İslam Siyaset Düşüncesinde İlk Devrimci Ekol: Hariciler / Hamdi Tayfur

N.Abdulhalık Mustafa İslam siyaset düşüncesinde üç çeşit muhalefet ekolünün olduğunu söyler. Bunlar: Devrimci ekol, sabır ekolü ve temekkün ekolüdür.[1]

Bu yazıda en önemli devrimci ekol olan “Haricilik” üzerinde duracağız[2] ve bu hareketin niçin devrimci bir hareket olarak ortaya çıktığı sorusuna cevaplar bulmaya çalışacağız. Sabır ekolü de ilk çıkış dönemleri itibariyle muhalif bir harekettir. İktidarın şeriata uymayan uygulamalarını onaylamaz. Ancak bunlara karşı şiddet yöntemini kullanarak ayaklanmayı (yani devrimciliği) kabul etmez. Bunun muhtelif gerekçeleri vardır. Bu gerekçeleri incelemek devrimci ekollerin niçin devrimci olduklarını incelemek kadar önemlidir. Ana konumuz olmamasına rağmen sabır ekolünün gerekçeleri, niçin devrimci olmadıklarına bir cevap olması açısından kısaca üzerinde durulmayı hak etmektedir. Sabır ekolü devrimci değildir. Bunun arka planındaki birinci sebep; ilk dönemlerde iktidar için dökülen kanlara duyulan tepkidir.  İkinci önemli sebep ise; İslam öncesi dönemden miras alınan aşırı kaderci (cebircilik anlamında) anlayışın İslami dönemde dinileştirilmesidir.  Sabır ekolünün önemli temsilcilerinden Hasan Basri’nin şu sözleri kaderci yaklaşımın bu tavırdaki etkisini açıkça göstermektedir: Kendisine Haccac-ı Zalim’le savaşmanın hükmünü soran talebelerine şöyle cevap vermiştir: “Bence onunla savaşmayın. Çünkü şayet o Allah’tan bir ceza ise, siz kılıçlarınızla O’nun cezasını önleyemezsiniz. Eğer bela (imtihan) ise, Allah hükmünü verinceye kadar sabredin, çünkü o hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”[3] Sabır ekolünün iki ana kanadını Ehl-i Sünnet (ilk dönemde Mürcie) ve Şia’nın İsna Aşeriye kolu oluşturmaktadır.

Devrimci ekoller; Haricilik ve Şianın bazı kollarından (Keysaniye, Zeydiye ve İsmailiye) oluşmaktadır. Bir istisna olarak “Havaric Mürciesi” şeklinde isimlendirilen bir mürcie ekolü irca ile devrimi birleştirmiştir. Temekkün ekolünün en önemli temsilcisi Mu’tezile’dir. Kişi bazındaki en önemli temsilcisi ise Ebu Hanife’dir. Ebu Hanife devrimci hareketlere girişenleri düşünce bazında ve bazen maddi olarak desteklemiş ama bunların gerekli şartlar olgunlaşmadan ayaklanmasını asla tasvip etmemiştir. İlk dönemlerde Mutezile haricilikle düşünce bazında, Ehl-i Beyt’ten devrimci hareketlerle de fiilen dirsek teması halinde olmuştur.

Hariciliğin Özellikleri

Klasik kaynaklarda Haricilerin ilk ortaya çıkışlarına sebep olarak, Hz. Ali’nin Sıffin savaşından sonra tahkimi kabul etmesi gösterilir. Hariciler bu olaydan sonra Hz. Ali’den ayrıldılar (huruç) ve hem onu, hem de Muaviye’yi insanlara ait hükmü/hakemliği kabul ettikleri için tekfir ettiler. Ali’nin, Muaviye’nin ve hakemlerin katline karar verdiler ve Irak tarafına çekildiler. Nitekim Hz. Ali bir Harici tarafından şehit edildi. Hz. Ali onlara karşı en büyüğü Nehrevan’da olmak üzere bir-kaç savaş yaptı. Özellikle Nehrevan’da binlerce Harici katledildi. Ama bu savaş Hariciliğin sonu olmadı tersine onların görüşlerine daha katı şekilde sarılmalarına yol açtı. Şia için Kerbela hadisesi ne ise, Hariciler için de Nehrevan aynı şey oldu.

Hariciler Ali’den sonra Emevilere ve Abbasilere karşı da birçok isyan hareketine giriştiler. Tek bir fırka olmamalarına rağmen temel görüşlerinin tezahürleri tüm fırkalarda görüldü. İktidara karşı huruç etmeyi (devrim/ihtilal/ayaklanma) temel prensip haline getirdiklerinden çok büyük katliamlara maruz kaldılar. Aynı katliamları kendileri de gerçekleştirdiler. Ehl-i Kitap’a gösterdikleri müsamahayı Müslümanlara göstermediler. Bazı Harici fırkaları, Harici olmadığını ama Müslüman olduğunu söyleyenleri hemen katletmeyi vacip addetti. Çünkü onlara göre sadece Harici olanlar Müslüman olabilirdi. Müslüman olduğunu söylemesine rağmen Harici olmayanlar dinden irtidat etmiş sayıldığından katledilmeleri de vacip haline geliyordu.

Düşüncelerini yumuşatarak Ehl-i Sünnet’e yakın görüşleri kabul eden ve Müslüman çoğunluğu tekfir etmeyip “devrimcilik” fikrinden büyük ölçüde vazgeçen “İbadiye” fırkası dışında hiçbir Harici fırkası günümüze kadar yaşama şansı bulamadı.

Hariciliğe ait bazı görüşler, özellikle ondaki “radikal ruh”[4], yakın çağlarda ve yaşadığımız yüzyılda pek çok önemli şahsiyetin görüşlerine bir şekilde bulaştı. Olay sadece şahsi görüşler düzleminde kalmadı, Vehhabilik gibi akımlar ve yakın zamanlarda Mısır, Pakistan, Afganistan, Suudi Arabistan gibi ülkelerde ortaya çıkan hareketlerin görüşleri de bu devrimci/radikal ruhtan etkilendiler.

Haricilerin temel görüşlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Aişe, Muaviye ve onların askerlerini tekfir ederler.

Zalim yöneticiye isyan etmeyi vacip görürler. İmamın azli ümmetin bir hakkıdır. İsyan etmek için kırk kişi olmayı yeterli görürler ve üç kişi kalıncaya kadar savaşmayı zorunluluk kabul ederler. Bu görüşleri nedeniyle Nehrevan’da yaklaşık altı bin Hariciden sadece bir-kaç yüz kişi sağ kalabilmiştir. Yaralı olarak kurtulanların sayısının 400 kişi olduğuna dair rivayetler vardır.

Hariciler imameti Kureyş’e ait bir hak olarak görmez. İmamlar bırakalım Kureyşli olmayı Arap olmayanların arasından bile seçilebilirler. İmam ümmetin başına şura ile seçilmelidir. Bazı Harici fırkaları teorik olarak imamın bulunmasını bile gerekli görmez. Çünkü devlet yönetimi dinin bir gereği değildir ve eğer şartlar bir imamın/devletin varlığını gerektirmiyorsa imam seçmeye gerek bile yoktur. Bu görüşleri nedeniyle batılı bazı araştırmacılar anarşist fikrin ilk temsilcilerinin Hariciler olduğunu söylemişlerdir.

Hariciliğin en temel görüşlerinden birisi de iyiliği emredip kötülükten nehyetmenin vacip oluşudur. Cihat etmek imanın esaslarındandır. Bazı Harici fırkaları cihada katılmayanı tekfir eder.

Hariciler için kâfir kavramı mümin kavramının oynadığı rolden çok daha büyük bir öneme sahiptir. Bu nedenle onlar müminin kim olduğundan çok, tekfir edilecek ve toplumdan dışlanacak olan kâfirlerin kim olduğu sorunu üzerinde daha fazla durmuşlardır.[5]

Haricilerin İslam Düşünce tarihine bıraktıkları bir diğer miras da büyük günah işleyenin durumu problemidir. Harici fırkalarının çoğu büyük günah işleyeni tekfir eder ve ebedi cehennemlik olduğunu söyler.

Takiyyeye karşı çıkmak da Hariciliğin bariz bir özelliğidir. İmanı içinde saklamayı ve Harici olduklarını gizlemeyi asla doğru bulmazlar.

Bir diğer fikirleri de hicret fikridir. Dar-ı küfür olarak gördükleri yerlerde ikamet etmeyi ve o bölgedeki toplumsal etkinliklere katılmayı caiz görmezler. Dar-ı küfürden hicret etmeyi vacip görürler ve hicret etmeyeni cemaat dışına iterler yani tekfir ederler. Tabii bu görüşlerin derecesi Harici fırkalarına göre farklılık arz etmektedir.

Haricilerin en bariz vasfı Kur’an’ı zahiri manasına göre anlamaları, bundan asla taviz vermemeleri ve ayetlerdeki maksadı dikkate almamalarıdır. Bu nedenle “Hükmün ancak Allah’a ait olduğu”na dair ayetleri, indiği dönemde ifade ettiği anlamları, Kur’an içi bağlamını ve maksadını asla dikkate almadan zahirine göre anlamışlar nerede insanlara ait bir hüküm verme/hakemlik durumuyla karşılaşsalar bunu Allah’ın hükmüne karşı verilmiş bir hüküm olarak görmüşlerdir. Hz. Ali’den Sıffin savaşında ayrılmalarına da bu ayete getirdikleri yorum sebep olmuştur.

Niçin devrimci olduklarının sebebini araştırdığımızda karşımıza dört durum çıkmaktadır. Bu dört durum birbirinden bağımsız sebepler veya etkenler değildir. Tam tersine birbirini körükleyen ve diğerine bağlı olarak ortaya çıkan sebeplerdir. Bu dört durumu şu şekilde sıralayabiliriz:1- Bedevilik ruhu, 2-İlk dönem İslam dünyasının siyasi ve sosyolojik koşulları, 3-Muhalefet olgusunun meşruiyet zemininde kurumsallaşamaması ve 4-Dini sebepler/dinden alınan referanslar.

1- Bedevilik ruhu

Bilindiği gibi ilk Harici gruplar bedevilerden oluşmaktadır. Daha sonraları mevalilerden yani Arap olmayan Müslümanlardan ve kuzey Afrika’daki Berberilerden Hariciliğe katılımlar olmuştur. Ancak Mevalilerin Hariciliğe katılması büyük ölçüde imamın Kureyşlilerden olmasını reddeden ve şurayı esas alan özgürlükçü görüşlerinden kaynaklanmaktadır. Berberiler de tıpkı ilk Hariciler gibi çölde yaşayan bedevilere benzediklerinden Harici düşünceyi kabullenmekte zorlanmamışlardır.

Çölde yaşayan bir bedevi çölün yaşam koşullarından etkilenen bir psikolojiye sahiptir. Çölün ağır koşullarında bir bedevinin en büyük problemi hayatta kalma sorunudur. Hayatta kalmasında bedeviyi tehdit eden iki şey; açlık/susuzluk ve dışarıdan gelen tehdittir. Çölde insanların birbirlerine karşı yaptıkları zulümleri önleyecek kurumsal bir yapı olmadığından, bir bedevinin hayatta kalması ailesine veya kabilesine bağlılıktan ve dışarıya karşı sertlikten geçmektedir. Aynı zamanda bir bedevi kendi kabilesinden olmayan herkesi potansiyel olarak düşman görmek zorundadır. Aksi takdirde arkasını döndüğü anda bu durum onun hayatına mal olabilecektir.

Çöl şartlarındaki yaşam ayrıntılar içermediğinden ve basit olduğundan sorunlara yüzeysel bakış bir bedevinin karakteri haline gelmektedir. Fikirler fluluk kabul etmez. Her şey siyaha ve beyaza daha yakındır. Çünkü ortaya konulacak en ufak bir belirsizlik ve taviz telafi edilemez sonuçlar ortaya çıkartmaktadır. Bu netlik çöl insanının basitliğini, açıklığını ve aynı açıklığı karşısından beklemeyi, mertliğini, yiğitliğini, atılganlığını, kısa yoldan sonuç alma ve hüküm verme isteğini, hesapsız ve sonucunu düşünmeden; özel maksatlar gütmeden davranmasını, tavizsizliğini zorunlu kılmaktadır. Şehir hayatında sorunlar çok daha karmaşık ve girifttir. Tavizsiz tavırlar şehirdeki sorunları içinden çıkılmaz hale getirir. Kendi düşünceniz ve yaşam koşullarınız kadar iç içe yaşadığınız diğer insanların düşünce ve hayat hakkına da saygı gösterme zorunluluğu ortaya çıkar.

Aynı zamanda çölde kaybolmak, ölmekten farksızdır. Bu nedenle bedeviler çölde kaybolmayacakları kesin kılavuzlara ve işaretlere ihtiyaç hissederler. İşaretler ve kılavuz (hâdi) açık, net ve anlaşılır olmalıdır. Yoruma açık bir derinliğe sahip olan, düşünmeyi ve alternatifler arasında tercih etmeyi zorunlu kılan durumlar bedevilerin hiç hoşuna gitmez. Çünkü yoruma açık durumlar ve birbirine yakın değerdeki tercihe açık alternatiflerden yanlış olanını seçmenin bedeli çok ağır olmaktadır.

İşte bu ruhla bezenmiş bedeviler İslam’la tanıştıklarında bunu din algılarına da yansıttılar. Bedevilerin tekfirciliğe olan yatkınlıkları çöl hayatında kendi kabilelerinden olmayan herkesi potansiyel düşman ve kendileri için birer tehlike görmelerinin bir sonucudur. Tekfir ettiklerini tehlikeli bir düşman addedip onu öldürmeyi vacip kılmaları, çölde kendi kabileleri dışındakilerden gelecek tehlikeyi bertaraf etmenin ancak düşmanını yok etmekle mümkün olabileceğine dair algılarından kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde tekfir ettiklerini çocuklar da dâhil ailece katletmeyi vacip gören Harici fırkaları vardır. Bunun kolayca benimsemelerinin geri planında, çöl hayatında geçerli bir kurala olan inançları olabilir.  Bilindiği gibi çölde bir kabileye baskın düzenlenip önde gelenleri katledildiğinde çocuklar ve kadınlar da sağ bırakılmaz. Çünkü sağ bırakılan bu çocuklar büyüdüklerinde intikam peşinde koşmaya kalkışabileceklerdir.

Çöldeki kabilede hemen hemen tüm bireylerin hem sorumlulukta, hem söz söylemede, hem de mülkiyette neredeyse eşit olmaları onların imamete seçilecek kişide hiçbir özel şart aramamalarına ve hatta bir imam seçmeyi çok da gerekli görmemelerine yol açmıştır.

Çöldeki yaşam savaşında herkesin tüm çatışmalara katılmasını zorunlu kılması, Haricilerin cihat etmeyi herkes için vacip ve imanın bir gereği kabul etmelerine sebep olmuştur.

Çölde kardeşine karşı işlediğin suçun karşılığı en ağır cezalarla ödetilir. Çünkü orada yemekte, suda ve mülkte eşitlik vardır. Kardeşin açken elindeki ekmeği paylaşmazsan bu ihanete eş değer bir suçtur. Ve işlenen suçların bedelleri hayatla ödenir. İşte Haricilerin büyük günahı küfür kabul eden ve işleyeni ebedi cehenneme sürükleyen anlayışı kolayca benimsemelerinin geri planında bedevilikten gelen bu zihniyet olabilir.

Hicret düşüncesinin de, her ne kadar bunun Kur’an’dan ve peygamberin hayatından çok güçlü referansları bulunsa da, bedevinin çölün basitliğine ve kendi kabuğuna çekilme hareketine duyduğu bir özlemin neticesi olması çok muhtemeldir.

Çölde her şeyin basit ve kesinliği bulunan kurallar ve hükümlerle halledilmesi ve çölde yolculuk yaparken amaç gözetmeksizin sonuç alıcı net rehberliğe duyulan ihtiyaç, Haricilerin Kur’an’ı daha çok önemsemelerine yol açmıştır. Allah’tan gelen rehber bir kitaba tam teslimiyetle ak-kara her şeyin çok daha kolay belirlenebileceğine duyulan inanç Kur’an’a dört elle sarılmalarına sebep olmuştur. Şehir hayatındaki maslahata ve değişen koşullara göre yeniden belirlenen ve konjonktürü göz önünde bulundurmayı zorunlu kılan, aklı kullanmayı gerektiren esnek kanunlara (yani sünnete) bağlanma zorunluluğu yerine Kur’an’ın lafzına bağlanmaları durumunu ortaya çıkarmıştır. Hz. Ali’nin Abdullah b. Abbas’ı Harura’da bekleyen Haricilere elçi olarak gönderirken ondan Kur’an’dan deliller vermesi yerine sünnetten örnekler göstermesini istemesi de bu yüzdendir. Buradaki sünnet kelimesi sonraki yüzyıllarda anlam değişikliğine uğrayan ve peygamberin yapıp ettikleri anlamına gelen sünnet değildir. Sünnetin buradaki anlamı; toplumsal kabule mazhar olmuş yazılı olmayan yasalardır. Gene toplumun kabulüne bağlı olarak zamanla sünnet değişir ve eski sünnetin yerine yeni sünnetler yerleşir. İşte şehir hayatında geçerli olan sünnet, bu sünnettir. Peygamber de zararlı olmaması ve zulüm üretmemesi şartıyla bu sünnete tabi olmuş, bunu ne reddetmiş ne katılaştırmaya çalışmıştır. Hatta bunu güzelleştirmek için çaba göstermiştir. İlk dönemlerde peygamberin sünneti ile toplumsal sünnet aynı şeydi. İşte Ali, Abdullah’a bu öneriyi yaparken değişen koşullarda ortaya çıkan yeni uygulamaların önemine dikkat çekmeye çalışmış olabilir. Oysa Hariciler böylesi esnek bir yaklaşıma açık değildiler. Sünnet esnek ve değişkenken, Kur’an iki kapak arasında sabit ve değişmezdir. Haricilerin Kur’an’a bağlılıklarının geri planında bu durum rol oynamış olabilir.

Görüldüğü gibi, bedevilikten gelen ruh, Haricileri sürekli isyana, uzlaşmamaya, cihat etmeye, öldürmeye, itaat etmemeye, yüzeyselliğe, kestirme gerçeklerin peşinde olmaya teşvik eden kısacası; onları devrimcileştiren bir ruhtur.

2- İlk dönem İslam Dünyasının Siyasi ve Sosyolojik Koşulları:

Her ne kadar kaynakların pek çoğu, Haricilerin ilk çıkışını Sıffin savaşında Hz. Ali’nin tahkim olayını kabul etmesine bağlasa da, bu kadar kalabalık bir topluluğun bir anda ortaya çıkmasının tek bir olaya bağlanması pek mümkün değildir. Hariciliğin ortaya çıkışını peygamber dönemine kadar götüren görüşler de mevcuttur. Tövbe suresinde geçen “Sadakalar konusunda seni ayıplayanlar da vardır. Eğer kendilerine onlardan verilirse hoşnut olurlar. Eğer kendilerine ondan verilmezse hemen kızarlar.” (ayet 58) ayeti peygamber bir savaş sonrası ganimetleri pay ederken Zu’l Huvaysıra veya Hurkus b. Zuheyr’den biri olduğu rivayet edilen bir bedevinin ona “Muhammet adaleti gözet” demesi üzerine nazil olmuştur.[6] İşte bu bedevi Haricilerin ilki olarak gösterilir. Nitekim gene İbni Esir’deki rivayete göre Hurkus b. Zuheyr Sıffin savaşına Hz. Ali’nin yanında katılmış fakat sonra Haricilerle birlikte oradan ayrılmıştır.

İlk Haricilik hareketinin Ebu Bekir dönemindeki Ridde savaşlarıyla birlikte başladığına dair rivayetler de vardır. Bazıları da ilk Haricilerin Osman’a isyan edenlerin içinde yer alan ve Basra ve Kufe’den gelenler olduğunu söylemişlerdir.

İlginç olan ise hem peygamberi adaletli olmaya davet eden kişi veya kişiler, hem Ridde olaylarında isyan edenler, hem de Osman’a isyan için Medine’yi işgal eden Basra ve Kufeliler, Sıffin’deki Harici grupla birlikte hareket etmiştir. Bu dönemde Haricileri besleyen sosyolojik taban Mekke, Medine ve Taif’teki kabilelerin ve şehirli diğer bir-iki kabilenin dışında kalan bedevi kökenli kabilelerdi. Bu arada bir not olarak, Hucurat suresindeki “Ne var ki sana hanelerin arkasından seslenenler de var; onların çoğu kafalarını kullanmazlar.” (ayet, 4) ayetinin inmesine vesile olan “hanelerin arkasından seslenenler” de çölde yaşayan kabilelerden gelen bedevi elçilerdi. Ve ayet onların bu kaba tavırlarını kınamıştır.

Hariciliğin bir fırka olarak ortaya çıkışı ile bir zihniyet olarak mevcudiyetinin arasını ayırt edersek, Hariciliğin bir zihniyet olarak peygamber döneminde de var olduğunu söylememizin, Osman’a isyan edip Medine’yi muhasara altına alan Irak’lıların Harici olduklarını söylememizin hiçbir mahzuru yoktur. Çünkü Haricilik sosyolojik tabanını buralardan kazanmıştır. Sıffin savaşı ise Haricileri açığa çıkarmıştır.

Özellikle Osman’a karşı yapılan muhasaranın geri planında yatan başka bir unsuru da önemli bir ayrıntı olarak ifade etmek zorundayız. Basra ve Kufe’den gelen muhasaracıların çoğu “Kurra”dandı. Yani Kur’an eğitimi almışlardı. Bunların eğitimini üstlenen kişi ise Kufe’de kadılık, eğitmenlik ve beytülmal bekçiliği yapan Abdullah ibni Mesud’tur. Bilindiği üzere Ömer zamanında Kufe’ye tayin edilen İbni Mesud burada çok geniş kitlelere Kur’an dersleri vermekteydi. Osman ile İbni Mesud’un arasının açık olduğu da bilinmektedir. Bunun sebeplerinden birisi Kufe’deki katı uygulamaları nedeniyle gelen şikâyetler üzerine Osman’ın İbni Mesud’u cezalandırmasıdır.  İkincisi, Osman’ın Kur’an’ın cem edilmesi sırasında farklı Mushafları yaktırmasını İbni Mesud’un şiddetle eleştirmesidir. Diğer bir sebep de birlikte eda ettikleri bir hac esnasında Osman’ın iki rekât kıldırması gereken bir namazı dört rekât kıldırmasını İbni Mesud’un herkesin içinde eleştiri konusu yapmasıdır. İbni Mesud’un Kureyş kabilesinden olmamasını da dolaylı bir sebep olarak bunların içine ekleyebiliriz. Medine muhasarasında Irak’tan gelenlerin Osman’a sordukları hususlardan birisinin niçin Mushafları yaktığı meselesi olması olayın İbni Mesud’la ilişkisini ortaya koymaktadır. Muhasara esnasında İbni Mesud hayatta değildi ama derslerde açıkladığı görüşlerinin bu olaydaki tesiri hissediliyordu. İbni Mesud’un en önemli özelliği ise bir Kureyşli olmamasıdır. Anlaşılan o ki, İbni Mesud Kufe’de Kur’an eğitmenliği yaparken etrafındaki bedevi kabilelerden gelen temsilcilere sadece Kur’an eğitimi vermekle yetinmemiş onlara merkez iktidar hakkındaki görüşlerini de aktarmıştır. Haricilerin Kur’an’a bağlılıklarının ve merkez otoriteye duydukları kinin kökeninde İbni Mesud faktörünün olup olmadığını sorgulamamızın bir mahsuru bulunmamaktadır. Kur’an’dan görüşlerine delil çıkarma ve Kur’an’ı var olan fikirler üzerinden konuşturma anlayışının geri planında İbni Mesud’un bir payı var mıdır, sorusunu da korkmadan sormak gerekiyor.

Neden Kureyş kabilesi, Medine’deki Evs ve Hazrec kabileleri, Taif’teki Sakif kabilesi değil de bedeviliği ön plana çıkmış kabileler Haricilere sosyolojik kaynaklık yapmıştır sorusu önemlidir.

Bu sorunun cevabını cahiliyeden beri devam eden ve peygamber döneminde sinip, ilk halifeler döneminde yeniden açığa çıkan, siyasi ve sosyolojik yapıda aramak gerekmektedir. Tabii bunda ekonomik faktörün de yer alması kaçınılmaz bir sonuçtur.

O dönemdeki Arap kabileleri arasında ekonomik, siyasi ve dini olarak Kureyş’in hakimiyeti inkar edilmez bir gerçekti. Ticari olarak kuzey-güney ekseninde yaz ve kış aylarında yapılan ticari yolculukların güvenle yapılmasını Kureyş kabilesinin yaptığı “ilaflar”, yani antlaşmalar sebep olmuştu. Mekke ise dini bir merkez görevi görüyordu. Tüm kabilelerin putları burada olduğundan dini vecibelerini yerine getirmek ve hac esnasındaki ticari faaliyetlerden faydalanmak isteyen diğer kabileler Kureyş’e boyun eğmek zorunda kalıyorlardı. Yani düzen (bugünkü deyimle) Kureyş’in kapitalist ve paganist sömürge düzeninden ibaretti.

Ortada işleyen bir düzen olmasına rağmen, diğerlerinin aleyhine işleyen bu durumdan çevre kabilelerin çok da memnun olmadıkları ortadaydı. İşte, risalet ve peygamberin çağrısı bu düzeni alt-üst etti. Tüm temel dinamiklerini sarstı. Medine devleti merkezinde, çevre kabilelerle karşılıklı rıza/biatleşme esasına dayanan yeni bir düzen kuruldu.

Peygamber sonrası dönemdeki en büyük talihsizliklerden birisi, Kureyş’in yönetimi yeniden ele geçirmesi ve Kureyş dışı unsurların iktidarda söz sahibi olmasının engellenmesiydi. Medineli Ensar bile yönetimde söz sahibi olmaktan uzak tutuldu. Ridde savaşlarını istisna tutarsak, Ebu Bekir ve Ömer zamanında adil bir yönetim sergilendiği için onların Kureyşî yönetimine pek bir itiraz sesi yükselmedi. Ebu Bekir tarafından Sakife toplantısında dile getirilen “Araplar ancak Kureyşli birisine itaat ederler” sözü aslında Kureyş ideolojisinin bir sloganıydı. Daha sonra bu söz peygamberin sözü haline getirildi ve “Halife Kureyş’tendir” şeklinde hadis kaynaklarına geçirildi.

Ebu Bekir’in, Arapların ancak Kureyşli birine itaat edeceklerine dair sözü konjonktür gereği söylediği farz edilse bile, halife ilan edilmesinin ardından Mekke, Medine ve Taif dışındaki tüm kabilelerin hemen isyan etmeleri, bu sözün çok da konjonktüre uymadığını ve Arap kabilelerinin Kureyş’e itaat etmeye çok da gönüllü olmadıklarını ortaya çıkarmaktadır. İşte Ebu Bekir’in halife oluşuyla isyan eden ve Ridde savaşlarıyla bastırılıp başları ezilen kabileler aslında Kureyş’in hâkimiyetine isyan ediyorlardı ve Kureyş’in bir türlü sonlandırılamayan iktidarını ortadan kaldırmak istiyorlardı. Bu isyancılar arasında daha sonra Haricilere katılacak olanlar da yer alıyordu.

Çoğu Müslümanlıktan çıkmamasına rağmen mürted muamelesi gören ve Ridde savaşlarında malları ganimet olarak alınıp kadınları cariyeleştirilen kabileler üzerinde bu olayın meydana getirdiği örselenme duygusunun daha sonraları devrimci Haricilik olarak ortaya çıkmış olmaması için hiçbir neden yoktur.

Yani aslında Haricilik hareketi dolaylı olarak, Kureyş’in cahiliye döneminde var olan ve İslam döneminde devam eden hâkimiyetine diğer kabilelerin İslam’la/Kur’an’la meşrulaştırılan bir son verme girişimiydi. Sosyolojik kökenleri Kureyş’e dayanan fırkaların “hilafetin Kureyşliliğine” yaptıkları vurguya rağmen, Haricilerin devrimci bir çıkışla, Kureyş’in içinden ve dışından tüm Müslümanların hilafette eşit hakka sahip olduklarını ve halifenin ancak şura ile seçilebileceğini söylemelerinin geri planında bu sosyolojik faktörler yatmaktadır. Yoksa Hariciler en az Kureyşliler kadar günümüz anlamındaki bir özgürlük ve eşitlik anlayışından uzaktılar.

Kureyş, “halife Kureyş’tendir” hadisine dayanarak hâkimiyetini devam ettirmek istiyordu. Aynı zamanda yönetimde maslahat ve uzlaşma koşullarının kaçınılmaz sonucu olarak yazılı olmayan esnek yasalar (yani sünnet) geçerliydi. Böylesi bir ortamda Haricilerin ellerinde kendi siyasi çıkışlarını meşrulaştırmak için kendisine dayanabilecekleri toplumun üzerinde uzlaştığı tek otorite olan Kur’an’ kalmıştı. Ve devrimci bir çıkış yaparak iktidarda eşit hak sahibi olmayı istediler. Bunun için de imamı seçmenin Kureyş’in değil tüm ümmetin hakkı olduğunu ve bu seçimde şuranın esas olması gerektiğini savundular. İlk dönemlerde çok da önemsenmeyen Kur’an ayetleriyle kendilerini meşrulaştırmayı İslami davranış modu haline getirdiler. Bu nedenle Haricilerin karşılarında yer alanlar da argümanlarını dinileştirme gayreti içine girdiler. Kur’an ayetlerini kendi görüşlerine göre tevil etmeye veya hadislere dayanmaya başladılar. Büyük Kur’an alimi sahabi İbni Mesud’un yetiştirdiği Kur’ancı talebeler sayesinde Müslümanlar çok erken bir dönemde Kur’an’la meşrulaştırma gibi bir davranış modunu öğrenmiş oldu. Artık her şey daha diniydi ve daha çok dinle ifade ediliyordu.

3- Muhalefet olgusunun meşruiyet zemininde kurumsallaşamaması

Mevcut iktidarın ideoloji, fikir ve uygulamalarını benimsemeyerek, ona zıt fikir ve uygulamaları savunma ve bunun için legal veya illegal yöntemlerle mücadele ederek iktidarı dönüştürmeye veya iktidarı ele geçirmeye çalışma anlamında kullandığımız “muhalefet” olgusu, İslam siyasi düşüncesinin oldukça problemli bir alanı olagelmiştir. Diyebiliriz ki muhalefete yaklaşım mantığı farklı bir tarzda oluşabilseydi, İslam tarihindeki pek çok problem daha ortaya çıkma şansına sahip olmadan yok olabilirdi. Spekülatif olabilirlikler üretmenin artık bir faydası olmadığına göre şimdilik “muhalefet” olgusuna ait problemlerden birkaçına değinerek, bu alanın irdelenmesi gereken önemli bir alan olduğunu belirtmekle yetinelim.

İstisnaları olmakla birlikte İslam tarihinde ortaya çıkan hemen her muhalefet hareketi kendisini “yegâne/alternatifsiz”, “ideal”, “dinin tek temsilcisi”, “iktidarın tek alternatifi” kabul etmiştir. Kendisini dinden aldığı referanslarla meşrulaştırma çabasının bir neticesi olan bu durum, “İslam siyasi düşüncesinde muhalefet probleminin gerçek dramını yansıtır.” Herkesin kendisini “Hizbullah/Allah’ın partisi” olarak ve muhalefet ettiğini “Hizbu’ş-şeytan/Şeytanın Partisi” olarak gördüğü böylesi bir ortamda her ikisinin bir arada yaşaması imkânsız hale gelmekte ve ilişki çatışma ve kökünü kazıma ilişkisine dönüşmektedir.[7]

“Şiddet”, “taassup”, “muhalifini şeytanlaştırma” gibi hususların çıkış kaynağı; kendisini dinden aldığı referanslarla meşru kılma çabaları olagelmiştir. Eğer dinin kaynaklarından bir delilin varsa bu, o düşünce ve hareketin meşruluğu için yeterlidir ve muhaliflerin “gayri şer’i” –dolayısıyla gayri meşru- ilan edilmesi hakkını da sahibine vermektedir. Muarızların her biri için ellerinde yeteri kadar –en azından kendi kendilerini ikna edecek miktarda- deliller mevcut olduğundan muhaliflerin birbirlerine tavrı düşüncede karşıdakini ikna etme çabasından çıkmakta ve apaçık çatışma ve şiddete dönüşmektedir.

Bu nedenle İslam tarihinde iktidar-muhalefet ilişkisi çoğunlukla, daha iyi alternatifin bulunma çabasından çok kanlı çatışmaların hikâyesi olmuştur. İslam siyaset tarihi aslında bir yönüyle kanla kurulan iktidarların, ya sindirilmiş vaziyetteki tavrına yeni meşruiyet delilleri arayan, ya da fırsat bekleyip iktidarı şiddet yöntemiyle devirmeye çalışan muhalif ekollerin tarihidir.

İslam siyaset düşüncesi meşru zeminde muhalefet etmeyi kurumsallaştıramamıştır ve muhalefete bir hareket alanı bırakmamıştır. Muhalefetin kalkıştığı her örgütlü hareketi yok edilmesi gereken bir fitne ve yeryüzünde fesadı yaygınlaştırmak olarak anlayan iktidar güdümlü bir din algısıyla muhalefetin kurumsallaşmasını beklemek tabii ki biraz safdillik olurdu.

Muhalefete veya muarızına varlık hakkı tanımayan bu algı devrimciliği körükleyen temel nedendir. İktidar sürecine katılmak isteyenlerin rollerini birbirleriyle değişmesini bir iman-küfür, hak-batıl, hakkın hâkimiyeti-zulmün hâkimiyeti zıtlıklarının değişmesi olarak algılamak, birlikte yaşama şansını ortadan kaldırmıştır. “Otorite” bir tarafın tekelinde olagelmiştir. Uygulama “rollerin değişmesi” mantığından değil, yok etmek veya kapsamak suretiyle “içermek” mantığından doğmuştur.[8] Bu nedenle muhalefete “devrimci” olmaktan veya iktidarı şiddet ve kan dökerek değiştirme yolundan başka alternatif kalmamıştır.

Bunu ifade ediyor oluşumuz, İslam siyasi düşünce tarihinde devrimci ekollerden başka muhalif ekollerin olmadığı anlamına gelmemektedir şüphesiz. İktidara gelmenin tüm yollarının neredeyse kapatıldığını ifade etmeye çalışıyoruz.

Bu anlamda Haricilik de dâhil olmak üzere ilk dönemde ortaya çıkan tüm muhalif hareketlerinin kendi düşüncelerini iktidara taşımak için ellerinde kan dökerek devrim yapmaktan başka bir yol kalmıyordu. Sabır ekolünün benimsemiş olduğu yöntemin iktidarı dönüştürmede ne kadar yetersiz olduğuna tarih şahitlik etmiştir. Sabır ekolü sınırlı anlamda iktidara bazı şer’i kuralları uygulatmada belki başarılı olmuştur, ama iktidara asıl büyük dönüşümü yaşatamamıştır. Asıl büyük dönüşümü iktidar yerine sabır ekolünün kendisi yaşamış ve iktidarı onaylamasının karşılığını da mükafat olarak almıştır. Bunun ödülü ise İslam’ın muhafazakârları olarak günümüze kadar dinin taşıyıcı omurgalığını üstlenmek olmuştur. Sabır ekolüne mensup fırkaların varlıklarını tarih boyunca sürdürebilmelerinin geri planında bu gerçek yatar. Oysa Haricilik ve Mu’tezile gibi devrimci ekoller iktidara karşı sürdürdükleri devrimci çıkışları nedeniyle tarihte yaşama imkânı bulamamışlardır. Yaşayan bazı Mutezili ve Harici fırkalar ise ancak devrimci fikirlerinden vazgeçerek günümüze kadar gelme şansını yakalamışlardır.

Çünkü İslam siyaset düşüncesindeki muhalefete bakış algısı iktidarı dönüştürme potansiyeline sahip ekollere yaşam şansı vermemektedir. İkinci bir halifenin varlığını onaylamayan, iktidara karşı çıkış için organize olmayı yok edilmesi gereken bir fitne ve fesat hareketi olarak gören, şura heyetinden çıkan görüşün bağlayıcılığını halifenin iradesine bırakan zihniyet kalıplarıyla muhalefetin kurumsallaşması mümkün değildir.

Muhalefete varlık alanı sağlamayan sosyolojik bir yapıda Hariciler gibi görüşlerine bağlı kesin inançlılar için tek alternatif devrimciliktir. Onun da ötesi kan dökmektir. Bu, İslam düşüncesinin çözülememiş problemli alanlarından birisi olarak durmaktadır.

4- Dini sebepler/dinden alınan referanslar

Haricilerin devrimci oluşlarında dinin etkisini veya dinden aldıkları referansları en sona bırakmamızın sebebi; buraya kadar saydığımız gerekçeler olmaksızın dinden alınan referansların temel gerekçeyi oluşturamayacağı hakikatidir. Eğer Hariciler bedevi ruhtan yoksun olsaydılar, kabileciliğin oluşturduğu sosyal rekabet ortamı Haricilerin Kureyş’e karşı olmalarına sebep olmasaydı, ilk dönem İslam Siyasi yapısı muhalefete meşru bir zeminde iktidar olma yollarını tıkamayacak bir kurumsallıkta oluşabilseydi muhtemelen Hariciler dinden aldıkları bu referansları devrimciliklerinin kaynağı haline getirmeyeceklerdi.

Haricilerin ve onların dışındaki muhalif akımların kendilerine dinden aldıkları iki temel delil; “şura” (örn. 3/159) ve “iyiliği emredip kötülükten nehyetme” (örn. 22/41) prensibidir. Kur’an’da ve hadiste bu iki temel hususla ilgili yeteri kadar delil vardır. Kur’an’da şuranın açıkça ifade edilmesi Haricilerin yönetimin ancak ümmetin kararıyla olacağına dair düşünceleri için yeterli dayanağı oluşturmuştur. Kur’an’da iyiliği emredip kötülükten nehyetme ile ilgili ayetler ve peygamberin meşhur kötülüğü önce elle, sonra dille engellemeye çalışmayı emreden, eğer bu mümkün değilse en azından kalben buğuz etmenin gerektiğine dair hadisi devrimci kalkışın dayanağı olmuştur. Özellikle hadiste önceliğin elle düzeltmeye verilmesi, görülen her kötülük karşısında şiddete müracaatı meşrulaştırmıştır.

Hariciler tekfir düşüncesinde Kur’an’daki “hükmün ancak Allah’a ait olduğuna” dair ayetlere dayanırlar. Onlara göre insanlara ait görüşlere müracaat edenler ve hakemlerin görüşünü kabul edenler Allah’ın hükmüne müracaat etmediklerinden kâfir olurlar. Bu yüzden “Cemel”, “Sıffin”, “Hakem” olayına katılanları ve Muaviye taraftarlarını kâfir olarak görürler.

Büyük günah işleyenin kâfir olduğuna dair görüşlerinin temelinde de bu tekfirci yaklaşımları bulunmaktadır.  Örneğin “Oraya yol bulabilen insana, Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir. Kim inkâr ederse, bilsin ki, doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir.” (3/97) ayetini delil göstererek haccı terk etmeyi günah, her günah işleyeni kâfir saydılar. Ayette haccetmenin gerekliliğine yapılan vurgudan sonra inkâr etme/küfür ifadesinin gelmesini, mazeretsiz haccı terk edenlerin kâfir ilan edilmesi için yeterli kabul ettiler.

Zalim imama isyan etmenin vacip olduğuna dair görüşleri için de Kur’an’daki itaatle ilgili ayetleri ve konuyla dolaylı olarak ilişkilendirilebilecek “(Allah İbrahim’e) ‘Ben seni insanlara imam yapacağım’ demişti. ‘Zürriyetimden de’ demişti. Allah ‘Ahdim zalimlere erişmez’ demişti.” (2/124) türündeki ayetleri delil olarak gösterdiler.

Halifenin Kureyş’ten olmasının şart olmadığına dair görüşleri için de “Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder.” (4/58) ayetini öne sürdüler. Bu konuda hadisten de önemli deliller vardı. Örneğin: “Başınıza kafası kuru üzüm gibi (simsiyah) olan Habeşli bir köle dahi getirilse onu dinleyin ve itaat edin” (Buhari, Ahkam, 4) hadisi oldukça güçlü ve Haricileri haklı kılan hadislerdendi.

Haricilerin Necedat fırkasının imamı gerekli görmeyen görüşünün geri planında hükmü doğrudan Kur’an’dan alma ve Kur’an’ı imam kabul etme görüşü vardır.

Kur’an’da cihat etmeyi emreden çok sayıdaki ayet Haricilerin bunu imanın bir parçası kabul etmelerine yol açmıştır.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Harici fırkalarının en uç noktasında yer alan Ezrakiler, muhaliflerinin çocuklarını ve kadınlarını öldürmeyi mubah saymışlar, müşriklerin çocuklarının da babalarıyla birlikte cehennemde olduklarını söylemişlerdir.[9] Bunun için kendilerine seçtikleri deliller ise Nuh’un, çocuklarıyla birlikte kavminin toptan helak olmaları için Allah’a yaptığı dua (71/26-27) ve Musa ile yolculuk yapan kişinin bir kasabaya uğradıklarında ilerde kafir olup ana-babasına zulmedecek bir çocuğu öldürmesi (18/74 ve 80) ayetleri olmuştur. Ortada akletme olmayınca Kur’an bile zulmetmeye alet edilebilmektedir.

Görüldüğü gibi gerekli psikolojik ve sosyolojik koşullar oluştuğunda Haricilerin görüşlerini ispat etmek için Kur’an’dan ve peygamberin hadislerinden deliller bulmaları ve bunları kendi ideolojileri veya devrimci çıkışları doğrultusunda yorumlamaları hiç de zor olmamıştır.

 

– BİTTİ –

 

 

[1]  N. Abdulhalık, İslam Düşüncesinde Muhalefet, s.218

[2]  Yazı kesin iddialar taşımak yerine bir deneme çalışması yöntemiyle hazırlandığından, verilen bazı bilgilerle ilgili kaynaklar çok önemli olmadığı sürece dipnotlar halinde verilmemiştir. Verdiğimiz bilgilerin kaynağını merak edenler yazıyı hazırlarken kullandığımız şu kitaplara müracaat edebilirler: İslam’da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, Muhammed Ebu Zehra; İslam Peygamberi, Muhammed Hamidullah; İslam Düşüncesinde Muhalefet, N. Abdulhalık Mustafa;  Mutezile ve Devrim, Muhammed Ammara; Sahabe Devri Siyasi Hadiselerinin Kelami Problemlere Etkisi, Ahmet Akbulut, İslam Tarihinin İlk Asrında İktidar Mücadelesi, Adnan Demircan; Haricilerin Siyasi Faaliyetleri, Adnan Demircan; Kendi Kaynakları Işığında Hariciliğin Doğuşu ve Gelişmesi, Harun Yıldız

[3]  Muhammed Ammara’dan naklen N. Abdulhalık, İslam Düşüncesinde Muhalefet. S. 277

[4]  Fazlurrahman, İslam, s.238

[5]  Toşhihiko İzutsu, İslam Düş. İman Kavramı, s.22

[6]  Müslüm, zekat bölümü, 142

[7]  Nevin Abdulhalık Mustafa, “İslam Düşüncesinde Muhalefet”, s.31

[8]  Nevin Abdulhalık Mustafa, age, s.60

[9]  Adnan Demircan, Haricileri’in Siyasi Faaliyetleri, s.52

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir