İslam Felsefesi Nedir? / Abuzer DİŞKAYA

Bir İslam felsefesinin var olup olmadığı ve varsa bu felsefenin mahiyetinin ne olduğu sorusu uzun zamandır etrafında oldukça hararetli tartışmaların yaşandığı bir konudur. Acaba “İslam felsefesi nedir?” diye bir soru sormak anlamlı ve doğru mudur yoksa İslam ve felsefe yan yana gelemeyecek iki çelişik kavram mıdır? Doğal olarak her iki anlayışı savunanlar da bulunmaktadır. Öncelikle bir hatırlatma ve uyarı ile başlayalım. “İslam felsefesi nedir?” sorusuyla “Müslümanlar tarafından yapılmış bir felsefe var mıdır?” sorusu birbirinden tamamen farklı olan iki alana tekabül etmektedir. Çünkü birinci sorunun cevabında henüz ittifak sağlanamamışken ikinci sorunun cevabının evet olduğundan kimsenin şüphesi bulunmamaktadır. Bu ikinci soruya cevap verebilmek için müellifi Müslüman olan binlerce felsefe kitabına bakmak yeterlidir ve bunun için başka bir delile ihtiyaç yoktur. Dolayısıyla tartışma konusu olan birinci sorudur, ikincisi değil.

“İslam felsefesi nedir?” sorusuna makul bir cevap verebilmek için bu terkibi oluşturan kavramların ne anlama geldiğinin açıkça ortaya konması ve sonrasında da bunlar arasında bir atıf ilişkisi bulunup bulunamayacağının tespit edilmesi gerekir. Terkibin ilk kelimesini oluşturan “İslam’dan” ne kastedildiği çok açıktır. İslam’dan tabi ki bir din kastedilmektedir. Ve bu dinin kaynaklarının ne olduğu üzerinde herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. Ancak terkibin ikinci kelimesini oluşturan “felsefe’nin” ne anlama geldiğini sorduğumuzda, buna herkes tarafından kabul edilebilecek bir cevap verebilmek pek de mümkün görünmemektedir. Acaba felsefe beşeri bilginin bir türüne mi tekabül etmektedir? Acaba felsefe bize varlık âlemi hakkında bir çeşit bilgi mi vermektedir? Pek çok kişi felsefi önermelerin totolojiden ibaret olduğunu ve dolayısıyla da bize herhangi bir şey hakkında güvenilir herhangi bir bilgi vermediğini iddia etmektedir. Tabi bu son yaklaşım ve iddia daha çok felsefe ile metafizik aynı anlamda kullanıldığında ileri sürülmektedir. Yani söylenmek istenen metafiziğin bir ilim olmadığı ve bu yüzden de bizlere herhangi bir bilgi vermediği yönündedir. Pozitivist dayanakları olan bu yaklaşımın temel tezi duyulur olanın ötesinde hiçbir şeyin olmadığı ve doğruluk veya yanlışlığı tecrübe yoluyla ortaya konamayan önermelerin de ya anlamsız ya da totoloji olduğudur.

Felsefe, metafiziktir. Bu yüzden eğer metafiziği felsefeden alacak olursak geriye felsefe diye anılmaya hak kazanacak hiçbir şey de kalmaz. Bu etrafında hararetli tartışmaların yaşandığı bir konudur. Bu yüzden herhangi bir kişi felsefe yapmaya başlamadan önce bu önemli meselede nasıl bir tavır takınacağına karar vermelidir. Aksi taktirde felsefe yapmak yerine her türlü duruş ve görüşü doğru diye savunabilecek spekülatif bir silaha sahip olmaktan başka bir kazancı olmayacaktır ki, bu da Sokrat öncesi Sofistik dünyaya geri dönüldüğü anlamına gelir. Yani hakikat diye bir şey yoktur, varsa da bilinemez, bilinse bile başkalarına aktarılamazı savunan dünya! Yukarıdaki iddialı cümlemize rağmen felsefenin metafizik olup olmadığının ciddi bir şekilde ele alınması gerekir.

Peki, felsefe metafizik midir? Öyleyse, metafiziğin bizlere söyleyeceği bir şeyi var mıdır, yoksa metafizik kelimelerle oynamaktan ibaret olduğu için bizlere varlık âlemi hakkında dolayısıyla da hakikat hakkında herhangi bir şey söylemez mi? Peki, metafizik nedir? Bu her insanın hayatında şu veya bu şekilde cevap vermesi gereken önemli bir sorudur. Çünkü farkında olsun veya olmasın her insan hayatını metafizik sorular tarafından belirlenmiş bir dünya içinde yaşar. Bunun aksi zaten mümkün değildir. Metafiziğin bu doğal hali tıpkı ayranda bulunan yağ gibidir. Oradadır ama görülmez. Veya görebilmek için ayranı belli işlemlerden geçirmek ve içinde bulunan yağı ondan ayırmak gerekir ki, herkese “işte görünmüyordu ama yağ ayranın içinde bir şekilde vardı” denebilsin. Yani pek çok kişi tarafından görülmemiş ve ne olduğu hakkında açık bir tasavvura sahip olunmasa da metafizik hayatın içinde ve onu belli doğrultularda yönlendirmektedir. Onu hayatın içindeki doğal halinden çıkarmak ve herkese işte budur diyebilmek için filozof olmak ve varlıkla felsefe diliyle konuşabilmeyi bilmek gerekir. Bu yüzden insanların çoğunun metafiziğin ne olduğuna dair somut cevapları yoktur ve olması da beklenmemelidir.

Metafizik zordur. Akıllı olan hiçbir insanın ondan müstağni olması düşünülemez. Pek çok insanın metafiziğin ne olduğunu bilmeden hayatına devam ettiği söylenebilir. Ancak bu haklı bir itiraz değildir. Yukarıda da söylediğimiz gibi metafizik hayat içinde ayrandaki yağ gibi bulunur ve insanların çoğu tarafından görülmediği için bilinmemesi de çok normaldir. İnsan aklı ancak çalışmaya başlayıp kendisiyle diğer var olanlar arasında makul ilişkiler kurmaya başladığında metafizik ona görünür olmaya başlar ve işte o zaman arıtma işlemi başlamış olur. Dolayısıyla aklı faal olan bir insanın metafizikten müstağni olabileceği asla söylenemez.

“Varlık veya var olmak nedir?” dediğimizde insan zihni etrafını kuşatmış olan şeylere yönelmeye başlar. Etrafının adı duvar, ağaç, masa, toprak ve taş olan pek çok şeyle çevrili olduğunu görür. İnsan açısından bütün bunlar vardırlar. Var, var olmak, bu şey vardır. Acaba bu “varlık” ve “var olmanın” gerçek anlamı mıdır? Ağaç vardır, masa vardır, duvar vardır, çöl vardır, dağ vardır ve daha benzeri pek çok şey vardır. Bütün şeylere yüklem olan bu var olmak da nedir acaba? Varlık nedir? Başka bir deyişle kavramı açısından en açık ve en kolay anlaşılır olan bu varlık ve var olmanın anlamı nedir? Varlık ve var olmak kavramı o kadar apaçıktır ki bundan daha kolay anlaşılır bir kavram daha olmadığını söylersek abartmış olmayız. Gerçekte herkes kendi dilinde var olmanın ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayabilir. Ama bütün bu basitlik ve kolaylığına rağmen gerçekte hiç kimse varlık ve var olmanın tam olarak ne olduğunu idrak edemez! İşte sorun da tam olarak burada başlamaktadır. Bize “masa var mıdır?” diye sorduklarında hepimiz bir ağızdan “vardır” deriz. Ama buradaki “vardır” ne demektir? Yani onu görüyor ve dokunabiliyoruz. Şu halde gördüğümüz ve dokunduğumuz her şey vardır ve eğer bir şeyi göremiyor ve dokunamıyorsak da yoktur mu diyeceğiz? “Vardır” yani ağırdır ve hacmi vardır ve yer kaplamaktadır. Acaba var olmak bu özelliklere sahip olmak anlamına mı gelmektedir? Başka bir deyişle hacmi, ağırlığı ve yer kaplayan her şey vardır ve bunlara sahip olmayan da yoktur mu diyeceğiz?

“Masa vardır” cümlesinin; biz onu görüyoruz, eşyalarımızı onun üstüne koyuyoruz, karşımızda duruyor, hacmi var, yer kaplıyor ve tarafımızdan kullanılıyor gibi bir anlamı mı bulunmaktadır? Eğer böyleyse görünme, dokunulma, hacmi olma, yer kaplama ve kullanılmanın ötesinde varlık ve var olma sıfıra tekabül etmekte ve sonuçta böyle bir şey yokluğa mı mahkûm olmaktadır? Peki, “ben varım” gerçekte ne anlama gelmektedir? Bu mesela benim şu kadar kilom var, iki elim var, iki ayağım var, siyah saçlarım ve ela gözlerim var ve ben bunlardan ibaretim anlamına mı gelmektedir? Eğer bütün bu saydıklarım olmasaydı “ben” diye işaret ettiğim benliğim de olmayacak mıydı? Başka bir deyişle kendimizden bahsederken veya herhangi bir şeyi kendimize nispet ederken “ben” diye işaret ettiğimiz hakikatimizin kaynağı nedir veya neresidir? Bu benim bedenimdir, yani ben bir bedene sahibim. Ben beden miyim yoksa ben bir bedene sahip olan mıyım? Hem hakikatte hem de dil açısından “ben bedenim” diyemeyeceğimiz çok açıktır. Bunun yerine doğru olan “benim bir bedenim var” ya da “ben bir bedene sahibim” demek olacaktır. Bir bedene, ellere, ayaklara, kiloya, saçlara, gözlere ve daha benzeri pek çok şeye sahip olan bu “ben” nedir ki bütün bunlara sahip olabilmektedir?

Böylece varlık veya var olmanın ne olduğuna dair bir akıl yürütmenin bizi ister istemez metafiziğe doğru götüreceği çok açıktır. Çünkü bizler varlık veya var olmak nedir üzerine kafa yorarken sadece tecrübeyle cevap verilemeyecek sorular alanına adım atmış oluruz. İşte bu yüzden metafiziğin bizlerin günlük dilimizin bir parçası olduğu ve herkes tarafında farkında olunsun veya olunmasın bir şekilde kullanıldığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü ben kimim sorusu insanların bizzat kendi varoluşlarıyla ilgilidir ve bir insanın bu sorudan müstağni olduğunu iddia etmek aslında insanın kendi kendisinden kaçabileceği anlamına gelmekte ve bu yüzden de hiçbir geçerliliği olmayan bir safsataya dönüşmektedir. Metafiziğin konusu işte budur. Herkesin günlük yaşamında karşı karşıya olduğu “ben kimim” meselesidir bu! Bu “ben” varlığın daha doğrusu var olmanın sırrıdır ve bu yüzden “nefsini bilen Hakkı bilir” denmiştir. Çünkü var olmak bütün mevcudata yüklem olmakta ve bu yüzden onun anlamını bilen de her şeyin varlığı ve var olmasının ne anlama geldiğini anlayabilmektedir. İşte bu, Sokrates’in binlerce yıl önceden haberini verdiği şeydir. “Kendini Tanı”! Zira bu olmadıkça başka herhangi bir şeyi tanıyabilmek mümkün değildir. Bu kadar açık ve anlaşılır olmasına rağmen bu meselenin çok az insan tarafından fark edilmiş olmasının sebebi de yine bu apaçıklığın şiddetinde yatmaktadır.

“Ben kimim?” felsefi ve dolayısıyla da metafizik bir sorudur. Bu soruya tecrübeden hareketle cevap verebilmek mümkün değildir. Bu yüzden mesela bir insanı meydana getiren bütün hücreler, mikroskobun altında görülse ve buradan hareketle bir insan sıfırdan inşa edilebilse bile yine de insanın ne olduğu sorusuna bir cevap verildiği iddia edilemez. Söylenemez, çünkü insanı meydana getiren bütün hücrelerin toplamı “ben kimim?” sorusuna bir cevap teşkil etmez. Bu durumda ancak “insan şu kadar hücreye sahiptir” denebilir ki buradaki nispetin bir tarafı olan “ben” yine de meçhul olarak kalmaya devam eder. Onun hakikatine başka bir yöntemle ulaşmaya çalışmak gerekir, mikroskop veya benzeri tecrübî şeylerle değil!

Dolayısıyla akıllı insan nefes alıp vermeye ne kadar ihtiyaç duyuyorsa aynı şekilde metafiziğe de ihtiyaç duymaktadır. Çünkü “varlık nedir?”, “ben kimim”, “nerden geliyorum yani başlangıç nedir?”, “nereye gidiyorum yani son nedir?”, “zorunluluk nedir?”, “imkân nedir?”, “ben özgür müyüm yoksa mecbur mu?”, “eğer özgürsem bu özgürlüğüm zorunluluktan mı kaynaklanıyor yoksa bu da ihtiyari mi?” ve benzeri pek çok hayati sorular birer metafizik meseledir ve insan türü bu tür sorulara makul cevaplar vermeden hayatına devam edemez. Bütün felsefe tarihinin bu temel sorulara makul ve gerekçelendirilebilir birer cevap bulma çaba ve gayreti olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunlar anlam arayışındaki akıllı varlık olan insanın görmezlikten gelemeyeceği temel meselelerdir. Bu yüzden de her türlü felsefi ve metafizik sistemin varlık sebeplerini oluştururlar. Başka bir deyişle eğer insan bu tür soruların cevabının peşinde koşmuyor olsaydı veya bunlarsız da hayatına devam edebilseydi, bugün adına felsefe veya metafizik dediğimiz bir şey de hiçbir şekilde var olmayacaktı.

Şu halde asıl mesele felsefe veya metafiziğin ne olduğu veya ne yapmaya çalıştığıyla ilgilidir. Felsefe yapmakla teberrüz etmiş gerçek bir filozofun yapacağı şey, bu temel sorulara verilen cevapları akıl kıstasına vurarak bunlardan hangilerinin makul ve hangilerinin de hayal ve vehmin ürünü olduğunu ortaya koymak olacaktır. Bu yüzden eğer bizler çok genel olarak felsefe ve filozofun ne yaptığını veya yapmaya çalıştığını bilirsek “İslam felsefesi nedir?” sorusuna karşı da daha makul ve savunulabilir bir cevap verebiliriz. Başka bir deyişle buradan hareketle bu soru bizler için anlamlı ve anlamlı olduğu ölçüde de cevap verilebilir bir hal alacaktır.

Acaba “İslam felsefesi” derken metafizik olan bir felsefeye mi yoksa ahlak felsefesi, hukuk felsefesi veya bilim felsefesi gibi ikincil felsefe yapma tarzlarına mı göndermede bulunuyoruz? Cevap verilmesi gereken ilk soru işte budur. Bu İslam’ın bir din olarak belirleyici ve etkin mi yoksa pasif ve belirlenen mi olduğu sorusunun da cevabı olacaktır. Çünkü birinci durumda İslam’dan hareketle ortaya farklı felsefi sistemler konabilecekken, ikincisinde ise İslam’ın kendisi felsefenin konusu haline gelmekte ve nihayetinde elde edilen ise herhangi bir din felsefesinden başka bir şey olmamaktadır.

“İslam felsefesi” terkibini gramer açısından ele alacak olursak bunun bir isim tamlaması değil bir sıfat tamlaması olduğunu söylemek gerekir. Arapça karşılığı “el-felsefet’ül İslamiyye” olan bu terkip bir sıfat tamlamasıdır ve bu yüzden de doğrudan yapılan felsefenin mahiyetinin İslami olduğuna göndermede bulunmaktadır. Dolayısıyla “İslam felsefesi” eğer varsa ahlak felsefesi veya bilim felsefesi gibi ikincil bir felsefeye tekabül etmemektedir. Bu üzerinde ahlak, hukuk ve bilim felsefeleri yapılabilecek bir metafizik zemin ve imkâna tekabül etmektedir. Başka bir deyişle “İslam felsefesi” tamlaması bir din olarak İslam’ın felsefesini değil ki bu durumda salt bir din felsefesi olurdu, İslam’ın sunduğu ontolojik, epistemolojik ve değerler alanındaki imkânlardan hareketle Müslüman düşünürler tarafından ortaya konmuş olan Felsefi, kelami ve irfani düşünce ve ekollere göndermede bulunmaktadır.

İslam felsefesinin bin yıldan fazla bir geçmişi bulunmaktadır. Aristo ve Yunan felsefesi kelimenin gerçek anlamıyla nasıl felsefeyse İslam felsefesi de aynı ölçüde felsefedir. Çünkü felsefe esasında insanın varlık ve hakikatle konuşma biçimine tekabül etmektedir. Aristo bu konuşmayı nasıl Yunan kültürüne göre yapmışsa, Müslüman düşünür ve filozoflar da bunu İslamca veya İslam’a göre yapmış ve bu yüzden de sonuçta ortaya çıkan “İslam felsefesi” olarak adlandırılmıştır. İşte bu yüzden aralarında bulunan farklılıklara rağmen hem Aristo’nun yaptığı hem de İbn Sina, Farabi ve Gazali’nin yaptıkları felsefedir. Tıpkı farklı gelenek ve kültürlerden beslenen sanatın bütün farklılıklara rağmen sanat olmakta ortak olmaları gibi. Bu açıdan felsefe tıpkı sanata benzemektedir. Müslüman filozofların, Yunan ve diğer kadim gelenek ve kültürlerin felsefi ve bilimsel birikimini okuduklarını biliyoruz. Ancak onlar bunun yanında başka bir şeyi daha okumuşlardır. Bu da benliklerini ve bir bütün olarak evrene bakış açılarını belirleyen vahiy yani İslam’dır. İşte Müslüman filozoflar diğer felsefi gelenekleri böyle bir zihinle okudular ve sonunda varlıkla ilişkiye girerek insanın hayatını devam ettirebilmek için gerekli olan cevapları bulmaya çalıştılar. Günümüzde adına İslam felsefesi denen şey, işte bu çabanın sonuncunda ortaya çıkmıştır. Ve böyle bir adlandırmayı da sonuna kadar hak etmektedir.

İslam felsefesinin mahiyetini veya ne olduğunun cevabını, felsefi sistemlere kaynaklık eden metafiziksel sorularda arayanlar yanılmaktadır. Zira insanın insan olmasından kaynaklanan anlam arayışına tekabül eden bu tür sorular, üç aşağı beş yukarı bütün gelenek ve kültürlerde aynıdır. Bu yüzden eğer mümkünse, felsefenin İslamiliği sorularda değil cevaplarda aranmalıdır. Mesele hem Aristo hem de İbn Sina “Tanrı nedir?” sorusunu sormaktadır. Bu soru ikisinde de aynı şekilde ortaya konmuştur. Çünkü bu başlangıcın ne ve nasıl olduğuyla ilgili temel bir sorudur. Ancak ikisinin bu soruya verdiği cevaplar arasında yerden göğe kadar fark bulunmaktadır. İşte bu farklılığın kaynağı nedir diye sorduğumuzda aldığımız cevap bize İslamiliğin neye tekabül ettiğini gösterecektir. Hem Aristo hem de İbn Sina aynı yöntemi kullanarak bu soruya cevap vermeye çalıştıklarına göre bu farklılığın başka bir yerde aranması gerekir. Nasıl oldu da Aristo’nun pasif ve atıl ilkesi olan “Tanrı”, İbn Sina’da dinamik ve her şeyi belirleyen bir varlık ve ilkeye dönüştü. Bu tür örnekleri artırmak mümkün olsa da şimdilik bu kadarıyla iktifa ediyoruz.

İslam Felsefesi; Mümkün Mü Değil Mi?

Burada Müslümanların yaptığı felsefeden eğer mümkünse “İslam felsefesine” geçmenin objektif felsefi zemininin ne olabileceği üzerine biraz akıl yürütmek istiyoruz. Çünkü bu ikisinin birbirinden çok farklı olduğu ortadadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Müslümanlar tarafından yapılan bir felsefenin varlığından kimse şüphe etmemektedir. Var olan özgünlük tartışmalarına rağmen bundan batılılar da herhangi bir şüphe duymamaktadır. Onlar sadece Müslümanlar tarafından yapılan felsefenin Kadim Yunan’ın bir devamı olduğu iddiasındadır. Dolayısıyla biz “İslam felsefesi” mümkün müdür derken ortada yapılmış bir felsefe olup olmadığını değil, yapılmış olan bu felsefenin hangi şartlarda gerçek anlamda “İslami” olarak adlandırılabileceğini tartışmak istiyoruz.

“İslam felsefesi; mümkün müdür değil midir?” sorusuna verilecek cevap nasıl bir ontoloji, epistemoloji ve değerler anlayışına sahip olduğumuzla doğrudan ilişkilidir. Mesela bu üç alanda da bir şekilde önceden belirlenmiş şeyleri esas alarak felsefe yapılması gerektiğini savunuyorsak, sonuçta elde edilecek şeye İslami veya başka bir sıfatın getirilemeyeceği çok açıktır. Ayrıntılara geçmeden önce İslami sıfatının nerde devreye girdiğine veya girebileceğine dair bir açıklama yapmak da oldukça faydalı olacaktır. Yukarıda yaptığımız üçlü tasnifi yani; ontoloji, epistemoloji ve değerler alanlarını esas alacak olursak bunlardan hangisinin “İslami” sıfatını alabileceğini belirlemek gerekir. Açıktır ki mutlak anlamıyla ontolojinin yani bizden bağımsız olarak var olan varlıklar âleminin İslami veya gayri İslamiliğinden bahsedilemez. Bu açıdan bir şey ya vardır ya da yoktur. Bunların dışında bir sıfat alabilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla İslamilik eğer mümkünse epistemoloji ve değerler alanında devreye girebilecektir. Bu iki alanda da İslamiliğin mümkün olup olmadığını, ontoloji alanındaki tavrımız ve kabullerimiz belirleyecektir.

Örneğin, Descartes’e kadar ki klasik felsefi paradigma açısından bizim bu yazıda kastettiğimiz anlamıyla bir İslamilikten bahsedilemez. Çünkü bu paradigmada felsefe varlık bilimden ibarettir. Başka bir deyişle felsefe bizden bağımsız olarak var olanların bizdeki bilgisinden ibarettir. Biz isteyelim ya da istemeyelim, bilelim ya da bilmeyelim şeyler vardır. Bizler onlar karşısında sadece bir ayna gibiyizdir. Onların önceden belirlenmiş mahiyetlerini zihnimizde yansıtabiliriz. Hepsi bu! Başka bir deyişle, bu felsefe yapma tekniği açısından insanın ne varlık âlemine ne de onun bilgisine hiçbir şekilde müdahil olabilmesi mümkün değildir. Bu yüzden klasik paradigma içinde yapılan felsefeye “İslam felsefesi” denmesi tamamen lafzidir ve bu felsefeyi yapanların Müslüman olduğundan başka bir anlama gelmemektedir. Bu diğer felsefeler gibi bir felsefedir ancak yapanlar Müslüman olduğu için bugün İslam felsefesi olarak adlandırılmasında herhangi bir sakınca görülmemektedir.

Dolayısıyla bu tamlamanın gerçek bir kavram olabilmesi için yani felsefenin mahiyetine İslami sıfatını ekleyebilmemiz için klasik olandan farklı bir ontoloji, epistemoloji ve değerler anlayışına sahip olmamız gerekir. Çünkü İslamilik önce felsefe yapanın bir vasfı ve ikincil olarak da bu İslami öznenin ortaya koyduğu ontoloji, epistemoloji ve değerler anlayışının bir sıfatı olacaktır. Bu da ancak bu özne bu süreçlere kendisinden bir şeyler katabilirse mümkün olacaktır. Peki, felsefe yapan öznenin kendisinden bir şeyler katabildiği bir ontoloji, epistemoloji ve değerler anlayışı nasıl mümkün olabilir? İşte bu sorunun cevabı gerçek anlamda bir “İslam felsefesinin” olup olmadığını da ortaya koyacaktır.

Bu soru ne kadar önemliyse ona tatmin edici bir cevap verebilmek de o kadar zordur. Çünkü eğer bizler, felsefenin İslami ve benzeri sıfatlar alabileceğini kabul ediyorsak bu ister istemez tamlamadaki felsefenin sabit bir mahiyetinin olmadığını söylemek anlamına gelecektir. Bu tamlamadaki felsefe doğrudan metafiziğe tekabül ettiğine göre sonuç, metafiziğin cevabını aradığı soruların ayni karşılıklarının belirlenmiş birer mahiyetlerinin olmadığı olacaktır. Yani üzerinde spekülasyon yapılabilecek bir varlıklar alemi! İlk bakışta bu, oldukça tedirgin edici bir durum olarak görünmektedir. Ancak meseleyi derinlemesine ele aldığımızda, bu tedirginliğin yerini güçlü bir imkâna bıraktığı rahatlıkla görülecektir. Böyle bir belirsizliğin bize bir imkân olarak dönmesinin anlamı insanın ontoloji, bilgi ve değer üretimine aktif katılımı olacaktır. İşte “İslam felsefesi” var mıdır, yok mudur veya mümkün müdür, değil midir gibi sorular ancak insanın bilgi ve değer üretimine bu aktif katılımı felsefi olarak gösterilebildikten sonra anlamlı hale gelecektir. Dolayısıyla mezkûr sorumuz açısından ilk yapılması gereken insandan bağımsız bir ontoloji, epistemoloji ve değerler sisteminin olamayacağının gösterilmesi olacaktır. Bu yapıldıktan sonra İslami vasfını alan bir felsefenin mümkün olduğunu göstermek hiç de zor olmayacaktır.

Peki, böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Yani kaynağı insan olacak olan bir ontoloji, epistemoloji ve değerler sistemi nasıl ortaya konabilir? Dahası yapılsa bile böyle bir şey bizi peşinde olduğumuz hakikatten uzaklaştırıp göreceliliğin belirsizliğine düşürmez mi?

Felsefi açıdan varlık âlemini iki şekilde tasavvur edebilmek mümkündür. Birinci tasavvura göre varlık âlemi mahiyetleri sabit olan şeylerden oluşmaktadır. Buna göre hakikat de bu sabit mahiyetlerin ne olduğunun bilinmesinden ibarettir. Yani insan bu sabit mahiyetleri bildiğinde peşinde olduğu hakikate de kavuşmuş olmaktadır. Böyle bir hakikat ve varlık anlayışı karşısında insanın tamamen pasif olduğu çok açıktır. Burada insan bir ayna gibi karşısında bulunan şeyi yansıtmakta ve bunun dışında herhangi bir işlev ve etkisi bulunmamaktadır. Bu evren ontolojik olarak illiyet ilkesinden kaynaklanan zorunluluk kategorisinin egemenliği altındadır. Bu zorunluluk, insanın bilme aktivitesini de hâkimiyeti altına almakta ve mutabakat kategorisiyle insan bilgisini aslında beşeri olmaktan çıkarmaktadır. Böyle bir evrende yapılacak felsefenin dolayısıyla ortaya konacak ontoloji, epistemoloji ve değerler sisteminin hiçbir şekilde İslami veya başka bir sıfatı alamayacağı çok açıktır. Burada ancak bu sistemlerin doğruluğundan veya yanlışlığından bahsedilebilir, ama hiçbir şekilde İslamiliğinden bahsedilemez.

İkinci tasavvura göre ise evren, üzerine farklı resimler çizilebilecek boş bir kâğıt veya kara tahta gibidir. Boş bir tuvale benzeyen bu evren üzerine birbirinden farklı tasarımlar yani ontolojik, epistemolojik ve değersel sistemler çizebilmek mümkündür. Burada bilgi dış âlemde bulunan sabit mahiyetlerin insan zihnindeki yansıması değil, evrenle insan arasındaki işbirliğinden oluşan bir açıklama ve tasarımdır. Dış âlem sabit mahiyetler yerine kavranmayı ve adlandırılmayı bekleyen etkinlikler toplamından oluşmakta ve bunlar da bir özne olarak bizden ne olup bittiğine dair felsefi ve bilimsel teoriler üretilmesini talep etmektedir. Başka bir ifadeyle dış âlemde tarafımızdan kavranmayı bekleyen bir etkinlik ve faaliyet bulunmaktadır. Burada kavranmak adlandırılmakla yani var olunmakla veya varlığa çıkmakla aynı anlama gelmektedir. Böyle bir evren tasavvurunda asıl olan zorunluluk değil süreklilik kategorisidir. Bunun sonucu olarak epistemolojiye egemen olan temel kategori de mutabakat değil tutarlılıktır. Yani etkinlikler bütünü olarak evren, bizden tutarlı olacak açıklamalar yapmamızı istemektedir. Böyle bir evrende felsefe yapan insan hem bilginin hem de değerlerin oluşmasına aktif olarak katılmaktadır. Burada evrenle insan arasında adeta bir işbirliği bulunmaktadır. Ne evren tarafından insana ne de insan tarafından evrene tek taraflı herhangi bir dayatma yapılmamaktadır. Bunun yerine ikisi arasında gerçekleşen işbirliği sonucu ortaya ontoloji, epistemoloji ve değerler sistemi veya sistemleri çıkmaktadır.

İşte “İslam felsefesi” ancak bu ikinci evren tasavvurunda mümkün olabilir. Ontolojik ve epistemolojik olarak zorunluluk ve mutabakat kategorilerinin egemen olduğu birinci tasavvurda gerçek anlamıyla İslam felsefesinden bahsedebilmek mümkün değildir. Çünkü böyle bir evren tasavvurunda felsefi özne olarak insanın herhangi bir etkinliği söz konusu değildir. Ancak imkân, süreklilik ve tutarlılık kategorilerinin egemen olduğu bir evren tasavvurunda, insanın bir etken ve belirleyici olarak bilgi ve değer üretme sürecine katılması mümkün hale gelmektedir. İşte tam bu noktada felsefe yapanın kim olduğu, nasıl bir inanca sahip olduğu ve ne gibi aksiyomatik doğrulardan hareketle felsefe yaptığı sorusu bütün hayatiyetiyle ortaya çıkmaktadır.

Kısaca zorunluluk kategorisinden süreklilik kategorisine, mutabakattan tutarlılığa ve vacip kavramından mümkün ve imkân kavramlarına geçilmedikçe gerçek anlamıyla bir “İslam felsefesinden” bahsedebilmek mümkün değildir. İşte kanaatimizce bunlar bir İslam felsefesini mümkün kılacak felsefi zemini oluşturacak temel unsurlardır. Ve böyle bir dönüşüm gerçekleşmedikçe İslam felsefesinden bahsedebilmek de hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır. Bu da klasik olandan farklı olan bir ontoloji, epistemoloji ve değerler anlayışına geçilmesi gerektiği anlamına gelmektedir. İşte bu noktaya ulaşınca, karşımıza çıkan bir diğer temel soru da şudur; acaba Müslümanlar tarafından bugüne kadar böyle bir şey yapıldı mı, yoksa yapılmadı mı? İşte cevabı verilmesi gereken üçüncü önemli soru budur. Bu da inşallah başka bir yazının konusunu oluşturacaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir