen yapılıyor, zor ve baskı ile insanlar iknaya mahkum ve mecbur ediliyordu. Sorun çoktu ama konuşmak, sızlanmak, çözüm aramak yanlıştı. Zindanlar boşalıp boşalıp doluyordu. Bir gelen gitmek bilmiyor, ölüm ya da darbe gibi yollarla yeni gelen gideni aratan politikalar izliyordu. Ve bütün bunlar karşısında halkta çaresizlikten başka bir şey artmıyordu. Halklar diktatörlere karşı kendilerini mahkum ve bir o kadar da çaresiz hissediyor ve ellerinden bir şey gelmeyeceğini düşünüyorlardı. Ancak bıçağın kemiğe dayandığı durumlarda cılız tepkilerle kendilerini ifade etmeyi ve küçük tavizlerle günü kurtarmayı tercih ediyorlardı. İşte bu zeminde; halkın bıkmışlıktan beslenen tepkileri yöneticilerden ümit kesilmesiyle birleşti, yöneticilerin tepkilere karşı ateşe körükle giden yaklaşımları da eklenince kimsenin beklemediği son gerçekleşti. Halk kitleler halinde meydanlara aktı. Yıkılmaz denilen saltanatlar meydanlar karşısında tutunamadı ve diktatörler devrildi.

Olayların gelişim seyrini Dr. Ahmet Emin Dağ, “Kimin Yeni Orta Doğu’su Kuruluyor?”[1] adlı yazı dizisinde şöyle ortaya koyuyor:

“Tunus’ta siyasi baskı ve yolsuzluklara duyulan sessiz tepki, Muhammed Bouazizi’nin kendini yakmasının ardından yaşadığı şehirde küçük gösteriler olarak başladı. Sol görüşe mensup sendikaların, demokrasi yanlılarının, işsiz gençlerin, İslami grupların ve mahkum yakınlarının internet üzerinden yaptıkları örgütlenme sayesinde, eş zamanlı olarak sokağa çıkmaları devrim sürecini başlattı. Başlarda; açıkça Zeynel Abidin Bin Ali’nin meşruiyetini sorgulamayan muhalif söylem, güvenlik güçlerinin sert müdahalesi ve ölümlerin olması sebebiyle, toplumsal tabanını genişletmiş ve taleplerinin seviyesini de yükseltmiştir. Sokaklara dökülmüş olan halkı, geleneksel baskı yöntemleri ile sindirebileceğini zanneden rejimin hesaplayamadığı, ordu içinde yaşanan yatay çözülmeydi. Rejimin daha fazla şiddet uygulanması emri, alt düzeydeki güvenlik birimlerinde çözülmeyi getirdi. Halka karşı silah kullanmaktan kaçınan bu güçlerin muhalefet yanında potansiyel bir güç dengesi yaratması, rejimin geri adım atmasına neden oldu. 200’ü aşkın insanın hayatını kaybettiği olaylar ardından 14 Ocak 2011 tarihinde Bin Ali, Suudi Arabistan’a kaçarak bir dönemi bitirmiş oldu.”

Mısır’da da Tunus’taki olaylara destekle başladı gösteriler. Yine orada elde edilen başarıdan aldığı güçle siyasi muhalefete dönüştü ve 18 günde, 30 yıllık bir diktatörü koltuğundan indirdi. “Tunus’taki olayların Mısır’daki devrimde büyük etkisi olduğunu söylemem lazım. Mısırlılar Arap dünyasında hep ilk olmayı isterler. Her şeyi önce bizim yapmamızı sonra da diğer Arap ülkelerinin bizi takip etmesini bekleriz. Bu noktada Tunus’ta olanların Mısır üzerinde büyük etkisi olmasının iki temel sebebi var: Birincisi, Tunus polisinin Mısır polisinden daha güçlü ve korkulası olduğunu biliyor olmamız ve Tunus polisinin 20 gün içinde pes etmiş olmasıdır. İkincisi, Tunusluların bunu başaran ilk ülke olmasının ardından bizim çok kötü göründüğümüzün ve bir şeyler yapmamız gerektiğinin farkına varmamızdır. Bu iki sebeple bir şeyler yapmamız gerektiğinin farkına vardık. Ancak kesinlikle devrim yapmayı planlamamıştık. Ne olduğunu düzenleyen bir komitemiz yoktu. Her şey internette birçok facebook mesajı, sohbet, Tunuslulardan aldığımız ipuçlarıyla ilerledi. Tunuslular bize göz yaşartıcı bombalarla, elektrikli sopalarla, güvenlik araçlarıyla nasıl başa çıkabileceğimizle ilgili ipuçları verdi, çünkü çoğumuzun bu tür bir tecrübesi yoktu.”[2]

Müslümanlar da olayların bu şekilde gelişebileceğini öngöremediler. Sürekli hedef tahtasında olmanın, yedikleri darbelerin ve maruz kaldıkları eziyet, sürgün, hapis gibi kötü muamelelerin etkisi ile “sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yemesi” yaklaşımı içinde hareket ettiler. Olaylara sonradan dahil oldular, güç odaklarına malzeme vermemek için her zamanki yaklaşımlarının tersine öne çıkmadılar, çıkmaya çalışmadılar, hadiseleri kuşatmaya, kendi renklerini vermeye kalkışmadılar.

“Mısır’da isyan patlak verdiği ilk andan itibaren gözler, ülkenin en güçlü muhalif hareketi olan Müslüman Kardeşler’e çev-rilmiştir. Ancak hareketten beklenen destek hemen gelmezken 25 Ocak’taki gösterilerde Müslüman Kardeşler’in katılımı bireysel düzeyde kalmış, resmi destek açıklaması ancak üç gün sonra ikincisi düzenlenen gösteri için yapılmıştır. Daha sonra da protestolar boyunca Müslüman Kardeşler arka planda kalmayı tercih etmiş, buna paralel olarak sokaklarda İslami sloganlar atılmamış, İslami bayrak ve flamalar kullanılmamış aksine göstericilerin kullandıkları dilde ve taşıdıkları dövizlerde rejimin değişmesi, Mübarek’in gitmesi yönünde ortak, belli bir ideolojiden uzak bir dil benimsenmiştir… Müslüman Kardeşler’in, gençlik hareket-lerinin yarattığı rüzgar içinde kontrolü doğrudan ele almamasının bir başka sebebi ise Mısır halkının farklı kesimlerinden destek alarak büyüyen protestoların ruhuna zarar vermemektedir. Kendi üzerinden bir İslami devrim olarak sunulması halinde rejim karşıtı bu halk hareketi, hem içerdeki desteğinin bir bölümünü kaybetme tehlikesi yaşayacak, hem de uluslararası bir baskı ile karşı karşıya kalabilecektir… Bu nedenle Müslüman Kardeşler, hareket olarak doğrudan gösterilerde yer alma-yacağını ancak üyelerinin katılımına izin verdiğini söyleyerek orta bir yol benimsemeyi tercih etmiştir. Gösteriler sırasında Müslüman Kardeşler’in genç üyeleri ön plana çıkmışlar, kitleleri harekete geçirmekte önemli bir rol üstlenmişlerdir.”[3]

Yaşanan bölgesel gelişmeler bölge içinden tahmin edilmediği gibi bölge dışından da tahmin edilemedi. Gelişmeler öyle ani ve hızlı oldu ki, dünyayı dizayn etmeye çalışanlar/ettiklerini sananlar da hazırlıksız yakalandılar. Onların zihninde “Orta Doğulular kendi başlarına becerme yeteneğinden yoksun, Batı’ya mecbur ve mahkum toplumlardı.” Buralarda Batı istemeden yaprak bile kıpırdamaz, onun haberi ve onayı olmadan bir değişim gerçekleşemezdi. CIA ve MOSSAD Mısır’da olup biten her şeyden haberdardı. Nitekim Orta Doğu adını[4] onlar vermişlerdi. Nerede hangi devletin kurulacağına, sınırlarının ne olacağına, kim/kimler tarafından ve nasıl yönetileceğine onlar karar vermişlerdi. O kadar hakimdiler ki, son yüzyılda bu topraklarda, Müslümanların nesne değil özne olduğu, onay vermedikleri halde gerçekleşen İran İslam Devrimi gibi olayların sayısı bir eldeki parmakların sayısını geçmiyordu. Ve bu topraklarda, yaşayanlar adına geleceği de onlar planlıyorlardı. Ya da planladıklarını zannediyorlardı. Ancak yanıldılar. Gelişmeler onlar için de sürpriz oldu, ne tepki vereceklerini bilemediler ve pozisyon almakta zorlandılar. Mesela; ABD, önce Hüsnü Mübarek yönetimini “istikrar” unsuru olarak nitelendirdi, halk ayaklanmasının boyutları büyüyünce Mübarek’e “reform yap” çağrısında bulundu, durum kötüye gidince de “geçiş dönemi” diyerek Hüsnü Mübarek’in halkın talepleri doğrultusunda gitmesi gerektiğini söyledi.

Orta Doğu’yu gözden çıkaramazlardı. Sahip oldukları pozisyonu korumanın ya da en az zararla çıkmanın, hatta mümkünse ve bir fırsat bulabilirlerse karlı çıkmanın peşine düştüler. Esen rüzgarın önünde durup kendilerini riske etmek yerine rüzgarın yönüne göre pozisyon aldılar. İlke merkezli değil her zamanki gibi menfaat odaklı idiler. Bu yüzden kendi elleri ile halkın başına diktikleri, destekledikleri diktatörlerden kolayca vazgeçtiler ve zalimleri sahipsiz bıraktılar. Bin Ali gidecek yer bile bulamadı. Ancak Tunus’ta, Mısır’da halklardan yana görünenler, Libya’da rejimi değiştirmek için askeri operasyona başvuranlar, Bahreyn ve Yemen’de halkın üzerine silahlı kuvvetlerini gönderdiler; bir yerde diktatörleri alaşağı edilmesine en azından sessiz kalanlar diğer yerde var güçleri ile zalimleri korumaya çalıştılar. Rejimleri ayakta tutmak için meydanlarda hak, özgürlük diyenleri kurşunladılar ve sokakları kan gölüne çevirdiler.

Bu iki yüzlülük bizi şaşırtmıyor aslında. Yeni bir şey değil çünkü. Orta Doğu’da yerinden oynayan taşlar yerini bulurken emperyalistler de orada olacaklar. Bütün güçleri ile Orta Doğu’nun yeniden şekillenmesinde söz sahibi olmaya çalışacaklar. Çalışmalara hemen başladılar zaten. “Tunus ile ilgili Bin Ali’nin iktidarı bırakması yönündeki ilk mesaj ABD’den geldi. Ayrıca Bin Ali sonrası Tunus’a ilk diplomatik ziyaret de gene ABD tarafından gerçekleştirildi.”[5]

Olayın iyi tarafı halkın gücünün farkına varması ve kendine güven duygusunun artmasıdır. Artık emperyalistler bu topraklarda, antiemperyalist söylemin cılızlığına rağmen eskisi gibi istedikleri gibi at koşturamayacaklar. Halklar ne kadarına izin verirse ancak o kadar söz sahibi olacaklar.

Gelen bazı haberler bu konuda ümidimizi arttırmaktadır. “Sarkozy Irak’taki Fransız büyükelçisini Tunus’a göndermiş, ancak bu atama Tunus hükümetinden herhangi bir onay almadan gerçekleştiği için büyük bir tepki ile karşılanmıştır. Bu tavrın altında Fransa’nın Tunus’tan kendisine “hayır” cevabı gelmeyeceğine dair oluşturduğu güven bulunmaktadır. Fakat gelişmeler bu durumun düşünüldüğü gibi olmadığını göstermiştir. İlk olarak atanan büyükelçinin geri çekilmesi, ikinci olarak Fransa devletinin Tunus’tan özür dilemesi ve son olarak da 1881’den 1956’ya kadar sömürgeci olduğu için Fransa’dan Tunus’a tazminat ödenmesi, protestolarda üç önemli talep olarak ön plana çıkmıştır. Tüm bu gelişmeler Fransa’nın Tunus’taki eski pozisyonunu kaybettiğini göstermektedir.[6] Darısı diğer emperyalistlerin başına.

Olayların dışında kalan ülkeler ve halkları ise (özellikle Müslümanlar), “olmaz” diye düşündüklerinin olduğuna, “bırakmaz, ABD izin vermez” dedikleri diktatörlerin bir bir gittiğine, gitmeyenlerin de gün saydığına tanık oldular. Gelişmelere kayıtsız kalmadılar, sahiplenme hissiyatı ile destek olma arayışları içine girerek güzelliklere güzellik kattılar. Kimi meydanlara aktı, kimi anlaşılmaları için yazdı, zor durumda olanlara insani yardım seferberliği başladı, dualarda hep onlar vardı.

Gelişmeler nasıl okundu?

Üzülerek söylemek gerekir ki, olayları okuma sırasında zaaflarımızın esaretinden kurtulamayanlarımız da oldu. Zihinsel sorunlarımız bakış açımıza yansıdı ve vicdanlarımız bile sakat mantığımızın esiri oldu. Aşağıdaki yaklaşımlar ortaya çıktı.

  1. Pragmatik ya da reel politik yaklaşım
  2. Batılı aydınların ortaya koyduğu küçümseyen, Araplardan ya da şundan bundan bir şey olmaz yaklaşımı
  3. Anlamak yerine yargılayan yaklaşımlar; iç dinamikleri yok sayıp her şeyi ABD ile izah etmeye kalkıştılar.
  4. Herkesin kendi zalimine zalim dediği, kendi mezhebinden olanların mücadelesine destek olduğu mezhepçi yaklaşım
  5. Bardağın dolu değil boş tarafını öne çıkaran karamsar yaklaşım

Pragmatik ya da reel politik yaklaşım tarzı Türk ve İran hükümetlerinde ortaya çıktı. Türk hükümeti, Tunus’ta olayların seyrini öngöremediği için Bin Ali’nin gidişinden önce bir tavır belirleyemedi, ancak görevi bırakmasından sonra meydanlara destek verebildi, ulaşılan sonucu memnuniyetle karşıladı. Mısır’da ise atak yaptı. Erdoğan, Tahrir Meydanı’ndan da canlı yayınlanan konuşmasında açıkça meydanlara destek vererek Hüsnü Mübarek’e “bırak git” diye seslendi. “Bu grup tüm dünyada mazlumların yanında olan bir grup olarak adını tarihe yazdırmıştır. Halkın demokratik taleplerine hiçbir iktidar duyarsız kalamaz. Tarihte baskıyla, sindirmeyle ayakta kalan hiçbir yönetim yoktur. Halka gözünü kapatan yönetimler bilesiniz uzun ömürlü olamazlar. Mazlumun ahı aheste de olsa çıkmıştır. Halkın çağrısı karşılıksız kalmaz. Halka rağmen hiçbir iktidar ayakta kalamaz… Buradan Mısır Devlet Başkanı Sayın Hüsnü Mübarek’e içten bir uyarıda bulunmak istiyoruz. …Halkın haykırışına kulak verin. Halktan gelen değişim arzusunu hiç tereddüt etmeden karşılayın. Halkı tatmin edecek adımlar atın. Mısır’ın iyiliği için önce siz adım atın. Orta Doğu toplumlarının daha aydınlık, daha özgürlükçü bir geleceğe adım atacaklarına inanıyorum…”

Bu söylemle Tayyip Erdoğan meydanlara sahip çıktı, zalime karşı mazlumun, diktatörlere karşı halkın yanında yer aldı. Ancak Libya’da bu ilkeli duruş devam ettirilemedi. İlkeler reel politikaya kurban edildi. Orada Türk işçileri vardı, Türk firmalarının yatırımları vardı. Bunlara bir halel gelmemesi için temkinli davranıldı. Bu da açıklamalarda çelişkilerin ortaya çıkmasına yol açtı. Mesela başta NATO’nun Libya olaylarına müdahalesine karşı çıkıldı, sonrasında ise fikir değiştirilerek NATO’nun operasyonların komutasını üstlenmesi istendi. Daha da ötesi Türkiye bu operasyonlara savaş gemileriyle katıldı. Muhaliflerin oluşturduğu Libya Milli Konseyi’ni resmen tanımaya yanaşmadığı gibi, diktatörlüğe karşı halk ayaklanmasını ve diktatörlüğün bu ayaklanmayı kiralık katillerle bastırma çabasını kardeş kavgası diye niteledi. Ve İngiltere ziyareti sırasında düzenlediği basın toplantısında, Libyalı muhaliflerin silahlandırılmasına karşı olduğunu kesin bir dille ifade etti. Bunun üzerine Selman Avde ve Yusuf Karadavi gibi Müslüman alimler Tayyip Erdoğan’a “Kaddafi’nin mi yoksa halkın mı yanındasın, safını belli et” çağrılarında bulundular.

Aynı sorun Suriye’de de ortaya çıktı. Beşar Esad tarafından gerçekleştirilen zulümlere karşı sessiz kalındı,  Mısır meydanlarına verilen destek Suriye meydanlarına verilemedi.

Bu durum siyasi, ekonomik birçok ilişki ile bu gerekçelendirilebilir, ama hiç biri ilkeli duramayışın mazereti olamaz. Bu Lübnanlı yazar Muhammed Nureddin’in ifade ettiği gibi tam anlamı ile bir “Makyavelizm”dir.[7] Ve bu yaklaşım, şu sorunun altında kalmaya mahkumdur. “Suriye’nin komşularının politik ve ekonomik çıkarları, Suriye halkının kanından ve geleceğinden daha mı değerli ve daha mı önemli?”[8]

Reel politik yaklaşımın tek kurbanı Türkiye değil şüphesiz. (Başta Batı olmak üzere) İran, Suudi Arabistan, Katar, Lübnan Hizbullah’ı da benzer bir yanlışın içine düştüler. Ne yazık ki, olayları ilkelerle değil menfaatleriyle, vicdanları ile değil çıkarları ile değerlendirdiler, ilkeleri reel politikaya kurban ettiler. Bir yerde zalime karşı olurken başka yerde zalimden yana göründüler. Oysa Müslümanlardan beklenen ve yakışan zalimlerin hepsine karşı tek ses olmalarıydı, ama ne yazık ki başaramadılar.

Zulmün dini, mezhebi, cemaati yoktur aslında. Kimden kaynaklanırsa kaynaklansın zulüm zulümdür. Ve kaynağına, sahibine, nasıllığına bakmadan zulme karşı olmak İslam’ın temel şiarıdır. Müslümanların ve hatta hangi dinden olursa olsun insanların hiçbir konuda anlaşamasalar bile zulüm karşısında birlik olmaları beklenir. Zira ona karşı olmak için gereken tek şey vicdandır.

Mezhep odaklı yaklaşım

Ancak nasıl bir taassuba sahipsek; zulme, zalime yaklaşımımız bile taassuplarımızın esareti altında. Zulüm bizden olana, mezhep ve meşreptaşlarımıza yapılıyorsa zulüm oluyor, fakat mezheptaşın yaptığı zulüm görülmüyor, görülse de sessiz kalmak tercih ediliyor. Diktatörlere karşı mücadele verenler mezheptaş ise destekleniyor, diğer durumlarda diktatörlerden yana bile tavır alındığı oluyor. Özgürlük mücadelesi isyana, hak arama çabası teröre dönüşüveriyor. Bir yerde zalime karşı olanların diğer yerde zalimin yanında yer alması gibi garip ve izahı mümkün olmayan bir tablo ortaya çıkıyor.[9] Yalnız reel politik yaklaşımlar değil aidiyet merkezli yaklaşımlarımız, taassuplarımız ya da taraftarlıklarımız da ilkeli davranma imkanımızı elimizden alıyor.

Mesela; Mısır’da meydanlara destek veren, Libya’da “Yapabilirseniz, elinizden gelirse Kaddafi’nin kafasına sıkın” diye fetva veren Üstad Yusuf Karadavi, Bahreyn’de olan bitenlerle ilgili tek bir açıklama yapmadı. Bu durumu tespit eden Hizbullah lideri Nasrallah, 10 Nisan 2011 tarihli konuşmasında, Üstad Karadavi’yi “Bazıları Mısır’da insanları sokağa davet ediyor, Libya’da halkı Kaddafi’yi öldürmeye çağırıyor; ama mesele Bahreyn olunca kaleminin mürekkebi kuruyor”[10] diye eleştirdi. Bu eleştiriye katılan Bülent Şahin Erdeğer de Nasrallah’a yazdığı açık mektubunda haklı olarak Nasrallah’ın Suriye konusundaki sessizliğini “Bazıları Bahreyn’de insanları sokağa davet ediyor, ama mesele Suriye olunca kaleminin mürekkebi kuruyor!” şeklinde eleştirdi.

Oysa hem Nasrallah hem de Karadavi bu ümmetin kanaat önderleri. Onlardan, ümmetin bütün renklerine karşı daha kuşatıcı ve kucaklayıcı olmaları ve diktatörlerden kurtulma çabalarına mezhep ve meşrebine bakmaksızın canı gönülden destek olmaları beklenir. Bilmeliler ki, bu konularda onların yapacağı küçük yanlışların ümmet içinde karşılığı büyük olmaktadır.

Gün mezhep ve meşrep farklılıklarının hatırlanacağı değil, zalime ve zulme karşı tek ses, tek yürek olma günüdür. Ve ümmet kanaat önderlerini, alimlerini, liderlerini önde görmek istemektedir doğal olarak. Üstelik konu ne mezhebi, ne reel politik bir konu değil, tamamen insani ve ahlaki bir konudur, vicdanların sesine kulak verilmesi gereken bir konudur.

Aynı yanlışa en tarafsız olması gereken kurumların da düşmesi ayrıca dikkat çeken, sorunun derinliğine ve vahametine işaret eden bir durumdur. Mısır, Tunus ve Libya’da rejimi devirmek için seferber olan El Cezire televizyonu, aynı yayın politikasını sıra Bahreyn ya da diğer Körfez ülkelerine gelince sürdüremedi.[11] TV’nin Arapça yayın yapan kanalı Bahreyn’deki olayları görmezden geldi.

Orta Doğu’da meydana gelen gelişmelerin yeterince problemi ve sorunu var zaten. Gelişmelerin reel politik ya da mezhebi ve meşrebi gerekçelerle bir bütün olarak değerlendirilmemesi, sorunlara sorunlar eklemektedir. Zalime zalim deme konusunda bile mutabık kalınamaması herkesin bir (kendi) zalimin arkasında durması ile sonuçlanmakta, bu ise hem bu ümmete yakışmayan bir tabloyu ortaya çıkarmakta hem de karşılıklı güven sorununa neden olmaktadır. Oysa gün, ilkeli davranma ve omuz omuza verme günüdür.

Yargılayan yaklaşım

Yaklaşımlar bunlarla sınırlı kalmadı. Ne yazık ki Orta Doğu’daki gelişmeler değerlendirilirken değerlendirmeye değer bulmayanlarımız bile oldu. Bir kısmımız “Araplardan bir şey olmaz” diyerek şarkiyatçı bir kafayla olaylar üzerinde düşünmenin önüne geçti, bir kısmımızda “bu bir projedir” diyerek. Bunlardan ilki değerlendirmeye değmeyecek kadar faşizan, basit ve önyargılı bir yaklaşım. Diğerini ise özellikle İslami camiada çok dile gelen bir görüş olduğu için üzerinde durmaya ve değerlendirmeye değer buluyoruz.

İslami camiada Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmeleri “dış unsurlarla, Lobilerle, emperyalist güçlerle izah etmeye çalışmak; komplo, proje, oyun vb. şekilde nitelemek alışkanlık haline geldi neredeyse. Özellikle tasvip edilmeyen gelişmeleri, söylemleri izah etmede sık sık başvurulan bir yöntem oldu. “Orta Doğu’daki gelişmeler ABD’nin Orta Doğu’yu yeniden dizayn etmek istemesinin bir eseri idi. Büyük Orta Doğu Projesi’nin devamıydı. ABD ve AB arasındaki rekabetin bölgeye yansımasıydı. Diktatörlüklerden liberal demokrasilere geçiş için Rusya’dan ayrılan devletlerdeki renkli devrimler gibi, Soros’çu STK vasıtasıyla planlanan devrimlerdi. Halk meydanlarda kendisi için yazılan senaryoyu hayata geçirdi. ABD’nin diktatörlerin arkasında durmaması, onlar aleyhine açıklamalar yapması, demokrasi yanlısı grupları desteklemesi, onlara maddi kaynaklar aktarması, orduya sükunet çağrıları yapması, Mısır Genel Kurmay Başkanı’nın o günlerde ABD’de olması bunun işaretiydi. Meydanlara hakim olan söylemin “demokrasi, özgürlük” gibi Batı menşeli kavramlar olması, anti emperyalist söylemin yok denecek kadar az oluşu da bunu gösteriyordu zaten. Bütün olan bitenin tek bir izahı vardı. Bir proje, ortaya konan bir senaryo, planlanan bir oyun. Bu oyunda Müslüman halklar ve yerel dinamikler kendilerine yazılan senaryoyu oynayan bir piyondan öte bir anlam taşımıyordu.

Yani değerlendirmeye, tartışmaya ve kafa yormaya değer bir şey yoktu. Ne anlamaya gerek vardı, ne de tahlil etmeye. Sonucu baştan belli olan bir oyunda neyi değerlendirecek, neyi tartışacak, neyi masaya yatırıp analiz edecek, nesini sahiplenecek ve ne önereceksin. Söylenecek tek şey “tezgaha gelmeyin” olabilirdi ancak ve böyle düşünenlerce o söylendi sadece.

Peki; böyle demekle ne önerilmiş, nasıl bir çözüm sunulmuş oldu?

Diktatörlerin yıkılması sevinç vesilesi olacakken ve yeni ümitler yeşertecekken şüpheleri ve korkuları besledi. “Müslümanlara özgürlük, kahrolsun diktatörler!” söylemi ile sokaklara dökülen halklar üzerinden bölgede eskisinden daha kötü ama daha güçlü rejimlerin inşa edileceği korkusu işlendi.[12]

Bu tarz bir yaklaşımın bize bir şey katmadığını, kimseye bir şey katmadığını ve hatta güç sahiplerinin işine geldiğini görmek gerek. Zira bu yaklaşım, gelişmelerin anlaşılmaya, tartışılmaya ihtiyacı varken düşünmenin, akletmenin önüne dikilen bir engeldir. Birbirlerine ihtiyacı olan, el ele, omuz omuza, kafa kafaya vermesi gereken insanların arasına mesafe koymaktır.

Nasıl bir diyalog olabilir ki! Birileri kendi planını uygularken onlar başkalarının projelerini uyguluyorlardı. Birileri kendi söylemini dillendirirken onlar başkalarının ağzıyla konuşuyorlardı. Birileri kendi kavramlarını kullanırken onlar başkalarının kavramlarını kullanıyorlardı. Her şeyin en doğrusuna sahip olanlar, bütün sorunlarını çözenler başkalarının ağzına bakan, başkalarının piyonu olanlarla ne konuşulabilir, ne paylaşılabilirdi?

Oysa Müslümanlar her yerde o kadar birbirlerine benziyorlar ki, Tahrir’deki eksiklikleri İstanbul’un Beyazıt’ında, Tahran’ın Azadi’sinde de görmek mümkün. Tunus gençliğinin sorunları ile Türkiye, Suriye, Pakistan gençliğinin sorunları arasında da hiç fark yok. Bir yerdekinin eksiği diğer yerde de var, dertler de aynı problemler de. Yaşanan süreçler de.

Yok, aslında birbirimizden farkımız.

İçinde bulunulan durum sadece şuranın, buranın değil hepimizin durumu, sorunlar hepimizin sorunu, eksiklikler her birimizin eksikliği. Eğer birileri sorunlarını çözmüş olsa ümmetin bütün halkaları o çözüme rağbet ederdi, birileri ışık yaksa o ışığa doğru koşardı. Fakat yazık ki, zihinlerimiz çözüm üretmeye, çözüm konuşmaya dönük değil, birbirimize yaklaşım tarzımız sorunların çözümüne katkı yapmaktan çok uzak.

Doğru yaklaşım

Yeni bir dile, yeni yaklaşımlara ihtiyaç var.

Her şeyden önce değerlendirmeler içeriden olmalı, Tahrir Meydanı’ndaymış gibi, Bouazizi’nin komşusu ve arkadaşıymış gibi, Bahreyn, Suriye, Yemen sokaklarındaymış gibi. Bu, bir meydandaki Müslümanların sorununu sorunumuz, eksiğini eksiğimiz, yanlışını yanlışımız olarak görmemiz anlamına gelir ve ancak bu yaklaşımdan kafa kafaya verme imkanı ortaya çıkar.

Anlamaya çalışmakla işe başlamalı. Meydanları, önü ve arkası ile içindekilerle ve dışındakilerle, olayların nasıl başladığı ve geliştiği ile görünen ve görünmeyen yönleri ile kullanılan kavramlarıyla, bu kavramlarla ne anlatıldığıyla, felsefi arka planı ile çok yönlü analiz edilmeli. Unutulmamalı ki, anlamak eleştirilere içerik kazandırır. İçeriği olan eleştiriler muhatabın yanlış ya da eksiğini görmesini sağlar. Ve Kur’an’ın “Emr-i bil maruf” olarak tanımladığı diyalog gerçekleşir. Yanlışa sürekli yanlış demek nasıl onun düzeltilmesine hizmet etmiyorsa; proje, plan, oyun, tezgah vb. nitelemeler de muhataplara bir katkı yapmıyor. Katkı analitik yaklaşımlarla, içi dolu eleştirilerle gerçekleşir. Bu yüzden yargı ifade eden yaklaşımlar yerine eleştiriyi, çözüm aramayı ve önermeyi koymak gerek.

Yapılacak değerlendirmeler kuşatıcı ve kucaklayıcı olmalı. Grup, hizip, mezhep, cemaat değil ümmet perspektifinden bakabilmeyi başarmak gerek. Söz konusu cemaatlerin, mezheplerin her biri en az diğeri kadar ümmetin bir parçası olmayı/olarak kabul görmeyi hak ediyor. Ümmeti mezhep ya da cemaate indirgeyen bakış açıları, ötekileştirme veya aynileştirme çabaları ümmet olmanın önünde duran engellerin başında gelmektedir. Bunu gidermenin yolu ise, herkesin düşünceyi sınırlayan, kucaklaşmaya engel olan mezhep ya da cemaat gibi aidiyetleri ümmete olan aidiyetin önüne geçiren yaklaşımlardan kurtulmasıdır.

Yaklaşımlarımız mutlaka ahlaki olmalı. Bu ise ilkelerin öne çıkması, her yerde ve her zaman geçerli kılınması ile mümkün. Reel politik yaklaşımlar ya da mezhep ve meşrep merkezli yaklaşımların en büyük sorunu bu. İlkeler her yerde geçerli olmayınca bir yerde zulme karşı olanların başka bir yerde zulümden yana olması doğal bir sonuç. Ahlak yoksa tutarlılık da yok.

Eksikler, hatalar, yanlışlar ümit var bir psikoloji ile ele alınmalı, ümit var olmalı, ümit vermeli. Polyannacılık oynamak değil şüphesiz kastımız. Ama ümidi olmayanın mücadelesi de olmaz. Yarını da. Ve biz biliyoruz ki, Allah’tan ümit kesilmez. Zalimlerin planı varsa Allah’ın da bir planı var. Ve O, zalimlerin planlarını boşa çıkarmaya ve planını gerçekleştirmeye muktedir olandır. Yeter ki biz kendimize bakalım, kendimize gelelim. Bize yakışan değerlendirmeler yapmaya çalışalım.

Değerlendirme örnekleri

Söz; anlamak için, katkı yapmak için, geliştirmek için söylenmeli, yazılmalı. Bunun başlangıcı da yaklaşımın doğru olmasıdır şüphesiz. Doğru yaklaşım her zaman sonucun doğru olması anlamına gelmeyebilir, ancak doğru yaklaşım varılan sonuç yanlış bile olsa düzeltme imkanını içinde barındırır. Bu da doğru değerlendirmek kadar önemlidir.

Atasoy Müftüoğlu bir söyleşisinde gelişmeleri ciddi bir şekilde eleştirir, eksik bulur, ancak yargılamayı değil analizi öne çıkarması, anlamaya çalışması ve içeriden biri olarak konuşması ile bizlere bir değerlendirme örneği sunar: “Bu gösterici gençler televizyon, medya vs. aracılığıyla neo-liberal demokratik dünyayı görüyor ve öyle olmak istiyor. Orayı kıskanıyor, oraya öykünüyor ve orada olmak istiyor. İmkan bulsa oraya gidecek, imkan bulamıyor, kısıtlanmış bir ülkede yaşıyor. Dolayısıyla bu kitlelerin talepleri pragmatik ve demokratik taleplerdir… İslami talepleri yok. Bizi bu nokta ilgilendiriyor. Gerçi şu da ilgilendiriyor: -haksızlık etmeyelim- Yani Müslüman olmak demek, adalet sahibi olmak demek. Bir değişim ve dönüşüm talebi var. Bu değişim ve dönüşüm talebinin içeriği konusunda konuşmamız gerekiyor Müslümanlar arasında… Bir siyasal diktatörlüğü deviriyoruz, bu takdir edecek alkışlanacak bir şey. Diğer taraftan biz kendimizi neo-liberal diktatörlüğün kucağına atıyoruz. Neo-liberal diktatörlüğün biz diktatörlük olduğunun zaten ayırdında değiliz. Siyasal diktatörlüklere karşı önlem alabiliyorsunuz, çünkü o sizin fiziksel varlığınızı tehdit ediyor. Tavır alıyorsunuz, size düşman olarak, somut olarak karşınızda görüyorsunuz onu. Onun faşizmini görüyorsunuz, o faşizme maruz kalıyorsunuz, ona muhatap oluyorsunuz, o sizin hayatınızı doğrudan kısıtlıyor. Neo-liberal diktatörlüğü ise fark etmiyorsunuz, o sizin ruhunuzu yok ediyor.[13]

Batılılar Tunus’ta başlayan olaylara “Yasemin devrimi” adını verdiler. Araplar ise “Arap baharı” adını uygun buldular. Olaylar üzerine kafa yoran bir kardeşimiz ise eldeki verilerden hareketle şunu önerir: “Bu devrimlerin gerçekleşmesini sağlayan büyük protesto mitingleri ve yürüyüşlerin hepsi cami mahreçliydi. İnternet ve mobil telefon bağlantılarının kesildiği ve insanların bir araya gelerek örgütlenebileceği mekânların kuşatıldığı anlarda camiler sivil direniş karargâhları haline geldiler. Yetişkin nüfusun % 75-80’inin musalli olduğu bir toplumda camilerin böyle bir rol üstlenmesinde aslında garipsenecek bir şey yoktu. Diğer yandan en kalabalık ve coşkulu mitingler Cuma günleri gerçekleştiriliyor, insanlar bu günleri Öfke Cuması, Direniş Cuması, Şehitler Cuması, Sabır Cuması, Kurtuluş Cuması, Sebat Cuması vs. diye isimlendiriyorlardı. Kahire’de Tahrir Meydanı’nda milyonlarca kişinin birlikte eda ettiği Cuma namazları hala hafızlardadır. Bugün mesela Suriye’de mitinglerin neredeyse sadece ve sadece Cuma günleri yapılabiliyor olması da bunun ayrı bir delilidir. Bu sebeple hem bu devrimlere hem de (Libya, Yemen, Mısır, Bahreyn gibi) gerçekleşmesi mukadder diğer devrimlere şayet bir isim vermek gerekiyorsa bu isim ‘Cuma Devrimleri’ olmalıydı. Bu devrimler cami mahreçli olmakla, hatta içinde muhtelif renklerde İslamcı örgüt ve cemaatleri de barındırmakla beraber İslamcı değil ama bütün içtimai tabaka ve sınıflarıyla birlikte Müslüman halkın devrimleridir ve bu devrimlerin istikametini (tadlil edilmediği takdirde) Arap halkının talep ve beklentileri belirleyecektir.”[14]

Olayların içinden bir ses, Raşid El Gannuşi de bir röportajında sorulara şöyle cevap verir:

“Devrimi kim yaptı bir kesime mal edilebilir mi?

Bütün kesimler hep birlikte Tunus devrimini yaptı. Tunus gençliği bu devrimi kendi ülkesine hediye etti. Tunus’un devrimci gençleri hala sokaklarda nöbet tutmakta, devrimi korumak için nöbet tutmaktalar. Çünkü diktatörlüğün kalıntıları daha tam olarak temizlenmedi. Bundan dolayı geçen bir ay içerisinde iki tane hükümet istifa etmek zorunda kaldı. Sokakta çok devrimci güç var ve güç değişimi zorlamakta. Yobaz, statik güçler, statükocular ise sürekli ülkeyi geriye çekmek eski hallerini korumak için de direnmekte. Biz inanıyoruz ki ilerici güçler ülkede kazanacak.

Orta Doğu’daki devrimleri aslında ABD’nin yaptığı yorumları hakkında düşünceleriniz neler?

O yaklaşımı doğru bulmuyorum. Öyle demek ABD’ye hak etmediği bir değer vermek olur. Tunus halkının yaptığı bu devrimi ABD’ye atfetmek Tunus halkına haksızlıktır. Devrim, uluslar arası güçlere rağmen gerçekleşti. Biraz düşünürseniz ABD ve Batı’nın, diktatörleri sonuna kadar desteklediğini ama devrileceklerinin kesinleşmesinin ardından dikta yönetimlerine sırt çevirdiklerini görürsünüz. İran Şahı’nın uçağı saatlerce inecek ülke aradı. Keza Bin Ali’nin uçağı… O da 7 saat boyunca havada kaldı.

ABD ilah değildir. “Ol” dediğinde yaptırabilecek bir otorite değildir. Buralarda devrimleri halklar yapıyor. Sanki bizim ülkelerimizde halk, devrim yapamazmış gibi davranılıyor. Halkı neden önemsemeyip Batı’ya hak etmediği bir değeri veriyorsunuz. Bizim halklarımız devrim yapamaz mı?”[15]

Muhtar Eş Şankıti de gelişmeleri şöyle analiz ediyor: “Arap Müslüman halkların uyguladıkları yöntem barışçıl gösteriler, barış devrimi yöntemidir. Bu bağlamda değerlendirilmelidir Yasemin Devrimi. Uzun yıllar Arap dünyasında kanlı devrimler, iktidar çabaları, darbeler gerçekleşmişti. Bunların hiçbiri, bugünkü barışçıl devrimlerin ulaştığı sonuca varamamıştı… Özgürlüğün geri dönmesi sürecin tersine işlemesi mümkün değil! İstisnalar olabilir ama genel anlamda özgürlükler kolay kolay kaybedilmez. Müslüman yönetimlerin eğer bugün özgürlükçü iseler ilerde baskıcı olacaklarını da düşünmüyorum. Özgürlüğün kolay kolay kaybedilebileceğini düşünmüyorum, ama kaybedildiğinde de baskıcılığın, istibdadın İslamiliği olmaz; istibdat istibdattır… Arap ülkeleri arasında İslami bir yönetim istemeyen yok. Fakat totaliter rejimler, baskı rejimleri bu isteklerin önünde ciddi engel oluşturuyor. Şu anda gerçekleşen devrimler için İslami devrimler diyemeyiz, ama büyük hedefin önünde durmakta olan o totaliter rejimleri yok etme aşamasındalar. Bu engeller yok edildiğinde, halkın istediği olacak… Bırakın 100 seneyi, 20 sene sonrası için bile çok iyimser ve umutluyum. Allah’ın izni ile Müslüman halklar birbirlerine yakınlaşacak ve kaynaşacaklar. Engeller birer birer yıkılıyor. Bir ümmet bilinci; Müslüman halkların arasında bir dayanışma bilinci, ortak bir ruh canlanıyor.”

Meydanları dolduran halklar bütün eksiklerine rağmen bu coğrafyalarda yeni ümitler yeşermesine sebep oldular. Kıymetini bilmek gerek.

 

– BİTTİ –

 

 

[1]  http://www.timeturk.com/tr/2011/04/13/kimin-yeni-ortadogusu-kuruluyor-4.html

[2]  Mısırlı aktivist Ahmed Zehran’ın usak merkezinde yaptığı açıklama: http://www.usak.org.tr/dosyalar/rapor-11-02.pdf

[3]  25 Ocak’tan yeni anayasa’ya: Mısır’da dönüşümün anatomisi www.setav.org

[4]  “İngiliz ordularının Doğu sömürgelerine lojistik destek vermek için Londra ve Doğu’nun ortasında bir merkeze ihtiyacı vardı. Orta Doğu terimi bu ihtiyaçtan ortaya çıktı. Bölge Doğu (Bombay) ve Batı (Londra) arasında Orta bir yerde yer alıyordu ve Uzaktaki doğu kolonilerinden daha yakındaydı. Böylece Britanya’nın Hindistan Bakanlığı ile Hindistan’daki sömürge yetkilileri arasındaki yazışmalarında bölge ilk kez Orta Doğu ya da Yakın Doğu adlarıyla anılmaya başlandı. Ancak 1900’lerde hatlar sıklıkla karışıyor, hudutlar belirsizliğini koruyordu. Dünya Savaşı bittiğinde ise Yunanistan ve Güney İtalya Yakın Doğu’da kabul edilirken, Yakın Doğu’nun doğusu ile Afganistan arasındaki bölgeye Orta Doğu denmeye başlanmıştı.”

Britanya İkinci Dünya Savaşı sırasında en önemli cephaneliğini Mısır’a kurmuş ve buraya “Britanya Orta Doğu Lojistik Merkezi” adını vermişti. Resmi yazışmalarda binlerce kere kullanılan ve özünde askeri ve kolonyal bir harç bulunan bu sözcük, savaş sonrası “normal” bir kavrama dönüştü. Orta Doğu’nun sözlük anlamı istikrara kavuşurken Orta Doğu halkları istikrardan oldu.

[5]  http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/2011322_orsam.rapor.no.36.pdf.dosyasi….pdf

[6]  http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/2011322_orsam.rapor.no.36.pdf.dosyasi….pdf

[7]  http://www.habervaktim.com/yazar/37091/ankara_ile_tahran_arasinda_sam.html

[8]  İnsan hakları aktivisti yazar Osman Atalay, Milli Gazete

[9]  İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mihmanperest’in, Suriye’de göstericilerin katledilmesi ile ilgili soruya verdiği cevapla katliam emrini veren Esad’ın söylemi arasında hiçbir fark olmadığı görülmektedir. “Ancak eğer bir grup bir ülkede ayaklanma ve kargaşa çıkarmaya kalkar ve yabancıların desteğiyle emniyeti bozmaya çalışırsa devletin güvenliği sağlamak için tedbir almaya hakkı vardır.”

http://www.yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=27110&y=HakanAlbayrak

[10] http://www.zeynebiye.com/76420_Nasrallah-tan-Onemli-Mesajlar.html

[11] http://www.gazeteciler.com/gundem/el-cezireye-cifte-standart-elestirisi-34204h.html

[12] http://haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=20949

[13] http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=150292

[14] http://www.timeturk.com/tr/2011/04/20/ortadogu-da-cuma-devrimleri.html

[15] http://www.ozgundurus.com/Haber/Soylesi/09032011/Gannusi-Degisim-ruzgari-dinmeyecek.php ve http://www.milligazete.com.tr/haber/gannusibiz-devrim-yapamaz-miyiz-192764.htm

Check Also

İslam Düşüncesinde Muhalefet / Nuri Yılmaz

İslam ve muhalefet! Genel geçer bilgiler çerçevesinde bakan pek çok kimsenin yadırgayacağı bir başlık! Ve ...

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler – 1 – Ebu Bekir ve Ömer Dönemi / Hamdi TAYFUR

İslam tarihi boyunca ortaya çıkan bütün fırka ve mezheplerin kendilerine dayanak yaptıkları dönem dört halife ...

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler – 2 Osman ve Ali Dönemi / Hamdi Tayfur

Osman Dönemindeki Muhalif Hareketler: 11-Osman’ın Ömer’in oğlu Ubeydullah’a kısas uygulamamasına Ali ve bir grup sahabenin ...