İslam Günümüz Dünyasına Ne Öneriyor? / Nuri Yılmaz

Hayat uzun bir yol gibidir, sürekli farklı ortamlardan ve farklı şartlardan geçer. Ortam ve şartlar değiştikçe problemler de, ihtiyaçlar da değişir. Bir duraktaki ihtiyaçları karşılayan fikirler, bambaşka şartların olduğu bir sonraki durakta işe yaramaz hale gelebilirler. Hatta bizzat kendileri problemin sebebi haline dönüşebilirler. Bu durum, sıcak ortamın ihtiyaçlarını herkesi memnun edecek şekilde karşılayan bir tecrübenin, soğuk ortamda ısrarla sürdürülmesine benzer; ne kadar mükemmel olursa olsun şartların değişmesi onu işlevsiz kılmıştır. Yeni şartları karşılayacak yeni fikirlere ihtiyaç vardır.

Hayat görüşleri, yani dinler; insanlığın problemlerini çözüp ihtiyaçlarını karşılayarak, onlara mutlu bir yaşam sağlamak için vardırlar. Hayatın içine girdikleri oranda “eskime” ve “zamana ayak uyduramama” tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Çoğunun ömrü bir veya birkaç nesil sürer. “Bin yıl sürecek” iddiasıyla kurulup, beş-on sene gibi kısa bir süre içinde kaybolan sistem ve düzenler de olmuştur.

Peki, İslam da böyle midir?

1400 sene önce inmiş ve bugünün şartlarına uymayan bir din midir?

Bugüne kadar hep İslam’ı küçümsemek maksadıyla gündeme getirilen bir sorunun, bugün bizim tarafımızdan da gündeme getiriliyor olması yadırgatıcı bulunabilir. Ve peşinen “İslam evrensel bir dindir. İlk insandan itibaren insanlığa rehberlik etti ve kıyamete kadar da insanların dertlerine şifa olmaya, sorunlarını çözmeye devam edecektir” diye tepki gösterilebilir. Ancak bu tarz bir cevap sadece sorunu görmezden gelmek anlamı taşır. Halbuki biraz durup düşünüldüğünde İslam’dan ne anlaşıldığına bağlı olarak, bu sorulara verilecek cevapların da farklılık göstermesi gerektiği açıkça ortaya çıkar.

Mesela din (yani İslam) deyince; belli zamanlarda yerine getirilen ibadetler ve hayatın sınırlı alanlarını ilgilendiren emirler ve nehiyler anlaşılıyorsa; o zaman nasıl bir rehberlikten bahsedebiliriz? Böyle bir din insanlığın hangi derdine derman olabilir, hangi sorunlarını çözebilir? Böyle bir din eskimese ne olur?

Oysa bu din algısı, İslam’ı Hıristiyanlık ve Yahudilik ile aynı niteliğe büründüren yanlış bir algıdır. İslam yeryüzünde mutluluğu tesis etmek için gelmiştir; zulmü, kötülüğü, haksızlığı ve ahlaksızlığı ortadan kaldırmayı, yerine adaleti, hakkı, hukuku ve ahlakı tesis etmeyi hedefler. Fakat ne yazık ki İslam, bin yılı aşkın bir süredir gerçek misyonunu tam olarak gerçekleştiremiyor. Belli yönleriyle etkilediği toplumlar olmuştur; etkilediği toplumla diğerleri arasında (etkinin boyutuna bağlı olarak) önemli farklar meydana getirmiştir. Ama neredeyse yüzyıldır böyle bir rol de oynayamıyor. O zaman kaçınılmaz olarak yukarıdaki sorular devreye giriyor: Ne oldu? Ne oldu da İslam artık toplumların yaşantısında belirleyici değil? Batı kaynaklı beşeri değerler karşısında niye bir şey öneremiyor? Yoksa İslam’ı hafife alan kimselerin dediği gibi mi oldu; İslam artık çağa ayak uyduramıyor mu? Gelişen ve değişen şartlara cevap veremiyor mu?

Biz bu sorulara peşinen; “hayır! Asla!” diye cevap vereceğiz.

Aslında, çağı kuşatamama; günün insanına hitap edememe; problemler, sorunlar ve ihtiyaçlar karşısında bir şey önerememe problemleri yaşanmaktadır. Fakat bu problemlerle yüz yüze bulunan İslam değil, onu yeterince anlayamayan Müslümanlardır. Uzun bir tarihin ardından İslam, Müslümanların zihnindeki belli kalıplara hapsolmuş, dinamizmini yitirmiştir. Ve artık insanlığa verecek bir şeyi kalmamıştır.

Eğer İslam’ın günümüz dünyasına ne önerdiğini keşfetmek istiyorsak, kilit soru şu olmaktadır: İslam nedir?

Bugün bu soru üzerine yeniden düşünmek, İslam’ın ne olduğunu yeniden keşfetmek ihtiyacı hasıl olmuştur. Bu soruya doğru cevap vermeden İslam’ın günümüz dünyasına ne önerdiğini de doğru tespit edemeyeceğimiz fikrinden hareketle, bu makalede;

–  Önce farklı İslam anlayışlarının hangi şartlarda ortaya çıktığına bir göz atmayı

–  Sonra da bugün nasıl anlaşılması gerektiği konusuna, gücümüz nispetinde katkı yapmayı hedefliyoruz.

Cehalet içerisindeki Arabistan’da İslam insanlığa ne öneriyordu?

İslam’ın son olarak insanlığa gönderildiği ortam; putperestlik, kabile asabiyeti, ilaf[1], faiz ve fuhuş kavramları üzerine oturan düzenin hakim olduğu bir dönemdi. Kabilecilik toplumun yazılmamış anayasası, putperestlik ise toplumun benimsenmiş dini idi. Herhangi bir kabileye mensup olmayanın veya kendi kabilesi sınırları dışında bulunanın, can, mal ve namus emniyeti kalmazdı; bu yüzden herkes bir kabile boyunduruğuna mecburdu. Putlar ise kendi başına konuşamaz, güçlüler tarafından konuşturulurdu; dolayısıyla gücü elinde bulunduran otorite ilahi bir destek kazanmış olurdu.

Güçlüler, civar ülkelerle yaptıkları ticaret anlaşmaları (ilaf) vasıtasıyla daha da güçlü hale gelmişlerdi. Arabistan şartları tarım ve hayvancılık ile geçime imkan vermediği için insanlar güçlülerden borç alarak geçinmeye çalışırdı. Ama aldıkları borcun faizini bile ödeyemez ve faiz girdabından kurtulabilmek için, ya kendilerini ya da bir yakınını köle olarak vermek zorunda kalırlardı. Borca karşılık köle olan erkekler işçilik veya askerlik yapar, köle olan kadınlar ise genelevlerde çalıştırılır, putları ziyarete gelenlere ikram edilirlerdi.

Toplumun beşte dördüne ulaşmış köle nüfusu için bu düzen, kurtulması imkansız bir cendereyi andırıyordu. Doğa şartlarının ve düzenin kuşatması altında, zalime boyun eğmekten başka yol gözükmüyordu. Feryatlarını, acılarını, isyanlarını ve gözyaşlarını içlerine akıtmaktan başka çareleri yok gibiydi.

İşte böyle bir ortamda İslam insanlığa zulmü ortadan kaldırmayı vadetti. Zalimlere meydan okudu. Adaleti tesis etmeyi ve böylece; güçlünün zayıfı ezmemesini, zenginin fakiri sömürmemesini önerdi. Bunu gerçekleştirebilmek için de önce haksız yollarla kurulan düzeni bozdu. Ardından da; yönetimin zulüm mekanizmasına dönmemesi, servetin ezici bir güce dönüşmemesi, ahlaksızlığın bir toplum düzeni haline gelmemesi için yollar gösterdi.

Resulullah’ın ve Kur’an’ın öncülüğünde bütün vaatleri bir bir gerçekleşti.

Bu dönemde yaşayan Müslümanlar için “İslam nedir?” sorusu, cevabı gayet basit bir soru idi ve “işte bu gördüğün!” denmesi yeterliydi. Parça parça ve gerektikçe indirilen Kur’an; sanki onların sorunlarını çözmek ve sanki onların ihtiyaçlarını karşılamak için gönderiliyormuşçasına yakın ve canlı idi. Bu yüzden, “İslam” dendiği zaman, Kur’an’da ortaya konmuş olan evrensel değerler ve bu değerler üzerine bina edilen o günkü uygulama birlikte anlaşıldı. Günün şeriatı ile Allah tarafından vahyedilmiş olan din arasında (doğal olarak) bir fark görülmedi.

Hz. Ömer’in, hakkında hüküm bulunan konularda sergilediği yaklaşım tarzı bize; o dönemin önde gelen isimleri tarafından uygulamanın evrenselleştirilmediğini, tam tersi “değişebilir” görüldüğünü ve değiştirildiğini gösterir. Birinci makalede bu konu üzerinde durulmuştur. Fakat gelişen tarihi olaylar, Hz. Ömer gibi öncülerin yeterince anlaşılamamasına ve ilk dönem doğal olarak ortaya çıkan yaklaşımın evrenselleştirilmesine sebep olmuştur. Nakil kültürü aracılığıyla o dönem, sonraki nesillere aynen taşınmaya çalışılmıştır.

Fakat bu mümkün olmayan çaba beraberinde büyük bir sorunu doğurmuştur:

–  Şartların ve gelişmelerin dayatmasıyla yeni yeni fıkıhlar oluşmuş

–  Ne var ki bu değişikliklere Kur’an’dan veya sünnetten deliller getirilmiş

–  Kur’an ve sünnetle delillendirilebilen her değişiklik ise “İslam” olarak görülmeye devam etmiştir.

Böylece herkes kendi görüşünü İslam ile özdeş olarak görmeye başlamış, farklı farklı İslam tanımları ortaya çıkmıştır.

Sonraki süreç

Hariciliğin ortaya çıkışı

Hariciliğin ortaya çıkışı, bedevi kültürünün beslediği “tepkisel” bir çıkış olmakla birlikte, uygulamanın evrenselleştirilmesinin yol açtığı sıkıntıların da ilk örneklerindendir.

Hz. Osman döneminde başlayan ve Hz. Ali döneminde devam eden iç karışıklıklar, Müslümanları birbirleriyle savaşma noktasına getirmişti. Gerçi Resulullah’ın son dönemlerinde ve Hz. Ebubekir’in hilafeti sürecinde isyan eden kabileler ile savaşlar olmuştu. Fakat Müslümanların birbirleriyle savaşa tutuşmaları (Cemel, Sıffin) ilk defa oluyordu. Yani öncekilere göre yeni bir durumdu.

Bu yeni durumun kendisine has fıkhı ve söylemi olması gerekirken, Hariciler; meseleye tamamen yüzeysel ve şekilsel bir bakış açısı getirmişlerdir. Sanki Müslümanlar ile kafirler savaşıyormuş gibi; düşüncelerine uymayan Müslümanları en uç niteleme sıfatı olan “kafir” kavramı içerisine sokmuşlar, ardından da aynı uç yaklaşımla “İslam” kavramını tanımlamışlardır.

Hariciliğe göre iman, Allah’ın kullarına farz kıldığı şeylerin hepsini yapmaktır. Günah işlemek suretiyle Allah’a isyan eden kimse müşrik olur ve cehennemde ebediyen kalır.[2] Hariciliğin farklı ekolleri şu görüşler üzerinde ittifak etmişlerdir:

  1. Mü’min muttaki olandır, büyük günah işleyen kafir olup ebedi azaba müstahaktır.
  2. Osman, Ali ve taraftarları kafirdir.
  3. Zalim imama karşı başkaldırı vaciptir[3].

Haricilerde iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak ilkesi, görüşlerinin temeli durumundadır. Fakat bu ilke sadece zalim idareciye karşı değil, (kendi görüşlerine göre) münker işleyen fertlere karşı da uygulanmış, hatta masum çocuk ve kadınları katletmek bu ilke ile meşrulaştırılmıştır.

Mürcie

Haricilerin keskin çıkışları ve Cemel ile Sıffin savaşlarında taraf olanları “büyük günah” işlemekle suçlayıp kafir ilan etmeleri, Müslümanlar arasında “büyük günah” ve “iman” üzerine tartışmalar yaşanmasına sebep olmuştur.

Haricilere karşı Emevilerin desteklediği görüş Mürcie fırkasının görüşüdür.

Mürcie, ilk çıkışı itibariyle aslında iyi niyetli bir arayıştır. Hz. Osman döneminde başlayan olaylar karşısında suskunluğu ve kenarda durmayı tercih eden Müslümanlar arasında gelişerek ortaya çıkmıştır. Onlar tavırlarını, şu hadise dayandırıyorlardı: “Hz. Peygamber, ‘ileride bir takım fitneler kopacak, o zamanda oturan, yürüyenden daha hayırlıdır, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Bu fitneler koptuğu zaman kimin devesi, koyunu varsa ona baksın, kimin arazisi varsa ona sarılsın’ dedi. Bunun üzerine bir adam sordu: ‘Yâ Resûlullah devesi, koyunu arazisi olmayan ne yapsın?’ Hz. Peygamber: ‘Kılıcını eline alsın, onun keskin yüzünü bir taşla ezsin, sonra eğer kurtulabilirse kurtulsun.’ dedi”[4] Böylece onlar, Hz. Osman zamanında ortaya çıkan ve onun ölümüyle sonuçlanan olaylara müdahale etmekten çekinmişlerdir. Cemel’de ve Sıffin’de tarafsız kalmayı tercih etmişlerdir. Haricilerin aksine, hangi tarafın haklı olduğu konusunda kesin bir hükme varmayıp, kararı Allah’a havale etmişlerdir. Fakat Emeviler döneminde başlayan tartışmalar ve Emevilerin bilinçli müdahaleleriyle, bu iyi niyetli tavırdan bir ekol doğmuştur. Ve Emeviler, “olaylara müdahale etmeme, karışmama” tavrını dinileştiren bu ekolü fazlasıyla kullanmıştır.

Zaman içinde değişik Mürcie kolları oluşmasına rağmen bütün kolların üzerinde anlaştıkları iman tarifine göre; Allah’a iman, Allah’ı bilmektir.[5] Allah’ın birliğine inanmış bir kimsenin büyük günah işlemiş olması, onun imanına zarar vermez, o kişi yine de mü’min kalır. “Allah’tan başka ilah yoktur” diyen herkes cennete gidecektir. İnanmayan bir kimsenin yaptığı iyiliklerin kendisine bir fayda sağlamaması gibi, imanlı bir kimseye de günahları zarar vermez.

Mürcie’nin iman tanımı, tekfirci harici yorumuna karşı bir tepkidir. Ancak, Müslüman veya kafir olmayı, ayetlerin lafzından hareketle belirlenmiş sloganik söz ve tavırlara indirgeyen bir aşırılığın karşısına; zulmü, haksızlığı ve adaletsizliği görmeyen bir İslam anlayışı çıkarmışlardır. Dinin “inançtan” ibaret görülmesinin temelleri böylece atılmış olmaktadır. Bu anlayış yine Emevi destekli bir başka ekol olan Cebriyye ile bir araya gelince, İslam tamamen itaatkar hale gelmiş, adaleti gerçekleştirmeyi ve zulmü ortadan kaldırmayı hedefleyen yönü tamamen yok olmuştur.

Cebriyye, insanın yaptığı işlerde bir tercihinin olmadığını, yaptığı işleri zorunlu olarak yaptığını savunur. Yani insan mecburdur; yaptığından başkasını yapmaya gücü yoktur; yaprağın rüzgarın önünde savrulması gibi insanın yaptığı işleri de Allah takdir eder. İnsan sadece Allah’ın belirlediği kadere göre yaşar. İbadeti de günahı da, elinde olmaksızın işler.

Mu’tezile

Resmi din bu yönde şekillenmeye başlamışken, bu söyleme devrimci bir itiraz Mu’tezile’den yükselmiştir. Mu’tezile iman konusunda ne hariciler gibi keskin (tekfirci) bir yaklaşım benimsemiş, ne de Mürcie gibi her şeyi mübah gören bir tavır içerisine girmiştir. “Büyük günah işleyen ne mü’min ne kâfîrdir. İman ile küfür arasında bir noktadadır (el-menzile beyne’l- menzileteyn). Eğer tevbe etmeden ölürse ebedi olarak cehennemde kalır[6] demiştir.

Bu anlamda Mu’tezile amel ile imanın bir arada bulunmasını gerekli görmüştür. Mü’min ile kafir’in özelliklerini ortaya koyarken “mü’minin özelliği bütün bir imandır, kafirinki ise mutlak bir küfürdür” demiştir. Büyük günah işleyerek imanın bütününden çıkan bir şahıs iman ile küfür arasındaki “fısk” noktasında olur. Şayet ölünceye kadar günahından dönüp tövbe ederse, imanını kazanabilir ve temelli cehennemde kalmaz; ama tövbe etmezse, o zaman küfre varmış olur ve ebedi cehennemde kalır.

Mu’tezile kader konusunda ise “insanın olaylar üzerinde hiç bir rolü yoktur. Her şey Allah tarafından takdir edilmiştir” diyen Cebriyye’nin tam zıddı bir görüş benimsemiştir. Ona göre “Allah adildir ve adaletinin bir gereği olarak bütün fiilleri de iyilik yönündedir. Kullarının hayrına olanı yaratır. İnsan ise fiillerinde serbesttir. İmtihanın bir gereği olarak kendi fiillerini kendisi oluşturur.”

Mu’tezile’nin İslam tanımı: “1) Tevhid, 2) Adalet, 3) Va’d ve vaid (cennet ve cehennem) 4) el-menzile beyne’l- menzileteyn, 5) Emr bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehy ani’l-Münker” olmak üzere beş temel ilkeyi içerir. (Değişik görüşler olmakla birlikte) Bu meseleler hakkındaki bakış açıları Vasıl b. Ata tarafından ifade edilmiş, sonraki dönemlerde öğrencileri tarafından Usûlü’l-Hamse ismiyle ilkelere dönüştürülmüştür.

Mu’tezile’nin İslam tanımlamasında dikkat çeken iki önemli husus vardır. Birincisi, ibadetlerden ibaret bir din değil, tam tersi; tevhid, adalet ve maruf kavramlarıyla hayatın içerisinde yaşayan ve iddiası olan bir din anlayışı göze çarpar. İkincisi ise topluma; hayra çağırma, iyiliği emretme, kötülüğü yasaklama gibi aktif bir sorumluluk yükler. Böylece toplum (veya birey) ile İslam arasında vicdanları veya ibadetleri aşan bir köprü kurulmuş olur. Hayata dair hedefleri ve bu hedefleri gerçekleştirme iddiası olan bir din ve bu hedefleri hayata geçirmekle mükellef dinamik bir toplum ortaya çıkar.

Şia

İyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak ilkesine önem veren bir diğer ekol, öğretisini “imamet” inancı üzerine kuran Şia ekolüdür. Şia içerisinde İmamiyye ve Rafizi kolu, imamın masum olduğu görüşünden hareketle, ilkenin zâlim devlet başkanına karşı uygulanmasına karşı çıkmıştır. Ve bu sorumluluğun sadece dille yerine getirilmesini savunmuştur. İsmailiyye ve Zeydiyye ekolü ise ilkeyi daha fazla önemsemiş ve zalim idareciye karşı ayaklanmanın gerekliliğini savunmuştur. İsmailiyye mensupları, Fatımi ayaklanması, Karamite hareketi, Zenc hareketi, Hasan Sabbah’ın Selçuklu devleti döneminin adamlarına yaptırdığı terör eylemleri gibi olaylara imza atarken; Zeyd b. Ali, Yahya b. Zeyd, Muhammed b. Ali gibi Zeydi liderler ise devrin iktidarlarına karşı isyan etmişlerdir.

Şia’nın İslam tanımı, “nübüvvet ve imamet” ilkesiyle Mu’tezile’den ayrılır. Ne var ki bu ilke “kayıp imam” teorisiyle birleşince, zaman içerisinde çok ciddi bir fark doğmasına yol açmıştır. Meşru imam karşısında sessiz ve itaatkar, meşru olmayan yönetimler karşısında ise; “kayıp imam gelene kadar zaten hiçbiri meşru olmayacak” anlayışından dolayı, tepkisiz, kayıtsız bir din anlayışı doğmuştur. Yani Şia’nın İslam anlayışı, peşinen zulmü kabullenmiştir. Bu durum 1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi’ne kadar sürmüştür. Devrimin öncüleri “imam gelecek ama biz beklemeyeceğiz” diyerek ve “velayet-i fakih” teorisini geliştirerek zalim yöneticilere müdahalenin önünü açmışlardır. Ama bu teori, kayıp imamın “zalim” vekiline karşı ne yapılacağı sorusuna çözüm içermemektedir. İmamın yerine vekilini koyarak pratik hayata müdahalenin önünü açmış ama imama olduğu gibi vekiline itaati de farz saymıştır. Vekile isyan da Allah’a isyan gibi anlaşılmaya devam etmektedir.

Ehli Sünnet anlayışının doğuşu

İslam tarihinde ortaya çıkmış farklı görüş ve ekoller içerisinde, günümüze kadar gelen en büyük ekol Ehli Sünnettir. İslam tarihine rengini verdiği gibi günümüz İslam anlayışlarında da az veya çok izi vardır.

Ehli Sünnet imamları farklı eğilim ve düşüncelerin birbirleriyle çekiştiği ilk dönemlerde “orta yol” çizgileriyle dikkat çekerler. Sosyolojik bir olgu olarak uç fikirler daha az taraftar topladığı için, mutedil orta yol çizgisi halkın teveccühünü daha fazla kazanmıştır. Halkın çoğunluğunun ilgisini çeken yönetici otoritenin de ilgisini çektiği için, çıkar amaçlı yönlendirme faaliyetlerinin üzerinde yoğunlaştığı ekollerden birisi de Ehli Sünnet ekolü olmuştur. Yönetici otoritenin başarısıyla birlikte ise “devlet destekli dini söylem” bu ekol üzerinden devam etmiştir. Zaten ekolün tarihi başarısının arkasında yatan temel etkenlerden birisi de budur.

Hz. Osman döneminde başlayıp Emeviler döneminde devam eden toplumsal kargaşa, ümmetin birlik ve dirliğini önceleyen Ehli Sünnet imamlarının, iman konusunda Mürcie’ye yakın bir çizgiyi sürdürmelerine sebep olmuştur. Ebu Hanife, Eş’ari ve Maturidi de dahil olmak üzere Ehli Sünnet’in önde gelen birçok imamı, “dil ile söylemek, kalp ile tasdik” şeklindeki iman tanımı üzerinde uzlaşmaktadır. Fakat Mürcie’den farklı olarak, “Tevbe” kavramı söylemlerinde önemli bir yere sahiptir. Her günahı meşru gören bir tutum sergilemeyip; günahı günah sayan ama her türlü günahın tevbe ile affolunacağını kabul eden bir yaklaşım sergilemişlerdir.

Bu iman tanımı “dışlamayan kucaklayan” bir yaklaşım tarzı olarak, belki o gün şartlara denk düşmekte ve sorun çözmekte idi. Ancak mezheplerin doğması ve “inanç kuralları” olarak sonraki nesillere aynen aktarılmasıyla birlikte yıkıcı bir etki oluşmuştur. İslam’ın; Allah ile kul arasında kalan bir inanç veya hayatın sınırlı alanlarındaki bazı emir, nehiy ve ibadetler olarak algılanmasına sebep olmuştur. Hayattaki yeri itibariyle Hıristiyanlık veya Yahudilikten farkı olmayan bir din anlayışı doğmuştur. Bu din anlayışı, Ehli Sünnet’in İslam tanımlamasına bakıldığı zaman açıkça görülebilir.

Ehli Sünnet’in İslam tanımlamasının temelini, “İslam nedir” diye soran birisine karşı Resulullah’ın verdiği cevabı içeren Cibril hadisi oluşturur. Bu hadisten yola çıkarak İslam; “1- Kelime-i şehadet getirmek, 2- Namaz kılmak, 3- Zekat vermek, 4- Hacca gitmek, 5- Oruç tutmak” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdaki dinin hayata dair bir hedefi yoktur. İnsanlığın problemlerini çözmek, onların mutlu bir şekilde yaşamalarını temin etmek gibi bir kaygısı yoktur. Bu tanımdaki din, dünya değil ahiret dinidir; dünya mutluluğunu değil ahiret mutluluğunu hedefler. Bu yüzden de hep ibadetleri ön plana çıkarır. Şartlar içerisinde yer alan zekat vurgusu bile; gelir adaletini sağlamaya, fakirliği ortadan kaldırmaya dönük bir iddia içermez. Sembolik kabul edilebilecek ölçülerle, zenginin gücünü meşrulaştırır.

Dinin bir inanç manzumesi haline dönmesi ve pratik hayattaki olumsuz gelişmeler karşısındaki etkisizliği, zaman içerisinde farklı açılımların yapılmasını zorlamıştır. Bu çerçevede Ehli Sünnet imamlarından Ahmed b. Hanbel, imanı; inanmak ve amel olarak tanımlamıştır. Ona göre iman, iyi amelle artar, kötü amelle de eksilir; kişi imandan çıkabilir ama İslam’dan çıkmaz; tevbe edince yeniden imana döner.

Fakat Ahmet b. Hanbel’in bu iman tanımı, İslam’ı ibadetlere ve hayatın sınırlı alanlarındaki emir ve nehiylere indiren din anlayışı ile birleşince, sadece taassubu körüklemiştir. Katı bir din anlayışının ortaya çıkmasına sebep olmuş, zamanla tekfirci mantığı beslemiştir. İbn Teymiyye’nin tevhid cümlesine yaptığı vurgu; şirke ve zulme karşı çıkan söylemi bile bu durumu değiştirmeye yetmemiştir. Çünkü İbn Teymiyye’nin söyleminde yönetici otoriteyle ilgili yön boşlukta kalmıştır. “Zalim bile olsa, şeriatı uygulayan yöneticiye itaat” şeklinde formülize ettiği siyaset fıkhı sebebiyle, İslam’ın; hayata müdahil ve hayatın içinde yaşayan bir din olarak algılanması mümkün olmamıştır.

Bu konudaki en ezber bozan yaklaşım yirminci yüzyılda yaşamış olan Mevdudi ve Seyyid Kutub’a aittir. Mevdudi, İbn Teymiyye’nin tevhid tanımındaki boşluğu giderecek tarzda; yoldan çıkmış zalim yöneticilerin durumunu “uluhiyyet iddiası” olarak tanımlamıştır. Seyyid Kutub ise İslam’ın bir kuru inanç veya ibadetler değil, bir hayat nizamı olduğunu; hayatın bütün alanlarında ortaya çıkan problemlere dönük adil çözümler içerdiğini ortaya koymuştur. İslam görüntüsüyle bile ortaya çıksa zulme karşı mücadele etmek gerektiğini söylemiş, mücadele ile iman arasında direk bir köprü kurmuştur.

Birbirini tamamlayan bu iki görüş kadim Ehli Sünnet kültürü karşısında birer fikir devrimi niteliğindedir. Dini; sınırlı bazı emirlere, ibadetlere, kalbe veya vicdana sıkışıp kalmaktan kurtaran ve hayat sahasına yeniden döndüren düşüncelerdir. Bu yönüyle kıymetinin bilinmesi ve takdir edilmesi gerekir. Ancak ne var ki Seyyid Kutub’un fikirleri (kendi dönem şartlarının bir sonucu olarak), dinin hayatın problemlerine nasıl çözümler ürettiği konusunda eksiktir; bu meselenin günün meselesi olmadığını söyler.

Bugün ise insanlığın İslam’dan çözümler beklediği döneme gelinmiştir. Dolayısıyla artık Müslümanların, bu nokta üzerinde kafa yormaları gerekmektedir.

Modernist akım

Son dönem düşünürleri içerisinde, İslam’ın modern dünyaya ne önerdiği konusunu tartışan isimlerin sayısı da az değildir. Bu düşünürler, günümüze kadar gelen araştırmaların ve tartışmaların sonucunda dikkate alınması gereken bir birikim oluşturmayı başarmışlardır.

Ne var ki modernist akım, Müslümanların zihninde iyi bir imaj oluşturamamıştır. Çünkü İslam dünyasının emperyalist saldırılar altında olduğu dönemlerde, Batı değerlerinden alıntılar yaparak oluşturulmaya çalışılan çözümler hem günün ihtiyaçlarına denk düşmemiş, hem de bir nevi “teslimiyet” olarak algılanmıştır. Sonuçta modernistler, Batı değerlerini gönüllü olarak sahiplenen ajanlar durumuna düşmüşlerdir.

Oysa soruna karşı çözüm arayışlarının ilk örnekleri (kaçınılmaz olarak), belli noktalarda aşırılıklar ve tepkisellikler taşır. Var olana karşıt olarak ortaya çıkmıştır ve her karşıtlık aşırılık içerir. Modernistlerin görüşleri de değişik noktalarda aşırılıklar içermektedir. Ancak, İslam’ın günümüz dünyasına ne önerdiği, insanlığın sorunlarını nasıl çözeceği konusunda alternatifler fazla değildir. Hatta Müslümanların bu konuda oldukça hazırlıksız olduklarını da söyleyebiliriz. Bu yüzden ya sıfırdan başlayıp çözümler üretmek, ya da (sıfırdan başlamaktansa) var olan birikime önyargılı yaklaşmamak ve doğrularından istifade etmeye çalışmak gerekir.

Tarihselcilik, hermenötik, İslami sol, demokratik İslam gibi kavramlar modernist akım tarafından İslam dünyasındaki düşünce sorunlarına çözüm olarak üretilmişlerdir. Önyargılı bir bakış için İslam dışı değerlerin kolayca iktibas edilebildiğini gösteren örnekler gibi durmalarına karşın; incelemeye değer, dikkat çekici öneriler içermektedir.

İslam insanlık sahnesindeki yerine nasıl dönecek?

Son dönemde İslam dünyasında yaşanan toplumsal olaylar, diktatörlüklerin bir bir alaşağı olması ve sömürge dönemlerinden beri gelen sistemlerin yıkılması; İslam dünyasının bir “siyasi aktör” olarak tarih sahnesine yeniden dönüşünün ayak sesleridir. Artık insanlığa verecek hiçbir şeyi kalmamış olan Batı medeniyeti hızla gerilerken, İslam dünyası ise hızla değişmektedir.

Fakat İslam dünyasındaki değişim, İslami referanslarla ve İslam öncülüğünde gerçekleşen bir değişim değildir. Toplumlar daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük söylemleriyle sokaklara dökülmüşlerdir. İslam dünyasındaki değişimin öncüsü ve motoru konumundaki Türkiye’nin Başbakanı[7], sahip olduğu siyasi çizgiyi “Muhafazakar Demokrat” olarak isimlendirmektedir. Yani bu değişim “muhafazakar”lar öncülüğünde gerçekleşen bir değişimdir. Halbuki İslam düşünce ekolleri içerisinde Ehli Sünnet anlayışına denk düşen bu kesim, İslam’ı; insanlığın problemlerini çözmek, ihtiyaçlarını karşılamak, mutluluklarını ve huzurlarını temin etmek için gönderilmiş bir yaşam biçimi olarak görmemektedir. Sürekliliği olmayan genel ahlaki ilkeler haricinde, İslam adına insanlığa sunabileceği bir şey yoktur. Hayata dair bir projesi olmadığı için de, demokratik sistemi ihya ve ıslah etmekten başka bir şey yapamamaktadır.

İslam dünyasının siyasi bir aktör olarak yeryüzü sahnesine geri dönmesi, İslam’ın insanlık için ifade ettiği konumu geri kazanması anlamına gelmemektedir. İslam’ın insanlık için ifade ettiği konuma geri dönememesi ise Batı kaynaklı değerlerin insanlık üzerinde meydana getirdiği tahribatın sürmesine yol açacaktır.

–  İnanç, ahlak ve ilkeler üzerinde meydana gelen tahribat

–  Gelir dağılımı ve insanca yaşamak üzerinde meydana gelen tahribat

–  Nüfus, yerleşim ve toplum yapıları üzerinde meydana gelen tahribat

–  Dünya ve çevre üzerinde meydana gelen tahribat

devam edecektir.

“Muhafazakar” da olsa İslam dünyasında var olan bazı hassasiyetler elbette ki bazı iyileşmeler olmasını sağlayacaktır. Ancak bu durum hiç bir zaman zulüm düzenin tümden yok olması anlamına gelmeyecektir. Hatta yerine göre, İslam coğrafyasındaki güçler eliyle gerçekleştirilen haksızlıklara ve adaletsizliklere bile şahit olabiliriz.

İslam’ın insanlık tarihindeki konumuna yeniden dönebilmesi için, İslam’ı bir yaşam biçimi olarak gören Müslümanların silkelenmesine ihtiyaç vardır. Bu kesim uzun bir dönemdir kısır tartışmaların ve dar kalıpların içine sıkışmış bulunuyor. Hayatın gerçekleriyle alakası kalmamış bir şekilde kendi ideolojik dünyasında yaşıyor. Hayata ve dünyaya o kadar dar bir çerçeveden bakıyor ki, ne söyleminin yaşayan hayatta bir karşılık bulmadığının farkına varabiliyor ne de dünyadaki gelişmeleri, problemleri ve ihtiyaçları doğru okuyabiliyor.

Bu Müslümanların düşünce dünyasında yeni bir devrime ihtiyaç bulunmaktadır.

Biz böyle bir devrimin gerçekleşebilmesi için bir takım konuların, yeniden ve önyargısız bir şekilde tartışılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu konular:

  1. “Tevhid” cümlesinin ifade ettiği anlam
  2. Hüküm ve ahlak kavramları
  3. Dindeki sabiteler ve değişkenlerdir.

Tevhid tanımını doğru yapmanın önemi

İslam’ı bir inanç manzumesi değil de bir hayat dini, bir yaşam biçimi olarak algılayan Müslümanların ortak özellikleri “tevhid cümlesi”ne yaptıkları vurgu ve bu cümlenin içerdiği gerçeklere verdikleri önem olagelmiştir.

Bütün İslam ekollerinde bu cümleye bir vurgu vardır. Ancak mesela Ehli Sünnet anlayışında söylendiği zaman kişiyi Müslüman yapan (bir nevi) sihirli kelimeler rolü oynarken, Hariciyye’nin anlayışında kafirleri ortaya çıkaran bir terazi görevi görmüştür. Yani getirilen tanıma bağlı olarak bir tarafta itaatkarlığı, bir tarafta tekfirciliği beslemiştir.

Oysa İslam’ın hayattaki rolünün doğru bir şekilde anlaşılması, bu cümlenin ne ifade ettiğinin doğru bir şekilde anlaşılmasına bağlıdır.

İslam’ın bu cümle ile insanlara hitap ettiği ilk dönem, ya tanrısal bir güç olarak görülen, ya da varlığını tanrılara dayamayı başarmış güçlerin hüküm sürdüğü bir dönem idi. Toplumun karşısında gücü de, sözü de ilahi olan (olduğu düşünülen) yöneticiler vardı. Toplumsal yapılanma bakımından diğer coğrafyalara göre daha geri durumdaki Arabistan çöllerinde bile, meşruiyetini putlardan alan bir hakim sınıf vardı. Otoriteye isyan tanrıya isyan ile eşdeğerdi. Bu yüzden, tanrıları karşısına almayı göze almadan hiç kimse otoriteyi eleştirme ve ona başkaldırma cüreti gösteremezdi.

İslam, “La İlahe İllallah – Allah’tan başka ilah yoktur” dediğinde; yeryüzü otoritesinin hiçbir ilahi gücünün olmadığını, onlara atfedilen gücün sahteliğini ifşa etmekteydi. Böylece Tanrılara dayanarak oluşturulan otoriteyi, sorgulanabilir ve karşı çıkılabilir bir hale getirmekteydi. Ayrıca, “yeryüzünde adaletle hükmetmek” ilkesi çerçevesinde; egemenliği bir imtihan konusu yapmakta, bütün insanlığı bu ilkeden sorumlu tutmakta idi.

Haricilik akımı, bu cümlenin siyaset felsefesindeki yerini tartışmaya açan İslam tarihindeki ilk ekoldür. Fakat onlar, “hüküm sadece Allah’a aittir” cümlesinden hareketle tamamen şekli bir yöneliş içine girmişlerdir. Herhangi bir sebeple başka hakimlere baş vuranı “kafir” olarak niteleyip (bazı fraksiyonları) onlarla savaşa tutuşmuşlardır. Dolayısıyla bir siyaset felsefesine dönüşemediği gibi İslam tarihinde “fitne” olarak isimlendirilen gelişmelerin kaynağı olmuştur.

İslam’ı bir hayat görüşü olarak kabul eden günümüz Müslümanlarının genel tevhid algısı da buna benzer bir “şekilsel” yön içermektedir. “Allahtan başka ilah yoktur” cümlesinden ve ilgili ayetlerden hareketle “hakimiyetin Allah’a ait olduğu” yargısına ulaşılmış; fakat bununla neyin kastedildiği, bu sözün pratik karşılığının ne olduğu, nasıl bir yönetim modeli ile uygulanacağı netleştirilmemiştir. Yani bir siyaset felsefesi ortaya çıkarılmamıştır. Dolayısıyla bu “hakimiyet” biçiminde; yöneticinin nasıl belirleneceği ve görev alanlarının ne olacağı; hukuk, ekonomi, eğitim, sağlık ve askeriye gibi hayatın farklı şubelerinde nasıl bir sistem öngördüğü cevaplanamamaktadır. Sloganik olarak “Kur’an her şeyin cevabını içeriyor” “İslam hakim olunca bütün sorunlar çözülecek” denmektedir. Ama hakim olunca ne olacağı nasıl uygulanacağı sorusu cevapsızdır.

Halbuki “Kur’an her şeyin cevabını içeriyor” şeklindeki sloganik kabul, “insanlığın ihtiyaç duyacağı meseleleri ilke ve prensipler olarak ortaya koyuyor” şeklinde anlaşıldığı zaman doğrudur. Aksini düşünürsek Kur’an kütüphanelere sığmayan bir kitap olurdu. İlke ve prensiplerin modellere, sistemlere ve kanunlara dönüştürülmesi ise insanlığın sorumluluğudur. Halife olarak yaratılmış olan insana biçilen rol, vahyin ilke ve prensiplerinden hareketle hayatı ve yeryüzünü imar etmesidir. Yönetecek olan insandır. Hakemlik ve hakimlik yapacak olan insandır. Kanunları belirleyecek olan insandır. Ve bu işleri Allah’ın razı olacağı ilkelere uygun bir şekilde yapanlar, Müslüman’dırlar.

İnsan eksiklikleri ve kusurları bulunan bir varlık olduğu için, yaptığı işlerde “hata” meydana gelebilir. İşte tevhid cümlesi bize hiç bir otoriteyi ne İslam ile ne de bir başka dinle özdeşleştirmemeyi; kutsal ve sorgulanamaz görmemeyi; eleştirerek, sivil toplum baskısı kurarak hataları düzeltmeyi öğretir.

Kısacası tevhid cümlesi bize Allah’ın hakimiyetini değil, insanların hakimiyetinin nasıl olması gerektiğini anlatır. Bu şekliyle, otoriteyi tek kişiden alıp insanlığın ortak sorumluluğu haline getiren bir adalet devrimidir. Ayrıca dinin en temel vurgusu bu cümle ile ifade edildiğine göre, dinin en temel rolü de “yeryüzünde adaleti tesis etmek” şeklinde karşımıza çıkar.

Hüküm ile ahlak arasındaki ilişkiyi doğru kurmanın önemi

Üslup olarak Kur’an; emreden değil, tavsiyelerde bulunan ve yol gösteren bir kitaptır. Pek az emir ama birçok tavsiye içerir.

İslam’ı bir yaşam biçimi olarak gören Müslümanların genel eğilimi, apaçık hüküm (emir) içeren ayetleri esas alıp yaşamlarını onunla şekillendirmek şeklindedir. Bunun yanında tavsiye ve yol gösterme üslubuyla söylenmiş sözleri de birer emir gibi algılayıp uygulamaya çalışanlar da vardır. Fakat bu yöntem iki temel sakınca içermektedir:

  1. Hüküm ayetleri, Resulullah döneminin ve Arabistan coğrafyasının renklerini taşırlar ve hayatın belli alanlarıyla sınırlıdırlar. Sadece lafza bağlı kalan bir anlayış, yaklaşık 1400 sene önce var olmuş şartları evrenselleştirmek anlamı taşır. Bu ise dinin hayattaki fonksiyonunun daralmasına, her geçen gün hayattan kopmasına ve her geçen gün insanlığın gerçeklerinden uzaklaşmasına sebep olur.
  2. Tavsiye ve yol gösterme şeklindeki ayetleri de hüküm ayeti gibi anlamak, dinin hayattaki fonksiyonlarını işlevsel kılmak bakımından iyi niyetli bir çabadır. Ancak sadece lafza bağlı kalan yaklaşım tarzı (artan ayet sayısına ve çeşitliliğine bağlı olarak) dindeki kalıpların daha da kuşatıcı olmasına yol açar. Bu durumun götüreceği nokta ise ya dini kesin uyulması gereken emir ve yasaklar olarak gören baskıcı bir zihniyetin doğması, ya da 1400 sene önceki yaşam şartlarının (giyimiyle, teknolojisiyle, sosyal olgularıyla) günümüz dünyasında yeniden kurulmaya çalışılmasıdır.

Hüküm ayetleri, vahyin ortaya koyduğu temel mantığın, vahyin indiği yaşam şartlarında nasıl uygulanacağına dair örneklemelerdir. (Makalenin birinci bölümünde değinildiği gibi) Hz. Ömer’in ganimet ve mehir konularında sergilediği yaklaşım, bize; bunların zamanla eskiyebileceğini gösterir. Kölelik, esirler, cariyeler gibi konularla ilgili ayetler, vahyin indiği dönemin toplumsal sorunlarına çözümler içeren ayetlerdir. Oysa bu meseleler günümüzde artık ya şekil değiştirmiş ya da ortadan kalkmış durumdadırlar. Eğer sadece lafza bağlı olarak düşünürsek, temsil ettiğimiz dinin bugüne dair söyleyecek fazla bir şeyi kalmamış olacaktır.

Halbuki dinin esası; kavram, ilke ve prensipler şeklinde ortaya konan ahlaki tavsiyelerde ortaya çıkar. Bunların tavsiye niteliği taşımaları “imtihan”ın bir gereğidir. Dinin nurundan faydalanmak ve Allah’ın rızasını kazanmak isteyenler bunları bir emir gibi algılayıp uymaya çalışırlar. Allah’ın rızasını kazanma kaygısı zayıf olanlar kimilerine uyup kimilerine uymazlar. Hiç olmayanlar ise hiç birine uymazlar. Her tavsiyeye uymamak insanı dinden çıkarmaz, ama “takva”dan götürür. Bu ise hem dinin nurundan yararlanmayı kısıtlar, hem de Allah katında çeşitli mahrumiyetler ortaya çıkarır.

Ahlaki tavsiyeleri emir gibi algılamak demek, her birini bir kurala dönüştürmek değil; mantığını kavrayıp ona uygun yaşamayı alışkanlık haline getirmek demektir. Ahlak dinin evrensel yönüdür, hüküm ise zamanla değişebilir. Dolayısıyla bir toplumda dinin hakim olması demek, kurallarının birer yasaya dönüşmesi değil; evrensel değerlerinin o topluma yerleşmesi demektir. Anayasasında İslam ile ilgili hiçbir vurgu olmasa ve yasalarında İslam’ın kuralları yer alması bile; İslam’ın evrensel değerlerini ahlak ve alışkanlık haline getirmiş olan bir toplum İslam toplumudur. Ama anayasasında İslam’a dair güçlü vurgular olan, hatta yasaları İslam’ın kurallarıyla oluşmuş ama İslam’ın evrensel değerlerinin tersine zulümle haksızlıkla yoğrulmuş bir toplum İslam toplumu olamaz.

Kısacası İslam, devlet veya anayasa zoruyla gerçekleşen bir din değil, insanlığın vicdanında karşılık bularak nurunu gösterebilen bir dindir. İnsanlığın vicdanında karşılık bulmanın yolu ise kurallar dayatmak değil, insanlığın sorunlarına adil ve ahlaki çözümler sunabilmektir. Günümüz modern toplumlarında eksik olan ve şiddetle ihtiyaç duyulan da esasen budur.

Dindeki sabiteleri ve değişkenleri doğru belirlemenin önemi

Hüküm ile ahlak ilişkisinin bir benzeri, genel olarak dindeki sabiteler ve değişkenler için de geçerlidir.

Din, Yüce Allah’ın insanlığı, ilk insandan beri kendisine davet ettiği ortak değerlerin adıdır. Bunlar aynı zamanda insanoğlunun kendisine uygun olarak yaratıldığı gerçeklerdir. Din tahrifata uğramış olsa bile, “akledebilen” insanlar, dokularına kodlanmış olan bu gerçekleri açığa çıkarabilirler. Fakat alemlerin Rabbi, zaaflarının ve güçlerinin farklı farklı olduğunu göz önünde bulundurarak insanları kendi hallerine bırakmamıştır. Mütemadiyen peygamberler ve kitaplar göndererek sürekli hatırlatmıştır.

Dinin değerlerinin, belli bir zaman ve belli bir coğrafyada uygulanmasıyla ortaya çıkan durum ise Kur’an’da şeriat kavramıyla ifade edilmiştir. “Sizden her nebi için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı.” (Maide 5/48) ayetinde belirtildiği gibi… Her peygamberin, kendi dönem şartlarına, problemlerine ve ihtiyaçlarına göre değişen şeriatları vardır. Şeriat dinden neşet eder. Dolayısıyla dini meydana getiren bütün ilke, değer ve kavramları içerir. Fakat ondan farklı olarak, değerlerin ve ilkelerin hayatta ortaya çıkmasına dönük uygulamalar içerir. Mesela, yeryüzünde adaletin tesis edilmesi dindir ve din, hayatın farklı alanlarında bu hedefin gerçekleşebilmesi için hangi noktalara dikkat edilmesi gerektiğini, kavram, ilke ve yönlendirmelerle ortaya koyar. Ancak adaleti sağlayacak yönetim modelinin nasıl olduğu ve adil bir gelir dağılımının hangi ekonomik işleyiş ile gerçekleşebileceği gibi konular şeriattır. Zamana ve coğrafyaya göre farklılıklar gösterir. Hatta aynı zaman dilimindeki farklı coğrafyalarda farklı uygulamaların ortaya çıkması bile söz konusu olabilir.

Kısacası “din sabittir, değişmez ve evrenseldir; şeriat ise dinamiktir. Din ruh ise, şeriat bedendir; büyür, değişir, ihtiyarlar; Din deniz ise, şeriat akarsudur. Din kemik ise, şeriat ettir.[8] Ebu Hanife ise şöyle der: “Şeriatlar farz kılınan şeylerdir. Eğer Allah’ın bütün emrettikleri din olsaydı; bu durumda Allah’ın emrettiklerinden herhangi birini terkeden, yahut nehyettiklerinden herhangi birini işleyen kimse, Allah’ın dinini terk etmiş ve kafir olmuş olurdu.[9]

Günümüzde Müslümanların içine düştükleri en büyük yanılgılardan birisi, Resulullah’ın şeriatını veya sonraki dönemlerde şekillenmiş olan bir anlayışı din zannetmeleridir. Sonraki dönemlerde şekillenmiş anlayışların dinleşmesi fırkalaşmayı doğurmuştur. Müslümanları paramparça etmiştir ve ortak değerler etrafında buluşmalarını engelleyip durmaktadır. Resulullah’ın şeriatının din ile özdeş hale gelmesi ise, (herkesin farklı yorumlaması bir kenara) bugünün meselelerini o günün çözümleriyle kuşatma sonucunu doğurmuştur. Literatürde “içtihat” gibi, dinin dinamik yapısını korumasını sağlayacak bir kavram bulunmasına rağmen, Müslümanlar ya bu kavramı belirli bazı tarihi şahsiyetlere has görmekte, ya da teorik olarak varlığını kabul edip pratikte rafa kaldırmaktadırlar. Oysa bu kavram şeriatın değişkenliği ilkesinden doğmuştur ve şeriatı dinamik kılma arayışlarının bir sonucudur. Bu kavramı işlevsiz kılmakla Müslümanlar, değişen ve gelişen ihtiyaçlar karşısında çözüm üretme imkanını da yitirmişlerdir.

İslam’ın nurunu bütün insanlığa yayması için Müslümanların tarih sayfaları içerisinden çıkıp bugüne dönmeleri gerekmektedir. Bu noktada gerekli olan anahtarlar “içtihat” ve “şeriatın dinamikliği” kavramlarıdır. Bugünün problemlerine çözüm arayan bir yaklaşım biçimi, yeni içtihatlar ve Resul’ün rehberliğinde bugünün şeriatını oluşturma çabaları İslam’ın yeniden yeryüzüne dönmesini sağlayacaktır.

Bunu yapmanın yolu ise dünyayı ve beşeri tecrübeleri doğru anlamaktan geçer. Allah’ın boyasıyla boyanmak demek (Resulullah döneminde olduğu gibi); iyiyi onaylamak ve sürdürmek, eksik olanı tamamlamak, kötü olanı ise ya Allah’ın razı olacağı şeyle değiştirmek ya da ortadan kaldırmak demektir.

Buna göre din nedir?

Geride bıraktığı uzun bir tarihin ardından, bugün yeryüzünde İslam’ı duymayan neredeyse kalmamıştır. Çoğu kimse, “İslam nedir?” “Müslüman kimdir?” soruları karşısında verecek bir cevaba sahiptir. Cevabı veren kişinin zihnindeki Müslüman imajını duymak memnuniyet verici olmayabilir, ama Müslümanların namaz kıldıkları, oruç tuttukları, hacca gittikleri, başlarını örttükleri gibi temel unsurlar cevabın içerisinde yer alacaklardır.

Sorun şudur: İnsanlığın bugün İslam adına bilmediği ne var ki, Resulullah döneminde bütün ezilmişlerin “kurtarıcı” diye sarıldığı din bugün bu etkiyi oluşturmuyor?

Zaman içinde eksilen, kaybolan ve bugün Müslümanların da, insanlığın da yeterince göremediği şey, İslam’ın adalet ve ahlak yönüdür. Bu din yeryüzündeki haksızlıklara ve adaletsizliklere son vermek için gelmiştir. Ama bugün var olan İslam tanımlarından

–  Bir kısmının, küfür, cahiliye, zulüm gibi kavramları yoktur. Bu kavramlarla ifade edilen sorumlulukları görmemekte, dini; vicdanlara, ibadetlere veya bazı teolojik kabullere hapsetmektedir.

–  Bir kısmı ise şirk ve küfür kavramlarını söyleminin merkezine yerleştirmiştir. Ama bu kavramları, zıddını üretmek için değil insanları damgalamak için kullanmaktadır.

Dolayısıyla her iki kesimden de; insanlığın ilgisini bu dine çekecek, onu kurtarıcı olarak görmelerini sağlayacak bir şey çıkmamaktadır.

Öte taraftan; Müslümanlar üzerlerine düşen görevleri yerine getirmiyor diye, insanlığın sorunları tamamen çözümsüz kalmamıştır. Dünya üzerinde ortaya çıkan bir takım fikirler ve değerler, hak ederek veya hak etmeyerek bu boşluğu doldurmaktadırlar. Üstelik bunlar eskisi gibi baskıcı, kendi fikrini dayatan, kendisi gibi olmaya zorlayan, kendi istediği şekilde yaşamaya mecbur bırakan öneriler değildir. Günün problemlerine; insan iradesini ve tercihini önemseyen, baskı ve dayatmanın olmadığı fikri çözümler getirebilmektedirler. Yani; “imtihanını yaşayabilmesi için, hiçbir yönlendiricinin etkisinde kalmadan iradesiyle baş başa kalması gereken insan” anlayışı, günümüz çözüm arayışlarının da temelini oluşturmaktadır.

İnsanlığın gelmiş olduğu bu nokta, İslam’ın hedefleri açısından ümit verici bir noktadır. Ulaşılan bu olgunluk seviyesi, yaratılışta dokulara işlenmiş olan değerlerin daha kolay bir şekilde açığa çıkarılmasına imkan vermektedir.

Önyargısız bir şekilde bakıldığı zaman, hayatın değişik şubelerinde ortaya çıkan problemlerin birçoğuna; akla ve vicdanlara makul gelecek çözüm önerileri üretilmiş olduğunu görebiliriz. Yönetimde adalet; tek merkezli ve baskıcı otoriteleri ortadan kaldıran, halkın yönetime ve karar mekanizmalarına katılmasına imkan veren fikirlerle sağlanmaya çalışılmıştır. Hukukta adalet, bir milletin, bir dinin veya bir mezhebin kayrılmasına izin vermeyen; devleti değil bireyi önceleyen; herkese eşit mesafede durmak mantığıyla üretilmiş fikirlerle sağlanmaya çalışılmıştır. Eğitimde adalet, fırsat eşitliğini esas alan ve ideolojik eğitim dayatmasına karşı çıkan fikirlerle sağlanmaya çalışılmıştır. Fakat ekonomi, çevre ve nüfus gibi, adalet terazisinin çok fazla bozulduğu alanlar da yok değildir.

Günümüz dünyasının en önemli kusuru, çözümlerin teorik ve fikri planda kalması, pratikte asla idealize edildiği gibi uygulanamamasıdır. Farklı alanlara dönük olarak üretilen fikirler kolayca istismar edilmekte ve pratikte hedeflenen sonuçları üretememektedir. Günümüz toplumları bu noktada çaresiz kalmışlar ve açmaz içine girmişlerdir. İnsanlığın baskıcı, otoriter yönetimlerden insan merkezli yönetim ve düşüncelere geçmesinin üzerinden neredeyse iki yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün gelinen nokta tam bir iflas halidir. Modern toplumlar doğru fikirler üretmekte gösterdiği başarıyı uygulamada gösterememiştir. Çaresiz kaldığı için de, karşı karşıya bulunduğu açmazı “tarihin sonu” diye nitelendirerek kabullenmiştir. Tarihin sonu bir gün gelecekse de, insanların bu psikolojiyi yaşamaya başlaması acziyetlerinin işaretidir.

Batılıların “tarihin sonu” zannetmeye başladıkları tam da bu noktada, İslam’ın her tarafı aydınlatacak ışığı bulunmaktadır. Bu ışık anlayış ve ihtiyaçlara bağlı olarak, her dönemde farklı söylemler üzerinden parlamıştır. Temel ilke ve kavramların her döneme verdiği mesajlar farklı olmuştur. Aynı ilke ve kavramların bugünün dünyasına vermesi gereken mesaj ise adalet ve ahlak merkezli olacaktır.

Adalet çağrısı

Adalet; zaman, coğrafya ve anlayışlara göre önemli ölçüde farklılık gösterebilen bir kavramdır. Her toplumun adalet ölçüsü sonuçta o toplumun kendine has düzenine ve değerlerine uygun olarak tanımlanır. Ancak bununla birlikte ortak yönleri de çoktur. Ortak yönler fıtrattaki cevherlerden gelir; farklılıklar ise zihniyetin, zaafların ve çıkarların etkisiyle oluşur.

“Adalet arayışı” evrensel bir kaygıdır. Ancak “Adalet”, elde edildikçe daha fazlası aranan bir değerdir. Toplumların tekamülüne uygun olarak gelişir ve olgunlaşır. Günümüz şartlarında her hangi bir konuda “adil çözüm budur!” diyebileceğimiz öyle hususlar vardır ki, geçmişteki farklı bir dönemde hayali bile kurulamazdı. Bu yüzden bir dönemin adalet arayışlarının sonucu olan çözümler, sonraki dönemlerde adaletsizlik üretmeye başlayabilirler. Hatta günümüz adalet arayışlarının sonucu olan çözümleri geçmişe götürmek mümkün olabilseydi, onlar da gittikleri yerlerde adaletsizliğe sebep olabilirlerdi. Kısacası her dönemin ihtiyaçları ve her dönemin çözümleri farklı farklıdır. Bu çözümler insanlığın olgunluk seviyesinden ve zihniyetinden tamamen bağımsız olamaz.

Nitekim vahyin ilk oluşturduğu topluma müdahale tarzı bu noktada yeterince fikir vermektedir. Kölelik meselesi, cariye meselesi, kadının şahitliği konusu ve kadınların durumunun iyileştirilmesi gibi sorun alanları bu tespitin örnekleridirler. Vahiy, karşı çıktığı bir ilişki tarzı olmasına karşın, toplumun çoğunluğunun köle olduğu bir toplumda, köleliği tamamen ortadan kaldırmaz. Kendi dönemine göre çok ileri kabul edilebilecek düzenlemeler yapar ve köleliğin kaldırılmasına giden yönü işaret eder. Aynı yaklaşım tarzı diğer örnekler için de geçerli olur. Şayet vahiy ideal olan yaklaşım tarzını o gün sergilemiş olsa idi, yani toplumun zihniyetinden bağımsız bir adalet uygulaması ortaya koysa idi; bir sürü köle, ne yapacağını bilmez ve geçim imkanları bulunmayacak şekilde sokağa salınmış olacaklardı. Bu ise adalet adına zulmetmek gibi bir paradoks ortaya çıkmasına sebep olacaktı. Oysa vahiy; kullara kulluğun olmaması, gücün ve servetin zulüm aracı olarak kullanılmaması, haksızlık yapılmaması, hakka ve hukuka riayet, aşırılıktan ve ahlaksızlıktan kaçınmak gibi temel ilkelerle adalet yaklaşımını ortaya koymuştur. Doğru sonuçlar elde etmek için zihnin hangi yönde çalışması gerektiğini işaret etmiştir. Fakat bu ilkelerden doğacak uygulamaları değişken kılmıştır. Din ile şeriat arasındaki ilişkinin bir benzeri, adalet anlayışı ile dönemsel uygulamalar arasında da bulunmaktadır.

İnsanlığın İslam’a en fazla ihtiyaç duyduğu tarihi anlardan birisi olan günümüzde, Müslümanlar henüz bütün insanlığı kuşatacak bir adalet çağrısı yapmaya hazır görünmemektedirler. Müslümanların büyük bir çoğunluğu, göreceli olarak daha ileri olan Batı adaletini sorgusuz kabul etme ve benimseme eğilimi içerisine girmiştir. İslam’ı hayatın her alanında rehber olarak gören ve bu yaklaşımı değiştirmesi beklenen Müslümanlar ise “Allah’sız adalet” olup olmayacağını tartışmakla meşguldürler.

“Allah’sız adalet”; vahyin adalet ve zulüm hakkında kesin sınırları çizdiği ve bunları uygulanabilir emirler-nehiyler olarak bildirdiği ön kabulünden hareketle ortaya çıkmış bir slogandır. Oysa ne Kur’an’da ne hadislerde adalet kavramını oluşturan unsurların ne olduğunu yahut adaletin dünyada nasıl gerçekleştirileceğini bildiren özel ölçüler yoktur. Zaten böyle bir belirleme dinin evrenselliği ile açık bir şekilde çelişir.

Gerçekler böyleyken, “Allah’sız adalet olmaz” cümlesiyle oluşturulan fiili durum, birilerinin veya bir görüşün, Allah adına adalet ölçülerini belirlemesine yol açacaktır. İslam’ın adalet kriterlerini belirlemeye girişenler kendi dönemlerinin ihtiyaçları ve aklı çerçevesinde tespitlerde bulunur ve yorumlar getirirler. Böylece İslam hukuk sistemi olarak kabul gören (İslam ile özdeşleşen) bir külliyat/şeriat ortaya çıkar. Oysa İslam ile özdeşleşen bu külliyat, samimi arayışlar yanında; dönemin siyasi rekabetlerinin, fikir çekişmelerinin, düşmanlıklarının ve çekememezliklerinin bir ürünüdür. Lafın nereye gittiği hesap edilmeden içine düşülen bu durum, daha baştan, tevhid ilkesiyle tespit edilmiş temel adalet kriterinin ihlal edilmesi anlamına gelir. Sonraki dönemlerde yaşayanlar, belli dönem şartlarında oluşmuş nasları evrensel adalet ilkeleri olarak kabul edince de; o dönemin iyi niyetini, rekabetini ve çekişmelerini dinleştirmiş olurlar.

Peki, adalet ile Allah ve adalet ile insan arasındaki ilişki nasıldır?

Bu noktada İslam tarihinde üç tez ortaya çıkmıştır. Bunları şöyle kategorilendirebiliriz:

  1. Allah’ın hükmü mutlak manada adaleti temsil eder (Cebriyye, Eş’arilik)
  2. Adaletin beşeri düzlemde tayini de mümkündür (Kaderiyye, Mu’tezile)
  3. Adaletin hem ilahi hem beşeri yönü vardır (Hasan Basri, Maturidi, Bakıllani)

Birinci tez (ekol içerisinde farklı izahlar bulunmakla birlikte) adaletin insan ile ilgili yönünü yok sayma eğilimindedir. İkinci tez (ekol içerisinde farklı izahlar bulunmakla birlikte) adaleti tamamen insana hasretme eğilimindedir. Üçüncü tez ise sadece vahyin belirtmediği konularda insana yetki verme eğilimindedir.

Kur’an “adil olun”, “adaletle hüküm ver” (Maide 5/42), “Allah adil olanları sever” (Hucurat 49/9, Maide 5/42), “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliği sevk etmesin” (Maide 5/8) gibi ayetlerde, adaletin insanla ilgili bir yönünün bulunduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu yön, yer yer uygulamayı da aşar.

Adalet ile Allah ilişkisi ise “adl” sıfatında “adaletlilerin en adaletlisi” olarak belirlenmiş, “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler; işte onlar zalimdirler” (Maide 5/45) ayetiyle de belirleyici/denetleyici rolüne işaret edilmiştir.

Kısacası adalet kavramı içerisinde Allah; insanoğlunu adalete meyilli olarak yaratan, adil olmayı emreden ve sonra da ahirette hesap sorandır. Bununla birlikte değişik dönemlerde gönderdiği vahiyler ve peygamberler aracılığıyla, temel adalet kriterlerini hatırlatan ve öğretendir. İnsan ise doğasında bulunan ve vahiy aracılığıyla bildirilen kriterlere göre adaleti yeryüzünde uygulamakla sorumludur. Adaleti arar ve gerçekleştirmek için yöntemler geliştirir. Adalet anlayışını uygulanan sistemlere ve yasalara dönüştürmek insanın işidir.

İnsanoğlu doğası gereği adalete meyilli olduğu için, fıtratına işlenmiş cevherlere müracaat ederek adil yaklaşımlar sergileyebilmektedir. Bu gerçek, Müslüman olmadığı halde günümüz problemlerine kimi adil çözümler üretebilmiş kimselerin durumunu açıklamaktadır. Fakat çıkar, öfke, taşkınlık, şehvet gibi durumlar insanı kolayca şaşırtabilmektedir. Bu da teorik olarak isabetli çözümlerin pratikte neden aynı güzellikte uygulanamadığını açıklamaktadır.

İbn Rüşd: “Doğal/beşeri bir adalet mümkündür, fakat bu ilahi adalet yanında kusurludur” demiştir. Bize göre bu tespit, adalet arayışlarında İslam’ın rolünü ortaya çıkarmaktadır. Müslümanlar kendi düşüncesini İslam olarak gören zihin bağlarından kurtulup, İslam’ın yeryüzündeki gerçek misyonunu kavradıklarında; insanlığın vicdanı haline geleceklerdir. Adalet arayışlarının öncüsü, adalet uygulamalarının denetleyicisi olacaklardır.

–  Adalet arayışlarına öncülük etmek

–  Ve adaletin gerçekleşmesini denetlemek

Bu şüphesiz büyük ve tarihi bir sorumluluktur.

Ahlak çağrısı

Modern toplumlar, menfaat ve çıkar hislerini körükleyen maddeci eğilimlerin baskısına rağmen; insanlığın kimi sorunlarına adil çözümler üretebiliyorlar. Fakat teorik çözümler kimi yönleriyle gerçekten incelemeye değer bir nitelik taşırken, kimi yönleriyle ise ciddi problemler içerebiliyor. Pratikte ise en güzel çözümler bile, arzu edilen neticeleri veremiyor.

Halkın yönetime katılması ve yönetimi denetlemesi gibi ileri bir ideal ortaya koyuyor. Ancak neredeyse bütün uygulamalarında güçlülerin temsilcileri iktidara geliyor ve halk denetimini kolayca boşa çıkarabiliyor. Fırsat eşitliği ve kazanç serbestliği gibi bir ideal ortaya koyuyor. Ancak sonuçta zayıflar güçlülerin kölelerine dönüşüyor. Hukuk karşısında herkesin eşit olduğunu söylüyor. Ancak dünyanın her tarafında “güçlünün hukuku” geçerli oluyor. Herkese özgürlük diyor, ama dünyanın büyük bir kısmını esaret altında tutuyor.

Bunun sebebi ne olabilir?

Adalet arayışları ile bu çelişkili durumlar nasıl bir araya gelebilir?

İşte insanlığın İslam’a muhtaç olmasını sağlayan bir diğer mesele, bu soruların ifade ettiği açmazda gizlidir: Modern toplumlar “akletmenin” önemi keşfetmişler ama “vicdan”larını yitirmişlerdir. Hak, hukuk ve adalet yolunda teorik olarak önemli ürünler ortaya çıkarabilmekte ama vicdansızlıktan/ahlaksızlıktan dolayı uygulama sahasında asla başarı gösterememektedirler. Çünkü bu toplumların aklı keşfetmesi, “din düşmanlığı” ile birlikte gelişme göstermiştir. Tarihi olaylar, modern toplumların, dini anımsatan her şeye karşı düşman olmalarına yol açmıştır. Allah, din, ahlak ve namus gibi bu kavramlar, bu düşmanlıktan yeterince nasiplenmişlerdir. İnsan ulvi bir varlık olarak değil, (C. Darwin’in tarif ettiği gibi) “bir çeşit hayvan” olarak kabul görmüştür. Ahlak ve erdem, (S. Freud’un tarif ettiği gibi) “insanı içe kapanmaya zorlayan ve onu problemli bir varlık haline getiren psikolojik bağlar” olarak tanımlanmıştır. Sonuçta ortaya, sadece karnını doyurmaya ve ne pahasına olursa olsun yaşamını sürdürmeye odaklanmış bir insan tipi çıkmıştır. Ekmek kavgasına odaklanmış insanlar için merhamet, acıma, ahlak ve vicdan gibi kavramlar, ayak bağından başka bir şey değildir.

Kısacası modern toplumlar, adalet arayışı ve hukuku olan ama ahlaksız toplumlardır.

Peki, adalet ile ahlak arasında nasıl bir ilişki vardır? Ahlakı yitirmiş olmak ne sonuç doğurur?

Ahlak, insanın doğasından gelen ölçü ve merhamet duygusudur.

Allah insanı rahmetiyle yaratmıştır. Özünde olanı kirletmemiş olan insanlar, kendisiyle yaratıldıkları rahmeti vicdanlarında bulup keşfederler. Böylece; iyilik, şefkat, sevgi, acıma, bağışlama, hoşgörü, anlayış gibi duygular oluşur. Bu duygular da insanda bir insaf, ölçü ve merhamet meydana getirir. İşte ahlak budur. “Adalet ahlaktan, ahlak vicdandan, vicdan da rahmetten çıkar.[10] Dolayısıyla ahlaksız adalet eksiktir.

Akletmek insanı, adalet yolunda birçok doğru sonuca götürür; doğru tespitler yapmasına ve adil yasalar belirlemesine imkan verir. Ayrıca gerçek anlamda akıl, ahlaktan ayrı düşünülemez. Ancak günümüz modern toplumları, ahlaka temel teşkil eden duyguları birer zaaf, ahlakı da “insanı içine kapanmaya zorlayan bir bağ” olarak gördükleri için, aklı ahlaktan arındırdılar. Böylece aklın doğru çalışmasını engelleyecek bir ön kabul oluşturmuş oldular. Bu yüzden akıl her noktada doğru sonuçlar üretemiyor. İnsaf ve merhameti pragmatizme kurban ederek aşırı bir bencillik ortaya çıkarıyor.

Teorik plandaki zaaf, uygulamada çok daha derin problemlere yol açıyor. Sistemlerin veya yasaların uygulayıcıları insan olduğu için, ahlakın yerini almış olan Pragmatizm ve bencillik, adil sonuçların ortaya çıkmasına imkan vermiyor. Hırs ve menfaat uğruna kolayca istismar ediliyor, boşluklarından yararlanılıyor, eğiliyor ve bükülüyor.

Modern toplumların, karşısında çaresiz kaldıkları bu hastalığın ilacı İslam’dır. İslam adalet çağrısının yanında ahlak çağrısıyla da insanlığın problemlerini çözmeye, nurunu yeniden her tarafa yaymaya adaydır. Ancak günümüz Müslümanları bu noktada da iç tartışmalarını henüz aşabilmiş değillerdir. İki noktada yoğunlaşan problemlerin birincisi; İslam’ın ahlaki tavsiyelerde bulunan bir din olmasının küçümsenmesi, “emir ve nehiylerini hakim kılan din” söyleminin kimilerine daha sempatik gelmesidir. İkincisi ise (adalette de olduğu gibi) ahlakın kaynağı meselesidir ve “Ahlaklı bir toplum, İslam’ın emir ve yasaklarının uygulanmasının bir sonucu mudur, yoksa insanların çabasıyla oluşacak bir toplum mudur?” soruları çerçevesinde tartışılmaktadır.

Ahlaki tavsiyelerde bulunan bir dinin yeterli görülmemesi, küçümsenmesi ve dinin emirleriyle nehiyleriyle hakim kılınmasının düşünülmesi; aslında İslam ile ilgili önemli bir ayrıntının görülememesinin bir sonucudur. Emirler ve nehiyler, adalet arayışının bir sonucu olarak, ahlaka temel teşkil eden duygulardan fışkırırlar. Fakat her dönemin ihtiyaç ve zihniyeti çerçevesinde adalet anlayışı farklılık gösterebilir. Bu da doğal olarak emirlere ve nehiylere yansır. Dolayısıyla emir ve nehiyler, Kur’an’da ahlaki tavsiyeler şeklinde kendisini gösteren ilkelerin, günün koşullarında vücut bulmuş pratik uygulamalarıdır. İhtiyaçlar ve zihniyetler değiştiğinde onların da değişmesi kaçınılmazdır. Kısacası ahlaki tavsiyeler, aslında dinin evrensel yönünü oluşturan unsurlardan birisidir. Emirleri ve nehiyler ise içtihada açık olan alanı oluşturur.

Ahlakın kaynağı meselesi ise dinin sabiteleri ve değişkenleri üzerinden tartışılması gereken bir konudur. Herhangi bir dönemin adalet ve ahlak arayışının sonucu olarak vücut bulmuş emir ve nehiyleri evrenselleştirip başka bir dönemde aynen uygulamak; ne adalet ortaya çıkarır, ne de ahlak! Müslümanlar, vahiy tarafından ortaya konmuş evrensel ilkeleri özümseyip, vicdanlarındaki merhameti açığa çıkararak; günün problemlerini çözecek projeler üretirler. Bu projeler gösterilen samimiyet ve titizlik oranında adalet ve ahlak unsurlarını bünyesinde taşırlar. O projelerin hakimiyetiyle (kabul görmesiyle) adalet ve ahlak hakim olmuş olur.

Sonuç

İslam, insanlığı doğru yola eriştirmek için gönderilmiş bir dindir. Haksızlıkların, adaletsizliklerin ve zulmün son bulacağı; mutluluk ve huzurun yeryüzüne gelmesini sağlayacak yolu aydınlatır. Değerleriyle, ilkeleriyle ve prensipleriyle rehberlik eder. Bu şekliyle insanoğlu için bir yol gösterici, bir nur ve her türlü problemi için bir şifadır.

Fakat bu din; kendisine inanan, tavsiyelerini yönlendirmelerini sorumluluk edinen ve uğrunda çabalayan kimseler var olmadıkça nimetlerini açığa çıkaramaz, gösteremez. Cismani bir varlık değildir; kendiliğinden insanlığın arasına girip onların problemlerini çözemez, ihtiyaçlarını karşılayacak projeler üretemez, kendiliğinden haksızlıklarla mücadeleye tutuşamaz. O insanlar için gönderilmiştir ve ancak insanların çabalarına bağlı olarak yeryüzünü ışığıyla aydınlatabilir.

İslam’ın yol gösterici olabilmesi, onun mesajını doğru bir şekilde kavramış olan Müslümanların çabasına bağlıdır. Müslümanlar onun mesajını günün şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun bir dil ile insanlığa iletirler ve kullandıkları dilin ihtiyaçlara uygun düşmesi oranında doğru yol insanların zihninde belirir.

İslam’ın dertlere derman ve hastalıklara şifa olabilmesi de, Müslümanların çabalarına bağlıdır. İnsanlığın hastalıklarını ve problemlerini doğru bir şekilde tespit ettikleri ve bunlara çözümler ürettikleri oranda problemler, hastalıklar ortadan kalkar.

İslam’ın zulmü ortadan kaldırması ve adaletin her yana yayılmasını sağlaması da Müslümanların çabalarına bağlıdır. Adil çözümler ürettikleri ve bunların hayatta gerçekleşmesi için mücadele ettikleri oranda zulüm son bulur, adalet yaygınlaşır.

Müslümanların, içindeki yaşadıkları toplumun ve genel olarak insanlığın problemleri hakkında; ayakları yere basan, ciddi projelerinin ve çözüm önerilerinin olması gerekmektedir.

Peki, bu nasıl başarılacak?

Bunun yolu, her şeye sıfırdan veya tarihin birkaç yüzyıl gerisinden başlamak değildir. İslam insanlığın tecrübe ve birikimlerini görmezden gelerek her şeye sıfırdan başlayan veya toplumun gerçeklerinden tamamen farklı bambaşka tecrübeler ortaya koyan bir din değildir. Evrensel mesajını toplumun gerçekleri içerisinde ve toplumun tecrübelerini kullanarak uygular. İyi olanları sürdürmek, eksik olanları tamamlamak ve yanlış olanları düzeltmek suretiyle toplumlara kendi rengini verir. Tamamen yabancı, bambaşka bir sistemi getirip bir toplumda yerleştirmeye çalışmak eşyanın tabiatına uygun değildir. Kaçınılmaz olarak bir toplumsal travmaya ve muhalefete sebep olur. Oysa İslam, işleyişi kökten değiştirmeyip sadece zulüm ve adaletsizlik üreten noktalara müdahale etmek suretiyle, -bırakın muhalefeti- toplumun vicdanını fethetmiştir. Ezilmişlerin sesi, çaresizlerin çaresi ve kimsesizlerin kimsesi haline gelmiştir.

Bugün de izlenmesi gereken yol aynıdır:

–  Günün tecrübeleri iyi bir şekilde incelenmeli

–  Peşin ret veya peşin kabul gibi kolaycı yaklaşımlar bir kenara bırakılmalı

–  Ardından da; iyi olanı sürdürmek, eksik olanı tamamlamak ve yanlış olanı değiştirmek üzere her biri adalet ve ahlak süzgecinden geçirilmelidir.

Resulullah “ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim” derken, bu yaklaşım tarzını teyit etmiştir. Yani yıkmaya değil olgunlaştırmaya doğru giden yönü işaret etmiştir.

Bu başarılabildiği takdirde İslam insanlık tarihindeki rolüne geri dönecek, insanlığa yeniden rehberlik etmeye başlayacaktır.

– BİTTİ –

 

 

 

[1]  Ahid, antlaşma ve talebe binaen verilen beraat. “Kureyş’in ilafı; Kış ve yaz yolculuklarında güvenli seyahat etmelerini (ve böylece güvenli ticaret yapmalarını) sağlayan anlaşmalar sebebiyle, bu evin Rabbi için çalışıp kulluk etsinler. Ki O (böylece), kendilerini açlıktan doyurmuş ve korkudan emin kılmıştı.” (Kureyş suresi)

[2]  Eş’ari, Makalat (H.Ritter Neş.) s.110

[3]  Muhammed Ammâra, Mu’tezile ve İnsanın Özgürlüğü Sorunu (çev. Vahdettin İnce), İstanbul 1998, s. 67.

[4]  Ebu Bekre’den rivayet edilmiştir

[5]  Eş’ari, Makalat (H.Ritter Neş.) s.132.

[6]  Kadı Abdülcabbar, Şerh, s. 295 vd., Şehristânî, Milel, 1/62; Ebû Zehra, Mezhepler Tarihi, s. 177

[7]  Recep Tayyip Erdoğan. Ak Parti 2. Olağan kurucular kurulu toplantısı öncesinde yaptığı açıklama

[8]  İlhami Güler. Sabit din, dinamik şeriat. Ankara Okulu Yayınları, 1999, s 25

[9]  Ebu Hanife, el-Alim ve’l-Mute’allim, s 16 (Bu kaynağa “İlhami Güler. Sabit din, dinamik şeriat. Ankara Okulu Yayınları, 1999, s 25” kanalıyla ulaşılmıştır.)

[10] R. İhsan Eliaçık. Adalet devleti. Bakış yayınları, Şubat 2003, s 451

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir