İSLAM ve DEVRİM / Nuri YILMAZ

İnsanoğlu, yeryüzünü adaletle imar etmek gibi yüce bir görev için yaratılmış ve bu sorumluluğun gerektirdiği bütün özelliklerle donatılmıştır. Kainattaki bütün yaratılmışlardan farklı olarak, akla ve iradeye sahiptir. Akıl ve iradenin bir varlıkta toplanması, doğru kullanıldığında bir alimin, yanlış kullanıldığında ise vahşi bir zalimin ortaya çıkmasına sebep olacağı için; Yüce Allah imtihanı var etmiştir. Buna göre; Allah’a karşı sorumluluklarını hakkıyla yerine getirenler o makama layık olduklarını göstermiş olurlar ve sonsuz bir ödüle ulaşırlar, sorumluluklarını unutup sapanlar ise o makamı hak etmediklerini göstermiş olurlar ve sonu gelmeyen bir azaba çarptırılırlar.

“Yeryüzünün adaletle imar edilmesi”nin bir imtihan konusu haline getirilmesi, gerçekten ayırt edici bir nitelik taşıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Engeller ve engelleyiciler vardır. İslam, bu engelleri iki ana kategoride toplar.

Bunlardan birincisi hevadır[1]; insanın kendi nefsinden kaynaklanır ve kişiyi esir alan aşırı istekler, tutkular şeklinde ortaya çıkar. Fiziki bir engel değildir; tutmaz, bağlamaz, dövmez, hapsetmez, öldürmez… Ama insanın kafasının içine duvarlar örerek ve türlü türlü mazeretler üreterek, iyiyi zorlaştırır, kötüyü ise alabildiğine kolaylaştırır. İnsan ne zaman zayıflık gösterse, kafasının içinde aşılmaz duvarlar yükselmeye ve her tarafta cazip mazeretler dalgalanmaya başlar. Bunlara kanan bir insan, kısa sürede istek ve tutkularının esiri haline gelir.

İkinci engel Tağuttur[2]; hevasının esiri olup Allah’a isyan eden ve güç yetirebildiği herkesi kendi çıkar ve menfaatlerinin esiri haline getirmeye çalışan kimselerden kaynaklanır. Bunlar, emellerine ulaşabilmek için; güç yetirebildikleri oranda planlar, organizasyonlar ve kurumlar oluştururlar. Kurdukları düzeni de, zayıfları, güçsüzleri ve yoksulları kendi çıkar ve menfaatlerinin kölesi yapmak için kullanırlar. Adalet baş düşmanlarıdır; doğrulardan ve hayırlardan hoşlanmazlar. Çıkar ve menfaatlerini sarsanlara karşı; zulüm, işkence ve öldürme de dahil her türlü engelleme yollarına başvururlar.

Yeryüzünde adaletin tesis edilmesi, içten heva, dışarıdan ise tağutun ortaya çıkardığı engelleri aşmakla mümkün olabilir. Hevanın baş düşmanı, doğrulardan yana kararlılık (irade) göstermektir. Zihindeki aşılmaz duvarların ve uçuşup duran akıl çelici mazeretlerin bir anda yok olmasına sebep olur. Fakat heva bir kere yok olunca bir daha geri gelmeyen bir engel değildir. İnsanı her zaman yoklar. Zayıf bulduğu anda da engellerini aniden kuruverir. Bu yüzden, Allah’ı razı edecek işlerde kararlı olmayı bir yaşam biçimi haline getirmek gerekir.

“Kararlılık göstermek” tağutun ortaya çıkardığı engelleri aşmanın da temel anahtarıdır, ama tek başına yeterli gelmez. Engeli aşmak isteyenle, “aşılamasın!” diye uğraşanın olduğu bir ortamda mücadele kaçınılmaz olur. Engelin sadece fikirlerin karşı karşıya gelmesi şeklinde olması, insani açıdan ifade ettiği “olgunluk” sebebiyle tercihe şayandır. Ne var ki hiçbir tağut, -haklılığını ortaya koyacak bir sözü olamayacağı için- çıkar ve menfaatlerini bu yolla korumayı yeterli bulmaz. Fiilen müdahalede bulunur; susturmayı, karalamayı, tehdit etmeyi ve daha da durduramazsa hapsetmeyi ve ortadan kaldırmayı dener.

Peki! Hiçbir zulüm düzeni kendi rızası ile veya sadece fikri tartışma ile değiştirilemeyeceğine göre;

–  Zulüm düzenleri nasıl ortadan kaldırılacak?

–  Yeryüzünde adalet nasıl tesis edilecek?

Bu makale, zulme son verilmesi ve adaletin tesis edilmesi konularında İslam’ın yaklaşımını tartışmak için kaleme alınmıştır. 1960’lı yıllardan itibaren, Müslümanlar açısından en sempatik ve en gözde değişim yöntemi haline gelen “devrim” yöntemi ile İslam arasındaki ilişki sorgulanacaktır. Bu çerçevede;

–  Önce bir insanlık tecrübesi olarak farklı toplumsal değişim tezlerinden kısaca bahsedilip; “İslam devrimi” fikrinin nasıl ortaya çıktığı ele alınacak

–  Sonra da İslam’ın nasıl bir değişim öngördüğü tartışılacaktır.

İslam devrimi fikri nasıl ortaya çıktı?

İslam tarihinin belli bir döneminden itibaren hakim görüş durumuna gelmiş olan “Şia” ve “Sünnilik”, kendi mantık örgüleri içinde geliştirdikleri farklı sebeplerle, zulme ve zalime dokunmayan[3] bir tavır içerisine girmişlerdir. İslam’ı; kimi ibadetlerden, dini merasimlerden ve kurallardan ibaret saymışlar, “adalet” ve “zulüm” gibi kavramları ondan uzaklaştırmışlardır. Yaygın görüş statükodan yana olunca, İslam dünyasında fikri gelişim durmuş ve yaygın din anlayışı insanların değişen ihtiyaçlarına cevap vermekten her geçen gün biraz daha uzaklaşmıştır. Sonuçta yenilgi gelmiş, İslam dünyası hızla gelişme gösteren Batı dünyasının yıkıcı fikirlerinin esareti altına girmiştir. Batılılar işgal ettikleri İslam dünyasından çekildiklerinde, kendileriyle işbirliği içerisinde yönetimler ve kendi kültürlerini benimsemiş toplumlar bırakmışlardır.

Fakat zaman içerisinde ortaya çıkmış birçok Müslüman düşünür İslam’ın tevhidi karakterine vurgu yaparak, “yeryüzünde adaleti tesis eden” ve “zulme karşı savaşan” din anlayışını yeniden canlandırmaya çalışmıştır.

Nitekim İslam dünyasının esaret altında bulunduğu dönemde Seyyid Kutub şöyle seslenmiştir: “İslam insan yaşamını düzenleyen bir hayat görüşüdür. Günün değişen ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmak suretiyle insan pratiğine cevap verir; cahiliyenin inanç ve düşüncelerine ise karşı koyar. … Cahili inanç ve düşünceleri düzeltmek için davet ve beyan prensiplerine başvurur. Kuvvet ve cihad tedbirleriyle de, cahiliyeyi ayakta tutan kurum ve otoritelere karşı koyar.[4]İslam hiçbir zaman sadece kalplerde gizli kalmış bir inanç olarak ortaya çıkmayı kabullenmez. Dileyenin inanç olarak benimsemesini ve bir alışkanlık eseri olarak ibadetlerini yerine getirmesini, sonra da yürürlükte olan cahili düzen içerisinde bir uzuv ve bir fert olarak devam etmesini onaylamaz. Zira onların bu şekildeki varlığı, sayıları ne kadar çok olursa olsun, İslam’a fiili bir varlık kazandırmaz. Cahiliye cemiyetinin bünyesi içerisine karışmış “teorik yönden Müslüman” fertler, bu organik toplumun isteklerine uymaya her zaman kesinlikle mecbur kalacaklardır.[5]

Seyyid Kutub’un bu çağrısı, yüzyıllardır hakim görüş durumunda olan geleneksel Ehli Sünnet anlayışına karşı düşüncede devrim niteliği taşıyan bir çağrıdır. İslam’ın insan hayatında doğru yere oturmasında çok ciddi katkıları olmuştur.

–  Fakat bu görüş kendisini topluma nasıl anlatacaktır?

–  Batı destekli yönetimler ve bunların her türlü şiddete başvurmaktan çekinmeyen kurumları karşısında toplumu nasıl dönüştürecektir?

Seyyid Kutub bu konuyu genel olarak şöyle çözümler: “Bu dinin bağlıları iyi bilmelidirler ki, bu din aslında nasıl Rabbani bir din ise onun hareket metodu da tamamen Rabbani ve esas tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki, bu dinin hakikatini hareket metodundan ayırmak mümkün değildir.[6]Hiçbir yabancı metot sonuçta İslam’ı gerçekleştiremez.”[7] Aslında Kutub bu ifadeleri kullanırken, dikkate alınması gereken çok önemli bir konu olarak metodun tedriciliğine vurgu yapmaktadır. Fakat “İslam’da Cihad” konusunu ele alırken İbn Kayyum’dan yapmış olduğu alıntı; bu alıntıda Resulullah’ın mücadele yöntemi olarak ortaya konan merhaleler ve Kutub’un bu alıntıdan sonra kullanmış olduğu: “İslam’da cihadın merhalelerini anlatan bu güzel özetten, bu dinin hareket metodunun asil ve derin özellikleri çıkar.[8] şeklindeki saptama; İslam’ın her ortam ve durum için geçerli olan sabit bir değişim ve mücadele metodunun bulunduğunu düşündürmektedir.

Oysa Kur’an’da, “mücadele metodu şöyledir!” veya “mücadele metodu şu aşamalardan oluşur!” şeklinde bir saptama bulunmaz. Bu konuda yoruma açık boş bir alan ortaya çıkar.

Müslümanlar bu boşluğu:

  1. Kutub’un söylediklerinden anladıkları
  2. Ve günün tecrübe birikiminden edindikleri

ile ister istemez doldurmak zorunda kalmışlardır.

Günün tecrübe birikimi dediğimizde, birikimin sınırlı olduğunu da tespit etmek durumundayız. İslam dünyası uzun bir dönemdir fikir uykusunda olduğu için, toplumsal değişim kuramları daha çok Batı’da dillendirilmekteydi. Ve bu kuramlar belki farkında olarak, belki de farkında olmadan Müslümanların düşünce biçimlerini etkiledi. Mantık işleyişlerine yön verdi.

Şu durumda “Rabbani Metot” adı verilen; değişik çevrelerde değişik şekillerde anlaşılan; ama buna rağmen Müslümanların birbirlerini dışlamalarına sebep olan mücadele yöntemlerinin nasıl oluştuğunu anlayabilmek için, toplumsal değişim kuramlarından kısaca bahsetmekte yarar bulunmaktadır.

* * *

Toplumların kendi iç dinamikleriyle değişmesini konu alan beşeri tecrübe ve tezleri, evrim (müdahalesiz değişim) ve devrim (müdahaleyle değişim) olmak üzere iki kategoride toplayabiliriz.

Evrimci kategori, insanlığın doğrusal bir çizgi üzerinde kendiliğinden geliştiğini, fakat gelişimi yönlendiren ve tetikleyen farklı etkenlerin bulunduğunu kabul eder. Mesela Spencer[9] müdahalesiz evrim fikrini savunur. Ona göre toplum, herhangi bir müdahale olmaksızın kendiliğinden evrimleşmektedir. Toplumlar doğarlar, büyürler, yok olurlar; savaşlar çıkar, kaoslar yaşanır; zaman zaman sıkıntılı, zaman zaman huzurlu dönemler olur. Ama sonunda her şey kendiliğinden bir dengeye ulaşır; savaşlar son bulur, hükümetlerin önemi azalır, her şey birbiriyle uyumlu hale gelir. Spencer müdahalenin gidişatı bozacağına inanır. Childe[10], teknolojinin belirleyiciliğinde gerçekleşen evrim fikrini savunur. Ona göre kültürel evrim teknolojiye göre gelişmektedir. Doğal şartlar ve karşı karşıya kalınan zorluklar teknolojinin gelişmesini tetikler, ulaşılan teknolojik seviye ise ideolojiyi doğurur. Comte[11] evrimin ideolojinin belirleyiciliğinde gerçekleştiğini kabul etmiştir. Ona göre sahip olunan ideoloji, toplumun gelişmişliğini ve medeniliğini belirler (Üç hal kanunu). Weber[12], karizmatik lider öncülüğünde gerçekleşen evrime inanır. Ona göre: “1- Kültürel alandaki değişme toplumsal değişmeyi etkiler ve kriz doğmasına yol açar 2- Bu krizler karizmatik liderin ortaya çıkışı ile giderilir 3- Karizmanın kurumsallaşması (yeni yönetimin kurulması) ile değişim tamamlanmış olur.” Durkheim[13] ise evrimi, nüfus artışı ve işbölümünün[14] tetiklediğine inanır. Özetle şöyle ifade eder: “1- Nüfusun artması işbölümü gerektirir 2- İşbölümü farklılaşmayı doğurur 3- Birbirine farklılaşan toplum öğeleri arasındaki mücadele ve çekişme değişimi körükler.

Devrimci kategori, toplumların ancak içeriden bir meydan okumayla değişebileceğine inanır. Her statüko örgütsel bir katılığa sahiptir. Mutlu ettiği toplum kesimleri onu sahiplenir ve değişmemesi için direnmeye başlar. Mutsuz olan toplum kesimlerinin toplumu değiştirme çabaları ise statükoya karşı bir başkaldırı ve meydan okuma niteliği taşır. Haddizatında onlar öyle düşünmese bile, statüko sahipleri durumu öyle değerlendirirler. Devrimci değişim fikrinin en ünlü temsilcisi Marks’tır[15]. Proletarya[16] devrimini gündeme getirmiştir. Aslında Marks temelde evrimci bir fikre sahiptir. Ona göre toplum denge noktasında ilerleyen bir organizma gibidir. Temel birimler kurumlar değil, sınıflardır. Toplumsal değişme, bu sınıflar arasında cereyan eden çatışma sonucunda doğal olarak gerçekleşir. Üretim araç ve şekilleriyle belirlenen kaçınılmaz evrelerden geçer. Köleci, feodal ve kapitalist toplum yapılarının ardından komünist topluma ulaşılır. Fakat Marks, (diğer evrimcilerden farklı olarak) evrimin müdahaleler ile çabuklaşacağına inanmıştır. Proletaryanın yönetimi ele geçirebilmesi için, öncü güçler tarafından sınıf çatışmasının körüklenmesi gerekmektedir. Öncü müfreze devrimci sınıfları kendi tarafına çekerek ileriye fırlar, statükonun baskı ve gücünü devrimci şiddet ile bertaraf eder. Böylece eski devlet mekanizması parçalanarak, proletaryanın hegemonyası kurulur. Kendi iktidarına uygun alt yapı düzenlemelerine geçerek, sınıfsız topluma kadar devrimi sürekli kılar. Marksist teorinin ilk uygulayıcısı olan Lenin[17], Marksizm’in evrimci yönünde problemler görmüş ve vurguyu proletaryanın öncü müfrezesine yapmıştır. Böylece Marksizm’in evrimci yönü yerini tamamen devrime bırakmış, öncü ve örgütlü kadrolar, kavga, anarşi, silahlı mücadele gibi kavramlar belirleyici hale gelmiştir. Toynbee[18] ise toplumların içerden meydan okumayla değişimini herhangi bir sınıfa bağlamamıştır. Talepleri toplumda yankı bulan herhangi bir toplum kesimi tarafından gerçekleştirilebileceğini düşünmüştür. Tezini üç aşamalı olarak özetle şöyle ortaya koyar: “a) Yönetici azınlık yaratıcı niteliğini kaybeder; b) Çoğunluk, yönetici azınlıktan ümidini keserek onu izlemeyi bir kenara bırakır; c) Başka bir azınlığın meydan okumasına yönelen çoğunluk, kuvvetle ayakta durmaya başlayan yönetici sınıfı zorla (devrimle) yerinden atar.

* * *

–  Bu evrim kuramları içerisinde devrimci yöntem,

–  Devrimci yöntem içerisinde de Leninci çizgi,

  1. Yüzyılın en popüler değişim yöntemi olarak benimsenmiştir. Bu popülerliğin en önemli gerekçelerinden birisi, yaklaşık 200 yıllık bir süre içerisinde insanlığa çok büyük zararlar vermiş olan kapitalizme (Batı dünyasına) karşı tek muhalefetin komünizm tarafından yapılmış olmasıdır. Bu dönemde İslam dünyası esaret altında kendi başının derdine düşmüş ve kendisi çözüme muhtaç bir durumda bulunmaktaydı.

Sonuçta teorik boyutta “sol” düşünce, pratik zeminde ise “devrimci hareket” tek alternatif olarak ortaya çıktı. Kendisini ilk defa gösterme imkanı bulduğu Doğu Bloğu ülkelerinin dışında Güney Amerika’da ve Uzak Doğu’da da etkili oldu. Direk etkili olamadığı coğrafyalarda ise düşünceleri etkiledi ve zihinlerin “devrimci” bakış açısıyla oluşmasını sağladı.

İslam dünyasında sol ve devrimci düşüncenin “birbirine zıt iki yankısı söz konusuydu. Bir taraftan Suriye ve Libya gibi bazı Müslüman devletler İslâm’ın aslında sosyalist bir yaklaşıma sahip olduğunu iddia ederek halk cumhuriyetleri kurdular ama bunlar özelde İslâm’ı kendi siyasetlerinin merkezlerine temel referans olarak almadılar. Diğer taraftan ise İslâm’ı kendi siyasi görüşlerinin merkezine alan İslamcılar, mevcut rejimlerin siyasi meşruiyetlerini kabul etmediklerinden, bunlara karşı geleneksel itaatkar tutum yerine devrimci bir tutum geliştirdiler.[19]

Geliştirilen devrimci tutum, Seyyid Kutub’un “mücadele metodunu dinin hakikatiyle eş tutan yaklaşımı” ve bu yaklaşımın Müslümanlar üzerinde çok etkili olması nedeniyle dinden bir parça veya dinin kendisi gibi algılanmaya başlandı. İslam’ı anlama ve yorumlama biçimlerini derinden etkiledi. Hz. Peygamber’in tebliğinin “devrimci” olduğu; devrimci bir yöntemle mücadele verdiği; ve cahiliye toplumunu yıkıp yerine tamamen farklı bir sosyal yapı inşa ettiği düşüncesi iyice benimsendi.

İçinizden hayra çağıran, iyiliği anlatıp kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun.[20] ayeti, İslam devletinin kurulduğu Medine’de nazil olmasına karşın, “öncü cemaat” fikrinin dayanağı haline geldi. Lenin’in öncü müfrezeleri, öncü cemaat ismini almış oldu.

Allah kendi davası uğrunda, kurşunla örülmüş binalar gibi omuz omuza savaşanları sever.[21] ayeti, Medine’de nazil olmasına; “güç birliği”ni ve “dayanışma”yı teşvik etmesine rağmen, (bazı kesimler için) örgütsel mücadele şeklinde anlaşıldı. “İşleri aralarında danışma iledir.”[22] ayeti ise “önderlik tarafından alınan kararların bütün grup tarafından bir disiplin içerisinde uygulanması” şeklinde anlaşıldı. Örgüt/grup/cemaat içi disiplin ve hiyerarşinin gerekçesi oldu.

Kısacası İslam ile devrim özdeş hale geldi.

“Rabbani metot”, “devrimci metot” olarak anlaşıldı.

İslam, Devrimci midir?

Bu soruya kestirmeden cevap vermek, toptancı ve yüzeysel bir değerlendirme yapmak anlamı taşıyacağı için birkaç farklı noktadan meseleyi tartışmak istiyoruz.

1- Söylem yönünden

Kur’an İslam’ı ve niteliklerini ortaya koyarken, onun Allah katından olduğunu; yerde ve gökte ne varsa her şeyin kendisine boyun eğdiğini[23]; insanın yapısına, yaratılışına ve tabiatına uygun olduğunu[24]; yeryüzündeki hiçbir varlığın onun gibi bir söz ortaya koyamayacağını[25] anlatır. İslam’ın dışında kalan her türlü beşeri düşünce ve hayat görüşünün ise çok belirgin bir kusuru vardır: İnsan fıtratına hitap edemezler, insanoğlunun kendisine göre yaratıldığı temel gerçeklerle uygunluk gösteremezler. Fıtrata uygun bir hayat görüşü oluşturabilmek için fıtratı bilmek, fıtratı bilmek için de yaratmış olmak gerekir. Yaratmak ise sadece Yüce Allah’ın elindeki bir güçtür.

Hem fıtratı bilmeyen, hem de; güce, mala, şehvete ve akrabaya karşı zaafı[26] bulunan bir varlığın, yaşam biçimi oluşturmaya girişmesi zulüm ve adaletsizlik doğurur. İnsanlardan bazıları, güç yetirebildikleri kimseleri hırs ve çıkarlarının esiri haline getirerek onlara efendilik yapmaya başlarlar. Bir yanda çok küçük bir mutlu azınlık, öte tarafta mutsuz ve ezilen kitleler oluşmasına sebep olurlar.

Bu yüzden İslam, zulüm ve adaletsizlik üreten hayat görüşlerini; “bilgisizlik” anlamında cahiliye, “gerçeklerin üzerini örtmek” anlamında küfür, adaleti bozup kargaşa ve karışıklığa sebep olmalarından dolayı ise fitne olarak niteler. Yeryüzünde adaletin tesis edilmesi ve mutlu bir yaşantının oluşması için, bunların ve bunlar üzerine yükselen düzenlerin ortadan kalkması gerektiğini söyler. Müslümanlara hedef olarak gösterir.[27]

Bu yönüyle İslam, zulüm ve adaletsizlik karşısında devrimci bir tutum takınır; uzlaşmaya asla yanaşmaz.

2- Söylemini ifade ederken

İslam, Furkan’dır[28]; doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan, iyiyi kötüden ayırır. Allah’ın doğrularını eğip bükmeden insanlara duyurur. Belli odaklara yaranmak için doğruları saklamaz, eksiltmez. Söylemini ifade ederken dimdiktir. Gerçekleri anlatırken dosdoğrudur. Zulme ve adaletsizliğe (yani şirke) karşı keskin, korkusuz ve açık sözlüdür. Öyle ki, hakkı batılın başına çarpar ve onu paramparça eder.[29]

Söylemin insanlara duyurulması noktasında ise ısrarcı ve sabırlıdır. “Anlamıyorlar!” deyip kestirip atmaz. Eksik veya yanlış anlayanları bir anda dışlamaz.

Fikrin açık ve net bir şekilde duyurulmasını, Müslümanlar için en önemli sorumluluklardan biri olarak ortaya koyar. Hatta önemine binaen meseleyi; davet, tebliğ, öğüt, beyan, inzar, müjdeleme, iyiliği emir, kötülükten nehiy gibi birçok kavramla birlikte ele alır. Kestirip atan değil, gönülleri kazanmaya çalışan bir tarz önerir. Dışlamayı, ittirmeyi değil; çekmeyi ve İslam’la ilgili ortak noktaları çoğaltmayı öğütler. Gece dinleyebilene gece, gündüz dinleyebilene gündüz anlatılmasını ister. Yumuşak sözden anlayana öğüt verip müjdelemeyi, sarsılmaya ihtiyacı olanı ise inzar edip uyarmayı tavsiye eder.

İnsanların anlayış, güç ve kapasitelerinin farklı farklı olduğuna dikkat çekerek, bütün insanlığı tornadan çıkmışçasına tek tip hale getirmeye çalışmaz. Temel doğrular üzerinde ayrılık olmadığı sürece; güç yetirememekten doğan farklılıkları doğal, yorum farklarını ise zenginlik olarak kabul eder. Kısacası, söylemin açıklığı ve anlaşılırlığı yönünden devrimci olarak isimlendirilebilecekse de, söylemin insanlara ulaştırılması ve yankı bulmak için çalışılması noktasında aynı şey söylenemez.

3- “Toplumların tevhid temelinde değişimi” yönünden

“Toplumların tevhid temelinde nasıl değişecekleri” konusunda öncelikle şu tespitleri yapmamız gerekmektedir:

  1. Toplumların değişimi, değişim sürecinde kullanılacak araçlar ve yöntemler; teknik konulardır. Toplumdan topluma, çağdan çağa farklılık gösterirler. Bir toplumun değişiminde başarılı olmuş, toplumsal karşılık bulmuş bir yöntem veya araç, yanı başındaki başka bir toplum için hiç de uygun olmayabilir. Hatta tepki doğuran, tam zıddı sonuçlara yol açan bir nitelik arz edebilir.
  2. İlke, prensip ve değerleri vazeden bir din olarak İslam, her dönemde geçerli olan ve her toplumda uygulanan sabit değişim araç ve usulleri önermez. Zaten araçların ve usullerin “değişmez” kaydı şartıyla belirlenmiş olması, dinin evrenselliğine uygun düşmez. Bu noktada dinin sabiteleri ile zaman ve mekana göre değişen hususları birbirinden doğru ayırmak gerekir.
  3. Müslümanlar, içinde yaşadıkları toplumu “iyilik ve hayra” doğru değiştirmek istiyorlarsa; topluma ulaşmanın, kendilerini doğru bir şekilde anlatmanın ve toplumun vicdanı haline gelmenin yollarını bulmak zorundadırlar.

Bu tespitlerden hareketle şu sonuca varabiliriz; “Metot beşeri bir tecrübedir.

Makalenin önceki konularında gündeme getirilen toplumsal değişim kuramları, tarihin farklı dönemlerinde yaşanmış olan beşeri tecrübelerin belli yönleriyle yorumlanması sonucu ortaya çıkmıştır. Bir tecrübe tespiti olarak kalsa, dikkate alınabilir ve yararlanılabilir. Ama devrimci yöntem de dahil hepsi, odaklandıkları tecrübeden yola çıkarak bir yaşam biçimi vazetmektedirler. Müslümanlar, içinde yaşadıkları çağın kavram ve tecrübelerine karşı ön yargılı ve mesafeli davrandıkları halde, ironik bir şekilde aynı duruşu “devrim” yöntemine karşı göstermezler. Ona karşı bir ön kabul ve sempati oluşmuştur.

Devrim konusunda gösterilen yaklaşımı diğer değişim kuramlarına da gösterdiğimizde (yani felsefesini göz ardı edip sadece yönteme odaklandığımızda), insanlık tarihinde bu kuramların hepsine uyan değişim örneklerinin bulunduğunu söyleyebiliriz. Ama öte taraftan hiçbir yöntemin “tek yöntem” olduğunu söyleyemeyiz.

Toplumların değişiminde İslam’ın yaklaşımına gelince:

İslam’ın bu konudaki en temel mesajı; zulmü ortadan kaldırmak ve adaletsizliklere son vermek için çaba göstermek noktasındadır.

“Hakkı inkara şartlanmış olanlara itaat etme; bilakis ilahi mesajın ışığında onlara karşı dirençle mücadele et!” (Furkan 25/52)

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve o ezilen erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda savaşmıyorsunuz? Baksanıza “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu memleketten kurtar; bize katından bir koruyucu bir yardımcı gönder!” diye yalvarıp duruyorlar. Halbuki iman edenler Allah yolunda savaşırlar; kafirler ise şeytani önderin yolunda savaşırlar. Ey iman edenler! Siz şeytanın dostlarıyla savaşın ve bilin ki şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa 4/75-76)

“Zulüm ve baskı kalkıp, her alanda Allah’a özgürce kulluk edilebilinceye kadar onlarla savaşı sürdürün. Eğer baskı ve zulümden vazgeçerlerse kendi hayırlarına olur; çünkü Allah ne yaptıklarını görmektedir.” (Enfal 8/39)

Çabanın nitelikleri çerçevesinde ise “tedriç” ve “güç” kavramlarını gündeme getirir:

“Onu insanlara yavaş yavaş okuyasın diye bölümlere ayırıp parça parça (tedricen) indirdik.” (İsra 17/106)

“Allah hiç kimseye gücünün üzerinde bir sorumluluk yüklemez.” (Bakara 2/286)

Bu ayetler, toplumsal değişimin niteliğine işaret etmektedir: Eşyanın doğası gereği toplumlar birden bire, aniden değişmezler. Değişimi isteyenler (veya dayatanlar) farklı konumlarda bulunabilir; bu konumlarını farklı yöntemlerle elde etmiş olabilirler; ama değişimin olabilmesi için toplumların değişmeyi ister hale gelmesi gerekir. Değişimi ister hale gelmenin ise çeşitli aşamalarından bahsedilebilir.

–  İlk aşama tebliğ ve davet aşamasıdır: Değişimi isteyenler kendilerini topluma doğru bir şekilde anlatmayı başarmak zorundadırlar. Kandırmayı tercih edebilirler, ama gerçekler ortaya çıktığında “karşı devrim” veya “sosyal kaos” unsurlarını göz önünde bulundurmaları gerekir. Sağlıklı değişimin yolu ise eleştirilerin, taleplerin ve hedeflerin doğru bir şekilde anlatılmasından geçer.

–  İkinci aşama, toplumun ikna olması aşamasıdır: Değişimi isteyenler, tezlerinin toplumda bir yankı bulmasını sağlamaya çalışmak zorundadırlar. Dayatma ve zorlama, doğru ikna yöntemleri değildir. Ya er geç ters tepmesine yol açar, ya da köleliği karakter haline getirmiş, ruhunu ve azmini yitirmiş işe yaramaz bir topluluk doğmasına sebep olur. Ama toplum bir kere ikna olunca da karşısında hiçbir güç duramaz. Baskıcı ve zalim bir otorite tarafından yönetiliyor olsa bile, toplumdaki değişim talebi er geç onu yıkar.

–  Üçüncü aşama ise, değişimin kurumsallaşması aşamasıdır: Toplumun ikna olmasıyla birlikte, ikna olunan hedeflerin gerçekleşmesini sağlayacak bina inşa edilmeye başlanır.

İfade edilmeye çalışılan bu aşamalar, “Bir toplum kendi özündekini değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez[30] ayetinde karşılığını bulurlar. Nasıl ki Yüce Allah kitabını, eşyanın doğasındaki bu gerçekliğe uygun bir şekilde indirmiş; kimseye taşıyamayacağı yük yüklememiş ve taşımaya hazır olmadığı sorumluluklarla karşı karşıya bırakmamışsa; yeryüzünde hayırların yaygınlaşması için çabalayan Müslümanların da bu gerçekliği dikkate almaları gerekir.

Kur’an, farklı farklı konumlarda olup da, toplumları hayra doğru değiştirmek isteyen peygamber örnekleri içermektedir:

Hz. Yusuf örneği; değişim isteyenler iktidar makamında

Bilgeliği kral tarafından fark edilen, bundan dolayı danışman olması istenen Hz. Yusuf, geleceği öngörülen kıtlık dönemlerinin yönetimi için kraldan yetki istemiştir: “Ülkenin kaynaklarının yönetimini bana bırak; ben onları korumasını bilirim![31] Elde ettiği yetki Kur’an’da şöyle anlatılmaktadır: “Orada dilediği gibi davranabiliyordu.[32]

Hz. Yusuf’un Mısır’da yaptıklarıyla ilgili farklı yorumlar vardır. Kimi görüş sahipleri; o dönemin Mısır’ında zaten tevhid inancına benzer bir inancın bulunduğunu, Hz. Yusuf’un Mısır’daki görevinin de batıl ve zorba bir otoriteye karşı mücadele vermek değil tevhid inancını doğru bir şekilde öğretmek ve o toplumu yaklaşan bir felaketten korumak olduğunu söylerler. Kimi görüş sahipleri “tağuta hizmet” düşüncesinden hareketle “memuriyet” fikrine karşı çıkar ve; ya Hz. Yusuf’un konumunu farklı şekilde görmeyi, ya da tartışmamayı tercih ederler. Genel kabul gören bir başka yorum ise; peygamberlerin sapmış veya yoldan çıkmış toplumlara gönderildiğini, Hz. Yusuf’un Mısır’daki konumuyla diğer peygamberlerin kendi kavimleri karşısındaki konumları arasında bir fark bulunmadığını, dolayısıyla sadece felaketi savuşturmaya dönük bir memuriyet değil kendisine karşı oluşan güven ile davet ve tebliğini yerine getirdiğini söylerler (Tabii her halükarda, Hz. Yusuf kıssası etrafında farklı tartışmaların olduğunu unutmamak gerekir). Kıssa nasıl yorumlanırsa yorumlansın, (devrimci yorum biçiminin tersine) güç noktalarının ele geçirilmesiyle birlikte inancın dikte edildiğine dair bir işaret yoktur. Aksine kardeşini alıkoymak için başvurduğu yolu anlatan ayetler, (eğer toplumu değiştirmek üzere bir mücadele vermişse –ki biz öyle düşünüyoruz-) onun tedriç ilkesine bağlı kaldığını açıkça göstermektedir: “İşte Biz Yusuf’a böyle bir çare öğrettik; yoksa kralın kanunlarına (Melikin dinine) göre kardeşini alıkoyması asla mümkün değildi.[33] Ayetin bahsettiği bu olay, yedi bolluk yılının ardından gelen kıtlık yıllarında kardeşleri erzak almaya geldiklerinde gerçekleşmiştir. Ve o zaman sürecinde kralın kanunları varlığını sürdürmüştür.

Dolayısıyla Hz. Yusuf gücü elde ettiğinde devrimci bir yöntem ve tutumla; gücünü dayatan, var olan her şeyi bir anda alaşağı eden, yerine İslam’ın ilke ve kurallarını -zorla da olsa- kabul ettiren bir yaklaşımı değil, toplumu tedrici bir süreç içerisinde dönüştürmeyi tercih etmiştir.

Sebe toplumu örneği; değişim isteyenler dışarıdan müdahale eden güçlü bir toplum

Yüce Allah Hz. Süleyman’a, kuşlardan, insanlardan ve cinlerden müteşekkil bir ordu[34] nasip etmişti. O da Allah’ın kendisine nasip ettiği gücü; yeryüzünde adaletin tesisi ve zulmün ortadan kaldırılması için kullanmayı seçmişti. Kur’an bize onun tutum ve yaklaşımından bir örnek olarak Sebe toplumundan bahsetmiştir.

“Sebe kraliçesi Süleyman’ın mektubunu alınca, etrafındakilere, ‘Beyler!’ dedi, ‘Bana çok önemli bir mektup gönderilmiş! Mektup Süleyman’dan geliyor. Mektuba Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlamış ve ‘Sakın bana karşı büyüklük taslamayın; Allah’a teslim olarak davetime icabet edin!’ demiş.” (Neml 27/29-31)

Bu örnekte; Sebe toplumu için işgal anlamına gelen bir olay anlatılmaktadır. Değişimi talep eden güç toplumun içinden değil, dışarıdan yönelen bir tehdit şeklindedir. Fakat sonrasında, Sebe melikesi ve toplumu İslam’ı kabul etmişlerdir. Buradaki kabul edişin “tehdit ve korku” sebeplerinden kaynaklandığını düşünemeyiz. Çünkü bir peygamber, insanları zorla Müslüman yapmak için uğraşmaz. İslam’ın mantığına daha uygun olan yorum şudur: İslam’ı bilmediği için adaletten uzaklaşmış olan baskıcı yönetimin son bulmasının ardından, toplum iradesiyle baş başa kalmıştır. Bu esnada İslam topluma anlatılmış ve ikna olmaları sonucu İslam’ı kabul etmişlerdir.

Hz. Muhammed örneği: Değişim isteyenler özel bir makamı ve gücü olmayan insanlar

Resulullah’ın örneğinde ise diğer iki peygamberinkinden farklı bir durum göze çarpar. O önce en yakınlarını uyararak başladığı davet faaliyetlerini her geçen gün daha geniş kitlelere yaymış ve toplumuna İslam’ı anlatmıştır. Tamamen tedrici ilkeler çerçevesinde, halkın istemesi ve desteklemesi sonucu toplumu dönüştürmeyi başarmıştır.

Bu örnekler bize şunları gösterir:

  1. Bir toplumu hayra doğru değiştirmek isteyen güç, konumunu; halk desteğini kazanarak, hakim sistemin boşluklarını kullanarak, (bilinen bir örneği olmamakla birlikte) darbe yaparak veya fetih yoluyla elde etmiş olabilir. Karizmatik bir lider, İslam’ın bir yorumunu ideoloji haline getirmiş bir grup, güçlü bir aile, haksızlığa uğramış bir sınıf veya dışarıdan gelen tehditkar bir güç kimliğiyle karşımıza çıkabilir.
  2. Eğer zulüm, ahlaksızlık veya adil olmayan yollarla elde etmemiş ve orada bulunmak için bunlardan herhangi birine başvuruyor değilse, İslam hiçbir konuma “hayır!” demez.
  3. Fakat toplumu hayra doğru değiştirmek isteyenler hangi konumda bulunursa bulunsun; İslam dayatmacı değildir ve konumu kullanarak yapılan dayatmaları onaylamaz; zorlayıcı değildir gücünü kullanarak yapılan zorlamaları kabullenmez. Değişimin başlangıç noktası neresi olursa olsun, tabandan tavana doğru bir süreç izlemesini öngörür. Değişime konu olan görüşlerin ve hedeflerin topluma doğru bir şekilde anlatılmasını, toplumun ikna edilmesini değişimin anahtarı olarak sunar.
  4. Toplumun bilgilendirilmesi ve ikna edilmesi süreci, sabit araç ve usullerin kullanıldığı bir süreç değildir. Teknolojinin imkanları, çağın gerekleri ve toplumların durumuna göre, ilkelerle çelişmeyen farklı farklı usul ve araçlar kullanılabilir.

Sonuç:

“Yöntem”, mesajı anlatmak için Kur’an’da kullanılmış bir kavram değildir.

Direk yönteme atıfla Kur’an’da geçen herhangi bir ayet ve örnek de bulunmamaktadır.

Yöntemle ilişkilendirebileceğimiz bütün ayetler, “Kur’an’ın mantığına göre bu doğrudur; bu ise yanlıştır!” diyebilmek için bizlerin referans aldığı ayetlerdir. Bu ilişkilendirmeyi de, toplumsal değişim alanında yaşanmış beşeri tecrübelerden yola çıkarak yapabilmekteyiz.

Bu sebeple “metot özden (dinden) bir parçadır” şeklinde özetleyebileceğimiz yaklaşım, altı doldurulamayan bir tespit olarak karşımıza çıkar. Bu yaklaşım, o düşünceye sahip olan kimselerin onay verdiği değişim yönteminin din (veya dinden bir parça) haline gelmesine yol açmaktadır. Yöntemin dinileşmesi ise bir yandan dinin sınırlarını zorlayan, bir yandan Müslümanların bakış açısını daraltan, bir yandan da Müslümanları içinde bulundukları toplumun gerçekleriyle örtüşmeyen yollar takip etmeye zorlayan bir sonuç doğurur.

Oysa İslam metot dayatmaz. Her çağ ve her ortam için geçerli olacak sabit yöntem ve araçlar önermez. Toplumsal değişim kuramlarında olduğu gibi; kimi toplumlar nüfus hareketiyle, kimi toplumlar teknolojinin değişmesiyle, kimi toplumlar kültürün gelişmesi, kimileri dışarıdan müdahale, kimileri darbe, kimileri ise devrim yöntemleriyle değişebilirler. Bu yöntemlerin hiç birisi, bütün toplumların kendisiyle değişeceği “ana değişim yöntemi” değildir. Ama her toplum ikna olduğu ve kabullendiği takdirde bunlardan birisiyle değişebilir.

En iyi değişim yöntemi, toplumun nitelik ve özellikleriyle en fazla örtüşen, topluma kendisini en fazla kabul ettiren değişim yöntemidir. Aksi takdirde bütün değişim yöntemlerinin kendilerine göre olumlu ve olumsuz sonuçlar üreten yönleri bulunur. Devrim yöntemi de sempatik bulunmasına rağmen sorunsuz bir değişim yöntemi değildir. Eğer Müslümanlar, değişim yöntemlerine; “hiçbirisi sorunsuz değildir” gözüyle bakabilirlerse, içinde bulundukları şartlar hangi yönteme zorlarsa zorlasın ona karşı objektif olabilir, olumsuz yönlerini en aza indirebilmek için bir çaba gösterebilirler. Ama herhangi bir yöntem dinileşirse, ona karşı bu şekilde bakma ihtimali kalmaz. Çünkü dini olan sorgulanamaz.

İslam ise tevhid, adalet ve ahlak ilkeleriyle ters düşmediği sürece hiçbir değişim yöntemine karşı taraflı değildir. İçinde bulundukları toplumu iyilik ve hayır yönünde değiştirmek isteyen Müslümanlar, içinde bulundukları toplumun özel şartları çerçevesinde kendilerini darbe yaparak ifade etmek zorunda kalabilirler; serbest seçim yöntemleriyle seslerini duyurma imkanı bulmuş olabilirler; bir ülkeyi fethetmiş veya kendilerini bir ülkenin yönetiminde bulmuş olabilirler vs. İslam hiçbir başlangıç noktasına hayır demez. Değişimi gerçekleştirenlerin samimiyeti ve Kur’an’ın ilkelerine bağlılıkları nispetinde, her duruma dönük öneri ve çözümleri bulunur.

İlke ve değerleriyle ters düşmediği sürece İslam, bir grubun nasıl değişimin öncüsü haline geldiğinden ziyade, değişimin nasıl olacağıyla ilgilenir. Ve tedrici karakterini ortaya koyar.

Önce toplumda işleyen zulüm çarkının bozulması ve adaletin sağlanarak herkesin özgür iradesiyle baş başa kalmasının temini ile işe başlar. Fakat bundan sonra “Dinde zorlama yoktur.[35] ilkesi çerçevesinde, değişime öncülük eden grubun kendi fikirlerini zorla topluma dayatmasına müsaade etmez. Önceden kalan bütün tecrübe ve birikimin yerle bir edilmesini onaylamaz. Değişim ve yeniliklerin, toplum hazmettikçe ve onayladıkça ağır ağır gerçekleştirilmesini öngörür.

Böylece toplumun gerçekleriyle ters düşmeyen ve baskı ile değil akıl ve sağduyu ile işleyen bir sürecin ortaya çıkmasını sağlar.

– BİTTİ –

 

 

[1]  “Zulmedenler, bilgisizce kendi istek ve tutkularına (hevalarına) uymuşlardır. Allah’ın saptırdığı kimseleri kim doğru yola eriştirebilir? Onların yardımcıları da yoktur.” (Rum 30/29) “Kötü duygularını, tutkularını ve aşırı isteklerini (heva ve hevesini) ilah edinen kimseyi görmedin mi? Şimdi onun üstüne sen mi bekçi olacaksın?” (Furkan 25/43)

[2]  “İnsan ne zaman kendini yeterli görse, hemen azgınlaşır (tuğyan eder).” (Alak 96/6-7) “Gerçek şu ki, Biz her toplumun içerisinden, onlara “Allah’a kulluk edin ve şeytani önderleri (tağutları) reddedin” mesajını iletecek bir peygamber görevlendirdik. Allah o toplumların kimini doğru yola iletti; kimi ise sapıklık içinde kalmayı hak etti. Yeryüzünü bir gezip dolaşın da, hakikati yalan sayanların sonunu görün!” (Nahl 16/36)

[3]  Şia zulümle mücadeleyi Mehdi’nin zuhur edeceği zamana erteledi. Ehli Sünnet ise şeriatın uygulanmasına engel olmadığı sürece yöneticinin zalim olmasını sorun olarak görmedi.

[4]  Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Allah Yolunda Cihad. Dünya yayınları. S 66

[5]  Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Müslüman Cemiyetin Doğuşu ve Özellikleri. Dünya yayınları. S 56

[6]  Seyyid Kutub. Kur’an Metodunun Tabiatı. Dünya yayınları. S 47

[7]  Seyyid Kutub. Kur’an Metodunun Tabiatı. Dünya yayınları. S 51

[8]  Seyyid Kutub. Allah yolunda Cihad. Dünya yayınları. S 65

[9]  Herbert Spencer (1820-1903). İngiliz filozof ve sosyolog.

[10] Gordon V. Childe (1892-1957). Avustralyalı arkeolog.

[11] Auguste Comte (1798-1857). Fransız filozof ve sosyolog.

[12] Max Weber (1864-1920). Alman filozof ve sosyolog.

[13] Emile Durkheim (1858-1917). Fransız sosyolog.

[14] Aslında bu tezi ilk ortaya atan Aristo’dur. Fakat o değişim yönüyle değil, değişmeme yönüyle meseleye bakar. Kurulu düzenin değişmesini istemediği için nüfus kontrolü önerir.

[15] Karl Marks (1818-1883)

[16] Emekçi sınıfı

[17] Vladimir İlyiç Lenin (1870-1924)

[18] Arnold Joseph Toynbee (1889–1975). İngiliz tarihçi.

[19] Yrd. Doç. Dr. Vejdi Bilgin. Câhiliye’den İslâm’a Geçiş: Tebliğ ve Sosyal Akışkanlık. Uludağ Ün. İlahiyat Fak. Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 1, 2005, s. 123-142

[20] Al-i İmran 3/104

[21] Saff 61/4

[22] Şura 42/38

[23] Al-i İmran 3/83

[24] Rum 30/30

[25] İsra 17/88

[26] Al-i İmran 3/14

[27] Bakara 2/193

[28] Furkan 25/1

[29] Enbiya 21/18

[30] Ra’d 13/11

[31] Yusuf 12/55

[32] Yusuf 12/56

[33] Yusuf 12/76

[34] Neml 27/17

[35] Bakara 2/256

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir