İslam Düşüncesinde Muhalefet / Nuri Yılmaz

İslam ve muhalefet!

Genel geçer bilgiler çerçevesinde bakan pek çok kimsenin yadırgayacağı bir başlık!

Ve zihinlerde peş peşe sıralanacak sorular:

Ne demek İslam düşüncesinde muhalefet?

İslam’a muhalefet mi, İslam içerisinde muhalefet mi?

Eğer kastedilen İslam’a muhalefet ise; ona kim muhalefet edebilir?

Yok, eğer İslam’ın kendi içinde bir muhalefet olgusundan bahsediliyorsa; tek gerçeklik olan İslam’da, ikilik veya çokluk anlamına gelen muhalefetin ne yeri olabilir?

Ne yazık ki, bu ve benzeri önyargılı soruları mazur görmek gerekiyor.

Çünkü İslam ile muhalefet, Resulullah’ın vefatından sonra geçen bin yılı aşkın süre içerisinde, bir araya gelmesi imkansız iki kavram halini almıştır. Aralarındaki mesafe “zıtlık” ölçüsündedir. İktidar kavramının zihinlerde oluşturduğu anlam; birlik, güç ve bunlardan doğan iyilik ve hayr iken, muhalefet kavramının zihinlerde bulduğu karşılık; fitne, isyan (bağy), bölünme ve bunlardan doğan küfür ve dalalettir. Meşru muhalefet sadece şura sürecinde ortaya çıkar ve “iyiliği emir – kötülükten nehiy” ilkesinde karşılığını bulur.

İslam siyaset düşüncesi tarihinin hiç bir döneminde muhalefet kurumsal bir mekanizmaya dönüşememiştir. Bu konuda tam bir belirsizlik göze çarpar. “Uyarılara kulak asmayan bir yöneticiye ne yapılacağı” sorusunun teorik cevabı bulunmakla birlikte; 1- Bu cevabın uygulamada karşılığı yoktur 2- Hakkı savunan bir uyarıcının fitneci, isyankar damgası yememesini sağlayacak bir fıkhi zemin oluşturmaz.

İçinde yaşadığımız çağın siyasal kültüründe muhalefet kavramına getirilen tanım ve ona biçilen rol ile İslam siyaset kültüründe oluşan tanım ve biçilen rol birbirinden ne kadar farklıdır. Çağın siyaset kültüründe iktidarı tamamlayan ve onu dengeye getiren önemli bir unsur; zamanla oluşan İslam kültüründe, onun düşmanı haline dönüşmüştür.

Peki, gerçekten böyle mi olmalıdır?

İslam siyaset kültürü içerisinde “muhalefet” kavramına gerçekten yer yok mudur?

İşte bu makale, günümüz siyaset teorileri içerisinde vazgeçilmez bir yeri olan “muhalefet” olgusunun İslam açısından ne anlam ifade ettiğini, din-devlet ilişkisi düzleminde tartışmak üzere kaleme alınmıştır.

Bu çerçevede:

–  Önce, günümüz siyaset dilinin ürettiği bir kavram olan “muhalefet”in, İslam açısından ifade ettiği anlam ele alınacak

–  Sonra da İslam düşünce mantığı içerisinde “muhalefet” kültürünün bir yeri olup olmadığı tartışılacaktır.

İslam siyasal düşünce tarihinde “muhalefet” kavramı

Muhalefet “h-l-f” kökünden gelen Arapça bir kavramdır. Aynı kökten gelen “ihtilâf” kelimesinde olduğu gibi, “herkesin ayrı bir yol tutması ve görüş ayrılığı” anlatılmak istenir. Kur’an’da, “Allah’a itaat ve Allah’ın sözünün (Kur’an ve diğer vahiyler) gerçek olduğunu kabul” konusunda ayrılığa düşmek (yani inkar) kötülenmiştir.[1] Yani Allah’a muhalefet asla onaylanmaz. Ancak Allah’ın sözünün anlaşılması esnasında yaşanan görüş ayrılıklarına dönük bir vurgu yoktur. Dolayısıyla “h-l-f” fiil kökünden hareket ederek tartışılabilecek konular, bugünkü siyasal anlamıyla “muhalefet” kavramını aydınlığa kavuşturacak asli konular değildir.

Türkçede muhalefet olarak kullanılan kelimenin Arapça karşılığı (ârada kökünden gelen) “Mu’ârada”dır. “Arada” fiilinin; “karşılaşmak, görüşmek; meydan okumak, rekabet etmek, yarışmak; Karşılık vermek, karşılık” gibi birçok anlamı[2] vardır. Eski bir kullanımına sahip[3] olmasına rağmen, kavramın, iktidar yanında siyasi hayatı bölüşen ikinci unsur, yani “muhalefet” anlamında kullanılması, son yüzyıllarda gelişen siyaset teorilerinin bir sonucudur. Dolayısıyla İslam siyasi düşünce tarihinde muhalefet olgusunu araştırmak istediğimizde, -muhalefet kavramında olduğu gibi- mu’arada kavramından yola çıkarak da bir noktaya varamayız.

Doğru meseleleri tartışabilmek için dikkatimizi; bağy, irtidat, tefrika gibi kavramlara yöneltmemiz gerekir.

Bağy, “istemek; istemede ileri gitmek; çabayla arzulamak; sınırı aşmak; hakkıyla yetinmeyerek başkasının canına, malına, ırzına kastetmek; saldırıya yeltenmek veya saldırmak; haksız yere yükselmek isteyerek tecavüzde bulunmak; kendisine sulhun yolları ve biçimleri gösterildiği halde haksızlıkla üst olma sevdası gütmek” gibi anlamlara gelir. Bu kelime İslam tarihinde, “Müslümanlardan bir grubun kendi kanaat ve içtihatlarına göre ‘yanlış yolda’ olduğunu düşündükleri devlet başkanına başkaldırmalarını; onu devirmek, düzeni değiştirmek veya ayrı bir devlet kurmak istemelerini” ifade etmek için kullanılmıştır. İslam hukukçukları tarafından, “suç” olarak görülmüştür. Buna göre; “İsyancıların amacı adi suç işlemek olmayıp, tamamen siyasidir. İsyancı sıfatını taşıyanların Müslüman olduklarından kimsenin şüphesi yoktur. Fakat bunlar devlet başkanına karşı ayaklanarak düzenin değişmesini isteyen, esas amaçları fesat çıkarmak olmayan, kendilerine göre yaptıklarının İslam’ın hayrına olduğunu düşünen bir topluluktur. İsyancılardan, bir yere toplanıp grup oluşturmayanlar ile devlete başkaldırmayanlara dokunulmaz. Hukuken diğer insanlara davranıldığı gibi davranılır. Bozuk inançlarının haksız propagandasını yaparlarsa uyarılırlar. Devlete isyan ettiklerinde ise önce uyarılır, sonra savaşılır. Savaştan önce uyarılmaları şarttır. Savaşta, kaçan kovalanmaz, yaralı ve esirler öldürülmez, malları zapt edilmez. Çocukları esir edilmez. Zaruret bulunmadıkça, evleri, paraları, ürünleri tahrip edilmez. Zira bu savaşın amacı, yok etmek değil, yola getirmektir.

İrtidat “r-d-d” kök harflerinden türemiştir; “geri dönüş” anlamına gelir. Aynı kökten türemiş olan mürted ise, “bulunduğu halden geri dönen” kişiye karşılık gelmektedir. İyi bir halden kötü bir hale dönüşü ifade etmek için kullanılabileceği gibi, bunun tam aksi bir kullanımla, kötü bir halden iyi bir hale dönüş için de kullanılabilir. Fakat buna rağmen kavram İslam tarihinde, “dinden dönmek” gibi özel bir anlam kazanmıştır. Ehli Sünnet fıkhına göre Müslüman doğmuş birinin Müslümanlıktan çıkmasının cezası ölümdür. İslam şer’i ceza hukukunun bir hükmüdür. Hüküm; “Dinden döneni öldürün[4] veya “Müslüman’ın kanını dökmek ancak şu üç durumda caiz olur: Evlendikten sonra zina etmesi, cinayet işlemesi ve dinini terk edip cemaatten ayrılması…” şeklindeki hadislere dayandırılmıştır. Osmanlı Tanzimat devri Islahat Fermanı’yla kaldırılana kadar uygulaması sürmüştür.

Tefrika, “f-r-k” kökünden “iki şeyi birbirinden ayırmak, parçalamak” anlamlarına gelir. Yolun çatallanması bu kökten türeyen kelimelerle ifade edilir. İslam tarihinde ise “dinde ayrılık çıkarmak, parçalara ve bölüklere ayırmak” gibi özel bir manada kullanılmıştır. “Karşılaşılan yeni durum ve ortaya çıkan yeni ihtiyaçları kuşatmak için görüş belirtme” şeklinde tarif edilen içtihat kavramı ve “içtihat ederken meselelerin muhteva ve mahiyeti üzerinde idrak ve anlayış yeteneğine göre değişik sonuçlar çıkarmak” şeklinde tarif edilen ihtilaf kavramından ayrı tutulmuştur. Parçalanma ve bölünmeye götüren ihtilaflar için kullanılmıştır.

Bu kavramları gündeme getiriyor olmamız, bu kavramlarla yapılmış nitelemelerin hepsini yanlış gördüğümüz ve hiçbirine katılmadığımız anlamına gelmiyor.

Ayrıca bu kavramları ele almamız “muhalefet” kavramıyla ilgili aydınlatıcı sonuçlara ulaşmamızı da sağlamıyor.

Sadece, İslam siyasal düşünce tarihinde, bugünkü anlamıyla muhalefet unsurunun kurumsal bir yerinin bulunmadığı gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. İslam düşünce mantığı içerisinde; iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, eğriyi doğrultmak, yanlışı düzeltmek gibi fiiller önemli bir sorumluluk olarak gündeme getirilmiş olmasına rağmen, bu sorumlulukların “toplumsal boyutta” nasıl yerine getirileceği belli değildir. Bu yöndeki teşebbüsler çağlar boyunca; dinde tefrika çıkartmak, dine isyan etmek ve dinden dönmek gibi isimlerle isimlendirilmişlerdir ve bundan sonra aynı durumun yaşanmaması için ne yapılması gerektiğine dair bir cevap yoktur. Zaman içerisinde oluşan liderlik modelleri “kurumsal/toplumsal muhalefet” fikrine imkan vermemektedir.

Meseleyi birkaç tespitle şöyle özetleyebiliriz:

  1. İster “İmamet” modeli olsun, ister “Hilafet”; iki yönetim modeli de ideal iktidar peşinde olmuştur.
  2. İdeal iktidar arayışı makamın kutsallaşmasına/dinleşmesine sebep olmuş, o makamda bulunan kişi, dinin ve Allah’ın temsilcisi haline gelmiştir.
  3. İdeal olanın (Allah kaynaklı olanın, dini olanın) karşıtı olmaz. İdeal olana karşı ancak kör olunabilir, isyan edilebilir, çarpıtılabilir.
  4. İdeal makam karşısında takınılacak tek meşru tutum, ideal tanıma uygun davranmadığı noktada eleştirmek veya düzeltmeye çalışmaktır.
  5. İktidarda bulunan kişinin hata yapması veya görevini yapamaz hale gelmesi ihtimal dahilinde olmakla birlikte, geliştirilen çözümler; o makamda bulunan kişinin onayı olmadan görev değişimi gerçekleşmesine imkan tanımaz.

İşte bu siyaset yaklaşımından dolayıdır ki, İslam düşünce tarihinde “muhalefet” fikri gelişmemiştir. Ve düşünce tarihinde bir yeri bulunmadığı için de, kelime veya kavramsal incelemelerle muhalefet konusuna direk bir katkı yapmanın imkanı yoktur. Ele aldığımız kavramlarla sadece ne kadar olumsuz manalar çağrıştırdığını ve İslam düşünce tarihinde nereye konduğunu göstermiş olduk.

(İslami) Yönetime muhalefet “İslam’a muhalefet” değildir

Müslümanların genelde ön yargılı tutumlar içerisinde oldukları göz önünde bulundurulduğunda, “İslam düşüncesinde muhalefet” gibi bir konuyu tartışmaya açmak, aslında bir risk üstlenmek anlamına gelir. Bunun birkaç değişik sebebi vardır. Birincisi, Kur’ani bir kavram değildir; ikincisi İslam fikir ekollerinde bir karşılığı yoktur. Üçüncüsü, var olan anlamı, zihinlerde, onaylanmayan kötü şeyler çağrıştırır. Bu sebeplerden dolayı, kavramın önemi ve gerekliliğine dair söylenecek her sözün, “zorlama” ve “gereksiz” görülmesi olasılığı yüksektir.

Fakat biz, günümüz şartlarında bu meselenin, devlet veya iktidar meseleleri kadar önemli olduğunu düşünüyor ve “peşin hüküm” ihtimaline rağmen kavramın tartışılmasını arzu ediyoruz.

Meseleyi sağlıklı bir zemine çekebilmek ve gerekliliğinin anlaşılmasını sağlayabilmek için öncelikle; “iktidar ile Allah” ve “uygulamalar ile din” arasında kurulan ilişkinin yol açtığı problemi tartışmak gerekir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“And olsun ki Allah, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, Kitabı ve hikmeti öğreten ve onları arındıran bir peygamber göndermekle inananlara büyük iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, bundan önce apaçık sapıklıkta idiler.” (Al-i İmran 3/164)

“Biz her peygamberi, –Allah’ın izniyle- sadece kendisine itaat edilsin diye gönderdik. …” (Nisa 4/64)

“Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükme gönül rızasıyla boyun eğmedikçe, iman etmiş sayılmazlar.” (Nisa 4/65)

Peygamberlik, Allah tarafından seçilmiş kimselere, Allah tarafından verilen bir görevdir. Ayetleri okur, kitabı ve hikmeti öğretir. Ağır ağır ve gerektikçe indirilen[5] vahiy, onun rehberliğinde oluşan yaşam biçiminin gelişim seyrini takip eder. Kah tıkandığı noktada yeni çözümler önerir, kah ümitsizliğe düştüğünde yeni bir ışık olur, kah yetersiz kaldığında takviye eder, yerine göre de uyarır ve sonrakilere örnek olması için hatalarını eleştirir. Kısacası vahiy peygamberlerin hayatında doğrudan kontrol eden ve yönlendirici bir rol oynar.

–  Vahiyle olan bu ilişkisinden dolayıdır ki, peygamberler kendiliklerinden konuşmazlar; Allah’tan aldıkları ayetleri konuşurlar.

–  Vahyin hayatlarındaki bu rolünden dolayıdır ki, peygambere itaat Allah’a itaattir.

–  Ve bunların doğal bir sonucudur ki, “din” dediğimizde hem vahiy, hem de peygamber öncülüğünde oluşan pratik kastedilmiş olur.

Peki ya peygamberin cismani varlığı olmadığında, doğrudan rehberlik yapma imkanı bulunmadığında ne olacak?

Böyle bir durumda vahyin; yaşanan sıkıntılar, problemler ve ihtiyaçlar üzerine, parça parça ve gerektikçe indirilmesinden bahsedemeyiz. O bir kere olmuş ve geçmiştir. Yapmamız gereken; bir kere olup geçmiş olan bu özel ve örnek durumu doğru anlamaya çalışmaktır.

Bu noktada ortaya çıkan görüşlerden birisi şöyle demektedir: “Vahyin indiği dönemdeki sıkıntılar, problemler ve ihtiyaçlar, insan var olduğu müddetçe aynı kalacaktır. Bu yüzden de vahiy, insanlığın bütün problemlerinin çözümlerini içermektedir. Bize düşen; vahyin dediği ve peygamberin uyguladığı şeyleri aynen kendi zamanımızda ve coğrafyamızda tekrarlamaktır.” Bu görüş, birçok kimseye doğru ve sempatik gelmektedir. Aslında kendi içerisinde bir takım açmazlar barındırdığı ve maksadı aşan anlamlar içerdiği, ancak pratikle yüzleşme imkanı bulduğunda, yani; bir devlet yönetme sorumluluğu ile yüz yüze geldiğinde görülebilmektedir. Nitekim bu fikrin ortaya çıkardığı örneklerden Afganistan’daki Taliban modeli, 1400 sene önceki yaşam tarzını Afgan dağ ve şehirlerinde yeniden kurmaya uğraşmakta; şeriat kurallarıyla yönetilen Suudi Arabistan veya Pakistan’daki Ziya-ul Hak yönetimi ise şeklen geleneksel İslam devleti modeline uysa da, İslam’ın ruhunu ve mantığını yansıtmaktan uzak bulunmaktadır.

O halde peygamber dönemi için söylediğimiz “itaat ve din” eksenli sözlerin, peygamber döneminden sonra da aynen geçerli olup olamayacağı üzerinde yeniden kafa yormak zorundayız.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, elçisine itaat edin ve sizden olan yetki sahiplerine de itaat edin. …” (Nisa 4/59)

Geleneksel Sünni düşünce, bu ayetten yola çıkarak “yöneticiye itaat etmek farzdır” şeklinde bir mantık geliştirmiş ve muhalefet fikrine kapıyı kapatmıştır. Oysa ayet öncesi ve sonrası göz önünde bulundurularak okunduğunda başka bir tabloyla karşılaşılır: Ayetler, zalimlerin kararları peşinde koşan ve zulüm düzeninin devamını arzulayan kimselerden bahisle, Müslümanlardan; zulme boyun eğmemelerini, zalime uymamalarını; Allah’a, peygamberine ve içinde Allah korkusu taşıyan yöneticilere uymalarını istemektedir. Yani, “yöneticiye itaat” gibi bir hüküm koymamakta; zulüm ve zalimle kıyaslayarak, Allah’tan korkan yöneticilerin de kendisine uyduğu yola davet etmektedir. Şu halde, peygambere itaat edilmesi gerektiği gibi yöneticiye itaat etmek yoktur.

“Din” ile belli bir zaman ve coğrafyada ortaya çıkmış “uygulamalar” arasında doğrudan kurulan ilişkiye gelince:

Peygamberin cismani varlığı ve vahyin doğrudan kontrolünün bulunmadığı hiç bir uygulama “din” olarak isimlendirilemez. Bunların hepsi beşeri uygulamalar ve beşeri yönetimlerdir. Öncülük makamında bulunanların dinden anladıklarına göre şekillenmiş ve oluşmuşlardır. Dine yapılabilecek en büyük kötülük, belli bir zaman ve coğrafyada ortaya çıkmış olan uygulamayı dinleştirmektir. Bu durumda beşerin eksiklik ve zaafları din ile meşrulaştırılmış ve beşerden kaynaklanan bütün kusurlar kaçınılmaz olarak dine mal edilmiş olacaktır. Oysa aynı dönem ve coğrafyada yaşamış olan başka kimseler, dinden başka şeyler anlamış olabilirler. İktidarda bulunanların yorum ve uygulamalarını doğru bulmamış olabilirler.

Yorum ve anlayış farkları ve bunların din ile özdeş görülmesi problemi, (Resulullah’tan hemen sonra işaretleri belirse de) Resulullah’tan hemen sonra ortaya çıkmış bir problem değildir. Önce farklı görüşlerin filizlenmeye başladığı bir ortamda hayatın dine uygun bir şekilde nasıl oluşturulacağı problemiyle başlamış, daha sonra da her fikir gurubunun kendi anlayışını din ile özdeş hale getirmesiyle yıkıcı bir geleneğe dönüşmüştür. Kur’an’ın ve Resul’ün varlığına rağmen din, bir nevi insan sözü halini almıştır. Her gurup, her cemaat, her mezhep ve her ekol, dinin hükümlerini ve hudutlarını belirleme yarışına girmiştir. Siyasi olarak hangileri daha güçlü olmayı başarmışsa, sonraki nesillere “onların dini” taşınmıştır.

“Onların dini” derken ağır bir ithamın ortaya çıktığının farkındayız. Ancak maksadımız, bugüne kadar yapıldığı gibi; onları damgalayıp, yok sayıp, din dışı ilan edip, sonra da kendi görüşümüzü din ile özdeşleştirmek değildir. İroni yöntemi ile durumun vahametine işaret etmek istiyoruz.

Gerçek şudur ki:

–  Kur’an insanlığa rehber olacak temel değerleri belirlemiş ama (siyaset, ekonomi, hukuk, eğitim, sağlık, güvenlik vs. gibi) hayatın bütün şubelerini kuşatan, her dönem ve coğrafyada aynen geçerli olacak modeller (şeriat) belirlemeyi hedeflememiştir.

–  Resulullah vahyin değerlerini anlatmış, bu değerlerin hayata nasıl geçirileceğini kendi dönem ve coğrafya şartlarına denk düşecek şekilde örneklendirmiş ama o dönem ve coğrafya şartlarında ortaya çıkan uygulamaların dinle özdeş hale getirilmemesi için hadis yazımını bile yasaklamıştır.

–  Durum böyleyken farklı zaman ve coğrafyalarda ortaya çıkan uygulamalar (şeriat), o dönemin Müslümanlarının İslam’dan anladıkları olarak görülmeli ve dinle özdeş hale getirilmemelidir. Aksi takdirde farkında olmadan dini tekeline alma iddiasında bulunulmuş olur.

–  Aynı dönem ve coğrafyada İslam adına farklı görüşler vücut bulabilir. Bunları din dışı ilan etmek yerine, onları da kuşatan bir tarz geliştirme mecburiyeti vardır. Bu anlamda “muhalefet” kavramı ve bu kavram etrafında şekillenen kurumsal yapı, “sorun çözen” bir niteliğe sahiptir.

Eğer zaman ve coğrafya ile sınırlı olan bir düşünce veya uygulamanın muhalifi oluşmuyorsa; toplum bitmiş, üretkenliğini kaybetmiş, ruhunu yitirmiş demektir. Allah tarafından gönderilmiş olan din mükemmel ve kusursuzdur. Ancak insan eksik ve kusurludur. Dinin değerlerini hayata geçirirken oluşturacağı modeller, kuracağı kurumlar, kullanacağı araçlar ve başvuracağı teknikler yanlış olabilir; başlangıçta iyiyken zaman içerisinde eskiyebilir ve ihtiyacı karşılayamaz hale gelebilir. Bununla birlikte insan, alışkanlık haline getirdiği şeylere karşı bakar kör olur. Bir vakit sonra eksiklik ve aksaklıkları görmemeye başlar. İşte bu noktada ruhu diri tutacak, körlüğü giderecek ve durgunluğa hayat verecek olan unsur sağlıklı muhalefettir. Müslümanlar bu kavramı içselleştirdiklerinde, bugüne kadar “tefrika” görevi görmüş olan farklı fikir ve düşünceler, bundan sonrasında; Müslümanlara hayat veren, onları sürekli dinamik kılan bir rol üstlenmiş olurlar.

Tabii burada ister istemez bir soru gündeme gelmektedir: Müslümanlar, Kur’ani olmayan bir kavramı neden içselleştirecekler?

Doğru ve adil bir siyaset modeli, iktidar kadar muhalefetin de doğru tanımlanmasından geçmektedir. İslam tarihinde hak ettiği yeri bulamamış olmakla birlikte, günümüz siyaset anlayışı ve devlet düzeni içerisinde muhalefet konusunun, iktidar konusu kadar önemli bir yeri vardır. Bu yüzden bu konunun, İslam’ın temel değerleri içerisindeki yerini doğru tespit etmek ve bu kavramı neden içselleştirmek gerektiğini iyi ortaya koymak zorundayız.

İslam’da muhalefetin temelleri

Bireysel boyutta gerçekleşen ihtilaflar ve sözden öte gitmeyen eleştiri, İslam düşünce tarihinde genel kabul görmüş bir meseledir. Fakat biz bu başlık altında, toplumsal boyutta gerçekleşen kurumsal muhalefet fikrini ele almaya çalışacağız. Bireysel uyarı ve düzeltme çabalarını izah etmek çok kolay olmakla birlikte, günümüzdeki anlamıyla toplumsal muhalefet fikri geleneksel zihnin alışkın olduğu bir fikir değildir ve izahı zordur.

Açıklamalara geçmeden önce önemli bir husus olarak şu noktaya dikkat çekmemiz gerekir.

Kur’an’da, devlet kurmaya veya iktidarı ele geçirmeye dönük doğrudan bir emir yoktur. Fakat Allah’ın yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirebilmek için Müslümanların; devlete de, iktidara da ihtiyaçları vardır. Başka bir ifadeyle dinin devlet gibi bir emri yoktur bu yüzden dinin devleti olmaz; ancak Müslümanların devlete ihtiyacı vardır bu yüzden Müslümanların devleti olur.

Dolayısıyla muhalefetin düşünce temellerini ortaya koyup gerekliliğinden bahsettiğimizde:

Birincisi; dinin bir emrinden bir gereğinden bahsetmiş olmayacağız. Devlet ve iktidar gibi, Müslümanların bir başka ihtiyacından bahsetmiş olacağız. İktidarın baskıcı ve otoriter bir çizgiye kaymasını engelleyerek dengeye getiren ve devletin adaleti sağlamasını kolaylaştıran bir ihtiyacından…

İkincisi; sadece parlamento içi uyarı ve karşı çıkışlardan bahsetmiş olmayacağız. Çünkü imtihanın gereği, bütün toplumun kendi iradesini açıkça ifade edebilmesidir. Bu ise belli yönleriyle parlamento içi muhalefet aracılığıyla ama daha çok parlamento dışı muhalefet ve örgütlü veya örgütsüz sivil toplum hareketleri aracılığıyla gerçekleşir.

Bu ön açıklamalar ışığında:

–  İslam düşüncesi içerisinde muhalefet olgusu, ilk olarak, “yönetimde mutlak otorite” fikrine aykırı olan tevhid ilkesinde kendisine zemin bulur.

“İmamet peygamberliğin devamıdır” diyerek imamı yeryüzünün tek hükümranı haline getiren Şia ile “Allah’ın temsilcisi” olarak idealize ettiği halifeyi yeryüzünün tek hükümranı haline getiren Ehli Sünnet; İslam’ın en temel öğretisi olan tevhid ilkesine aykırı bir tutum sergilemiştir. Hakimiyet kavramını, “bir varlığın başka bir varlığın hareketlerini tahdid veya men edip, onu kendi isteği doğrultusunda, istediği yöne sevk etmesi, ona bir nevi gem takması”[6] olarak tarif edebiliriz. İslam’a göre yerde de gökte de mutlak hakim Allah’tır. Kainattaki her şey O’nun kudretindedir; O’nun tarafından yaratılmış, O’nun tarafından düzene konulmuş, O’nun tarafından kaderi belirlenmiş ve O’nun tarafından yolları gösterilmiştir.

“Rabbinin yüce adını övgüyle an! O’dur her şeyi yaratıp düzene koyan. O’dur her şeyi olması gerektiği gibi var eden; sonra da amacını gösteren.” (A’la 87/1-3)

İnsan ise kainattaki yaratılmışlardan biri, mutlak efendi olan Allah’ın karşısında boyun eğmek zorunda olan aciz bir varlıktır. Bununla birlikte Allah’ın rahmetinin bir sonucu olarak kendisine eşyayla ilgili bilgi verilmiş ve yeryüzünün sahibi/mirasçısı[7] yapılmıştır. Ancak bu sahibiyet, mutlak veya Allah’a vekaleten gerçekleşen bir sahibiyet değildir. Yani bir hakkın, bir yetkinin veya bir salahiyetin sonucu olarak gerçekleşmez. İmtihan etmek için verilmiş bir sorumluluktur ve “adalet” şartına bağlıdır.

“… Aralarında hüküm verecek olursan adaletle hükmet. Çünkü Allah adil olanları sever.” (Maide 5/42)

İşte bu ve farklı ayetlerde “hakimiyet” ile “adalet” arasında kurulmuş olan ilişki, yeryüzünde insana verilen sorumluluğun (mutlak hakim) Allah tarafından belirlenmiş olan sınırıdır. Kendi selameti için doğru olan, insanın bu sınıra uymaya çalışmasıdır.

Fakat insan ne kadar adaleti gözetmeye çalışırsa çalışsın, fıtratından gelen zaaflar ve kusurlar, önünde bir engel olarak yükselirler. Şüphesiz ki Allah katında önemli olan, insanoğlunun ortaya koyacağı samimi çabadır. Fakat “yeryüzü hükümranlığı” açısından baktığımızda, bu zaaflar ve kusurlar “insan hakimiyeti” olgusunu şüphe duyulması gereken bir noktaya getirirler. Adı ister “imamet” isterse “hilafet” olsun, hiç bir beşer yönetimi mutlak olamaz. Yanılma, şaşma, unutma, azma, sapma, görmeme, işitmeme, akledememe gibi sayılabilecek daha birçok kusuru potansiyel olarak bünyesinde taşır.

Bir yönetimin iyiliği, adalete uygunluğu ve gücü, sadece yönetimde bulunan bireyin iyiliğine, adilliğine ve gücüne bağlı değildir. Ne kadar iyi olursa olsun her insan hata yapabilir. Hatta çevresindekilerin yaklaşımından dolayı farkına varmadan bile adaletten uzaklaşabilir. Ancak yönetim gücünü elinde bulunduran bireyin hataları sadece kendisiyle sınırlı kalmayacağı, bütün olarak topluma zarar vereceği için mutlaka bir denetim mekanizması oluşmak zorundadır. Allah’ın direk müdahalesi ve hataları düzeltmesi gibi bir durum söz konusu olmayacağına göre, bu noktada görev tamamıyla toplumun diğer unsurlarına düşer.

Eğer bir toplum, dini gerekçeler oluşturarak yönetime peşinen itaat etmeyi seçmişse, o toplumun denetim yapma imkanı kalmamış demektir. Kısa sürede yozlaşmaya ve adaletten uzaklaşmaya mahkum hale gelir. Ama bir toplumu oluşturan bireyler “yeryüzünde adaleti gerçekleştirmek” gibi bir sorumluluğa sahipse ve hem bireysel olarak bu uğurda çalışıyor, hem de sorumluluk makamındakilerin çalışmalarını izliyorlarsa, sürekli uyanık ve dinamik bir toplum oluşmuş demektir. Bu sorumluluktaki bireyler, yönetimi bir kişi veya kadroya emanet etseler bile daima onu gözetler ve izlerler. Yeri geldiğinde eleştirerek ve uyararak adaletin en üst seviyede uygulanmasını sağlarlar. Böyle bir toplumun sürekli iyiye doğru gelişme göstermesi kaçınılmazdır.

“Güçlü ve uyumlu bir toplum için her kafadan ayrı bir sesin çıkmaması” fikri, ilk anda kulağa hoş gelebilir. Ancak bunun çözümü, devlet bütünlüğünü yitirmektense zalim sultana boyun eğmek olmamalıdır. Yani bir yanlışı başka bir yanlışla düzeltmeye çalışmak çözüm olarak görülmemelidir. Daha uygun olan çözüm, farklı seslerin kurumlaşmasına müsaade etmek; bunların eleştiri ve yorumlarını halka açık bir şekilde yapmalarına imkan tanımak; halkın desteğini almayı başarmaları durumunda da yönetime gelmelerine müsaade etmektir. Bu durumda, halk arasında yaygınlaşmaya başlayan bir fikri yanlış bulanlar da, aynı kanallarla onu eleştirebilirler ve yanlışlığını halka anlatabilirler. Bu sayede hem toplumun dinamizmini diri tutacak olan eleştiri mekanizması işlerlik kazanmış olur, hem de bir eleştiri isyana dönüşme ihtiyacı hissetmeden açıkça tartışılarak kabul veya reddedilebilir.

–  İslam düşüncesinde muhalefet olgusu ikinci olarak kendisine “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” ilkesinde karşılık bulur.

İyilik ve kötülük, insanın kendi içinden (hevadan) veya dışından (tağuttan) sebeplere bağlı olarak hayatın her anında karşılaşabileceğimiz kavramlardır: söz, duruş, davranış, tutum, hareket vb. şekillerde kendilerini gösterirler. Zaman zaman bireysel, zaman zaman toplumsal olmak üzere hayatın her an ve boyutunda karşılaşılabildiği için; ne sadece bireylerle ne de sadece toplumla ilgilidir. İyiliklerin çoğalması ve kalıcı olabilmesi, kötülüklerin azalması ve bir daha geri dönmemesi; toplumun bütün unsurlarının ortak hareket etmesine bağlıdır. Bu yüzden Yüce Allah bu sorumluluğu, fert fert bütün Müslümanlara yazmıştır.

“Erkek ve kadın bütün iman edenler birbirlerinin dostudurlar. Birbirlerini iyi ve doğru olanın (maruf) yapılmasına özendirir, kötü ve zararlı olandan (münker) sakındırırlar. ….” (Tevbe 9/71)

Organize olmayı başarmış toplum, her sorumluluğun kurumsal bir sahibinin bulunduğu ve bu kurumların uyum içerisinde çalışabildiği toplumdur. Dolayısıyla “devlet” olmak, toplumdaki mutluluğu artıracak iyiliklerin yaygınlaşması için çalışan, topluma zarar verecek kötülüklere karşı ise mücadele eden kurumların varlığını zorunlu kılar.

Peki bu durumda, organize devlet mantığı ile iyiliği emir ve kötülükten nehiy sorumluluğu arasında bir çelişki mi doğmaktadır?

Otoriter devlet, güdülmesi gereken bir sürü olarak kabul ettiği için; halkın görüşüne değer vermez, her şeye burnunu sokmasını arzulamaz. Tam tersi, sessiz, itaatkar vatandaşlar arzular. Kargaşa çıkaracağı ve bütünlüğüne zarar vereceği endişesi ile çok seslilikten korkar. Her şeyin bir disiplin içerisinde gerçekleşmesini ister. İslam ise bambaşka bir tutum sergiler. Bir imtihan olarak tanımlamak suretiyle herkesi yaşadığı hayattan mesul tutar. Hatta otoritelerin baskısı, malını mülkünü kaybetme endişesi, sevdiklerinin hoşnutsuzluğu gibi sebeplerle kötülüğe rıza gösterenleri hesapların sorulacağı gün ile uyarır.

“Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden fazla yük yüklemez. Herkesin yaptığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. …” (Bakara 2/286)

“De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizin için Allah’tan, peygamberinden ve Allah yolunda çalışmaktan daha değerli ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah günah işlemeye istekli (fasık) kimseleri doğru yola eriştirmez.” (Tevbe 9/24)

Böylece iyiliği emretmek kötülükten alıkoymak ilkesi; her ferdi uygulayıcı, her ferdi denetçi haline getiren bir ilkeye dönüşür. Sorumluluğu sadece belli makamlara ve güçlere bırakmaz.

“Sorumluluğun sadece belli makam ve güçlere bırakılmaması” sözünden kasıt; kimsenin kimseyi takmaması, her kafadan farklı bir sesin çıkması ve herkesin kafasına göre davranması değildir. Halkın otorite üzerinde denetçi olduğu bir toplumsal yapıdan bahsediyoruz. İslam tarihinin belli bir döneminden sonra ortaya çıkan devlet modelleri tek merkezli, otoriter devlet niteliğinde olduğu için, “halkın denetimi” konusunda kurumsal bir çözüm gelişmemiştir. Şia haricindeki ekoller teorik olarak “var olması” gerektiğini kabul etmiş, ancak tarihi tecrübe bu yönde bir pratiğin oluşmasına imkan vermemiştir. Böylece hayrı ve adaleti sürekli kılacak en temel unsur ihmal edilmiştir. Fakat bununla birlikte günümüz beşeri tecrübeleri; “muhalefet” kavramıyla isimlendirdikleri ve halkın otoriteyi denetlemesine kurumsal olarak imkan tanıyan güzel bir yöntem keşfetmiş bulunmaktadır. Fakat bu tecrübelerin özünde maddecilik ve ondan kaynaklanan rekabet / hırs zehirleri bulunduğu için, insanlığın faydasına olacak şekilde uygulamakta zorlanmaktadırlar. Bu güzel kurumu işler kılacak ana temeller ise İslam’da bulunmaktadır. Müslümanlar bu kavramı keşfettikleri ve iyiliği emir kötülükten nehiy ilkesi çerçevesinde işler hale getirdikleri zaman, bambaşka bir sonuç ortaya çıkacaktır. Zaten Müslümanların temel sorumlulukları arasında yer alan “denetim” sorumluluğu kurumsal bir karşılık bulmuş olacaktır. Böylece, Hz. Ömer gibi sorumlu yöneticilerin “Ben bazı durumlarda yanlış yola girersem, siz ne yaparsınız” şeklinde gündeme getirdikleri yardım talepleri cevapsız kalmayacaktır. Elindeki sopayı göstererek: “Eğer sen eğri yola girersen, seni şu sopa ile düzeltiriz[8] diyen Bişr İbn-i Saad gibi sorumlu Müslümanların sözleri havada kalmayacak; yanılan veya sapan yöneticiyi düzeltmek, düzelmiyorsa görevden almak gerçekten mümkün hale gelecektir.

–  İslam düşüncesinde muhalefet olgusu üçüncü olarak kendisine “şura/meşveret” ilkesinde karşılık bulur.

“Ş-V-R” kökünden türemiş olan şura, meşveret, istişare ve müşavere gibi kavramlar, Kur’an’da dört yerde kullanılmış olmasına rağmen, İslam siyaset düşüncesinin en fazla üzerinde durduğu kavramlar olmuştur. Sadece Kur’an’da kullanıldığı bağlam çerçevesinde bakıldığı zaman, kavram ile siyaset arasında doğrudan bir ilişki kurmak zordur. Hatta bu yüzden kimi düşünürler, bu kavramların devlet düzeni ile ilgisinin olmadığını savunmuşlardır.

Fakat söz konusu ayetleri indikleri dönem ile çağdaş kıldığımız zaman (yani o dönemin mantığı içerisinde anlamaya kalktığımızda) bağlamından farklı bir gerçekle karşı karşıya kalırız. Meşveret sistemi vahiy gelmeden önceki cahiliye toplumunun idari ve yönetim sisteminin adı idi. Uzun yıllar süren kan davalarından ve savaşlardan yorulmuş olan kabileler, çatışma ve savaşları engellemek için böyle bir sistem geliştirmişlerdi. Buna göre bütün kabilelerin temsilcileri bir araya geliyor, sorunları ve çözüm önerilerini tartışıyor, sonra da bunların gerektirdiği idari kararları hep birlikte alıyorlardı. Gerçi bu meclis, sadece kabileleri karşı karşıya getirecek konuların tartışıldığı bir meclis idi. Haksızlıkların, adaletsizliklerin ve zulmün tartışıldığı bir meclis değildi. Zayıfın ve ezilmişin görüşleri bu mecliste asla yer bulmazdı. Fakat bununla birlikte, her tarafta krallıkların bulunduğu bir dünya için, farklı görüşlerin tartışılmasına ve muhalefete imkan veren bir sistem idi.

İşte bu çerçevede Kur’an, “işleri aralarında danışma iledir[9] dediğinde bilinmeyen yeni bir kavram ortaya atmış değildi. Toplumda bilinen ve var olan sisteme işaret ederek o sistemin sürdürülmesinden yana olduğunu ilan etmiş, zımnen bu sistemi insanlığın geleceği bakımından güzel bir sistem olarak görüp onaylamıştı. Fakat şu farklarla ki:

  1. İslam bu sistemi dar meclis salonlarından çıkarıp, bütün topluma ve bütün işlere yaygınlaştırmakta idi.
  2. Ve sadece güçlülerin konuşup kendi menfaatleri doğrultusunda karar aldıkları bir mekanizma olmaktan çıkarıp, (iyiliği emir kötülükten nehiy ilkesi çerçevesinde düşündüğümüzde) bütün halkı denetçi haline getiren bir işleyişe büründürmekte idi.

Fakat o günün dünyası tek merkezli otoriter yönetimlerden oluşmaktaydı. “Şura” kavramıyla İslam’ın neyi kastettiği ve sıradan bir insan gibi yaşayarak Resulullah’ın ne yapmaya çalıştığı tam olarak anlaşılamadı. Birlikteliğe engel teşkil eden kabilecilik taassubunun son bulmasıyla birlikte zihinler, hemen tek merkezli otoriter yönetimlere doğru kaydı. Dolayısıyla bütün iyi niyetlere rağmen meşveret sistemi doğru bir uygulama alanı bulamadı. Yöneticiye itaat merkezli bir düşünce gelişti. Eleştirilere, uyarılara ve muhalefete kulak vermek yöneticinin insafına bırakıldı.

Oysa bugünün Müslümanları, dünyanın farklı coğrafyalarında geliştirilen kimi fikirlerin bir sonucu olarak kurumlaşma imkanı bulmuş muhalefet olgusu sayesinde, şura sistemini öneren vahyin aslında neyi kastettiğini çok daha iyi anlayabilecek duruma gelmişlerdir. Güçlerini birleştirerek sivil toplum kuruluşları oluşturan; böylece eleştirilerini, uyarılarını daha güçlü bir şekilde ifade edebilen; eleştirilerine kulak asmayan veya projelerini beğenmedikleri yöneticiyi başkasıyla değiştirebilen bir muhalefetin, toplumu ne kadar dinamik kılabileceğini daha iyi görebilmektedirler.

Bu uygulamalar, aslında Rabbimizin insanlığa bir hediyesi idi. Fakat Müslümanlar kıymetini yeterince bilemediler. Günümüz siyasi değerlerinin yol açtığı bir sürü istismar ile ağır aksak yürüyen sistemin ilacı İslam’dadır.

Eğer devlet Müslümanlar için gerekli bir kurumsa –ki günümüz şartlarında öyledir-, o zaman muhalefet kurumu da önemli ve gerekli bir kurum olarak karşımıza çıkar. Müslümanlar, muhalefet kurumunun önemini ve gerekliliğini fark ettiklerinde, siyasal sistemler ve insanlık bambaşka bir mecraya doğru yürümeye başlayacaktır.

Muhalefet olgusunu yeniden keşfetmeliyiz

Muhalefet fikrinin dünya çapında değer kazandığı bugün, insanlığın doğru bir çizgide yürümesini sağlayabilmek için; Müslümanların muhalefet kavramını yeniden keşfetmeleri gerekmektedir. İslam siyaset düşüncesinde muhalefet olgusunu yeniden tanımlamalı ve muhalefeti kurumsallaştırmalıyız. Temeli bizde olan gerçeklere sahip çıkmalı, zulüm içerisinde kıvranan insanlığa öncülük yapmalıyız. Vahyin belirlediği köşe taşları içerisinde, insanlığın beklentilerine cevap verebilecek güçlü ve adil siyaset teorileri oluşturmalı ve siyasetin ayrılmaz bir parçası olan “muhalefet” unsurunu işler hale getirmeliyiz. Onu; imtihanın gereği, iradeyi açığa çıkaracak bir unsur ve hayrın yaygınlaşması noktasında bireyleri sorumluluk alanına çekecek bir olgu olarak görmeliyiz.

Fakat bunu başarabilmek için:

  1. Hangi düşünce çizgisinden olursa olsun; artık gelenek haline gelmiş ve bir ezbere dönüşmüş olan düşüncelere karşı muhalif bir bakış açısı geliştirmeyi başarmak zorundayız.

Her şeye karşı olan ve her meseleyi sulandıran bir yaklaşım tarzını kastetmiyoruz. Maksadımız, günün söylemini ve günün fıkhını oluşturmak çerçevesindedir. Bizden önce söylenmiş olanlar elbette ki önemli ve onlardan yararlanmanın yollarını bulmak zorundayız. Ama vahiy haricindeki hiçbir söz evrensel değildir. Beşerden çıkmış olan her söz kendi dönemi içindir. Bizden öncekiler kendi sorumluluklarını yerine getirdiler ve kendi günlerine hitap eden bir söylem, bir mücadele ortaya koydular. Şimdi sıra bizdedir; bizim de kendi dönemimize hitap eden bir söylem ve mücadele tarzını oluşturmamız gerekmektedir. Bunu; bizden öncekileri aynen tekrarlayarak yapmamıza imkan yoktur. Onlardan yararlanmaya çalıştığımız kadar, onlara eleştirel bakmayı da başarmak zorundayız.

  1. İnsanlığın problemini çözmek gibi büyük hedeflere yönelmeden önce, “Muhalefet” olgusunu önce kendimiz kabullenmek ve kendi cemaat ve kurumlarımızda yerleştirmek zorundayız.

Oluşturduğumuz guruplar, cemaatler; kurduğumuz dernekler, vakıflar; çabalarımızı ortaya koyduğumuz gazete, dergi ve yayınevleri kadim problemlerimizin birer aynası gibi! Sadece bizi yansıtıyor. Bünyesinde oluşan yapılanma biçimi ise; otoriter, baskıcı ve farklılığa tahammülü olmayan geleneksel siyaset teorilerine fazlasıyla benziyor. En gelişmiş kurumlarımız bile maalesef lider merkezli: Lideri Hz. Ömer gibi olan paylaşıma ve eleştiriye bir noktaya kadar açık; lideri Hz. Osman gibi olan, içinde bulunduğu kurumu kendisiyle kaim görmekte; lideri Muaviye gibi olan ise “ben ne dersem o!” mantığıyla hareket ediyor. Ama hepsi, öyle veya böyle “otoriter” ve “tek merkezli” bir görünüm çiziyor.

Demokratik sistemin ortaya koyduğu parti yapılanma modelleri bile, Müslümanların cemaat ve kurum yapılanmalarından daha ileri bir görüntü vermektedir. Belli ortak paydalarda farklı görüşleri bir araya getirebilmesi; farklı görüşlerin yönetimde yer almasına imkan sağlaması; alınan kararların dayatmayla değil ikna yöntemleriyle alınması; kitleleri grupsal bir hamaset etrafında değil “proje” etrafında toplaması; başarısız yönetimleri görevden alıp, yerine alternatif yönetimler çıkarabilmesi gibi özellikler, Müslümanlar tarafından dikkatle incelenmeyi hak etmektedir.

“Muhalefet” olgusunu kabullendiğimiz ve yapılanmalarımızı bu mantığa göre oluşturmayı başardığımız an; insanlığın problemlerini çözecek isabetli öneriler sunmaya en fazla yaklaştığımız an olacaktır.

  1. Doğru muhalefet yapmayı başarmak zorundayız.

Bir fikirden doğru bir şekilde yararlanabilmenin yolu, ön yargıyla bakmamak ama eleştirel bir bakış açısını da korumaktır. Sağlıklı bir yararlanma ancak bu ikisi arasında kurulacak dengeye bağlıdır.

“Siyasal muhalefet” meselesi de böyledir. Peşinen her şeye karşı veya peşinen her şeye taraftar olduğumuzda, sağlıklı bir muhalefet gerçekleştiremeyiz. Kimden gelirse gelsin evrensel değerlere göre iyi olana iyi; kimden gelirse gelsin evrensel değerlere göre kötü olana kötü demeyi başarmak zorundayız. Yani bireylere, olaylara veya kurumlara değil; değerlere, muhalif veya taraftar olmalıyız. Bu çerçevede de, kimden gelirse gelsin “iyi” ve “doğru” olanı desteklemeli; kimden gelirse gelsin “kötü” ve “yanlış” olana karşı çıkmalıyız.

“İyi ve kötü”, “doğru ve yanlış” gibi kavramları hoyratça kullanmamak için de, bunlarla ne kastettiğimiz açık olmalı. Bir şeye karşı çıkarken veya bir şeye destek verirken onu bir proje ciddiyetinde incelemeli; sadece belli bir dinin veya cemaatin değil bütün insanlığın problemlerini çözecek nitelikte çözüm önerileri ortaya koyabilmeliyiz. Toplum, projelerimizin inandırıcılığı ve uygulanabilirliği oranında bizlere destek verecektir. Eğer meseleleri bir proje ciddiyetinde ele almadan eleştirirsek; hiçbir şey beğenmeyen ama kendi çözümü de olmayan bir hareket durumuna düşer ve inandırıcılığımızı yitiririz.

Yapıcı muhalefet yanlışı eleştirmek ve protesto gösterileri yapmak kadar; doğruyu övmeyi ve destek gösterileri yapmayı da gerektirir. Eksik olan karşısında ise destek belirtmekle birlikte, daha iyi olması için nelerin yapılması gerektiğini ortaya koyabilmeliyiz.

Sonuç

“Yapmalıyız, etmeliyiz” gibi yargılarla gündeme getirilen öneriler, sadece zihinleri harekete geçirmeyi hedeflemektedir. Çünkü aslında Müslümanların, bu konular üzerinde kesin yargılar ifade edecek yeterlilikte zihni hazırlıkları bulunmamaktadır. Daha işin başında sayılırız. Bu konular üzerine daha çok kafa yormamız ve tartışmamız gerekmektedir. Sağlıklı bir mecra oluşabilmesi için, belki de “iktidar” kavramından daha çok “muhalefet” kavramı üzerinde durmalıyız. Çünkü bu noktada ulaşacağımız olgunluk, iktidar konusunda da doğru ve ayakları yere basan neticelere ulaşmamızı sağlayacaktır.

Şu iki gerçeği asla unutmamalıyız:

  1. Eleştirinin, muhalefetin ve düzeltmenin olmadığı yerde gelişme durur. Toplum/cemaat/gurup ruhunu yitirir ve her geçen gün sermayesinden yemeye başlar. Ardından da kısa sürede yozlaşır, bozulur. Farklı sesler zenginliktir. Farklı düşünebilen kimseler varsa eleştiri ve uyarı gerçekleşebilir. Herkesi aynı düşünmeye zorlamamızla kendi ayağımıza kurşun sıkmamız arasında fark yoktur. Farklılıklar arasında yükselmesi muhtemel çatlak sesler bile yerine göre gereklidir. Bir yandan toplumdaki tahammülü artırırken, diğer yandan çatlak seslere karşı söylenmesi gereken sözlerin daha güçlü söylenmesini sağlar.
  2. Eleştiri, muhalefet ve düzeltme gibi mekanizmalar içermeyen bir yönetim modeli hem sağlıklı bir model olamaz, hem de günün beklenti ve ihtiyaçlarına cevap veremez.

Müslümanlar bu alanlarda oldukça geride kalmış bulunmaktadırlar. İnsanlığın ufkunu açacak potansiyele sahiptirler ve kısa zamanda bu role ulaşabilirler. Ancak önce ezberlerini bozmaları, kalıplarını kırmaları gerekmektedir.

 

– BİTTİ –

 

 

[1]  Bakara 2/176, Hud 11/110 vb.

[2]  Daha geniş bilgi için bkz. Nevin Abdulhalık Mustafa, İslam siyasi düşüncesinde muhalefet, muhalefet kavramı.

[3]  Tasavvuf büyüklerinden Sehl b. Abdullah et-Tusteri’ye (ö. 283) ait olan bir kitabın ismi, “Mezhep Mensuplarına ve İhtilaf Edenlere Reddiye ve Muhalefet”tir. Burada, “eleştiri, açıklama, eksik yönlerini sergileme ve karşı görüşlerini belirtme yoluyla tenkitçi bir tutum takınma” anlamında kullanılmıştır. (Nevin Abdulhalık Mustafa, İslam Siyasi düşüncesinde Muhalefet, İz yayıncılık 1990, s 43)

[4]  Buhari, cihad, 149; Ebu Davud, hudûd, 32

[5]  İsra 17/106

[6]  A. Bülent Ünal. İlk devir İslam düşüncesinde egemenlik. İkinci bölüm: Kur’an’da hakimiyet. İzmir İlahiyat Vakfı yayınları, 2006, s 49

[7]  Neml 27/62

[8]  Kenz ul-Ummal, C 5, Hadis no 2413

[9]  Şura 42/38

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir