İslam Günümüz Dünyasına Ne Öneriyor? / Nuri Yılmaz

Anonim hale gelmiş bir hikayeye göre adamın biri, hava karardıktan sonra sigara almak niyetiyle sokağa çıkar. Tam o sırada, bir sarhoşun kullandığı frenleri bozuk bir araba, çarparak onu öldürür. Kazanın olduğu yer bir virajdır ve yolun o bölümü bozuktur.

Soru şudur: Bu olayda adam hangi nedenden dolayı ölmüştür?

Cevap verenin durumuna bağlı olarak, birbirinden farklı ve zıtlık ölçüsüne varan cevaplarla karşılaşabiliriz. Olayda taraf olanlar, ön kabulleri veya önyargıları bulunanlar ve olayın tümünü bilmeyip sınırlı bir çerçeveden bakanlar, hep farklı cevaplar vereceklerdir. Hatta “tarafı” veya “açısı” değişen kimselerin yorumlarını da değiştirdiklerine sıklıkla şahit olabiliriz.

Başlıkta sorduğumuz soru da, bu örnekteki duruma benzer.

Aslında çözümü zor olmaması gereken bir mesele; herkes kendi meşrebinin ve mezhebinin gözlüğüyle baktığı ve bir taraf gibi davrandığı için bir türlü çözülemez. Zıtlıklara varacak ölçüde birçok farklı cevap ortaya çıkar. İşin ilginç tarafı, meşrebini veya mezhebini değiştiren bir kimse, bu defa aynı hararetle o fikrin savunuculuğunu yapar. Aynı hararetle diğer görüşleri eleştirmeye ve dışlamaya devam eder.

Bu durum biz Müslümanların, bin yılı aşkın süredir devam eden kadim problemlerinden birisidir. Ama artık devam etmemesi gerekiyor. Bugün insanlık, güçlerin ve değerlerin yeniden şekilleneceği tarihi anlardan birisinin eşiğinde bulunmaktadır. Son iki yüz yıldır dünyaya yön veren Batı değerleri, arkasında kötü bir miras bırakarak iflasın eşiğine gelmiştir. Sorunlara çözüm üretememekte, problemleri çözememekte ve en önemlisi bizzat kendisi birçok sorunun ve problemin kaynağı haline gelmiş bulunmaktadır. Yeni arayışların başladığı bugün insanlık, İslam’a en fazla ihtiyaç duyduğu tarihi anların birisinden geçmektedir.

Oysa Müslümanlar, insanlığın sorunlarına çözüm üretemiyorlar. Bugünün dünyasına bir şey öneremiyorlar. “İslam” diye sahiplendikleri düşünceler, bugünün diline ve bugünün ihtiyaçlarına yabancı. Belki kendi dönemleri için güzel ve doğru düşüncelerdi. Hatta ileri fikirlerdi. Ancak belli bir dönemin şartlarına çözüm olarak üretilmiş hiç bir düşünce evrensel olamaz. İnsanlığın gelişen ve değişen ihtiyaçları karşısında eskir.

Müslümanlar bu durumu göremediler. Çünkü bir dönemin şartlarında ortaya çıkmış olan dili ve o dönemin problemlerine karşı üretilmiş çözümleri “din”in kendisi zannettiler. Dinin evrensel değerleri ile bu değerlerin farklı zaman ve coğrafyalarında ortaya çıkan uygulamalarını birbirinden ayıramadılar.

Fakat artık bu problemin çözülmesi gerekiyor. İslam’ın bir özne ve bir aktör olarak yeniden dünyaya dönmesini engelleyen bu durumun ortadan kalkması gerekiyor. Bu sözler güzel bir niyeti ifade etmekle birlikte, çözümü de zor sözlerdir. Çünkü bu meselenin çözüm yolları üzerinde 1400 senelik bir birikim yatmaktadır. Bu birikimden güç alan derin ön kabuller, bu birikimden beslenen çok güçlü ön yargılar ve neredeyse beynin dokularında yer etmiş kalıplar, ezberler bulunmaktadır.

Ama artık bu böyle süremez, sürmemeli…

Biz bu makalemizde, İslam’ın günümüz dünyasına ne önerdiğini arayan çalışmalara kendi çapımızda bir katkı yapmayı hedefliyoruz.

Bu çerçevede:

–  Birinci makalede, İslam’ın kendisinden öğrenildiği “temel” kaynağın (Kur’an), bugün bizler için ifade etmesi gereken anlamı tartışacağız

–  Devamı olan ikinci makalede ise “bugün İslam’ın nasıl anlaşılması gerektiği” sorusuna cevap arayacak ve günümüz dünyasına ne önerdiğini tespit etmeye çalışacağız. Zorunlu olarak mevcut anlayışların kökenlerine ineceğiz.

İslam’ın tarihe yeniden müdahale etmesini sağlayacak değerleri nasıl öğreneceğiz? (Kaynak sorunu)

Cevabı herkesin zihninde gayet net olan bir soruyu başlık olarak seçmiş olduk. Hatta birçok kişi bu soruyu “gereksiz” bile bulabilir.

Oysa bu bir algı yanılmasıdır. Çünkü biraz geri çekilip dışarıdan bakmaya başardığımızda, aslında cevapların ne kadar farklı olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Mesele üzerinde azıcık kafa yorunca, zihin netliğinin bilgiden değil tekrarlanıp duran ezberlerden kaynaklandığını görebiliriz.

Fakat bu ezberler bugün Müslümanları bir sıkıntının eşiğine getirmiştir: Toplumların anlayabileceği bir dil geliştiremiyoruz. Onların kalplerini fethedemiyoruz. Çünkü onların sorunlarından habersiziz ve İslam’ın bu sorunlara nasıl çözüm ürettiğiyle ilgili bir fikrimiz yok. Her birimiz farklı gündemlerle büyülenmiş durumdayız. Sahip olduğumuz düşünce İslam tarihinin hangi döneminden kalma ise hala o dönemde yaşıyoruz; o günkü dili kullanıyor, insanlığın sorunlarını o günkünden ibaret sanıyoruz.

Peygamber’in getirdiği din en fazla; ezilmişler, yoksullar ve çaresizler arasında yankı bulmuştu. Çünkü onların sorunlarıyla ilgileniyor ve Allah’ın yeniden hatırlattığı evrensel değerler çerçevesinde bu sorunlara güçlü çözümler üretiyordu. Bugün din diye anlatılanlar ise insanlığın ilgisini çekmiyor. Sadece grupların veya cemaatlerin birbirlerine üstünlük sağlamasına yol açıyor.

İnsanlığın İslam’a en fazla ihtiyaç duyduğu tarihi anlardan birisi olan günümüzde, İslam’ın hayat sahnesine yeniden çıkması nasıl mümkün olacaktır?

Bu soruya sağlıklı cevap verebilmek için (maalesef) önce Müslümanların kendilerini en yeterli gördükleri konunun, yani “İslam nedir?” sorusunun cevabı üzerinde durulmalıdır. Bu noktadaki tartışmalar ise bizi ister istemez daha temel noktalara, yani İslam’ın kendisinden öğrenildiği kaynakların bugün için ne ifade ettiğini sorgulamaya itecektir.

Kaynak sorunu, aslında Müslümanlar için çok derin bir sorundur. Bir makale sınırları içerisinde tartışılıp neticelendirilmesine imkan yoktur. Ancak biz, güncel tartışmalardan yola çıkarak (onlara katkı yapabilmek için) Kur’an’la ve Kur’an’ın bugün bizler için ifade ettiği anlamla ilgili düşüncelerimizi paylaşmak istiyoruz. Çünkü bu konuya değinilmeden, İslam’ın günümüz dünyasına ne önerdiğini tartışmak mümkün olmayacaktır.

Bu çerçevede;

–  Önce Kur’an hakkındaki güncel bazı tartışmalara işaret edeceğiz

–  Sonra bu tartışmaların tarihi arka planını araştıracağız

–  Sonra da günümüz için Kur’an’dan yararlanma yöntemi önermeye çalışacağız

Bu yöntem aynı zamanda Kur’an’ın bizim için ne anlam ifade etmesi gerektiğini de ortaya koyar nitelikte olacaktır.

Kur’an’ın hayattaki yeri ve rolü hakkında var olan tartışmalar

Kur’an’la ilgili birikmiş sorunlu yaklaşımların bir neticesi olarak, bugün Müslümanların; “hayatın oluşturulmasında Kur’an’ın yeri ve bağlayıcılığı nedir?” sorusuna cevap aradıklarını görmekteyiz. Fakat sorunlar o kadar birikmiş durumdaki, tartışmalar bin sene önceki konulara geri dönmüştür. İlk kaynağından itibaren tartışılmaya başlanmıştır: Kur’an her şeyiyle Allah kelamı mıdır? Yoksa vahyi taşıyan meleğin veya onu tebliğ eden Peygamber’in sözü müdür?…

Tartışmanın bir diğer konusu da Kur’an’ın bugün için bağlayıcılığı ile ilgilidir. Gelişen bazı hadiseler karşısında; “Kur’an her şeyiyle evrensel ve her zaman aynı nitelikte bağlayıcı bir kitap mıdır; yoksa tamamı veya bir kısmı dönemsel nitelikler taşıdığı için, bağlayıcılık yönü tartışmaya açık bir kitap mıdır?” sorusu zihinleri kurcalamaya başlamıştır.

Bu alanda yapılan bütün tartışmaların samimi ve iyi niyetten kaynaklandığını söylemek zordur. Kimi bireyler, modern yaşama ayak uydurmayla birlikte ortaya çıkan savrulmayı meşru gösterebilmek için, kimileri bir fantezi olarak, kimileri de orijinallik olsun diye bu tarz konuları diline dolayabilmektedir.

Fakat bu tarz kimselerin varlığı, bu tartışmaların “gereksiz” diye damgalanmasını meşru kılmaz. Çünkü Kur’an’ın bağlayıcılığı ile ilgili meseleler, eninde sonunda bu sorulara verilecek cevapta düğümlenmektedir. Tartışmanın sorumluluğuna ve namusuna sahip kimselerin, entelektüel düzeyde bu sorulara cevap araması “gereksiz” görülmemelidir.

Kur’an her şeyiyle Allah kelamı mı, yoksa Cebrail’in veya Peygamber’in sözü mü?” merkezli tartışmalara baktığımızda; “Allah kelamıdır” diyenlerin de, “Allah vahyetmiş, Cebrail veya Peygamber ise insan lisanına çevirmiştir” diyenlerin de kendilerine ayetlerden destekler bulabildiklerini görürüz.[1] Bunun yanında her iki şekilde düşünenler de, Kur’an’ın mushaf haline getirilmesi aşamasında yaşanan olayları, kendi tezlerini ispatlayan tarihi deliller olarak kullanabilmektedirler. Kısacası bu tezlerin hepsinin, kendi mantık bütünlükleri içerisinde güçlü ve dikkate değer açıklamaları bulunmaktadır.

Birini kesin doğru olarak görüp diğerlerini yok saymak meseleyi aydınlığa kavuşturmak için uygun bir tavır değildir. Çünkü bu tartışma, farklı şekillerde ve farklı kavramlarla, neredeyse bin seneyi aşkındır sürüyor. “Tartışanların hepsi art niyetlidir” şeklinde toptancı bir yaklaşım sergilenemeyeceğine göre, bu kadar uzun süredir tartışılmasını; birincisi, meselenin önemine, ikincisi, eldeki verilerin her iki sonucu da çıkarmaya müsait olmasına bağlamak gerekir.

Peki, bu tartışmanın varlığı ve neticelendirilemiyor olması bizi, Kur’an’ın kaynağı ve içeriğiyle ilgili ciddi bir şüphe olduğu sonucuna mı götürmeli?

“Kur’an Allah kelamıdır” diyenler açısından bu sorunun cevabı (tartışmasız bir şekilde) “hayır”dır. “Allah vahyetmiş, Cebrail veya Peygamber ise insan lisanına çevirmiştir” diyenler de Kur’an’ın; gönderildiği dönem için ifade ettiği anlamı tartışmamaktadırlar. İlk geldiği sırada “Kur’an’a başka sözler karışmıştır, güvenilir değildir” dememektedirler. Dolayısıyla onlar açısından da Kur’an’ın kaynağı ve içeriğiyle ilgili bir şüphe ortaya çıkmamaktadır.

“Kaynak” konusunda ortaya çıkan tartışmaların temel sebebi, Peygamber sonrası dönemler için Kur’an’ın hayattaki rolünün ve öneminin ne olduğunu doğru bir şekilde belirlemektir. Bu çerçevede tartışmalar şu şekilde açılım göstermektedir:

–  Kur’an, tek bir harfi bile değiştirilemeyen ve Allah tarafından koruma altına alınmış bir kitap mıdır? Yoksa Peygamber’in insanlara duyurmasına kadar geçen sürede korunan ama sonra (şayet Müslümanlar sahip çıkmazsa) daha önceki kitaplar gibi tahrif edilebilecek, kaybolabilecek bir kitap mıdır?

–  Kur’an kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün problemlere ve ihtiyaçlara cevap içeren bir kitap mıdır? Yoksa (kısmen veya tamamen) Peygamber dönemine mahsus bir kitap mıdır?

Bin yılı aşkın bir süredir tartışılan bu konunun yeniden tartışılır hale gelmesi, “İslam günümüz dünyasına ne öneriyor?” sorusuna cevap aranırken yaşanan “düşünce” problemlerinden kaynaklanmaktadır. Ön kabuller Müslümanların ellerini bağlamakta ve çözüm üretmelerini zorlaştırmaktadır.

Bu ifadelerle ne kastettiğimizi daha açık ifade edebilmek için, kökü eskilere dayanan iki kadim bakış açısının, bugün Müslümanlar üzerinde oluşturduğu etkileri ortaya koyabiliriz.

Bu tartışmanın iki tarafından “Kur’an korunmuştur ve kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün soruların cevabını içermektedir” diyen bakış açısı, İslam tarihinde somut olarak görülebilen kimi problemlere kaynaklık etmiştir. Bu problemlerin en önemlisi, dinin bir yaşam biçimi olmaktan çıkarak, emirlerden, yasaklardan ve ibadetlerden ibaret hale gelmesidir. Ehl-i Sünnet’in genel mantığı ve bu ekol içerisindeki mezheplerin insanlığa ne sunduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu iddia kolaylıkla doğrulanmış olur. Emirlere ve nehiylere indirgenmiş bir din evrenselliğini ve dinamizmini yitireceği için, değişen çağlara yeni bir şey öneremez. İnsanoğlunun değişen ve gelişen ihtiyaçlarına cevap veremez. Değişen şartlara rağmen hayatı inşa etmeye kalkıştığında ise:

–  Ya Suudi Arabistan örneğinde olduğu gibi şeklen şeriatı uygulayan ama; zulüm, adaletsizlik, haksızlık gibi kavramları bulunmayan bir model ortaya çıkar

–  Ya da Taliban örneğinde olduğu gibi dünyada var olan problemlerle uğraşmamak için, bulunduğu coğrafyada 1400 sene önceki şartları yeniden oluşturmaya çalışan bir yaklaşım gelişir.

Bugünün dünyasına söyleyecek bir sözü olmaz.

Kur’an’ın hayattaki rolü ve önemi üzerine yapılan tartışmanın diğer tarafı olan, “Kur’an’ı koruyan Müslümanlardır; bu kitap kısmen veya tamamen gönderildiği döneme hitap eder” diyen yaklaşıma gelince…

Bu bakış açısı da, tarih içerisinde bir takım problemlere kaynaklık etmiştir. Bu problemlerin en önemlisi, Kur’an’ın hafife alınmasına yol açmasıdır. Özellikle “Kur’an tamamen tarihseldir” diyenlerde daha net görüldüğü gibi, evrensel değerler; hayattaki karşılığı bireyin yorumuna kalan birer kavrama dönmektedir. Bu ise bireyin yorumunu fazlasıyla kıymetli hale getirmekte ve iki temel probleme yol açmaktadır.

Birincisi bireye hayatı yönlendirecek değerleri oluşturma ve belirleme gücü verilmesi sonucunda ortaya çıkar. İnsanoğlu İslam fıtratı üzere yaratıldığı için, fıtratını kirletmemiş kimseler, “aklederek” fıtratlarındaki cevherleri açığa çıkarabilirler. Yani İslam’ın evrensel doğrularını keşfedebilirler. Ancak Yüce Allah; güç, akıl ve imkan gibi nimetleri her insana aynı oranda vermemiştir. Dolayısıyla “doğruları bulmayı” sadece akıl ile irtibatlandırdığımız zaman, kimilerine kapasitelerini aşan bir yük yüklemiş ve zulmetmiş oluruz. Hatta Allah’ın “akıl” nimetini bolca bahşettiği insanlar için bile; heva (aşırı istek ve tutkular), çevre şartları ve zihniyetin baskısı gibi engelleyiciler vardır. Bunların sonucu olarak fıtratını kirletmemiş akledebilen insanlar, farklı dönemlerde aynı performansı sürdüremezler. Kısacası, hayatı yönlendirecek değerleri oluşturma ve belirleme gücünün sadece insanda olduğunu kabul ettiğimizde, birçok insan için “adil” olmayacak bir karar vermiş oluruz.

Aklederek doğruya ulaşabilmek övülmesi gereken bir meziyet olmakla birlikte, yaşanan tecrübeler; bu meziyetlere sahip kimselerde gurur ve sarhoşluk eğilimi olduğunu göstermektedir. Bu sarhoşluk, düşünebiliyor olmanın kişide meydana getirdiği “ben biliyorum” sarhoşluğudur ve düşünmeyen veya düşünemeyen kimselere karşı bir hafife alma, bir umursamazlık ortaya çıkartır. “Ben aklettim buldum; onlar da akletsin, onlar da bulsun” yaklaşımıyla kişi, doğruları anlatmak için çaba gösterme ihtiyacı duymamaya başlar. Zamanla onları “bidon kafalılar” veya “göbeğini kaşıyan adamlar” olarak görme eğilimi artar.

Bir diğer sıkıntı da, Kur’an yok sayılıp sadece akıl veya vicdan merkeze alındığında yaşanacak “istikrar” ve “güven” sorunudur. Bu meseleyi daha iyi anlatabilmek için solcu ve liberallerin durumunu örnek verebiliriz. Onlar: “Müslümanlar Allah’tan korktukları için ahlaklı ve adil davranmaya çalışıyorlar, biz ise bunu kendi irademizle yapıyoruz. Dolayısıyla bizimki daha değerlidir” demektedirler. Gerçekten de hak, hukuk, doğru, adalet ve ahlak gibi kavramlarda; korkudan değil de kendi iradi tercihiyle bir duruş göstermek bir erdemdir. Fakat bunun sürekliliğini sağlayacak olan nedir? İkinci ve üçüncü şahısların buradaki akla veya vicdana güvenmeleri nasıl mümkün olacaktır? Çünkü onlar kendileri dışındaki olaylarda objektif ve adil olmayı başarsalar da, içinde kendilerinin bulunduğu olaylarda sağduyuyu ve tarafsızlığı yitirmektedirler. Bu noktada sürekliliği sağlamak ve güven hissini tesis etmek için tarafsız bir hakeme ihtiyaç vardır. Böyle bir hakem bulunabildiği takdirde görecelilik ve taraf olmanın meydana getirdiği yanlı bakış ortadan kalkar.

Bu gerçeklerden dolayıdır ki Yüce Allah; yeryüzünde adaletin hakim olmasını sadece insanın keşfine bırakmamış, her dönemde bir rehber ve hakem olarak peygamberler ve kitaplar göndermiştir.

Kur’an’ı değersizleştiren yaklaşımın yol açtığı ikinci problem ise değerlerin nesilden nesile aktarımı ile ilgilidir: Değerlerin farklı zaman ve coğrafyalardaki uygulamaları farklı olacağından, temel değerleri hatırlatan bağlayıcı bir kaynak olmadığında, ya her nesil bir önceki neslin öğretisini kutsallaştırıp bağlayıcı hale getirecek ya da her nesil bu değerleri yeniden keşfetmek zorunda kalacaktır. Sonuçta ikisi de daha büyük problemlere kapı açacaktır.

Kısacası problemler yönünden bakıldığında; “Kur’an her sorunun cevabını içeriyor” diyen bakış açısı da, “Kur’an’ın bir kısmı veya tamamı tarihseldir” diyen bakış açısı da problem üretmeye yatkındır. Fakat bununla birlikte tam tersi bir iddia da doğrudur: Her iki bakış açısı da, bugüne kadar birçok hayrın ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.

Bu kadim tartışma, birinin birine tercih edilmesiyle çözümlenemez.

Bu iki görüş tarih içerisinde birbirine “denge” görevi görmüştür. Birlikte var oldukları dönemlerde (aralarında düşmanlığa varan bir zıtlaşma yaşanmış olmasına rağmen), her iki bakış açısının ürettiği olumsuzluklar da en aza inmiş ve İslam dünyası çok üretken olmayı başarmıştır. Birinin tarih sahnesinden çekildiği dönemlerde ise diğerinin olumsuzlukları belirgin bir şekilde gün yüzüne çıkmış, üretkenlik yitirilmiştir.

Kur’an’ın hayattaki yeri ve önemiyle ilgili tartışmaların serüvenine kısaca göz atmak, dikkate değer bazı sonuçlara ulaşmamızı kolaylaştıracaktır.

Tartışmanın serüveni:

1- İlk dönem

Kur’an’ın canlı bir şekilde indiği ilk dönem, Kur’an’ın hayattaki rolünün hiç tartışmasız en üst düzeyde olduğu dönemdir. Parça parça ve gerektikçe inen Kur’an[2], canlı bir şekilde bir toplumun hayatında yazılmaktadır. Problemlerine, sıkıntılarına, ihtiyaçlarına direk çözümler içermektedir. Vahyi duyuran elçi hayattadır ve ayet lafızlarının anlaşılmasında yaşanabilecek anlayış farklarına direk müdahale edebilmektedir. Bu yüzden insanlar, vahyin alanına girmeyen en teknik konularda bile, Peygamber’e; “bu vahiy mi, yoksa senin görüşün mü?” diye sormadan görüş belirtmemektedirler.

Bu vakıanın bir sonucu olarak “işittik, itaat ettik” şeklinde özetlenebilecek bir itaat mantığı gelişmiştir. Elçinin veya vahyin açıklamadığı bir meselenin peşine düşmek hoş karşılanmaz. “Allah böyle murad etti” denilerek öylece kabul edilir. Hz. Ebu Bekir’e nispet edilen şu söz, yaklaşım mantığını açıklar niteliktedir: “Eğer Kur’an hakkında kendi aklımca konuşur ya da bilmediğim bir şeyi söylersem, ey yer beni al, ey gök benden ışığını esirge.”[3] Biraz geç dönemde (Haccac döneminde) yaşamış olan, Ebu Vail Şakik b. Same ise kendisine Kur’an’dan bir şey sorulduğu zaman şöyle der: “Allah onu dileseydi, açıklardı. Allah onun arkasında yatan anlamın araştırılmasını istemiyor.”[4]

2- Halifeler dönemi

Fakat Resulullah’tan sonraki ilk dönemlerde ortaya çıkan bir yaklaşım biçimi, Kur’an’ın hayattaki yeri ve önemi açısından oldukça dikkat çekici bir nitelik taşır. Bu yaklaşım biçimi, herkes tarafından övgüyle bahsedilen bir yönetim göstermiş olan bir lidere, Hz. Ömer’e aittir. Hz. Ömer, hakkında açık ayet ve Resulullah’ın net uygulaması olan bazı konularda, Resulullah’ınkinden farklı uygulamalar gerçekleştirir. “Ganimetler” konusunu ve “mehir” meselesini, onun yaklaşımına örnek olarak verebiliriz. Savaş ganimetlerinin dağıtımında Resulullah: “Bilesiniz ki, ganimet olarak her ne ele geçirirseniz geçirin, bunun beşte biri Allah’a ve Peygamberine, yakınlara, öksüzlere, yoksullara ve yolu kesilmiş olanlara aittir.” (Enfal 8/41) ayeti çerçevesinde, ele geçirilen her şeyi savaşa katılanlar arasında pay ediyor, beşte birlik kısmını da “beytülmal”den ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyordu. Fakat ardı ardına gelen fetihler ve hızla genişleyen topraklar karşısında Hz. Ömer, Resulullah’ın uygulamasından farklı bir uygulamaya imza atar. Irak’ın fethinden sonra ganimet dağıtımını durdurarak askerleri maaşa bağlar. Fethedilen toprakları “Müslümanların ortak malı” ilan eder. Irak topraklarının fethinden sonra kendisine bizzat gelip bu araziyi askerlere dağıtması konusunda ısrar edenlere de, “sizden sonra gelecek Müslümanlara ne kalacak?” cevabını verir.[5]

Diğer örnekte ise Hz. Ömer, bir Cuma hutbesinde mehir konusunda şöyle bir öneri getirir: “Bundan böyle evlenmelerde, dört yüz dirhemden fazla mehir istenmesin!” Halbuki bu mesele; “Kadınlara mehirlerini cömertçe verin. Ondan size gönül rızası ile bir şey bağışlarsa, onu da afiyetle yiyin” (Nisa 4/4) ayetinde ifade edilmiş ve Resulullah’ın uygulamaları ayetin ifade ettiği şekilde gerçekleşmiştir. Hz. Ömer ise yüksek mehir bedellerinden dolayı evlenmekte sıkıntı çeken kimseler için bir kolaylık ve bir çözüm olarak, mevcut uygulamayı değiştirmekte bir sakınca görmez. Onu caydıran ise, hesap etmediği bir şeyi kendisine hatırlatan bir ihtiyar kadının sözü olur: “Kur’an cömertçe mehir tayin etmeye izin vermiştir. Sen buna bir sınır getiremezsin!” Kadının uyarısı, sınır getirmenin yol açabileceği hoşnutsuzluk ve boşanmalar esnasında yol açabileceği problemlerle ilgilidir. Ve bunun üzerine Hz. Ömer, hesaba katmadığı bu gerekçeden dolayı kararından vazgeçer.

İlk dönemlerde dikkat çeken bir diğer yaklaşım, tefsirde tartışmasız otorite kabul edilen isimlerin en eskisi olan (Resulullah’ın amcası Hz. Abbas’ın oğlu) İbn Abbas’a aittir. İbn Abbas, Resulullah vefat ettiğinde en fazla 10-13 yaşlarında idi. O bazı kıssaları daha iyi anlayabilmek için, Müslüman olmuş iki Yahudi’den (Ka’bu’l-Ahbar ve Abdullah b. Salem), bu kıssaların Tevrat’taki anlatımları konusunda bilgi almaktan çekinmez. Bunun yanında, tefsirde dilin ve kavramların önemini ilk gören müfessirlerdendir. Arap dilinde az kullanılan kelime ve deyimlerin anlamını çözebilmek için eski şairlerin şiirlerindeki kullanımlara bakar ve elde ettiği kelime bilgisini tefsirde kullanır.[6] Ayrıca yabancı dillerden Arapçaya geçmiş kelimeleri de benzer bir araştırmaya tabi tutar.

Kısacası, (ilk dönemlerin mantığı ile gerçekleşen) “işittik, itaat ettik” şeklindeki sorgusuz itaat, her dönem geçerli olabilecek bir tutum değildir. Zamanın ilerlemesi ve problemlerin değişmesi sonucu, dün adalet üreten bir uygulama sonraki dönemlerde adaletsizliğe yol açabilir. Uygulamayı kutsallaştırmak yerine, evrensel ilkeyi esas alarak dönemsel uygulamalarda gerekli değişiklikleri yapabilmek gerekir. Evrensel olanla dönemsel olanı ayırabilmek için; “Allah bununla neyi murad etti” sorusu önemli hale gelmektedir. Ayetlerin indiği dönemsel şartlar bilinmeden, maksatları anlaşılmaz. Maksat anlaşılmayınca da kelimeler kutsallaşır ve mana donar. Kur’an’a böyle yaklaşanların zihninde ise vahiy evrenselliğini yitirir. Vahyi indiği dönem şartları çerçevesinde anlayabilmek için ise “dil” ve “kavramlar” belirleyici bir rol oynar.

Hz. Ömer’in ve Hz. Abbas’ın Kur’an’a yaklaşım biçimleri; rivayet ve delil şartını aşan, dinamik ve Kur’an’ın ruhunu anlamaya dönük bir yaklaşım biçimidir. Kur’an’ın hayattaki yeri ve önemi açısından farklı ve oldukça önemlidir. İbn Abbas’ın tefsiri öncelikle öğrencisi Mücahid tarafından sonraki nesillere taşınır. Sonra da Vasıl b. Ata kanalıyla Mu’tezile ekolü üzerinden gelenek devam eder.

3- İlk dönem tefsirinde “rivayet” eğilimi

Hz. Ömer’in; ruhunu ve temel mesajını önceleyen Kur’an yaklaşımı, değişen hayat şartlarına rağmen ilkelerin dinamizmini yitirmemesi yönünden gerekli, ama günün bakış açısına göre “iddialı” kabul edilebilecek bir yaklaşım tarzıdır. Çünkü Kur’an’ın pratik hayatla ilgili düzenlemelerine, “hedefine uygun sonuçlar üretmediği zaman uygulama değiştirilebilir” gözüyle bakmaktadır. Bu şekliyle, Kur’an’ın ilk indiği dönemde haklı sebeplerle gelişen “işittik ve itaat ettik” tavrından farklıdır.

Fakat Kur’an’ın mushaf haline getirilmesi ve çoğaltılmasına sebep teşkil eden gelişmeler: Yani, İslam coğrafyasının çok hızlı ve kontrolsüz bir şekilde genişlemesi ve bu genişleme esnasında farklı kültürlerin etkisine açık hale gelmesi, “korumacı” bir refleksi harekete geçirir. Yazılı kültür yerleşik olmadığı için “rivayet” kültürü gelişmeye başlar. Bu kültür, Resulullah döneminin bilinciyle (yani “işittik itaat ettik” tavrıyla) yetişmiş, fakat bununla birlikte Hz. Ömer gibi “dinamik yorum” anlayışı geliştirememiş kimselerde daha farklı bir karşılık bulur. Korumacılık refleksi her şeyi kuşatır ve “işittik, itaat ettik” tavrı; “rivayetler aracılığıyla gelen her şeye mutlak teslimiyet” şeklini almaya başlar.

Zamanla gelişen mantık özetle şöyle der; “Kur’an’ın en doğru yorumu Resulullah’ın yaptıklarını aynen tekrarlamaktır. Kur’an’ı anlamak için başvurulacak en doğru ve başarılı yöntem ise rivayete/nakle bağlı kalarak yapılan tefsirdir.”

Artık “ilim” denince isnad zinciri yoluyla ilk rivayetçisine ulaşılabilen bilgi anlaşılmaya başlamıştır.

4- Rey ekolü (kelami tefsir)

Problemlerin çözümü ve toplumsal ihtiyaçların karşılanmasında başvurulan “rivayet” yöntemi, zaman ilerledikçe sıkıntılarla karşılaşır. Resulullah döneminde yaşanmamış sıkıntılar, Resulullah döneminde karşılaşılmamış problemler ve Resulullah döneminde bulunmayan yeni imkanlar ortaya çıkar. Önceki dönemlerde gerçekleşmiş söylem ve uygulamaları aynen tekrarlayarak yeni durumları kuşatmak zorlaşır. Hele ki ilerleyen yıllarda İslam coğrafyasının farklı kültürlerle karşılaşması, zihinlerdeki soruların ve sorunların daha da şekil değiştirmesine yol açar. Nakle dayalı kültür, bu yeni tartışmalara çözüm üretmekte zorlanır. Akıldaki tüm soruları cevaplamak, mantıktaki tüm boşlukları gidermek ve inancın mantığını ortaya koyarak farklı kültürler karşısında onu güçlü kılmak ihtiyacı hasıl olur.

Nakil kültürünün karşılaştığı bu sıkıntı, İbn Abbas ve Mücahid kanalıyla yürüyen ve Vasıl b. Ata’dan itibaren bir ekole dönüşen Kur’an’dan yararlanma (tefsir) biçiminin rağbet görmesine yol açar. Bu ekol “Rey ekolü” olarak isimlendirilecek ve “Mu’tezile” üzerinden devam edecektir. Nakli tamamen yok saymamakla birlikte, “anlatılmak istenen nedir?” sorusunu sormakta ve mantık aramaya girişmektedir.

Rey ekolü, Kur’an’da mecaz, teşbih ve sembollerle anlatım olduğunu kabul eder. Bu yüzden Kur’an’daki kimi anlatımların, sadece lafız göz önünde bulundurularak anlaşılamayacağını savunur. Ayet metinlerini dil bilgisi ve söz sanatları açısından tahlile tabi tutar.

Mesela, Ehl-i Sünnet imamları; “Yüzler … O gün ışıl ışıl parıldar. Rabb’ine bakar.” (Kıyamet 75/22-23) ayetini, ahirette muttakilerin Allah’ı açıkça görecekleri şeklinde yorumlamışlardır. Halbuki Mücahid bu ifadeyi; “Allah’a rağbet ederler” ya da “O’nun ödülünü beklemeye can atarlar” şeklinde yorumlayıp, ardından da şu notu eklemiştir: “Yaratıklardan hiç biri O’nu göremez.”[7] Mu’tezile imamları ise bunun mecazi bir anlatım olduğunu savunmuş, “Gözler O’nu göremez, O gözleri görür. O (görülmeyecek kadar) latif, (her şeyi görecek kadar da) haberdar olandır.” (En’am 6/103) ayetinden yola çıkarak; bu dünyada da, öteki dünyada da gözler onu görmez sonucuna varmıştır.

Bundan başka “Alçak maymunlar olun!” (Bakara 2/65) ifadesini mitolojik bir efsaneye dönüştürme eğilimindeki Ehl-i Sünnet’e karşılık, Mücahid (ve peşi sıra Mu’tezile imamları): “Cezalandırma fizyolojik olarak beden üzerinde gerçekleşmedi; kalpleri, duygu ve düşünceleri üzerinde gerçekleşti. Onlar bedenen insan olarak kaldılar” demiştir.

Mu’tezile imamlarından Nazzam “cin” isimli farklı bir varlığın bulunmadığını kabul etmiş, kelimeyi sözlük karşılığı olan “yabancı” anlamında kullanmıştır. Zemahşeri ise “cinler görülmez, insana ayan olmaz, beden olarak ortaya çıkmaz; dolayısıyla onları gördüğünü, onlarla hemhal olduğunu iddia eden yalancı ve şarlatandır” demiştir.[8]

Bu tartışmalar pek çok kişi için teferruat gibi görünebilir. Halbuki buralarda varılan sonuçlar, genel yaklaşım tarzlarını beslerler. Bu çerçevede, mesela Ehl-i Sünnet’in Kur’an’dan yararlanma tarzı; Kur’an’ı bir ilahiyat kitabına döndürmekte, dini ise efsanelere ve kutsallara boğmaktadır. İslam, anlaşılıp yorumlanacak bir din olmaktan ziyade, olduğu gibi kabul edilecek bir din, bir teoloji, bir mitoloji haline gelmektedir.

Oysa Rey ekolü (ve Mu’tezile), gaybi konularda bile “anlatılmak istenen nedir?” sorusunu sorma cesareti gösterir, dini hayat içerisine çekerek “yaşam biçimi” yönünün daha fazla açığa çıkmasını sağlar.

İki ekol arasındaki en meşhur tartışmalardan biri olan “Kur’an mahluk mudur, yoksa ezeli ve ebedi midir?” konusu da, bu noktada örnek olarak verilebilir. Önceki dönemlerde tartışıldığına dair haberler olmayan bir konu, Hıristiyan ülkelerin fethedilmesi ve zamanla kültürel etkileşim içine girmesiyle tartışılmaya başlar. Ehl-i Sünnet ekolü, Hıristiyan teolojisinde “Allah’ın kelimesi” olarak nitelenen İsa figüründen esinlenerek, “O, korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz’da)dır” (Buruc 85/22) ayetini; “Kur’an daha kainat yaratılmadan önce vardı; kıyamete kadar da Allah’ın koruması altındadır” şeklinde yorumlar. Mu’tezile imamları ise bu şekildeki bir ele alışın, hem Kur’an’ı erişilmez bir kitap yaparak hayattan koparacağını, hem de Hıristiyanlıktaki İsa yorumunun kabul edilmesi anlamına geleceğini düşünerek bu yoruma itiraz ederler. Onlara göre Kur’an ezeli ve ebedi değil, bir mahluktur. Sayfalardan ibaret bir kitap olarak herhangi bir kutsiyeti yoktur. Önemi ve değeri içerdiği mesajdan gelmektedir.

Fakat tarih, Ehl-i Sünnet ekolünün galibiyetine sahne olur.

Böylece Kur’an;

–  Her türlü sorunun ve problemin cevabını içeren

–  Yeryüzünü Asr-ı Saadet’e döndürmek için gerekli her şeye sahip

–  Ve bu noktada herhangi bir yardımcıya ihtiyaç duymayan

ezeli ve ebedi bir kutsal kitap olarak kabul edilmiş olur.

5- Batıni tefsir

Hz. Ali ve Muaviye arasında başlayan siyasi ihtilaflar, Hz. Ali’nin haksızlığa uğradığını düşünen ve Resulullah’ın Ehl-i Beyt’ine sahip çıkmaya çalışan bir grubun ortaya çıkmasına yol açar. Bu grubun, Muaviye ve ardından gelen Emevi iktidarına karşı sergilediği siyasi duruş zamanla fikri bir boyut kazanır ve muhalif bir kültürün gelişmesine yol açar. Şia ismini alan bu ekol, ilk başlarda, yine kendisi gibi muhalif olan rey ekolüyle etkileşim içerisinde ilerler. Ancak özellikle “İmamiyye” mezhebinin ortaya çıkmasıyla, Batıni tefsir okumaları vücut bulur ve hızla kendisine farklı bir yol çizmeye başlar.

Batın, “gizli, görünmeyen” anlamlarına gelir. Eflatun felsefesinden büyük oranda etkilenme vardır. Eflatun, çevremizde duyularla idrak ettiğimiz tüm varlıkları, hislerimizle idrak edemediğimiz başka hakiki varlıkların birer görüntüsü olarak niteler. Bu anlamda Batıniler de, her şeyin bir zahiri (görünen) bir de batıni (gizli, gerçek) boyutunun bulunduğunu köklü bir esas kabul ederek yeni bir söylem geliştirirler. Sıradan halk sadece zahiri görüntülere yönelir ve onu anlayabilir; fakat görüntülerin arkasındaki hakikati anlayamaz. Ancak seçkinler ve mütefekkirler, zahiri görüntünün gizli yönlerine yönelir ve onu anlamaya çalışırlar.

Bu çerçevede Batıniler, Kur’an’ın te’vilini sadece Hz. Ali’ye tahsis etmişlerdir. Çünkü (inanışlarına göre) Resulullah, Kur’an’ın batıni sır ve anlamlarını, sadece Hz. Ali’ye öğretmiştir. Hz. Ali de kendi oğullarına, onun oğulları da kendi zürriyetlerine bildirmiştir; bu böyle devam edegelmiştir. Dolayısıyla Kur’an’ı gerçek anlamını sadece (Hz. Ali’nin soyundan gelen) masum imamlar bilirler.

Bu tefsir anlayışıyla Kur’an’ı anlama ve açıklama hakkı sadece belli bir kesime verilmiş olur. Kur’an mesajını, en sonuncusu neredeyse bin sene önce yaşamış olan imamların bilgi ve görgüsü ile sınırlandırır. Bu durum bir yandan kitap üzerinde tekel oluştururken, bir yandan da kitabın bugüne hitap etmesini engeller. Kur’an’ın günün meselelerine çözüm üretebilmesi için Kayıp İmam’ın gelip yeni yorumlar yapması gerekmektedir.

Ayrıca zahir-batın meselesi tarih içerisinde çok fazla istismar edilir ve bu kanaldan birçok hurafe İslam’a sokulur.

6- Tasavvufi tefsir (Te’vil)

Sultanların hüküm sürdüğü dönemlerde ortaya çıkan gelir adaletsizliği ve zenginlerin aşırı bir şekilde lükse, eğlenceye dalmaları; fakirler ve ezilmişler arasında bir tepki doğmasına yol açar. Dünya nimetlerinden uzak durmaya dayalı bir zühd (ilgisiz davranma, rağbet etmeme) anlayışı gelişir. Fakat özellikle Hıristiyan ve İran kültürünün etkisiyle tasavvuf ekolüne dönüşür.

Tasavvuf, hem Şia hem de Ehl-i Sünnet ekolleri içerisinde yer bulmayı başarmış bir yorumdur. İçerisinde yer bulduğu ekolün genel inanç ilkelerini aynen benimser. Kur’an’ın hayat içindeki yeri, önemi ve bağlayıcılığı konusunda da, içinde yer bulduğu ekolle aynı fikirlere sahiptir.

Kur’an’ı anlama ve yorumlama konusunda ise Batıni tefsirden büyük oranda etkilenmiştir. Buna göre, zühd ve takvada ileri gitmiş olan insanlar “ilahi feyz (bolluk)”e nail olurlar. Allah’a duydukları şiddetli kavuşma arzusu ve ilahi aşk sayesinde kendi kapasitelerinin zirvesine ulaşabilir ve sonra da sıradan insanların kullandığı zahiri anlamların çok ötesinde sınırsız manaları görebilirler.

Ne var ki ilahi feyz makamındakilere nasip olduğunu iddia edilen bu bilgi, herhangi bir şekilde doğrulanabilir ve ispatlanabilir bir bilgi değildir. Rüyada görüldüğü, malum olduğu veya bir yolla bildirildiği iddia edilir.

Bu tefsir şekli, dine bir sürü hurafenin girmesine sebep olur ve dini farklı kültürlerin etkisine açık hale getirir. Ehl-i Sünnet ekolü içerisinde ise özel bir olumsuz etki oluşturur. “Her soruna cevap içeren ezeli ve ebedi kitap” algısı Batıni okumalar ile birleşince, bütün hurafeler dinden bir parça haline gelir ve Allah sözü gibi algılanmaya başlar.

Değişen şartlar ve ihtiyaçlar karşısında Ehl-i Sünnet’in kendi içinde gerçekleşen açılımlar

Zamanın ilerlemesiyle değişen problemler ve ihtiyaçlar ve yabancı kültürler karşısında yetersiz kalan söylem, Ehl-i Sünnet ekolü içerisinde farklı açılımların ortaya çıkmasına neden olur.

Bu açılımların en meşhurlarından birisi İmam Şafii’nin “kaynak” formülasyonudur. Şafii mezhebinin imamı, genel kabul gören formülasyonunda problemlerin çözümü için: Kur’an, Sünnet, icma ve kıyas yöntemini ortaya koyar. Buna göre herhangi bir problemle karşılaşılınca önce Kur’an’a müracaat edilecektir; eğer Kur’an’da yoksa Resulullah’ın sünnetine bakılacak; onda yoksa sahabenin icmasına; onda da yoksa kıyas yöntemine başvurulacaktır.

Ehl-i Sünnet’in karşı karşıya bulunduğu tıkanıklığı aşmak için üretilmiş bu iyi niyetli formülasyon, Ehl-i Sünnet imamları açısından belki rahatlatıcı bir rol oynar, ama beraberinde çok büyük bir olumsuzluğu da doğurur. Artık “kutsal” sadece Kur’an değildir. Onunla birlikte sünnet, sahabe uygulamaları ve alim görüşleri de kutsallaşır. Oysa sünnet ve sahabe uygulamaları rivayet yoluyla gelen bilgilerdir ve en titiz kaynaklarda bile doğrular ile yanlışlar iç içedir. Bu formülasyon ile rivayetler kanalıyla gelen bütün yanlışlar dinden bir parça haline dönüşür. Bir yandan İslam hurafelerle iyice karışır, bir yandan da din fıkıh kurallarından yani sınırlı bir takım emir ve yasaklardan ibaret hale gelir. Emir ve yasaklardan başka insanlığa sunacak bir şeyi kalmaz.

Bu olumsuzluklar karşısında öğrencisi olan İmam Ahmed bin Hanbel, hurafelerin çoğalması karşısında özellikle “kıyas” yöntemine karşı çıkar. Kur’an ve sünneti temel referans haline getirerek, uymayan yöntemlere karşı, onları küfürle itham edecek kadar katı bir tutum sergiler.

Dini hurafelerden arındırmak maksadıyla ortaya çıkan bu yaklaşımın o amaca ne kadar hizmet ettiği tartışmalıdır. Ama öte taraftan Ehl-i Sünnet ekolünde, kendisi gibi düşünmeyenleri din dışı sayan bir geleneği başlatır. Fıkıh kurallarından ibaret hale gelmiş ve insanlığa önerecek değerleri iyice azalmış olan din, kendisi gibi olmayanı dışlayan bir kimliğe bürünür. Yani eleştiriye, gelişmeye, düşünmeye kendisini kapatır.

Kur’an her türlü sorunun cevabını içermekte midir?

Gelinen noktada Ehl-i Sünnet ekolü içerisinde yer alan mutasavvıflar ve mezhep ehli açısından herhangi bir sorun yoktur. Çünkü onlar Kur’an’ı; bir emir, nehiy, dua ve ibadet kitabı olarak görmektedirler. Dolayısıyla onların anladığı İslam’ın bugüne hitap etmek gibi bir derdi yoktur

Ehl-i Sünnet ekolü içerisinde Kur’an’ı bir hayat rehberi olarak gören kimseler ise Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başladığı dönemlerde derin açmazlarla karşılaşırlar. Uzun bir zamandan sonra ilk defa, İslam dünyası haricindeki bir coğrafyadan (Batı’dan) yeni bir takım değerler yükselmiştir. İnsanlara; özgürlük, eşitlik, hak ve zenginlik vaat etmektedir. Bu vaatleri yerine getirip getiremeyeceği ayrı bir konudur. Ancak yüzyıllardır devam eden donukluktan dolayı, İslam dünyasının bu vaatler karşısında sunacak bir şeyi kalmamıştır. İslam dünyasını temsil eden güçlü bir devlet olarak “Osmanlı” varlığı, sorunların üzerini uzunca bir süre örtmüş, ama küllenmiş olan sorunlar, gerileme başlayınca güçlü bir yangına dönüşmüştür. Coğrafyalar teker teker yitirilir, ancak buna karşılık, ne gidişatı durduracak bir çare üretilebilir, ne de kalan toplumları kalmaya ikna edecek bir değer sunulabilir. İşte o zaman, geçmişte yaşanmış ve küllenmiş olan bazı tartışmalar yeniden hatırlanır. Değişik coğrafyalarda ve değişik şahısların öncülüğünde yeniden tartışılmaya başlanır:

–  İslam insanlığa ne vaat ediyor?

–  Zulme, haksızlığa, adaletsizliğe ve ahlaksızlığa karşı ne diyor?

–  Zulümle ve haksızlıkla nasıl mücadele ediyor?

Elbette ki bu sorulara, kimi geçmişteki ezberlerin tekrarı, kimi ise yeni birçok cevap verilir. Ancak getirdiği yenilik ve oluşturduğu etki bakımından dikkat çeken iki farklı yaklaşım vardır.

Birincisi; modernist akımdır.

İkincisi ise; kimileri tarafından radikal, kimileri tarafından devrimci, kimileri tarafından neo-selefilik diye isimlendirilen akımdır. (Akım içerisinde her üç sıfatın da sahiplenenleri ve karşıtları bulunur. Hangisini kullansak birileri memnun, diğerleri rahatsız olacaktır. Ne var ki İslam tarihindeki karşılığı bakımından neo-selefilik daha uygun bir tanımlama gibi görünmektedir.)

Modernist akım temsilcileri, karşı karşıya bulunulan sorunlara (Batı kültürünü de dahil ederek) en geniş açıdan çözüm arayan kesim olmuştur. Ancak bu genişlik, uzun süredir uykuda olan İslam kültür havzasında şok etkisi oluşturur. Toplumlar söylemlerine hazır değildir. Tartıştıkları konular o günün gündemine denk düşmez ve kolayca damgalanırlar.

Neo-Selefilik ise, Mısır’da Ihvan-ı Müslimin, Pakistan’da ise Cemaat-i İslami öncülüğünde gelişir. İz bırakan isimleri Seyyid Kutub ve Mevdudi’dir. Bunlar öncelikle İslam’ın unutulan veya unutturulan bir yönünü yeniden hatırlatarak işe başlarlar. İslam’ın bir yaşam biçimi olduğunu; haksızlıklarla, adaletsizliklerle ve ahlaksızlıkla mücadele etmek için geldiğini ve bunların olmadığı bir toplum inşa etmeyi hedeflediğini söylerler. Bu yaklaşımı Seyyid Kutub şöyle özetler:

“İslam, yaşanan hayatın bütün sahalarından uzak, kişinin vicdanına hapsedilmiş bir inanç manzumesi değildir. Ayrıca inananların tek tek veya topluca yerine getirdikleri ayin ve merasimlerden ibaret bir din de değildir. Sadece ahirette cennet vadedip, dünya cennetinin kazanılmasını başka sistem ve ideolojilere bırakmaz; bu işi başka din ve inançların düzenlemesine terk etmez.”[9]

Seyyid Kutub ve Mevdudi’nin söylemleri, geleneksel Ehl-i Sünnet anlayışı karşısında bir devrim niteliğindedir. İslam’ı sadece bir inanç olmaktan çıkarmayı, hayata dair sözü, hayata dair hedefleri olan bir yaşam biçimine döndürmeyi hedefler. Dinin gerçek fonksiyonunu hatırlatır.

Bu bakış açısının devamı olarak Seyyid Kutub “İslam toplumu ve cahiliye toplumu” kavramlarını yeniden ele alır. İslam coğrafyasında, emperyalistlerle işbirliği yapmış, halkına karşı ihanet içerisinde bulunan zalim yönetimleri “cahiliye toplumu” tanımlamasına dahil eder.

“Bu toplumlar, yaşam biçimlerinde tek Allah’a kul olma ilkesini benimsemedikleri için bu sınıfa (cahiliye toplumu sınıfına) girerler. … (Onlar) Uluhiyetin başta gelen özelliğini (yeryüzü egemenliğini) Allah’tan başkasına yakıştırarak Allah’tan başkasının egemenliğini tanımakta ve sosyal düzenlerini, kanunlarını, değer hükümlerini, kriterlerini, geleneklerini, kültürlerini ve hemen hemen bütün sosyal kurumlarını bu yetkisiz egemenlik kaynağına dayandırmaktadırlar.”[10]

O dönemde İslam dünyası ya emperyalistlerin işgali altında bulunuyor, ya da onlar tarafından iktidara getirilmiş hain kukla yönetimler tarafından yönetiliyordu. Esarete boyun eğmek istemeyen halk kitleleri, İslam’ı bir inanç manzumesi olarak gördükleri için komünizme sığınmışlardı. İsyanlarını “sol” söylem ve yöntemlerle ifade etmeye çalışıyorlardı.

Fakat Seyyid Kutub ve Mevdudi’nin söylemleri yeni bir mücadele fıkhı oluşturur. Esaret altında bulunan İslam dünyasında çok geniş bir yankı bulur. Böylece din, yüzyıllardır sıkışıp kaldığı kalbin dokuları arasından çıkar ve hayat sahasına yeniden iner. İslam’ın mücadeleci yönünün henüz keşfedilmemiş olduğu dönemde “sol” kimlikle ortaya çıkan direniş hareketleri, sonrasında büyük bir hızla “İslami” kimliğe bürünür. Elbette ki bütün direniş hareketlerinin Seyyid Kutub’un istediği gibi olduğunu söyleyemeyiz. Ancak direnişin İslami kimliğe bürünmesinde Seyyid Kutub’un etkisi asla göz ardı edilemez.

Günümüze gelindiğinde İslami muhalefet, kimi coğrafyalarda iktidara gelmiş bulunmaktadır; kimi coğrafyalarda ise ya iktidar ortağı, ya da güçlü muhalefet konumundadır.

Fakat İslam dünyası bu defa başka bir problemle karşı karşıya kalır.

Batı kültür ve değerleri dünyaya çok büyük zararlar vermiş, bir sürü toplumsal problemin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İnsanlık acı çekmektedir, adaletsizlik ve zulüm içerisinde kıvranmaktadır. Acil çözüme ihtiyaçları vardır ve çözüm aramaktadırlar. Tam da Müslümanlara ihtiyaç duyulan tarihi bir an gelmiştir. Ne var ki Müslümanlar yeni bir tıkanıklık ile karşı karşıyadırlar. İktidarları, iktidar ortaklıkları veya muhalefetleri; kendilerine ideal edindikleri Resulullah dönemindeki gibi bir toplumsal model ortaya çıkaramamaktadır. Yönetime geldikleri toplumların sorunlarını çözememekte ve dünyaya örneklik sergileyememektedirler.

“Kur’an her türlü cevabı içeriyor” şeklindeki slogan bugün için artık yeterli değildir. O cevapların somut olarak ortaya konması gerekmektedir. İslam’ın nasıl bir siyaset modeli öngördüğü; bu modelde yöneticinin nasıl belirlendiği, görev ve yetki alanlarının nasıl tanımlandığı, yönetim kurumlarının neler olduğu, bunların birbirleriyle ilişkisinin nasıl olduğu ortaya konmalıdır. İslam’ın nasıl bir ekonomik model önerdiği; bu modelde nasıl bir vergi sistemi uygulanacağı; nasıl bir maliye ve muhasebe sistemi takip edileceği; gümrük rejiminin nasıl olacağı; banka, borsa, çek, senet, hisse senedi, tahvil gibi kavramlara yaklaşımın ne olduğu belirlenmelidir. Ve bunun gibi eğitim alanında, sağlık alanında, askeri ve güvenlik alanında vs. nasıl çözümlerin bulunduğu somut olarak ortaya konmalıdır. Fakat Kur’an (ve sünnet ve sahabe uygulamaları vs.) bu sorulara açık cevaplar içermemektedir.

Seyyid Kutub, İslam dünyasının esaret altında bulunduğu dönemde acil problemin esaretten kurtulmak olduğunu öngörmüş ve ona odaklanmıştı. Bu tür meselelerin tartışılmasını ise zamana bırakmıştı.

“(İslam) toplum(u) meydana gelmeden önce fıkıh ve yönetim biçimi ile ilgili hükümler alanında çalışma yapmak, havaya tohum serpmek gibi insanın kendini aldatmasıdır. Tohum havada yeşermediği gibi, İslâm fıkhı da boşlukta gelişmez”[11]

Fakat bugün işte o gündür. İslam dünyasının, “kurtarıcı” olarak ortaya çıkması gereken gündür. İnsanlığın problemleri için çözüm yolları sunması gereken gündür. Ama Müslümanlar bugün yeni bir tıkanıklık ile karşı karşıya bulunmaktadırlar.

Çözüm ne?

Bugün için yeni olan “tıkanıklık” aslında İslam tarihi için yeni değildir. Bu sorun:

Kur’an her şeyiyle evrensel ve her zaman aynı nitelikte bağlayıcı mıdır, yoksa tamamı veya bir kısmı dönemsel nitelikler taşıdığı için bugün aynı nitelikte bağlayıcı olmaktan çıkmış mıdır?

şeklinde özetlediğimiz kadim problemin bugünkü versiyonudur.

Ve bugün; Kur’an’ın bir kısmının veya tamamının tarihsel, yani gönderildiği döneme mahsus olduğunu savunan Tarihselci ekol’ün bazı önerileri bulunmaktadır.

Hermenötik ve Tarihselci ekolün doğuşu

Hermenötik, “tercüme etme veya yorumlama” mânâsına gelen Yunanca hermeneutike kelimesinden türemiştir. Yunan tanrılarının sözlerini insanlara tercüme eden ‘tanrı’ Hermes’e dayanır. İnanca göre bu yorumlama veya tercüme işi bir seferlik olmayıp, şartlar değiştikçe, anlayışlar farklılaştıkça ve dil geliştikçe sürekli yenilenir.

Kavram, Orta Çağ’ın sonlarına doğru Avrupa’da yeniden ilgi görmeye başlamıştır. O döneme kadar Hıristiyanlar, kutsal kitabı ezberlenmiş bir öğreti olarak tekrarlayıp duruyorlardı. Kutsal kitapta yazanların yaşanan çağ için ne söylediği, o çağ için ne anlamı olduğu tartışılmıyordu. Tam tersine din; ibadetler, merasimler ve pratikte karşılığı olmayan ön kabuller haline gelmişti. Metin tahlili ve yorum hoş karşılanmıyor, olduğu gibi ezberlenmesi ve teslim olunması isteniyordu.

Fakat Orta Çağ’ın sonlarına doğru Martin Luther, “İncilleri okuyarak Hıristiyan inancını yeniden keşfetme”, başka bir ifadeyle “İncili günün diline çevirme” teklifinde bulunur. Böylece İncillere, teolojik prensipler mecmuası değil de, tarihî ve sosyal şartlara cevap veren bir kitap olarak bakan Protestan mezhebi doğar.

Tarihselcilik, Kur’an’ın hayattaki yeri ve önemine dair kadim tartışmaların, Hıristiyanlık tarihinde yaşanan tartışmaların etkisiyle ortaya çıkan yeni boyutudur. Birçok temsilcisi bulunmaktadır. Farklı farklı tezler içermektedir. Kur’an’ı Peygamber sözü gibi görüp tamamen dönemsel kabul edenler de bulunmaktadır, evrensel olduğunu kabul edip tarihsel yönler içerdiğini söyleyenler de bulunmaktadır.

Bu noktada sözü daha fazla uzatmadan, Kur’an’dan yararlanma noktasında meydana gelen tıkanıklık ve İslam’ın nasıl öğrenileceği konusunda üzerinde düşünmeye değer bir görüşü paylaşmak istiyoruz. Bu görüş, modernist ekol temsilcilerinden biri olarak görülen (ve kimilerine göre tarihselci olarak da nitelenen) Fazlur Rahman’a aittir. Hakkında fazlasıyla ön yargı bulunan bir ismin görüşlerini örnek göstermek, bazı kimselerin peşinen ilgisiz kalmasına yol açabilir. Düşünürün ismini zikretmeden, kendi ifadelerimizle bu görüşlere yer verebilirdik. Ancak herkesin fikrin gerçek sahibini bilmesinde fayda görüyoruz. (Bütün görüşlerine katılmamakla birlikte), düşünürün bu noktada fikirlerini önemli ve değerli buluyoruz

Fazlur Rahman “İslâm ve Çağdaşlık” adlı eserinde farklı bir tefsir yöntemi önermektedir.

O, Kur’an’ın ahlâkî bir rehberlik belgesi olarak okunması gerektiği söyledikten sonra şunları ifade eder: “Kur’an her şeyden önce ne bir kanun kitabıdır ve ne de böyle bir amaç güder. O kendisini hüden li’n-nas (insanların yol göstericisi) diye adlandırır ve insanlardan, koyduğu emirlere göre yaşamalarını ister. Fakat bu emirler umumiyet itibariyle ve esas olarak hukukî olmayıp ahlâkîdirler.[12]  “Bu itibarla, müfessirler ve fakihlerin Kur’an’daki belli emir ve yasakları son derece dikkate alıp ahlâkî ilkelere oldukça az önem vermeleri ve bu ahlâkî ilkeleri emirden ziyade öğüt ya da tavsiye olarak telakki etmeleri esef verici bir hatadır.[13]

Dolayısıyla Fazlur Rahman ahlakın hukuka göre öncelenmesi gerektiğini söyler.

Bu yaklaşımının sebebi Kur’an’daki hükümlerin, indiği dönemdeki bir duruma cevap olarak vahyedildiği düşüncesidir. Bugün aynen tatbik edilmesinin, indiği dönemde ürettiği sonuçları üretemeyeceğini savunur. Lafza değil, lafzın ardındaki maksada ulaşmak gerektiğini söyler.

İki etaplı bir yöntem önerir: Birincisi Kur’an’ı anlamak, ikincisi de yorumlamak… Bu yöntemin, Kur’an’ın mesajını anlamada keyfiliği ortadan kaldıracağını ve mesajın farklı tarihsel şartlarda uygulamaya imkan verecek şekilde kavranabileceğini söyler.

İlk etapta bugünden Kur’an’ın vahyedildiği döneme gidilerek her ayet kendi tarihselliği içinde anlaşılacaktır. Böylece ayetlerdeki özel hüküm ve buyruktan, vahyin genel ilke, değer ve hedeflerine ulaşılır. Bu anlama sürecidir. İkinci etapta ise nüzul döneminden modern zamana dönülür, Kur’an’ın temel gaye ve idealleri doğrultusunda “şimdi’nin soru ve sorunlarına cevap üretilir. Bu da yorumlama ve tatbik sürecidir. Fazlur Rahman, bu ikinci etabın, yani Kur’an’daki temel hedef ve maksatların bugünkü özel problemlere nasıl tatbik edileceğine ilişkin yorumların öznellik riskine açık olduğunu kabul etmekle birlikte anlama sürecinde nesnelliğin imkânına inanır.[14]

Fazlur Rahman’ın önerdiği bu yöntem aslında içtihadın işlerlik alanını maksimize etmeyi hedeflemektedir. İslâm hukuk tarihinde içtihat, genellikle nassın suskun kaldığı alanlarda işletilmiştir. Fazlur Rahman ise içtihadı; “kural içeren bir nassın veya geçmişteki emsal bir durumun manasını anlama ve o kuralı bugüne hitap edecek şekilde teşmil, tahsis ya da aksi halde tadil ederek değiştirme çabası”[15] olarak tanımlar ve içtihadı nassın konuştuğu yerlerde de işletmeyi önerir. Çünkü ona göre Kur’an ve Sünnet ele aldıkları her konuda son adımı atmış değildir. Bu yüzden, Kur’an ve Sünnet’in adımlarını Müslümanların atacakları yeni adımların izlemesi gerekir.

Kur’an’daki yasama ruhu, hürriyet ve sorumluluk gibi esaslı beşeri değerlerin (ihtiyaçlara göre) yeni bir yasama biçimine bürünmesi şeklinde açık bir yön çizer.[16] Resulullah zamanındaki fiili yasama o sırada mevcut olan toplumu, başvurulacak bir örnek olarak kısmen kabul etmek zorunda kalmıştır. Mesela kadınlar ve kölelik meseleleri bu nitelikteki örneklerdir. “Kur’an kadının durumunu bir kaç yönde büyük ölçüde düzeltmiştir. Fakat bunlardan en temelli olanı, kadına tam bir kişilik sağlanmış olmasıdır. Karı-kocanın birbirlerinin ‘elbiseleri’ olduğu belirtilmiştir: Erkeğin karısı üzerindeki hakları, kadına aynen tanınmıştır; ancak erkek, ailenin geçimini sağladığı için, daha üstün bir durumdadır. Sayısız kadınla evlenme kesin bir şekilde kurala bağlanmış ve eşlerin sayısı dörtle sınırlandırılmıştır, ancak buna; eşler arasında adaleti sağlayamayacağı korkusu içinde ise, sadece bir tek kadınla evlenmesi gerektiği şartı getirilmiştir. Bütün bunlara “adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında adaleti hiçbir zaman sağlayamazsınız” (Nisa 3/129) şeklindeki genel ifade eklenmiştir. Bu beyanların genel mantıki sonucu, normal şartlar altında çok kadınla evlenmenin yasaklanmasıdır. Buna rağmen daha önceden mevcut olan bir müessese olarak çok kadınla evlilik hukuki sahada kabul edilmiş; ancak zamanla sosyal şartlar daha uygun bir hale geldiğinde tek kadınla evliliğin tesis edilebilmesi için açık yol gösterici istikametler gösterilmiştir. Bunun nedeni de etkin olmak amacındaki hiçbir ıslahatçının gerçek durumu görmezlikten gelemeyeceği ve sırf hayali bir takım buyruklar vazedemeyeceğidir. Bununla birlikte sonraki Müslümanlar Kur’an’ın ortaya koyduğu bu yol gösterici istikametleri gözetmemiş ve gerçekte onun amaçlarına ket vurmuşlardır.

Kur’an’ın kölelik müessesesini ele alışı, aile müessesesini ele alışı ile paralellik göstermektedir. Bir ilk çözüm olarak Kur’an, hukuki sahada kölelik müessesesini kabul etmektedir. Başka seçenek de mümkün değildir, çünkü kölelik toplumun bünyesinde iyice kökleşmişti. Onun bir gecede tamamıyla ortadan kaldırılması, çözümü mutlak surette imkansız olan birtakım sorunların doğmasına yol açmış olurdu. Sadece bir hayalci böylesine hayali bir ifadede bulunabilir. Fakat aynı zamanda köleleri azat etmek ve köleliğin ortadan kalkmasını sağlayacak bir ortamı oluşturmak için her türlü hukuki ve ahlaki çaba gösterilmiştir. “Köle azat etmek” bir erdem olarak sadece övülmekle kalmamış; fakiri ve yetimleri doyurmakla birlikte, köle azat etmenin, insanın geçmesi son derecede lüzumlu bir “sarp yol” olduğu da belirtilmiştir (Beled 90/10-16). Nitekim Kur’an Müslümanlara; eğer bir köle, kendi durumuna göre saptanacak bir meblağı taksitle ödemek suretiyle kendi hürriyetini kazanmak isterse, sahibinin böyle bir akde izin vermek zorunda olduğunu, onu reddedemeyeceğini kesinlikle belirtmiştir: “Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek isteyenlerin, onlarda bir iyilik görürseniz, bedel vermelerini kabul edin. Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa, bilsin ki, Allah hiç şüphesiz onu değil, zorlanan kadınları bağışlar ve merhamet eder” (Nur 24/33) Burada da biz yine Kur’an’ın takındığı tutumla ilgili açık mantığın tarihin gerçek seyri içinde Müslümanlarca göz önüne alınmadığı bir durumla karşı karşıyayız. Kur’an’ın, “eğer onlarda bir iyilik görürseniz” şeklindeki sözleri, doğru bir şekilde anlaşıldığı takdirde, sadece şu anlama gelir: Eğer bir köle geçimini temin etme gücünden yoksunsa, azat edilse bile, onun kendi ayakları üstünde durması beklenemez; dolayısıyla onun hiç değilse efendisinin himayesine sığınması daha iyi olabilir.” [17]

Sonuç

Fazlur Rahman’ın Kur’an’ı iki aşamalı okuma önerisi, İslam tarihi boyunca birbirine karşı saf tutmuş iki bakış açısını bir arada buluşturan bir öneridir. Ne Kur’an’ın hayattaki yerini ve bağlayıcılığını hafife almakta, ne de aklı ve içtihadı (yani yorumu) devre dışı bırakmaktadır. Bir yandan aklı işlevselleştirip insanı sorumluluğun merkezine çekerken, bir yandan da nassın (Kur’an’ın) rehberliğini pekiştirmektedir. Böylece “Kur’an kıyamete kadar bağlayıcıdır ve tek rehberdir” diyen Ehl-i Sünnet’in hassasiyetlerini de; “Kur’an vahyedildiği dönemin şartlarından kaynaklanan hüküm ve ifadeler içerir; bunlar, Kur’an’ın temel mesajına uygun bir şekilde zamana göre yeniden yorumlanmalıdır” diyen Mu’tezile ve ardından gelen ekollerin hassasiyetlerini de dikkate almaktadır. Ama öte taraftan; Kur’an mesajının bin dört yüz sene önceki toplumsal şartlara sıkışıp kalması sonucunu doğuran yaklaşımın da; Kur’an mesajını değersizleştirerek evrensel değerlerin sürekliliği sorununa yol açan yaklaşımın da olumsuzluklarını gidermektedir.

Ayrıca bu öneri, aynı zamanda İslam tarihinde karşılığı olan bir öneridir.

Değişen şartlar karşısında ganimetler konusundaki uygulamaları değiştiren, karşılaşılan bazı sorunlar sebebiyle mehri kaldırmayı teklif eden ama hesap etmediği bir yön kendisine hatırlatılınca önerisini geri çeken, kalpleri İslam’a ısındırılanlar (müellefe-i kulub) konusunda farklı bir tutum sergileyen Hz. Ömer, tam da Fazlur Rahman’ın anlatmaya çalıştığı şeyi yapmıştır. Hz. Ömer’in uygulamalar karşısında benimsemiş olduğu yaklaşım tarzı, Fazlur Rahman’ın; “Kur’an’daki yasama ruhu daha adil olana doğru bir yön izler. Kur’an ve Sünnet ele aldıkları her konuda son adımı atmış değildir. Bu yüzden, Kur’an ve Sünnet’in adımlarını Müslümanların atacakları yeni adımların izlemesi gerekir” şeklindeki yaklaşımına tamamen uygundur.

Bugün İslam’ın tarih sahnesine yeniden dönebilmesi, Hz. Ömer’in uyguladığı ve Fazlur Rahman’ın formülize etmeye çalıştığı Kur’an yaklaşımıyla mümkün olabilecektir. Aksi takdirde din:

–  Ya teolojik bazı kabullerden ve bunların sonucu olan; emir, nehiy ve ibadetlerden ibaret olarak kalacak

–  Ya da her şeyi eleştirip dışlayan, ama hiçbir konuda çözümü olmayan bir tavır içine sıkışıp kalacaktır.

İnsanlığın kurtuluşu olan din, “kurtarıcı” vasfını asla kazanamayacaktır.

Hem de bütün insanlık çaresizlik içinde bocalamaya başlamışken…

Hem de bir kurtarıcıya en fazla ihtiyaç duyulduğu dönemlerin birisinden geçiliyorken…

Artık silkelenmenin vakti çoktan gelmiştir.

* * *

İslam’ın hayat sahnesine tekrar dönmesi için, İslam’ı kimden nasıl öğrenileceği sorusuna cevap aramaya çalıştık. Ancak bundan sonra cevaplanması gereken çok önemli bir soru daha bulunmaktadır:

“İslam günümüz dünyasına ne önermektedir?”

Bu soruyu da takip eden makalede tartışacağız.

 

– BİTTİ –

 

 

[1]  “Allah kelamıdır” diyenler için, Kur’an’ın vahyedilmesiyle ilgili bütün ayetler delil olabilirken, Peygamber kelimelere dönüştürmüştür diyenler: “Gördüklerinize de görmediklerinize de yemin ederim ki, o Kur’an şerefli bir elçinin getirdiği bir sözdür.” (Hakka 69/40) ve “Bu mesaj değerli bir elçinin getirdiği bir sözdür. Hükümranlık tahtının sahibi Allah katında değeri olan çok güçlü bir elçinin…” (Tekvir 81/19-20) gibi ayetleri delil göstermektedirler.

[2]  Furkan 25/32

[3]  Taberi, 1/26; Subki, 3/290,5

[4]  İbn Sa’d, 6/67

[5]  Belazüri. Futuhu’l-Buldan. S 375; Taberi. Tarih. IV 31-34

[6]  İbn Sa’d, 2/121, ks: 2, s 4

[7]  Taberi 28/104

[8]  Zemahşeri. Keşşaf. A’raf 7/27

[9]  Seyyid Kutub. İstikbal İslam’ındır. İslam bir hayat nizamıdır. S 2

[10] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Hayat metodu olarak “La İlahe İllallah”. Hicret yayınları, s 62

[11] Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55

[12] Fazlur Rahman. Allah’ın Elçisi ve Mesajı Makaleleri, çev. Adil Çiftçi. Ankara 1997. s. 110.

[13] Fazlur Rahman. Allah’ın Elçisi ve Mesajı, s. 55.

[14] Fazlur Rahman, İslâm ve Çağdaşlık, çev. Alpaslan Açıkgenç-M. Hayri Kırbaşoğlu. Ankara 1990, s. 72-82.

[15] Fazlur Rahman, İslâm ve Çağdaşlık, s. 77

[16] Fazlur’rahman. İslam. Kur’an.

[17] Fazlur’rahman. İslam. Kur’an

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir