İslam (Müslümanlar) Günümüz Dünyasına Nasıl Müdahale Edecek? / Nuri YILMAZ

“İslam nasıl müdahale edecek” şeklinde bir başlıkla başlamak zorunda kaldık.

Oysa İslam cismani varlığı olan bir kurum veya bir kişi değildir; ne öneride bulunabilir, ne de müdahale edebilir. Öneride bulunan veya müdahale eden, onun evrensel prensiplerini kavramış ve ona iman etmiş olan insandır.

Bugüne kadar Müslümanlar, İslam’ın kendilerine ne söylediğini anlamak ve ona göre yaşamlarını oluşturmak için birçok çabalar sarf ettiler. Değişen şartlar ve ihtiyaçlar karşısında daima İslam’ı yeniden anlamaya çalıştılar. Fakat yaklaşım tarzında problemli bir yön kendisini gösterdi. Kıyamete kadar başka bir peygamber ve kitap gönderilmeyeceğini belirten Kur’an anlatımları, “Bugün dininizi kemale erdirdim …” (Maide 5/3) ayetiyle birlikte düşünülünce; her çağın her ihtiyacını çözen ve çözüm için başka hiç bir şeye ihtiyaç duymayan bir din algısı gelişti. Din bütün sorunların cevabını içerdiğine göre yapılması gereken, dönemin ihtiyaçlarına uygun olarak onları Kur’an’dan (veya diğer kaynaklardan) bulup çıkarmaktı. Dolayısıyla Müslümanlar, sorunlarına çözüm ararken hep İslam’ı tanımladılar ve İslam adına konuştular. “İslam şudur” dediler; “İslam şunu emrediyor” dediler; İslam devleti, İslami yönetim biçimi, İslami ekonomi vs. gibi tanımlamalar kullandılar.

Oysa İslam’ın her soruya cevap içermesi, Kur’an’ın kendi hayatlarında yazıldığı Resulullah ve arkadaşları için geçerli olabilir. “Parça parça ve gerektikçe …” (İsra 17/106) inen Kur’an ayetleri direkt onların ihtiyaç ve problemlerini muhatap almış ve çözümler ürete ürete inmişti. O günün havasını yeniden teneffüs etmek ve psikolojisini yeniden yaşamak imkanı olmadığına göre, o dönemden sonra yaşamış olan bütün Müslümanlar, okudukları ayetler karşısında; “bu ayet bana ne söylüyor” diye sormak zorundadırlar. Bu soru sorulduğu andan itibaren ise yorumlar başlar.

Tarihi hata, herkesin kendi yorumunu İslam ile özdeşleştirmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. “İslam tek bir gerçeklik olduğuna göre, onun tek bir doğru yorumu olabilir, o da benimkidir” diyen herkes, kendi düşüncesini İslam olarak nitelemiş ve diğer görüşleri din dairesi dışına ittirmiştir.

Halbuki kendi anlayışını din ile özdeşleştirenler, farkında olmadan büyük bir vebal üstlenmekte ve kendilerini dinin sahibi yerine koymaktadırlar. Dinin sahibi sadece Allah ve dinin anlatıldığı kitap sadece Kur’an olduğuna göre, onu anlatmak için söylenen farklı her söz, Müslümanların İslam’dan anladıklarıdır.

Kısacası, “İslam günümüz dünyasına nasıl müdahale edecek?” diye sorduğumuzda, aslında “Müslümanlar nasıl müdahale edecek?” demiş oluyoruz.

Bu makale ise “Müslümanların nasıl müdahale edecekleri” konusunda yazarının düşüncelerini içermektedir. İslam’ı anlama çabaları ortak akılla yapıldığı müddetçe doğru sonuçlar üreteceği için, biz de akıl arayışı içerisinde bu soruyu gündeme getiriyor ve düşüncelerimizi Müslümanların paylaşımına açıyoruz.

“Müdahale” konusunda bazı ön tespitler

Allah, imtihanın gereği olarak insanoğlunu iyiyi de kötüyü de tercih etme imkanıyla yaratmıştır. Fakat kimi insanlar bu büyük nimetin kıymetini takdir edemeyerek kibirlenirler. Kabiliyet ve becerilerini kendi menfaatlerini gerçekleştirmek için kullanmaya başlarlar. Bir yandan güç yetirebildikleri herkesi kendi çıkar ve menfaatlerinin esiri haline getirmeye, bir yandan da menfaatlerinin önündeki engelleri ne pahasına olursa olsun kaldırmaya çalışırlar.

Kibirlenerek azgınlaşmış insanların önündeki en büyük engel, insan fıtratındaki adalet duygusudur. Adalet arayan ve haksızlıklara direnen insanlar, onların hoşuna gitmezler. Adalet fikrini uyandıran fikirlere ise asla tahammül etmek istemez ve susturmak için çabalarlar. İslam insanlığın başlangıcından beri adalet duygusunu harekete geçirmek ve vicdanları uyandırmak için gönderilmiştir. Dolayısıyla İslam’ı hiç sevmezler.

Dinlerinin kendilerine verdiği sorumlulukla yeryüzünde adaleti gerçekleştirmek ve ahlakı yaygınlaştırmak için çaba gösteren Müslümanlar, kendilerini kaçınılmaz bir çatışma içinde bulurlar. Sorumluluklarını/iddialarını gerçekleştirebilmek için uzun soluklu bir mücadeleyi göze almaları gerekmektedir. Yani kurulu sistemlere, haksızlık ve adaletsizlik üreten toplumsal yapılara müdahale etmeden; kendilerini ifade edemez ve sorumluluklarını yerine getiremezler.

Kısacası düzeltmek, ıslah etmek ve imar etmek için, önce bozgunculara müdahale etmek zorundadırlar.

İslam, her dönem ve her coğrafya için geçerli olduğu varsayılan sabit bir yöntemle, hayata dönük iddialarını gerçekleştirmeye çalışan Müslümanların elini kolunu bağlamış değildir. Ancak “sabit bir yöntem” belirlememesi, bu konuda hiç lafı olmadığı anlamına da gelmez. Kural koymamıştır; ama eşyanın, insanın ve toplumların doğasını hatırlatan bir üslupla aklın, vicdanın ve üretkenliğin önünü açmıştır. Yönlendirme ve tavsiyelerini bu şekilde ortaya koyar. Mesela “tedriç – derece derece” (İsra 17/106) kavramını kullanır. Bununla, Kur’an’a göre oluşturulan bir hayatın birden bire değil, ağır ağır, safha safha ortaya çıkabileceğini anlatır. Bir an önce sonuca varmak gibi bir düşünceyle acele edip zorlamanın ve baskıcı yöntemlere başvurmanın gerekmediğini ortaya koymuş olur. “Bir toplum özünde olanı değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez” (Ra’d 13/11) ayetiyle, değişimin köklü olabilmesi için toplumun ikna edilmesi gerektiğini anlatır. “Allah insana taşıyabileceğinden fazlasını yüklemez” (Bakara 2/233) ayetiyle ise Allah’ın, mücadelenin aşamasını değil Müslümanların niyet ve samimiyetini önemsediğini ifade eder.

Bu tarz örnekleri artırmak mümkündür. Dikkat edilirse eşyanın, insanın ve toplumların doğasının hatırlatılmasıyla yapılan tavsiyeler bile kural koyucu nitelikte değildir. Arzulanan şey:

  1. İddia ve hedeflerle çelişmeyen yöntemler üretilmesi, yani adaletsizlikleri ve haksızlıkları engellemeye çalışırken, adaletsizlik ve haksızlıklara yol açılmaması; ahlakı yaygınlaştırmaya çalışırken ahlaksızlıklara düşülmemesi
  2. Akılcı ve günün şartlarına denk düşen yöntemler üretilebilmesidir.

Bu çerçevede bakıldığı zaman bu hatırlatmalardan; diktatörlere karşı mücadele vermek zorunda kalan Müslümanlar da, fikrin açık bir şekilde ifade edilebildiği toplumlarda yaşayan Müslümanlar da yararlanabilirler. Ve her birinin varacağı üreteceği sonuç farklı olabilir.

İslam’ın açık ilkeleriyle çelişmediği sürece yöntem hataları, inanç meselesi yapılamaz. Ancak iddia sahibi insanlar kaçınılmaz olarak, o iddiayı destekleyen ve yardımcı olmak isteyen insanların ilgi odağı olurlar. Mücadele, ucu ölüme kadar varan sıkıntıları göze almak demektir. Ancak hatalı yöntem durduk yerde bela aramak gibi bir etki yapar. Sadece kendisini üreten akla değil, onu uygulamaya çalışan diğerlerine de sıkıntı verir. Bu yüzden bir iddiayla ortaya çıkan Müslümanların, ucuz kahramanlık, hamaset ve acelecilik gibi tuzaklara düşmemeleri; akıllı olmaları ve çok düşünmeleri gerekir. Attıkları adımı mutlaka iyi hesap etmeli, sonuçlarını doğru öngörmelidirler.

Projelendirerek hareket prensibi, bu noktada Müslümanlara yardımcı bir zihniyet olabilir. “Kervan yolda düzülür” veya “hele bir yapalım sonra bakarız” şeklindeki yaklaşımlar yerine; “ne yapacağız, nasıl yapacağız, sonuçları ne olacak” sorularını sorarak detaylı bir düşünme/projelendirme mantığı geliştirmelidirler. Ürettikleri düşünceleri katkı yapabilecek başkalarıyla paylaşıp ortak akıl oluşturmaya çalışmalıdırlar. Ve bu tarzı bir alışkanlık haline getirip, mümkünse her işlerini bu yolla yapmalıdırlar.

“Müdahale” konusunda bir yöntem denemesi

İçinde bulunduğu şartları ve “Din”i okumasına bağlı olarak herkesin kendisine göre bir değişim ve müdahale önerisi olması doğaldır. En iyi sonuç veren öneri, şartları en doğru okumayı başaran öneri olacağına göre; farklı okumaların ve önerilerin bulunmasını bir zenginlik saymak gerekir. Tabii bu durum var olan okuma ve önerilerin eleştirilmesine engel değildir. Farklı önerilerin olması kadar, daha doğruyu ararken bunların eleştirilmesini de doğal kabul etmek gerekir.

“İslam’ın nasıl bir değişim öngördüğü” ve “modern dünyada iddialarını nasıl gerçekleştireceği” soruları çerçevesinde baktığımızda, şu an için İslam dünyasında iki farklı okuma biçiminin etkin olduğunu görürüz.

  1. Kur’an’ın her türlü sorunun cevabını içerdiği fikrinden hareketle onun haricindeki bütün çözüm arayışlarını reddeden ve “İslam’ı hakim kılmak” eksenli bir müdahale öngören okumalar
  2. Batı felsefesinin ulaşmış olduğu görece özgürlükçü ve eşitlikçi yaklaşımı “ideal” kabul edip, bunu temel eksene oturtarak yapılan okumalar.

İslam’ı hakim kılma” eksenli okumalar, İslam kültür ekolleri içerisindeki en kadim kol olan Ehl-i Sünnet kaynaklı okumalardır. Hanbeliler (Selefiler) tarafından bir doktrin, diğer mezhepler ve mutasavvıflar tarafından da sloganik bir kabul haline getirilmiştir. “Şeriatı hakim kılmak” olarak da ifade edilir. Slogan düzeyinde bir İslam anlayışı olanların zihninde “şeriat”, bütün yasama ihtiyaçlarını karşılayan ilahi bir anayasadır. İlahi olanı varken beşeri anayasa peşinde koşanlar şirke düşmektedirler. Yapılması gereken, bu anayasayı (zorla da olsa) toplumlara hakim kılmaktır.

Neo-Selefilik meseleyi slogan düzeyinden çıkarmaya çalışmıştır. Mesela İslam düşüncesinin gelişimine çok büyük katkıları dokunmuş çok önemli bir isim olan Seyyid Kutub, “İslam’a göre şeriat sadece hukuki sistemden, rejimin ilkelerinden, bu rejime dayalı sosyal düzenle sosyal kurumlardan ibaret değildir. Böylesine dar bir anlayış şeriatın manasını ve İslam düşüncesini ifade etmez. Allah’ın şeriatı demek, insan hayatını düzenlemek üzere Allah’ın koyduğu ilkelerin tümü demektir. Bu terim inanç ilkelerini, rejim ve yönetim sistemi ilkelerini, ahlak ilkelerini, davranış ilkelerini, eğitim ve bilim ilkelerini tümü ile ifade eder.[1] demiştir. Böylece şeriat algısını sadece “kurallar” olmaktan çıkarıp, bir ruha ve bir temele kavuşturmaya çalışmıştır.

Seyyid Kutub’un bütün çabalarına rağmen, geleneksel İslam fıkhında şeriat üç ana bölümde incelenmiştir: 1- İbadet, 2- Muamelat, 3- Ceza. İbadet kısmı namaz, oruç, hac, zekat ve kurban gibi ibadetlerin şartları ve şekilleriyle ilgilenir. Muamelat kısmı yoğun olarak evlenme, boşanma, nafaka, miras olmak üzere belli atıflarla da; ticaret, yönetim, devlet-birey ilişkileri, devlet-devlet ilişkileri vs. ile ilgilenir. Ceza kısmı ise emir ve yasaklara uymayan kimselere verilecek bedeni, mali ve caydırıcı cezai hükümleri kapsar. Bu noktada iki temel husus vardır: 1- Günümüzde var olup da İslam fıkhı içerisinde karşılığı bulunmayan birçok alan vardır. Mesela tek başına ekonomi bile, şeriat kapsamında yer alan düzenlemelerin tümünden daha fazla düzenlemeye ihtiyaç gösterir. Bir de bunun yanında internet, trafik, basın-yayın, teknoloji, patent vs. gibi şeriat kapsamı içerisinde hiç yer almayan, ancak düzenlemeye ve cezai hükümlere ihtiyaç duyulan birçok yeni alan vardır. 2- Şeriat, Resulullah dönemindeki toplumsal yapının ihtiyaçları çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Resulullah’ın ölümünün üzerinden 10 sene bile geçmemişken, kimi hükümler uygulama imkanını yitirmiştir. Mesela Hz. Ömer zamanında ganimet konusundaki uygulamanın değiştirilmesi örnek olarak verilebilir. Bin seneyi aşkın bir sürenin geçtiği günümüzde ise ihtiyaçlar ve toplum yapıları tamamen değiştiği için daha büyük bir sorunla karşı karşıya bulunulmaktadır. Kısacası, şeriatın hakim olmasıyla sorunların çözüleceği yaklaşımı tamamen bilgisizlikten kaynaklanmaktadır.

Geleneksel İslam fıkhında bu tarz problemler varken, Seyyid Kutub’un derinlik kazandırma çabaları da problemleri çözmeye yeterli gelmemekte ve hatta daha da derinleştirmektedir. Aslında şeriat denince sadece kuralların algılanmayıp bütün bir İslam düşüncesinin akla getirilmesi, oldukça iyi niyetli bir denemedir. Ancak bu şeriat tanımı, “şeriat=din” şeklinde bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Yani onun “kesinliğini, sorgulanamazlığını ve değişmezliğini” daha da pekiştirmektedir. İslam fıkıh usulünün bir kavramı olan içtihat, işlevsiz ve anlamsız bir hale gelmektedir. Oysa bu kavram, dinin “sabit ve değişmez değerler”, şeriatın ise “çağın ihtiyaç ve problemlerine göre değişebilen toplumsal düzenlemeler” şeklindeki bir tanımlama sonucu ortaya çıkmıştır. Zaman içerisinde değişen ve gelişen yeni durumlar karşısında İslam’ın dinamizmini korur. Onu katı, statik ve donuk olmaktan çıkarır. Şeriat=din şeklindeki tanımlama ise, içtihat kapısını fiilen kapatmaktadır.

Sonuç olarak, şeriatı hakim kılma eksenli okuma ve müdahale, günün gerçekleriyle örtüşen bir okuma ve müdahale tarzı değildir.

“Batı felsefesi zemininde gerçekleşen” okumalar ise hem modern olabilmenin hem de Müslüman kalabilmenin imkanını arayan okumalardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sıkıntılar yaşamaya başladığı son dönemlerde ortaya çıkmış ve günümüze kadar artarak devam etmiştir. Başlangıçta modernist ekol temsilcilerinin bir okuma tarzı iken, İslam coğrafyalarında yeniden muhafazakar yönetimler işbaşına gelmeye başlayınca, geleneksel anlayışa sahip cemaatlerin de tarzına ve tavrına dönüşmüştür (Geleneksel anlayış için yöneticinin “Müslüman” olması önemlidir. Nasıl yönettiği meselesi fazla sorgulanmaz).

Bu okuma biçimi, Batı kültür ve değerlerine karşı peşinen “kabul” yaklaşımı içerir. Ve bu değerlerin İslam düşüncesi içerisindeki imkanını araştırmaya girişir. Ancak kalıplara dökülmüş dini düşünce içerisinde çoğunlukla hareket alanı bulamadığı için, sorunlu din anlayışına eleştiriler getirerek Batı değerlerine teolojik bir alt yapı oluşturmaya çalışır. Yani Selefilik’te ve Neo-Selefilik’te “İslam’ı hakim kılmak” şeklinde ortaya çıkan tutum, burada; “dini düşünceye Batı değerlerini hakim kılmak” şekline dönüşmüş olur. İslam’ın insanlığa ne önerdiğinden ziyade, mevcut dini düşüncenin modernleşmesiyle ilgilenir.

İslam coğrafyasına hakim olan dini düşüncenin birçok noktada sorgulanmaya ihtiyacı olduğu, kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Ancak bunların düzeltilmesi esnasında Batı düşüncesini ideal olarak görmek ve dini düşünceye bunları monte etmeye çalışmak sorunlu bir yaklaşım olur. İslam dünyasının gerilemeye başladığı dönemde Batı düşüncesinin ciddi bir gelişme katettiği ve belli noktalarda dikkat çeken tecrübeler ortaya çıkardığı bir gerçektir. Ancak hiçbir tecrübe ideal olarak görülüp sorgusuz kabul edilemez. Bu gelişmenin durması demek olur. Oysa insan var oldukça düşünceler ve tecrübeler gelişme gösterecektir. Bir düşünceden veya bir tecrübeden yararlanmanın yolu, öncelikle önyargısız olarak onu tanımaktan, sonra da olumlu yönlerini daha da geliştirmekten, olumsuz yönlerini ise ortadan kaldırmaktan geçer. Kendinizden bir şeyler katabildiğiniz an o tecrübeden yararlanmış olursunuz. İdeal olarak görüp olduğu gibi almaya çalışmak ise “taklit etmek” anlamına gelir. Hiçbir taklit aslı gibi olamaz.

Kısacası var olan tecrübe ve birikimleri ideal kabul edip sorgulamadan yararlanmaya çalışmak da sorunlu bir okuma biçimidir. Etken değil, edilgen bir tavır ortaya çıkarır. İslam’ın veya Müslümanların modern dünyada bir özne, bir aktör olmasına imkan vermez.

Peki, bu durumda ne yapmalıyız?

Ne yapacağımız sorusuna cevap ararken öncelikle İslam’ın Hz. Adem’den beri hatırlatılarak tekrarlanan evrensel bir mesajının olduğunu ifade ederek başlamalıyız (ki önceki sayıda yer alan makalelerimizde bu konuyu tartışmaya çalıştık). Yani İslam, iddiası olan bir dindir; günümüzde insanlığa verecek bir şeyi kalmamış bir din değildir. Dolayısıyla bu iddiaları temsil etmeleri gereken Müslümanlar da tarihin bir nesnesi olamazlar. Tamamen edilgen bir şekilde olayların önünde sürüklenemezler. Söyleyecek sözleri olmadığı için başkalarını taklit eden bir pozisyona düşemezler. Dinlerinin kendilerine yüklediği sorumlulukları yerine getirebilmek için tarihin birer aktörü ve öznesi olmak durumundadırlar.

Fakat bu tespitler kulağa hoş gelse de, günümüz Müslümanlarının henüz böyle bir noktada olmadıkları da bir gerçektir. Bu sözlerin hamaset olmaktan çıkması ve gerçeğe dönüşmesi için üç aşamalı bir yaklaşım biçimine ihtiyacımız bulunmaktadır:

  1. Günü doğru okuma
  2. Vahyi doğru okuma
  3. Doğru müdahale

“Günü doğru okuma” dediğimizde, günün aklını, imkanlarını, şartlarını, problem ve ihtiyaçlarını doğru tespit etmeyi kastediyoruz. Eğer İslam’ı her dönemde aynen uygulanması gereken sabit bir nizam olarak algılıyorsak, o zaman şartlar, imkanlar, problemler gibi bir sorunumuz da olmaz. Ama gerçeklerden kopuk bir ütopyanın peşinde koştuğumuzu da bilmemiz gerekir. Oysa vahiy her konuda son sözü söylemiş değildir. Evrensel mesajının hayata geçirilmesinde günün vakıasını dikkate almış; toplumun aklı, hazmetme gücü, problemleri ve ihtiyaçları çerçevesinde bir pratik oluşturmuştur. Mesela problemli bir ilişki biçimi olmasına rağmen köleliliği haram kılarak kestirip atmamıştır. Yol açacağı toplumsal problemleri göz önünde bulundurarak iyileştirmeye çalışmış ve kaldırılmasını zamana bırakmıştır. Ayrıca suçlara verilen cezaları günün uygulamalarına uygun bir şekilde belirlemiştir. Bu örnekler İslam’ın insanlığa hiç görmedikleri bir sistem getirmeyip, kendi ilkeleri çerçevesinde var olan tecrübeleri ıslah ettiğinin göstergeleridir. Yani İslam’ın kurduğu nizam, günün tecrübe ve birikimlerinin vahyin tevhid/adalet ve ahlak ilkeleri ile iyileştirilmesinin ve geliştirilmesinin bir sonucudur. Dolayısıyla bugünün nizamı da günün tecrübe ve birikimlerinden bağımsız olmayacaktır. İşte “günü doğru okumak” bu açıdan gereklidir. İyi ve olumlu yönleri önyargısız bir şekilde tespit edip, kötü ve zulme yol açan yönlerini doğru bir şekilde gördüğümüzde, doğru müdahale imkanlarına da iyice yaklaşmışız demektir. Uymayan bir elbiseyi toplumlara zorla giydirmeye çalışmamak veya bir ütopya peşinde koşmamak için var olanı iyi bir şekilde tahlil etmek çözümün ilk adımını teşkil eder.

“Vahyi doğru okuma” dediğimizde, vahyin hayatımızdaki yerini ve ondan yararlanma biçimini doğru bir şekilde belirlemeyi kastediyoruz. “Vahyin hayatımızdaki yeri”, “vahiyden yararlanma biçimi” gibi sözler üzerine çok şey konuşmayı gerektiren sözlerdir. Fakat biz Kur’an’ın, “her dönemde aynen uygulanması gereken sabit bir nizam önermediği” yönüne değinmek istiyoruz. Kur’an Hz. Adem’den beri değişik üsluplarla tekrarlanan evrensel değerleri ve bu değerlerin, gönderildiği coğrafyada nasıl uygulanacağıyla ilgili kimi örneklemeleri içeren bir kitaptır. İlkeler her dönem için geçerlidir değişmez. Ancak uygulama örnekleri her dönemde aynen uygulansın hedefiyle bildirilmemiştir. Kölelik meselesinde de olduğu gibi, vahyin zihniyetiyle donanmış bir aklın nasıl çalışması gerektiğini gösterir ve yön işaret eder. Uygulamanın değişkenliği ilkesi, İslam fıkhında “içtihat kapısı açıktır” cümlesiyle ifade edilir. Dolayısıyla toplumsal düzenlemeler, günün akıl, imkan ve şartlarına uygun bir şekilde, vahyin zihniyetiyle donanmış Müslümanlar tarafından oluşturulacaktır.

“Doğru müdahale” dediğimizde ise gerek günümüzde İslami değerlerin uygulanabilir bir nizam haline getirilmesini, gerekse bunun insanlığa sunumunu kastediyoruz. İslami değerlerin bir zaman ve coğrafyada uygulanabilir hale gelmesi demek; o ortamın iyi tecrübe ve uygulamalarının korunarak sürdürülmesi; eksikliklerinin tamamlanması; zulme, adaletsizliğe ve ahlaksızlığa yol açan yanlışlarının düzeltilmesi demektir. Bunun sonucunda adil ve ahlaklı bir düzene ulaşılmış olur. Günümüzde takip edilecek yöntem de bundan farklı değildir. İnsanlık adına en olumlu tecrübeler önyargısız bir şekilde incelenmeli; bunların iyi ve olumlu yönlerinin sürdürülmesine, olumsuz ve zulüm üreten yönlerinin ise düzeltilmesine imkan veren eleştirel bir yaklaşım sergilenmelidir. Böylece hem toplumların vakıalarıyla örtüşen, hem de adalet üreten bir uygulama modeline (öneriye) ulaşma imkanı yakalanacaktır.

Ortaya çıkan önerinin toplumlara sunumu ise bir başka tartışılması gereken konudur. Sanayi devrimine kadar dünya çoğunlukla tek merkezli otoriter yönetimler tarafından yönetildi. Dolayısıyla insanlık tek tipleştirme ve zorlama yöntemlerini yadırgamıyordu. Ayrıca ulaşım ve iletişimin zorluğu, farklı kültür havzalarının oluşmasına imkan vermişti ve oradaki havayı teneffüs etmeden bu havzalarda yaşamak zordu. Fakat bugün insanlık baskıcı ve zorlayıcı yöntemleri benimsememektedir. Kültürler iç içe geçmiş, bir apartman ölçeğinde bile farklı kültürler bir araya gelmiştir. Kültürel dayatma eskisi gibi kolayca kabul edilmemektedir. Yarın şartlar değişip, insanlık yeniden eski haline döner mi bilinmez. Ancak mevcut şartlarda yasakçı ve dayatmacı zihniyetin taraftar bulması mümkün görünmemektedir.

Şu halde Müslümanların, insanlığı ikna edecek ve ortak sorunlara adil çözümler üreten projelerle insanlığın karşısına çıkmaları gerekmektedir. “İkna” esas olmalıdır. İnsanlığın ortak arayışı olan adalet ve huzur, İslami değerlerin ikna etme gücünün teminatıdır. Ancak kuru söylemle insanların bunları anlamalarını beklemek saflık olur. Meselenin can alıcı noktası bunların hayatta nasıl gerçekleşeceği meselesidir. Bu noktada da Müslümanlara büyük sorumluluk düşmektedir. Hayatın farklı şubelerinde adaletin nasıl sağlanacağını, o şubelere dönük somut önerilerle ortaya koymalıdırlar. Bunu da hamasetle ve kuru vaatlerle değil, toplumun gerçekliğine uyan anlaşılır ve uygulanabilir projelerle yapmalıdırlar.

* * *

Buraya kadar, masa başından kolayca yapılabilecek olanı; nasıl bir yöntemle hareket etmek gerektiğini tartışmış olduk. Elbette ki bu önemliydi, ancak daha önemli olan, bu yöntemin somut toplumsal önerilere dönüşmesidir. Bu noktadan itibaren ise uzmanlık konusu devreye girmeye başlar.

İnsanlığın sorunlarını çözecek somut önerilerde bulunabilmek için İslam’ı ve İslam’ın prensip bazındaki önerilerini bilmek yetmez. Hangi alana dönük çözüm aranıyorsa o alanda uzman olmak gerekir. Aksi takdirde asla ayakları yere basan çözümlere ulaşılamaz. Uzmanlık yanında bir de ekip çalışması gerektirir ki bireysel eksiklikleri ve keskinlikleri taşımasın.

Biz, uzman olmadığımızı kabul ederek yine de, yararlanılabilir mevcut tecrübelerden hareketle meseleyi biraz daha açmak istiyoruz ki kastımız daha iyi anlaşılabilsin.

Günümüz dünyasına müdahale yöntemiyle ilgili örneklemeler

–  İyileri sürdürmek.

–  Eksikleri tamamlamak.

–  Yanlışları düzeltmek

Müdahale yönteminin bu esaslar üzerine oturması gerektiğini ifade etmiştik. Bu çerçevede baktığımız zaman, hayatın farklı şubelerine dönük birçok yararlanılabilir ve sürdürülmesi/desteklenmesi gereken örnekler bulabiliriz.

Sadece olumlu örneklerin zikredileceği böyle bir konu, okuyucuda, “sisteme yamanma çabası” gibi bir önyargı oluşturabilir. Yeryüzünde onca zulüm ve haksızlık varken, bunları toptan reddetmemek ve içinden olumlu yönler çıkarmaya çalışmak yadırgatıcı bulunabilir. Ancak İslam’ın yeryüzü coğrafyasındaki etkin konumuna geri dönmesi, “her şeye muhalif olmak” gibi hamasi söylemlerle gerçekleşemez. Tepkisellikten uzak sağduyulu okumalar yapmak zorundayız. Bu meselenin ehemmiyeti “önyargılı” bakışlardan kurtulma endişesinden daha büyük olduğu için, biz yine de doğru bulduğumuz şeyi ifade etmeye çalışacağız.

Peki, adalet arayışında birer adım teşkil edecek örnekler neler olabilir?

  1. Siyasal sistem:

İslam dünyası, Resulullah’tan kısa bir dönem sonra tek merkezli otoriter yönetimler tarafından yönetilmeye başlamış ve kadim düşünce ekolleri siyaset felsefelerini bu mantığa göre oluşturmuşlardır (Şia’nın “İmamet” ve Ehl-i Sünnet’in “hilafet” nazariyeleri buna örnektir). Oysa İslam’ın özünde “bireyin iradesinin açığa çıkması” gerçeği yatar. Buna ek olarak İslam, “İşleri aralarında danışma iledir.” (Şura 42/38) diyerek, sorumluluğun toplum üyeleri arasında paylaşılmasını özendirir. Kadim siyaset düşünceleri her ne kadar kendi dönemlerindeki siyaset düşüncelerinden daha ileri ve daha adil sistemler üretmiş olsalar da, bu ilkelerin tam olarak hayata geçirilebildiği söylenemez.

Günümüzde insanlık, halkın yönetim sorumluluğunu daha fazla paylaşmasına imkan veren yöntemler geliştirmiştir.

–  Herkesin fikrini ifade etme ve fikrini topluma anlatabilmek için örgütsel mücadele verebilme hakkının bulunması

–  İktidarların belli dönemler için ve halkın oyuyla seçilmesi

–  Siyasi muhalefetin ve sivil toplum muhalefetinin anayasa teminatı altına alınmış olması

İslam’ın temel prensipleri açısından olumlu yaklaşımlardır.

Bunları ifade ederken bu gelişmelerin birçok olumsuzluklarla iç içe geçmiş olduğunu göz ardı etmiyoruz. Ancak, iyileri sürdürmek, eksikleri tamamlamak ve yanlışları düzeltmek şeklinde ifade ettiğimiz yöntem, mevcut tecrübelerin olumlu yönlerinden iyi bir şekilde yararlanma imkanı verecektir. Bu sayede, “Müslümanlar nasıl bir siyasal sistem hedeflemeli?” sorusunun cevabına da büyük ölçüde yaklaşılmış olacaktır.

  1. Toplumsal uzlaşı ve Anayasa:

Hayata ve topluma dair iddiası bulunan herkes meselelere kendi ideolojisi çerçevesinde bakma eğilimi gösterir ve her şeyin kendi düşüncesine uygun olmasını ister. Tek merkezli otoriter yönetim anlayışlarının geçerli olduğu geçmiş dönemlerde düşüncenin tek tip olması da başarılabilmekteydi. Halbuki çoğunlukla dayatma ile gerçekleşen bu durumun imtihan (herkesin iradesiyle tercihini yapması) gerçeğiyle ne kadar bağdaştığı tartışmalıdır. Kültürlerin iyice iç içe geçtiği ve tek merkezli otoriter yönetimlerin hoş görülmediği günümüzde ise artık tek tipleştirmenin imkanları iyice azalmıştır.

Adalet kavramını direkt din ile irtibatlayan, dinin kural ve kaideleri hakim olmadan adaletin de gerçekleşemeyeceğini düşünen kimi Müslümanlar, adaletin gerçekleşebilmesi için yeryüzüne İslam’ın hakim olması gerektiğine inanmakta ve bunu zorlamaktadırlar. Halbuki adalet fıtri bir değer olup, dinin kural ve kaideleriyle sınırlı değildir. Vicdan sahibi ve gerçekten akleden insanların ortak değeridir. Geçmiş zamanlarda bir coğrafyaya adaletin hakim olması ile o coğrafyaya İslam’ın hakim olması arasında direkt irtibat kurulmuş olması, bugün de aynı sistematikle düşünmeyi gerektirmez. Hatta günümüz şartlarında bu tutum her yönüyle sorgulanmayı hak etmektedir. Müslümanların dünyanın her köşesinde adaletin hakim olması için mücadele verme sorumlulukları vardır. Dinleri onları bu sorumlulukla sorumlu tutmuştur. Ancak “dini hakim kılmak” İslam’ın bir emri değil, geçmiş dönem mantıkları içerisinde Müslümanların kendi kendilerine meşru kıldıkları/edindikleri bir sorumluluktur. Halbuki İslam’ın bu konudaki ilkesi “zorlamamak” esasına dayanır.

Günümüz siyaset felsefesi sivil toplum unsurlarına muhalefet ve denetleme imkanları verdiğinden, adaleti gerçekleştirmek şeklindeki İslami sorumluluğu gerçekleştirebilmek için illa iktidar odaklı düşünmek gerekmez. İktidarların yıpranma makamı olduğu günümüzde, ilkeli bir muhalefet ve öneriler üreten bir gayretle adaletin denetçisi olmaya çalışmak da olumlu sonuçlar üretebilir.

Toplumsal uzlaşının İslam üzerine değil, İslam’ın ve insanlığın ortak değerleri olan adalet ve ahlak üzerine oluşması, günümüz şartları çerçevesinde desteklenmesi gereken bir tutumdur. İdeoloji, milliyet, ırk, renk ve cins gibi dayatmaların olmadığı, toplumu inancında serbest bırakan ve her toplum kesiminin kendi inancını ifade etmesine, öğretmesine imkan veren bir anayasa fikri ise toplumsal uzlaşı için iyi bir zemin teşkil eder. Böyle bir anayasal zemin üzerinde Müslümanlar, adalet ve ahlak ilkeleri çerçevesinde muhalefet yapabilir ve toplumu o çizgide dönüştürmek için çaba sarf edebilirler. Ancak sivil toplum faaliyetleriyle bütün yeryüzünde adaleti gerçekleştirmeye çalışmak için günümüz şartlarında imkanlar yeterince geniş değildir. Devlet desteğine ve devlet temsiliyetine ihtiyaç vardır. Bu yüzden çatısı altında yaşamaya razı oldukları devletin anayasasında, toplumu oluşturan bütün unsurlar adına yeryüzünde adaletin ve ahlakın savunuculuğunu yapmayı taahhüt etmek gibi bir yön arayabilirler ve talep edebilirler.

  1. Hukuk sistemi:

İslam’ı bir hayat görüşü olarak kabul eden Müslümanlar açısından, hukuk sistemi deyince akla gelen ilk şey “egemenliğin kime ait olduğu” sorusudur. Bu soru; “kim yönetecek, Allah mı, insan mı?”, “yasaları kim belirleyecek, Allah mı, insan mı?” gibi karşılaştırmalarla açılım gösterir.

Halbuki bu tartışma çözüm arayan zihniyet için doğru bir başlangıç noktası değildir; bir paradokstur, elma ile armudun karşılaştırılması gibi bir şeydir. Hakkaniyete uygun olmayan bir karşılaştırmadır. Allah ile insan ayrı ayrı birer terazi kefesine konursa peşinen Allah ağır basacaktır. Allah’ın isminin olduğu yerde başka bir neticeye varmak mümkün olamaz. Oysa tartışmayı bu noktadan başlatanlara sorulması gereken birkaç basit soru vardır: Allah nasıl yönetecek? Ve Allah nasıl yasa belirleyecek? Herhalde hiç kimse Yüce Allah’ın yeryüzüne tecelli edip insanların başına geçmesini beklemiyor. Peki kim hükmedecek? Doğal olarak Allah’ın adına birileri… İşte böyle denildiği andan itibaren terazinin kefesine Allah ile insan değil, insan ile insan konulmuş olur. Şöyle bir farkla ki, bir tarafta Allah adına konuşan insan, bir tarafta kendi adına konuşan insan… Peşi sıra şu soruyu sormak gerekiyor: Seçtiği peygamberler haricinde Allah adına konuşma yetkisine sahip bir insan olabilir mi? Böyle bir yetkiye sahip olmadığı halde Allah adına konuşan bir insan, farkında olmadan kendisini O’nun yerine koymuş olmaz mı?

Kısacası doğru soru şudur: “Kim hükmedecek? Kendisini Allah’ın temsilcisi olarak görüp hakimiyetine ilahi kılıf oluşturan insan mı? Yoksa imtihanının bilincinde olup, bu bilinçle doğru şeyler yapmaya çaba gösteren insan mı? Kendisini Allah’ın temsilcisi olarak gören insan kendisinin doğrularından başka doğru kabul etmez. Sorgulanmaya, eleştiriye ve muhalefete kapalıdır. Halbuki imtihan bilinciyle hareket eden insan, doğru şeyler yapmaya çalışırken yanılabileceğini bilir ve işlerini azami ölçüde “danışarak” görmeye çalışır ki, kendi kusurlarından kaynaklanan hatalar en aza insin.

Kimin yöneteceği konusundaki bakış açısı hukuk sisteminin oluşması noktasında da aynen geçerlidir. Bugünün dünyasında Kur’an’da hiç bahsi geçmeyen birçok suç alanı oluşmuştur (internet suçları, medya suçları, çek-senet yolsuzlukları, ticari suçlar, vergi kaçakçılığı, gümrük yolsuzlukları vs.). Bu noktada sorumluluk Kur’an’ın zihniyetiyle donanmış Müslümanlara düşmektedir. Adalet ve ahlak ilkeleri çerçevesinde; günümüz yasama kurumlarını onlar belirleyecek, yasama faaliyetlerini onlar yerine getirecek ve uygun yasaları onlar çıkaracaktır. Bunları yaparken de;

–  Güçler ayrılığı”[2]

–  Hukukun üstünlüğü

–  Hukuk devleti

–  İnsan hak ve hürriyetleri

–  Despot değil garson devlet

gibi kavramlar teorik zemin için iyi bir başlangıç noktası oluşturacaktır.

Tabii önemli bir mesele de bu başlangıç noktalarından hareket edildikten sonrasıdır.

Günümüz için geçerli yöntem, İslam’ın yaklaşımında da temel olan “tedric” ve “ikna” yöntemleridir. İçkinin yasak kılınması olayındaki yaklaşım tarzı bu noktada iyi bir örneklik oluşturur. İçki birden bire değil, toplum hazır hale geldikçe ve ikna oldukça aşama aşama yasaklanmıştır.

Bu yaklaşımın benzeri olumlu örnekler, şartların ve toplum zihniyetlerinin değiştiği günümüzde de olumlu sonuçlar vermektedir. Günümüz Türkiye’sinde gerçekleştirilmiş sigara yasağı ve servis sağlayıcı firma tarafından yürürlüğe sokulmaya çalışılan internet filtresi bu olumlu örnekler arasında sayılabilir. Sigaraya karşı yasaklayıcı bir tavırla yaklaşılmamış, ancak bu zararlı alışkanlığın başkalarına zarar vermemesi için kısıtlayıcı tedbirler alınmıştır. Her kısıtlayıcı tedbir sigara içimini biraz daha zorlaştırmış ve çoğu kimsenin sigarayı bırakmasına yol açmıştır. Takip eden süreçte nesiller değiştikçe bu zararlı alışkanlığın müptelaları da belirgin bir şekilde azalacaktır. İnternet filtresi de benzeri bir mantığın sonucudur. İnternet hizmeti veren firma, hizmetini; biri sınırsız, biri porno siteleri engelleyen, biri ise çocuklar için sakıncalı her türlü siteyi engelleyen üç paket haline getirmiştir. Burada ortaya çıkan “moral sınır”, zaman içerisinde porno siteleri engelleyen paketin daha da yaygınlaşmasını sağlayacaktır.

Bu yöntem zararlı alışkanlıkların yaygınlaşmaması ve toplumun ifsadını kolaylaştıran araçların engellenmesi noktasında her alanda başvurulan bir yöntem haline getirilebilir. Ve bunun sonucunda, toplumsal uzlaşma ve ikna yöntemleriyle, ağır ağır; adil ve ahlaki olana doğru giden bir seyir yakalanabilir.

  1. Ekonomide adalet:

Ekonominin, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar merkezi ve önemli bir konuma geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Bunun doğal sonucu olarak en zor konulardan birisini ekonomi oluşturmaktadır. İnsanlık eskiden olduğu gibi geçimini tarımdan, hayvancılıktan veya savaş ganimetlerinden sağlayamıyor. Ganimet gelirleri neredeyse tamamen ortadan kalktığı gibi, tarım ve hayvancılık gelirleri de günümüz ekonomilerinin en düşük halkalarıdırlar. Geçmiş zamanlarla kıyaslanamayacak ölçüde çeşitlilik, çeşitlilik ölçüsünde teferruat ve teferruat ölçüsünde de istismar noktaları oluşmuştur. En önemlisi de bir zincirin halkaları gibi bütün ülke ekonomilerinin birbirine bağımlı ve birbirine muhtaç hale gelmiş olmasıdır. Bunun sonucudur ki, küresel gelişmeleri ve dengeleri göz önünde bulundurmadan yapılan bölgesel düzenleme ve operasyonlar ekonomik dengelerin alt üst olmasına yol açmaktadır.

Ülke ekonomilerinin birbirine bağımlılığı, ekonomik gücü elinde bulunduran aktörlerin bir diktatörlük kurmalarını sağlamıştır. Görünen devlet yapılarının arkasında, finans hareketleri, bankalar ve şirketler aracılığıyla bütün dünyayı ahtapot gibi saran bir görünmez güç vardır. Paranın gücü ve finansal hareketlerin yıkıcı etkisiyle devletleri yönlendirmeyi ve yönetmeyi başarmaktadır. Faiz ve spekülasyon aracılığıyla; zengini daha fazla zenginleştiren, fakiri de daha fazla fakirleştiren bir zulüm düzeni ortaya çıkmıştır. Mütemadiyen emeği sömürmekte, zayıfları her geçen gün açlığın pençesine doğru ittirmektedir.

Bu zulüm düzeninin karşısına adil çözümler ve adalete dayalı bir meydan okumayla çıkmak hiç de kolay değildir. İnsanlara mal biriktirmemeyi tavsiye etmek ve hatta yasaklamak, paylaşmak gerektiğini öğütlemek ve hatta paylaşılması gereken kısım için sınırlar belirlemek iyi niyetli saf yaklaşımlar olarak bir değer taşımaktadır. Bunlar en azından bireysel duyarlılıkların artmasını sağlayabilir. Ama ekonomi kaynaklı hegemonyanın ve bu hegemonyanın yol açtığı zulmün ortadan kalkması için yeterli değildir. Çünkü bu tavsiyeler bir devlet politikası haline getirilmiş olsa, çok kısa bir zamanda ekonominin çökmesi engellenemez. Ekonomilerin birbirine bu kadar bağımlı olduğu bir dünyada sermaye, kendisine dokundurmayan ürkek bir kuşa dönüşmüştür. Birazcık ürküttüğünüzde, mesela; “zenginlerden daha fazla vergi alalım”, “vergilendirmeyi gelir üzerinden değil servet üzerinden yapalım”, “bankada atıl durumda olan serveti de vergilendirelim”, “borsa kazançları da vergiye tabi olsun” cümlelerinden herhangi birini telaffuz etmeye kalkıştığınızda; arkasında bir kriz bırakarak anında başka ülkelere göçmektedir. Ve sistem öyle kurulmuştur ki, polisiye tedbirlerle bu göç engellenememektedir.

Finansal yöndeki bu bağımlılık yanında ekonominizi güçlendirmek için çabalasanız, mesela; kendi arabanızı, kendi uçağınızı ve kendi askeri araçlarınızı kendiniz imal etmeye kalksanız; uluslararası şirketlerle rekabet etmek gibi bir duvarla karşılaşırsınız. Maliyetleriniz tutmaz, teknolojiniz yetersiz kalır ve fiyat tutturamazsınız. Daha da olmazsa küresel finans oyunlarıyla sanayinizin ve ekonominizin çökmesi sağlanabilir.

Ekonomik diktatörlükle başa çıkmanın yolu, küresel güç merkezlerine meydan okuyacak bir güç altyapısı oluşturmaktan geçer. Bir ülkedeki sistemi değiştirmek için nasıl tek tek bütün toplumsal aktörlerle hesaplaşmak ve onları alt etmek gerekiyorsa, ekonomik diktatörlükle başa çıkabilmek için ondan daha uzun bir sürece ve ondan daha büyük bir mücadeleye ihtiyaç vardır.

Küresel aktörler değişmeden, bir ülke ekonomisinde sadece bazı iyileştirmeler yapılabilir ve göreceli bir refah oluşturulabilir. Halbuki, faiz ve spekülasyon yoluyla ülkeleri soyan uluslararası fonlara, yerel sanayilerin oluşmasını engelleyen çok uluslu şirketlere, sıcak para hareketlerine, faiz ve döviz oranlarına müdahale etme gücüne ulaşmadan gerçek anlamda bir iyileşme sağlanamaz. Tabii bunlara müdahale gücüne ulaşıldığında da sadece kendi ülke insanlarınızın değil, bütün ezilmişlerin sorunlarını çözmüş olursunuz.

Bu değerlendirmeler ümitsizlik oluşturmak için yapılmamıştır. Meseleyi doğru anlama çabası olarak değerlendirilmelidir. Meseleyi algılama biçimimiz, “nasıl müdahale edeceğiz?” sorusuna da şöyle cevap vermemizi gerektiriyor:

  1. Bir ülke coğrafyası ölçeğinde oluşacak çözümler açısından Kur’an’da kölelik meselesiyle ilgili yaklaşım bir örnek olabilir. Kur’an onaylayacağı bir ilişki tarzı olmamasına rağmen köleliği yasaklamamıştır. Çünkü kölelik bir alışkanlık değil bir zihniyet meselesidir. Köleliğe alışmış olan bir insanı özgür bıraksanız ve hatta işleyeceği toprak ve bakacağı hayvanlar verseniz, o yine de kendi başına geçimini sağlayamayacaktır (ona verilecek toprağı ve hayvanı nereden bulacağınız meselesi de başka bir sorundur). Zihniyetin terk edilmesi için nesillerin devretmesi gerekecektir. Dolayısıyla Kur’an toplumsal bir faciaya yol açmamak için köleliği yasaklamamış ama kölelere adil davranılmasını emrederek, köle azat etmeyi özendirerek ve çeşitli suçlar karşılığında köle azat etme zorunluluğu getirerek yasaklanacak süreci başlatmıştır.

    Günümüzün sorunları olan gelir adaletsizliği, yoksulluk, açlık gibi problemleri de bu çerçevede değerlendirebiliriz. Yani bunlar bir anda ortadan kaldırılabilecek, sona erdirilebilecek sorunlar değildir. Düzelmesi için belki nesiller gerekecektir. Ama adaleti temsil eden bir devletin; asgari ücreti vergi dışı bırakmak, asgari ücreti makul bir seviyeye çıkarmak, kayıt dışı ekonomiyi engellemek, vergi sistemini adil hale getirmek, sahipsizleri ve kimsesizleri koruyup kollayan kurumları azami iyileştirmek vs. gibi tedbirler alması; böylece, fakirliği sona erdirecek süreci başlatması gerekir. Küresel sömürüye karşı eli güçlendikçe de bu tedbirleri artırarak sürdürmesi icap eder.

  2. Fakat bununla birlikte (ekonomik sorunların nihai olarak küresel ölçekte çözüm bulabileceği gerçeğini de göz önünde bulundurarak) küresel finansal diktatörlükle mücadeleye girişmesi gerekir. Bu mücadele sadece ekonomik alanda verilecek bir mücadele değildir. Genel anlamda bir güç ve nüfuz mücadelesidir. Küresel aktörleri ve küresel düzeni değiştirme mücadelesidir. Bu alanda başarı kaydettikçe eli güçlenir ve hem kendi coğrafyasında halkını daha çok memnun etme imkanı elde eder, hem de dünya ölçeğinde adaletin ortaya çıkmasını sağlar. Küresel sömürünün en önemli araçları olan faiz ve spekülasyon nihai anlamda ancak bu yolla kaldırılabilir. Sıcak para hareketleri, küresel fonların yıkıcı etkisi, tekelleşme gibi mikroplar ancak böyle temizlenebilir.

Sonuç:

Hayatın kimi alanlarına nasıl müdahale edilebileceği, buralarda adil/İslami bir yaklaşımın nasıl sağlanabileceği konusunda bazı fikirler ortaya koyduk. Başta söylediğimizi burada da tekrar etmemiz gerekiyor ki, biz bunları bir uzman vukufiyetiyle yapmadık. Bunlar sadece dini bilmekle çözümlenebilecek konular değildir, konunun uzmanı olmayı gerektirir. Maksadımız sadece Müslümanlara bir ufuk sunmak ve düşünceye bir istikamet kazandırmak idi.

Hamasi söylemlerin kolay karşılık bulduğu dönemler geride kaldı. İnsanlık yeni bir dönüm noktasından geçiyor ve çok ciddi problemlerle karşı karşıya. Acilen yeni çıkışlara ve çözümlere ihtiyacı var. İşte bu noktada, bugünün Müslümanları olarak bizler insanlığın dertlerine derman olabiliriz. Ancak bunun için İslam’ın yeryüzündeki iddialarını doğru anlamamız ve bu iddiaların hayatın değişik alanlarında nasıl hayata geçirileceğini projelendirmemiz gerekiyor. Bu noktada yeterli ve yetkin değiliz. Her dönemin ihtiyaçları ve şartları farklı olduğu için geçmişten devraldığımız çözümler sadece yol gösterici olabilir.

Kendi önerilerimizi oluşturmayı başarmak zorundayız. Bunun yolu ise ya uzmanlaşarak, ya da uzmanlarla çalışarak insanlığın sorunlarına çözüm aramaktan geçer. Adalet ve ahlak ilkelerinin hakemliğinde; iyi ve doğru olanları sürdüren, eksik olanları tamamlayan ve yanlış olanları değiştiren bir yaklaşım tarzı göstermeliyiz.

 

 

[1]  Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. İslam düşüncesi ve kültür. Hicret yayınları, İstanbul 1980, s.82

[2]  Günümüz siyaset felsefesinde yönetim; yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında paylaşılmıştır. Bunlar birbirlerini denetleyici, dengeleyici ve tamamlayıcı görevler görürler. Bu durum güçler ayrılığı ilkesi olarak ifade edilir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir