İslam’a Göre Din-Devlet İlişkisi / Nuri YILMAZ

Din-devlet ilişkisini sağlıklı bir şekilde kurabilmek için çözüm bulması gereken ilk problem, “Din nedir?” sorusuna verilecek sağlıklı bir cevaptır. Bu soruya bir önceki makalemizde cevap aramış idik.

Bu makalede ise, din-devlet ilişkisine dair bazı hususları tespit etmeye çalışacağız.

Dünyanın çözümsüzlük içerisinde kıvrandığı bir ortamda, Müslümanların örnek bir uygulama ortaya çıkaramamaları, Allah’a karşı hesap vermeyi gerektiren büyük bir sorumluluktur. Ve temelinde, zihinlerin sabit kalıp ve kurallar içerisinde donmuş olması yatmaktadır.

Halbuki zihinlerdeki kalıplar kırılabilse; farklı İslam coğrafyalarında ortaya çıkan uygulamalar daha doğru anlaşılabilecek; eksikleri, kusurları daha net görülebilecek ve günün değişen ihtiyaçları karşısında daha ön yargısız arayışlar ortaya çıkabilecektir.

Bu makalede; zihinlerdeki kalıpların kırılması ve günün şartlarına uygun doğru arayışların ortaya çıkabilmesi için, bazı konularda İslam’ın yaklaşımını ele almayı ve bunlardan anladıklarımızı paylaşmayı hedeflemekteyiz.

Bu çerçevede;

–  Önce günümüzde ortaya çıkan ilişki modellerine kısaca değinip

–  Sonra “din-birey” ve “din-devlet” ilişkisinde İslam’ın ortaya koyduğu temel yaklaşımları ele alacağız.

Modern Toplumlarda Din-Devlet İlişkisi

İnsanlık tarihinin son iki yüz yılı, din devlet ilişkisinin nasıl düzenleneceği sorununa Hıristiyanlık tarihinde ortaya çıkan siyasi tecrübeler ışığında çözüm aranan bir dönem olmuştur. İslam dünyası hızla gerilerken Batı dünyasının sanayi ve teknoloji alanlarında hızla gelişmesi; bütün dünyanın gözlerini bu bölgedeki gelişmelere dikmesine yol açmıştır.

Hıristiyan tarihinde Din-devlet ilişkisinin seyrine baktığımızda, üç ayrı ilişki modeli[1] ile karşı karşıya kalırız: Bunlardan birincisi Hıristiyanlığın Ortodoks[2] mezhebine özgü bir modeldir ve dinin devlete tabi olduğu, yani dinin devlet içerisinde bir kurum haline geldiği bir uygulamayla karşımıza çıkar. İkincisi Katolik[3] mezhebine özgü bir modeldir ve on birinci yüzyılda Vatikan’ın nüfuzunu artırması; mezhebin en kıdemli dini önderi olan Papa’nın, kralların üzerinde bir otorite ve konum elde etmesiyle başlar. Ardından da; taç giydirme ve krallığın onaylanması gibi yetkiler, engizisyon mahkemeleri ve aforoz gibi mekanizmalar ile din (kilise) devlete hükmeder hale gelir. Üçüncü ilişki modeli ise Protestan[4] mezhebinin tarihsel pratiğinde ortaya çıkmış olan Laik modeldir. Din ile devletin yetki hudutlarını belirlemek suretiyle, aralarındaki egemenlik yarışını sona erdirmeyi hedefler; (kimi ekolleri) din adamları sınıfını reddeder; (kimi ekolleri ise) her türlü idari yetkinin dışında tutar. Buna göre laik model, siyasi bir güç haline gelmiş olan kiliseyi, bireysel veya ruhani işlerle meşgul olacağı bir konuma getirir.

Din ile devlet arasında ortaya çıkmış olan bu üç ilişki modeli, din ve devletin ayrı birer alan ve ayrı birer kurumsal yapı olduğu kabulüne dayanır. Üçü de Hıristiyanlık tarihinin doğal şartlarında ortaya çıkıp gelişmiştir. Şöyle ki:

Hıristiyanlık öğretisinde “Tanrı”, yeryüzünde iyilik ve adaletin hakim olmasını isteyen, iyilik ve adaleti gerçekleştirmesi için insanın elinden tutup ona yol gösteren ve nihayetinde de verdiği imkan ve nimetlerin hesabını soracak olan bir güç değildir. İlk yarattığı insanlar (Adem ile Havva) yasak meyveden yedikleri için onlara küsüp cennetten kovan, ama sonra onlara acıyıp yeniden cennete girmelerine imkan verebilmek için kendi oğlunu gönderen bir güçtür. “İsa’nın Rab olduğunu ağzınla açıkça söyler ve Tanrı’nın O’nu ölümden dirilttiğine yürekten iman edersen kurtulacaksın”[5] diyerek, yeniden cennete girmenin anahtarını bildirir. Zulümle, adaletsizlikle, yoksullukla, açlıkla, gelir adaletsizliğiyle, ahlaksızlıkla bir işi yoktur. Nasıl bir hayat yaşıyor olursan ol; ne kadar ahlaksızlık yaparsan yap; insanlara ne kadar acı çektirirsen çektir ve ne kadar zulüm işlersen işle; senin yüzünden insanlar, yoksulluk ve sefalet içerisinde ne kadar boğulursa boğulsun, önemli değil! Ne de olsa dünya günah diyarı, herkes günah işler! Fakat Mesih bütün insanlığın günahının bedelini ödedi. Bundan yararlanabilmek için; “İsa’nın Rab olduğunu ağzınla açıkça söyle ve Tanrı’nın O’nu ölümden dirilttiğine yürekten iman et.”

Bir şart daha var!

O da “İncil’e dayalı bir kiliseye üye olmak”:

“İsa Mesih’e iman edip kurtulan kişiler başıboş bir şekilde bir köşede kalmaz. Rab onları diğer iman edenlerin topluluğuna “katar” ve onlar da “kendilerini elçilerin öğretisine, ekmek bölmeye ve duaya adarlar.”[6] “Hem Tanrı’nın yüceliği hem de üyelerinin sıhhati için kilise kendi içinde, günahkâr olarak yaşayanları aforoz etmek ve aynı zamanda istekli üyeleri eğitmek için bir disiplin sistemi oluşturur.”[7]

Sonuç: Her türlü günahı görmezden gelen bir din; ne günah işlemiş olursa olsun Oğlu’na inananları cennete kabul edecek olan bir Tanrı ve Tanrı adına konuşma, dine kabul etme veya dinden çıkarma yetkilerini elinde bulunduran bir dini otorite; kilise

Günahları affetme yetkisi tanrısal bir güçtür.

İnsanlar zalim krallardan ve acımasız yöneticilerden korkarlar, çekinirler ama cehennem korkusuyla kıyaslanabilecek hiçbir korku ve çekince yoktur. Ne kadar zalim ve ne kadar güçlü olursa olsun hiç bir dünyevi otorite; cennet ümidi ve cehennem korkusu verebilen bir güçle rekabet edemez, kimin cehenneme gideceğine karar veren otoriteden daha üstün olamaz. Tanrısal bir gücün insan tarafından kullanılması insanı tanrılaştırır. Tanrı’yı alabildiğince etkisiz, o gücü elinde bulunduranı ise alabildiğince etkili hale getirir.

Nitekim kilisenin tarihi, insanın Tanrı rolüne soyunma tarihidir. Hıristiyanlık tarihi ise Tanrı rolündeki kurumsal otorite ile toplumları yöneten devlet otoritesinin çatışması tarihi… İlk zamanlarda devlet, kilise otoritesini kontrol altında bulundurmuş (Ortodoks modeli), sonra devlet otoritesi tanrısal güce yenik düşmüş ve kilise, devletleri kontrol etmeye başlamış (Katolik modeli), ardından ise tanrısal gücün yıkıcı etkilerinin görülmesiyle kiliseyi siyasi güç olmaktan çıkaran üçüncü aşama başlamıştır (Protestan modeli).

* * *

Hıristiyanlık tarihinde, bütün bu aşama ve modellerin kabul edilebilir bir karşılığı bulunmaktadır.

Fakat Protestan modelin vücut bulmaya başladığı dönem, Batı’nın; Rönesans ve Reform hareketleriyle genel anlamda uyanışa geçtiği bir dönem olmuştur. Bilimde, teknolojide ve sanayide ortaya çıkan hızlı gelişme Batı’nın hızla zenginleşmesine ve güçlenmesine yol açmıştır. Oluşan bu güç karşısında çaresiz kalan toplumlar, benzer bir aydınlanma yaşayabilmek için yollar aramaya başlamışlar; ne var ki Batı’yı aynen taklit etmekten başka çare bulamamışlardır. Çare üretebilme potansiyeli taşıyan toplumlar ise gücünü sömürü için kullanmayı hedefleyen Batı’nın saldırı ve dayatmaları karşısında fırsat yakalayamamışlardır.

Sonuçta, zorla da olsa, gönüllü de olsa, Batı’da esmeye başlayan güçlü rüzgarlar kısa sürede dünyayı etkisi altına almıştır. Protestan mezhebinin fikri zemininde gelişen laik model, bütün ülkelerin izlediği ve taklit etmeye başladığı bir model haline gelmiştir. Oysa bu noktada iki temel sorun bulunmaktadır:

  1. Bu modelin (ve önceki modellerin) Hıristiyan dünyası dışında birebir karşılığı yoktur.
  2. Din ve devlet ilişkilerinin doğru bir zemine oturtulmasında Hıristiyan dünyasının problemini bile çözememişken; Hıristiyan kültürü ile örtüşmeyen farklı kültürel ortamlarda ideolojik bir dayatmaya dönüşmüş, halklarının beklenti ve ihtiyaçlarından kopuk devlet yapılanmalarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Laiklik, “dünya hayatını yönlendirecek kanun ve nizamlar bütününün dini bir referanstan değil, bizzat dünyanın kendi içinden çıkarılmasını öngören bir kamu düzeni olarak tanımlanabilir. Laiklik, bizatihi bir materyalizm ve ateizm (dinsizlik) değil, ‘lâ-dinîlik’tir; Din ile Kamu Düzeni arasına bir mesafe çekmek, Din’i kamu hayatına karıştırmamaktır. Hıristiyan (özellikle Katolik) kültüründe ve doktrininde mevcut olan kilise kurumuna karşı daima soğuk, mesafeli ve kuşkucudur.[8]

Dinin bir kurumla özdeş hale geldiği, o kurumun da bir kral, bir imparator gibi güç arayışına girdiği bir kültürel zeminde, dini diktatörlüğü engellemek için bu kuruma sınırlamalar getirmek anlaşılabilir bir tutum olabilir. Ama “kilise” gibi din ile özdeş ve Tanrı gibi davranan bir kurumun olmadığı farklı kültürel ortamlarda nasıl uygulanacaktır. Olmayan bir baskı nasıl engellenecek, olmayan bir şeye nasıl sınırlama getirilecektir.

İşte bu noktadan itibaren “Laisizm” devreye girmiştir.

“Laisizm, Laiklik’in ideolojileştirilmesi; katı, sert, Din karşısında agresif, despotik bir devlet politikası haline getirilmesi demektir. Laiklik’in Din (Batı özelinde kilise) ile mesafeli olmasına mukabil, Laisizm; Din’e karşı, hattâ Din ile kavgalı olmak demektir ve bu bakımdan da felsefî olarak ateizm şeklinde kategorize edilememekle beraber ateizme meyyaldir.[9]

Böylece; Hıristiyanlık zemininde, Tanrı yetkisiyle hareket eden bir kurumun diktatörlüğünü engellemek maksadıyla ortaya çıkan arayışlar, tam bir din düşmanlığına dönüşmektedir. Din düşmanlığı ise bir yandan yaratıcısıyla ilgisini kopararak insanı maddeye ve dünyaya mahkum eder, diğer yandan ise yaratılış sebebiyle ilgisini kopararak insanı hayvanlaştırır. Yeryüzünü iyilik ve güzellikle imar edecek ulvi varlık gider, aklını zulüm ve adaletsizlik için kullanan vahşi bir yaratık gelir. Zulüm ve adaletsizliğin olduğu yerde ise mutluluk ve huzur kalmaz. Nitekim günümüz dünyasında (Batı toplumları da dahil) insanlığın çok büyük bir çoğunluğunun acılar ve yokluklar içinde kıvranıyor olması, laisizmin bir sonucudur. Batı dünyası Katolik Kilisesi’nin zulmünden kurtulmaya çalışırken, zulmün bütün dünyaya yayılmasına yol açacak süreci başlatmıştır.

Laisizm insanlık üzerinde böyle bir yıkıma sebep olmuşken, Katolik Kilisesi gibi Tanrı yetkisiyle hareket eden bir kurumun olmadığı farklı kültürel atmosferlerde ek bir problem daha vücut bulmuştur. Doğal gerekçeler olmadan halkının inanç ve beklentilerine düşman kesilen devletler halklarına tamamen yabancılaşmışlar, hatta inançlarını korumak isteyen halklarını tehdit olarak görmüşlerdir. Bu durum ise Hıristiyan olmayan toplumlarda, ayrı bir baskı, zulüm ve huzursuzluk sebebi olmuştur.

Peki!

–  Bütün dünyanın çözüm diye sarıldığı din-devlet ilişkisi modeli, serpilip geliştiği kültürel atmosfer için bile çözüm olmamış, zulüm ve adaletsizliği meşru hale getirmiş ise…

–  Üstelik Hıristiyan olmayan toplumların gerçeklikleriyle örtüşmüyor ve meşru hale getirdiği zulüm ve adaletsizliğin o toplumlarda daha da artmasına yol açıyorsa…

Çözüm nedir?

* * *

Müslümanlar açısından bu sorunun tek cevabı vardır; İslam… Bu soruya o cevabı vermemek, muhatap kişi hakkında imani kuşkular duyulmasına yol açabilir.

Ancak İslam ve iktidar meselesinin belli yönlerini ele almaya çalıştığımız makalelerde ortaya konan tespitler; Müslümanların bu cevabın altını henüz dolduramadıklarını da açıkça ortaya koymaktadır. Meseleye bir de İslamofobi açısından baktığımızda ise meselenin bir başka yönü ile karşılaşırız: Müslümanlar haricindeki insanlar, İslam’ı bir çözümden ziyade bir tehlike olarak görmektedirler.

“Başkalarının ne düşündüğünün bir önemi yok. Sonuçta din bir iman işidir. İman etmeyenlerin ön yargılı olmaları normaldir” diyerek, İslam’ı tehlike olarak niteleyen yaklaşımı görmezden gelebiliriz. Peki, din-devlet ilişkisi çerçevesinde yapılan kadim tanımlamaların bir sonucu olarak İslam coğrafyasının farklı yerlerinde uygulanmakta olan modellerin, İslam dairesi içerisindeki farklı görüşlere karşı bile tahammülsüz ve baskıcı olması karşısında ne yapacağız!

Aslında ciddi bir problemle karşı karşıyayız.

Yüzlerce yıldır sorgulanmayan ön kabuller, eskisine göre şartların çok fazla değiştiği günümüzde İslam’ın insanlık için bir çözüm olmasını engelliyor. Batı kaynaklı düşüncelerin uğrattığı yıkım karşısında insanlık acil çözüm yolları ararken, İslam akıllara gelmiyor.

Bu durumun sebebi İslam değildir.

Bu durumun sebebi, zihinlerindeki anlayışlarla dini eş tutarak, kendi anlayışlarını din sanan Müslümanlardır. Çağın ihtiyaçlarına cevap veremeyen İslam değil, Müslümanların din zannettikleri katı anlayışlardır. Ve haddizatında “fobi”ye sebep olan İslam değil, İslam adına sorgulanmadan gerçekleştirilen uygulamalardır.

İslam’a Göre Din-Birey İlişkisi:

İslam’a göre birey/insan, kendisine ‘akletmek’ gibi büyük bir güç verilmiş ve bu nimete layık olup olmadığı ortaya çıksın diye imtihan edilen bir varlıktır. Bu çerçevede Kur’an bize; dünya hayatının sınırlı oluşundan, herkesin bir gün ölümü tadacağından ve Allah’ın huzuruna dönüp yaptıklarının hesabını vereceğinden bahseder.[10] İnsanın önüne ‘eğri’ ve ‘doğru’ olmak üzere iki seçenek konulduğunu;[11] aklını doğruluk için kullanan ve ona uygun bir yaşam sürenlerin cennetle ödüllendirileceklerini, kötülük için kullananların ise cehennemle cezalandırılacaklarını anlatır.[12] Vadedilen ödüle ulaşmak için sadece sözün yeterli olmadığını, sözü doğrulayan bir yaşam sürmek gerektiğini ısrarla hatırlatır.[13]

Bu gerçekler ışığında din ise (Kur’an’la ilgili tanımlamalardan yola çıkarsak) hak ile batılın ayırt edilmesini sağlayan bir ölçü[14], karanlıklardan aydınlığa çıkaran değerler, yolu aydınlatan bir nur[15], eğrilik ve kötülüğe karşı kalplerin şifası[16] ve doğru yola ulaştıran bir rehberdir[17]. Tevhid cümlesinde ifadesini bulan temel düstur ekseninde insanlara; hak ve adalete götürecek düşünce, değer ve ilkeleri anlatır. Sınırlı sayıdaki bazı emir, yasak ve yönlendirmelerle ise dinin değerleriyle donanmış bir aklın hangi yönde çalışması gerektiğini gösterir.

Din ile birey arasında olması gereken ilişkiye gelince; Kur’an bu ilişkiyi, ‘Müslüman’, ‘mü’min’ ve ‘Salih amel’ kavramlarıyla ortaya koyar. Yani Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşamak isteyen insanın din karşısındaki pozisyonu, onun getirdiği düşünce ve değerlere teslim olmak, inanmak ve onlara uygun bir yaşam sürmek şeklindedir.

Fakat bu noktada açılması gereken hususlar vardır:

1- Din bir zihniyettir:

İnsanın hayatı boyunca elde edebileceği sıfatlardan ve unvanlardan birçoğu, ya eğitimini görerek, ya imtihanını kazanarak, ya da çekirdekten yetişme diye tabir edilen öğrenme yöntemleri ile elde edilir. Fakat herhangi bir dinin mensubu olabilmek için, o dinin gereklerini bilmek ve itaatle ona uygun yaşamak gerekir. Aksi takdirde mensubiyet, (başka bir ifadeyle dinin kendi mensupları için öngördüğü sıfat/isim) lafta kalmış olur.

Bütün dinler için geçerli olan bu durum, İslam dini söz konusu olduğunda çok daha net ve belirgindir. İslam dini, lafta kalmış bir mensubiyeti hoş karşılamaz[18]; uygulama ve yaşayışa dönüşmeyen inanca şüphe ile bakar; hayatın farklı cephelerinde ortaya çıkan farklı yöneliş, tercih ve uygulamaları, inançta samimiyetsizlik olarak görür.[19] Diğer dinleri, ‘Allah katında makbul olmayan dinler’ olarak tanımlar. Onlara yönelmeyi ‘küfür’ olarak niteler. İnsanoğlu için tek kurtuluş yolunun Allah’ın dini olduğunu söyler.[20]

Allah’ın dini ile diğer dinler arasında belirgin kimi farklar vardır. Diğer dinler:

  1. Belli şartların ve eğilimlerin denk düşmesiyle sınırlı bir zamanda ve sınırlı bir coğrafyada ortaya çıkarlar. Bu yüzden, düşünce ve değerlerini oluştururken şartları ve eğilimleri göz önünde bulundurur, onlara hoş gelecek söylemler geliştirirler.
  2. Bu dinlerin öncüleri gücü bir kere ele geçirince ve insanları kendilerine bir kere boyun eğdirince; kanun, yasa ve kurumlarla hakimiyetlerini teminat altına almaya çalışırlar. İnsanları ve toplumu kurallarına ve yasalarına uymaya zorlarlar. Düzenlerini mümkün olduğunca kalıcı hale getirip, otoritelerini varislerine devretmeyi isterler

İslam ise:

  1. İnsanlığın başlangıcından beri vardır ve kıyamete kadar da var olacaktır. Evrenseldir. Şartlara ve eğilimlere denk düşen bir söylem tarzıyla evrensellik gerçekleşmez. Bu yüzden İslam, insanın kendisine göre yaratıldığı gerçeklere denk düşen bir söylem tarzıyla; her dönem ve ortamda geçerli olan, her dönem ve ortamda ihtiyaçları karşılayan düşünce ve değerler ortaya koyar.
  2. İslam’da üstün otorite, her şeyin yaratıcısı olan Allah’tır. Ve Allah, imtihanın bir gereği olarak yeryüzünde adaletin tesis edilmesini, insanoğlunun sorumlulukları arasına yazmıştır. Bu yüzden Müslümanlar, zalimlerin hakimiyetine son vermek için çaba gösterirler. Başarılı oldukları coğrafyalarda adaleti tesis etmeye uğraşırlar. Adaletin kalıcı olması ve zulmün geri gelmemesi için, günün şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun; kanunlar, düzenlemeler, kurumlar ve uygulamalar oluştururlar. ‘Adaletin kalıcı olması’ veya ‘zulmün geri gelmemesi’ belli kişilere veya her çağda aynı işlevi gören kurumlara bağlı olmadığı için, “asla sorgulanamaz” olarak gördükleri kişiler ve kurumlar yoktur. Böylece yeni gelişmelerin ortaya çıkardığı şartlar içerisinde adaletin tesis edilebilmesi için yeni çözüm, düzenleme ve kurumlara açık olurlar.

Kısacası İslam dışındaki dinlerin mevcudiyeti, insanları kendilerine boyun eğdirmelerine, kendi kurallarına uydurmalarına, yani bir güç/devlet tarafından temsil edilmelerine[21] bağlıyken; İslam’ın mevcudiyeti için, onun düşünce ve değerleriyle donanmış ve yeryüzünde adaleti tesis etmek için çaba gösteren Müslümanların var olması yeterlidir. ‘İslam devleti’ diye tanımlanabilecek bir devlet olmasa bile, uğrunda çaba gösteren Müslümanların varlığı, İslam’a fiili bir mevcudiyet kazandırır. Zaten vakıa bu olmasaydı, ‘belli bir coğrafyada hakimiyet’ şeklini almamış hiçbir teslimiyet işe yaramazdı. Fakat Rahman olan Allah’ın bir lütfudur ki, inanan ve uğrunda çaba gösteren tek kişi bile olsa, inancı ve çabası o kişiyi ‘Müslüman’ yapmaya yeter.

Eğer din, sabit/değişmez kurallar ve kurumlardan ibaret olsaydı; bu kurumların tesis edilebildiği ve kuralların yerine getirilebildiği coğrafyalar olmadıkça, Müslüman da olunamazdı. Fakat İslam; hayatın bütün alanlarıyla ilgili önceden belirlenmiş kanun, kural, emir ve yönlendirmelerden ibaret değildir.

Kurallardan ibaret bir din, herkesi hizaya sokmaya ve standart yaşamaya zorlayan kuru ve ruhsuz bir dindir. “Şu kurallara uy, sonra ne yaparsan yap” şeklinde özetlenebilecek bir kolaycılık ve gevşeklik içerir. Nitekim İslam’ı fıkhi kurallarla özdeş gören yaygın anlayışın da benzer bir insan tipi ürettiği görülmektedir. Bunların çoğu ibadetlerini yerine getirirler, kimi emir ve yasaklara uyarlar ama onun haricindeki zamanlarda; hem zulme rıza gösteren (hatta yer yer önayak olan) bir tutum içerisine girerler hem ahlaki zafiyetler içerisinde bulunurlar hem de yetimi, mazlumu, ezilmişi gözetmezler. İslam onların hayatında bir yaşam biçimine dönüşmez.

Bu yüzden İslam kurallar ve kaideler belirlemekten ziyade zihniyet inşa ederek, insanları her an ve her durumda uyanık ve titiz olmaya sevk eder. İslam’ın zihniyetiyle donanmış olan bir kimse, Allah’ın kendisini her an gördüğünü, yaptığı her şeyden hesap soracağını, bu yüzden her an ve her durumda Allah’ın razı olacağı bir tutum içerisinde bulunması gerektiğini bilir. Allah’tan sakındığı ölçüde de, O’nun rızasını arar. Bireysel tercih ve alışkanlıklarından, hayat boyu karşılaştığı bütün ilişki, sorun ve yönelişlere kadar her durumda, kendisine; “Allah’ı razı etmek için nasıl davranmalıyım” diye sorar. Bu tür Müslümanların hayatında İslam bir yaşam biçimi ve karaktere dönüşür. Müslüman olduğunu söyleyip, ibadetleri ve kimi emirleri yerine getirip, hayatının geri kalan kısmında inancıyla örtüşmeyen davranışlara ve işlere giren insanların çelişkisi bunlarda görülmez.

Şu halde Müslüman birey dini doğru algılamalı ve karşılaştığı her durumda; “Allah’ı razı etmek için nasıl davranmalıyım” sorusunu sorarak, İslam’ı bir karakter ve yaşam biçimi haline getirmelidir.

2- Din ile şeriat birbirinden farklıdır:

Kur’an’da da emir ve nehiy şeklinde ayetler bulunur. Dolayısıyla İslam’ın hiç kural koymayan bir din olduğunu söyleyemeyiz. Fakat bu tür ayetlerin sayısı az ve çoğunlukla İslam düşünce ve değerleriyle donanmış olan bir aklın hangi yönde çalışması gerektiğini gösteren örnek ve yol işaretleri şeklindedir. “Din nedir?” sorusuna cevap aradığımız bir önceki makalede dile getirildiği gibi; dinin belli bir coğrafyada nizam haline gelmesi, hayatın değişik alanlarında o nizamın hedefine uygun düzenlemeler ortaya çıkması ve kurum, kanun ve kurallarla temsil edilmeye başlanması şeriat kavramının kapsam alanına girmektedir.

Gelişen ve değişen şartlar çerçevesinde Kur’an’ın indiği döneme göre; yeni yeni suçlar, sosyal alanlar, yöntemler ve araçlar ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla yeryüzünde adaleti tesis etmeye çalışan Müslümanlar, belli bir coğrafyada zulmün varlığına son vermeyi başardıklarında, adaleti kalıcı hale getirmek için Kur’an’da ortaya konandan çok daha fazla kurumlar oluşturmak, kanun ve kurallar koymak zorunda kalacaklardır.

Buradaki temel espri, “dinin Allah’a ait olduğu ve asla değişmeyeceği, uygulamanın/şeriatın ise insan anlayışının eseri olduğu ve değişebileceğidir.” Bu gerçek kavranmadığında, herkes kendi İslam anlayışını “din” diye dayatacak; ne kadar samimiyet ürünü olursa olsun, farklı hiçbir görüşe ve uygulamaya hayat hakkı tanımayacaktır. Bu ise bir yandan farklı görüşlere kapalı Müslümanların despotizmine sebep olacak, bir yandan da onların kusur ve yanlışlıklarının dine mal edilmesine yol açacaktır.

Şu halde herkes, doğru olduğuna inandığı görüşleri için; “bunlar benim anladıklarımdır!” tevazusunu gösterebilmeli, açık çelişkiler içermediği sürece farklı anlayışlara karşı tahammüllü olmalıdır. Farklı bir fikirle karşılaştığında ezberlerine uymadığı için kestirmeden damgalayıp atmak yerine, “acaba” kuşkuculuğuyla anlayışlarını yeniden gözden geçirmelidir. Bu yaklaşım tarzı, bireyleri “sabit fikir” sahibi olmaktan kurtaracak, gelişmeye ve ilerlemeye açık hale getirecektir.

3- Din, bulunduğu yerde aklı ve iradeyi ortadan kaldıran bir unsur değildir:

Kayıtsız ve şartsız bir teslimiyet öngörmesi bakımından, emir ve kurallardan ibaret bir din; dine girişi sağlayan “ilk tercih” aşamasından sonra, akla ve iradeye ihtiyaç duymaz. Her şeyin önceden belirlendiği ve kişiye sadece bunlara uymanın düştüğü bir ortamda; ‘akletmek’, ‘bilerek tercih etmek’ gibi değerler anlamsızlaşır. Din ruhunu yitirerek mekanik bir işleyişe bürünür.

Zira emirlerden ve nehiylerden ibaret bir din, evrenselliliğini yitirir; bir süre sonra insanoğlunun gelişen ve değişen ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelir. Dini emir ve nehiylerden ibaret zannedenler, kabul görebilmek için irade ve aklı zincire vurmak zorunda kalırlar. Dini bu şekilde algılayanların başarılı olması, her şeye ezberler ve şablonlarla yaklaşan taklitçi zihniyetler üremesine yol açar. Toplumsal bir güç kazanmaları ise, dini kendi düşünceleriyle özdeş gören, farklı düşünceleri ayrı bir din veya bir fitne gibi gören, kendi düşüncesini kabul ettirebilmek için baskı yapmaktan ve zorlamaktan çekinmeyen baskıcı bir düzenin ortaya çıkmasına sebep olur.

Oysa İslam coğrafyasında belli bir süre liderlik yapmış ve liderliği bütün İslam ekollerinin[22] övgüsünü kazanmış olan Hz. Ömer; dini, zihniyet oluşturan düşünce ve değerler olarak görmüş, uygulama ve kuralların bu zihniyete uygun bir şekilde zaman içerisinde değişebileceğini/değişmesi gerektiğini farklı örneklerle göstermiştir. Ganimet paylaşımı konusunu, müellefe-i kulub (kalpleri ısındırılacaklar) meselesini ve mehir olayını bu çerçevede hatırlatabiliriz:

–  Resulullah zamanında ganimetler, ayetle[23] belirlenmiş bir pay olan ‘beşte bir’lik kısmı dışında, savaşa katılanlar arasında pay edilmekteydi. Fakat ardı ardına gelen zaferler ve aşırı derecede genişleyen topraklar, çok büyük bir servetin ele geçmesine yol açtı. Ganimet dağıtımının eskisi gibi devam etmesi durumunda gelir dağılımının anormal bir şekilde bozulması ihtimali baş gösterince; hakkında inen bir ayet ve ayet çerçevesinde Resulullah’ın bir uygulaması bulunmasına rağmen, Hz. Ömer uygulamayı değiştirdi. Meseleyi değişen şartlara göre yeniden yorumladı.

–  Resulullah kendi döneminde bazı kimselere, kalplerini İslam’a ısındırmak amacıyla maaş bağlamıştı. Fakat Hz. Ömer, ‘bu vakte kadar ısınmadıysa, bundan sonra da ısınmaz’ diye düşünerek uygulamayı sona erdirdi. Bunu bir muhalefet düşüncesiyle değil, değişen şartlar karşısında uygulamayı dinamik kılmak için yaptı.

Halifenin yaklaşımını güzel bir şekilde ortaya koyan bir başka örnek olay ise mehir konusunda kendisini göstermektedir:

–  Mehir konusu Kur’an’da ayetle[24] belirlenmiş bir konuydu. Fakat halife zaman içerisinde parasızlıktan dolayı evlenemeyen kimselerin bir sosyal sorun haline dönüştüğünü görüp çözüm aramaya girişti. Ve bir gün mehrin kaldırılmasını önerdi. Fakat ihtiyar bir kadının müdahalesi sonucunda, mehir kaldırılırsa boşanan kadınların sıkıntıyla karşılaşacağını ve bunun da başka bir sosyal soruna dönüşeceğini görüp, vazgeçti.

Şayet Hz. Ömer uygulamayı ‘din’ ile özdeş görse idi, Resulullah’ın uygulamalarını tartışmaksızın taklit etmeye girişirdi. Fakat o, uygulamayı temel esas olarak görmedi. Değişen şartlar ve ihtiyaçlar karşısında uygulamaların, temel düşünce ve zihniyete uygun değişiklikler gösterebileceğini kabul etti.

Bu şekildeki bir yaklaşım tarzı, aklı zincire vuran değil, akla her zaman ihtiyaç duyan bir yaklaşım tarzıdır. İslam’ın düşünce ve değerleriyle donanmış olan akıl dinin önünde bir tehlike değil, dinin dinamizminin ve farklı zaman ve coğrafyalarda ortaya çıkacak örnek uygulamalarının teminatıdır. Aklın olmadığı yerde din adına herkes aynı gömleği giyer; kimisine dar geldiği, kimisine bol geldiği, kimisine hiç gelmediği önemsenmez. Dinin zihniyetiyle donanmış akıl ise onu, her zamana ve her coğrafyaya uygun hale getirir.

* * *

Sonuç olarak Müslümanlar; dinlerinin temel mesajını kavramış, ön yargı ve bağnazlıkla hareket etmeyen, sabit kural ve uygulamalar arasında sıkışıp kalmayan ve dinin gereklerinin günümüz ortam ve şartlarındaki doğru karşılıklarını bulmak için akleden insanlar olmak zorundadırlar. Bunu başardıklarında, insanlığın her türlü ihtiyaç ve problemine en doğru çözümler üreten din yeniden hayat sahnesine inebilecektir. Zihni açık, akleden Müslümanlar eli ile materyalizmin bir enkaza çevirdiği dünyayı yeniden adalet ve mutluluk diyarına dönüştürebilecektir.

İslam’a Göre Din – Devlet İlişkisi:

“İslam’da devlet” konusu, İslam tarihinin tartışmalı konularından birisi olagelmiştir. Aslında, “Mehdi gelene kadar ortaya çıkan bütün yönetimler kötüdür” diyerek kötüyle birlikte yaşamakta sakınca görmeyen Şia’nın ve “İbadetlere engel olmadığı, dini hükümlerin uygulanmasına müsaade ettiği, asayiş ve düzeni sağladığı müddetçe bütün yönetimler/devletler meşrudur” diyen Ehli Sünnet’in tavırlarına bakarak, bu meselenin tartışmalı bir konu olduğunu söylemek zordur. Ancak temelinde zulme rıza göstermek yatan ve bu haliyle İslam’ın yeryüzündeki hedeflerinden uzak düşen bu iki güçlü damar, her dönemde kendi içinden farklı açılımlar doğurmuştur.

Bu açılımlar içerisinde bugünkü devlet taleplerini en çok etkileyen; İbn Teymiyye ile başlayıp, Mevdudi ve Seyyid Kutub ile devam eden çizgidir. Şia ve Ehli Sünnet’in yol açtığı; “zulümle, adaletsizlikle, yoksullukla işi olmayan, fıkhi kurallardan ve dini merasimlerden ibaret hale gelmiş” din algısının değişmesinde bu çizginin, ‘düşüncede devrim’ sayılabilecek katkıları olmuştur. İslam’ı bir hayat görüşü olarak gören ve “bir yerde zulüm ve adaletsizlik varsa, orada İslam’ın varlığı tartışmalıdır; İslam zulme ve adaletsizliğe rıza göstermez” diyen kimseler, bu düşünce çizgisinden gelen Müslümanlardır. Katkıları küçümsenemez ve görmezden gelinemez.

Fakat her düşüncede olduğu gibi bu düşünce çizgisinde de; söylendiği dönemde günün ihtiyaçlarına denk düşüyorken şartların değişmesiyle artık sorgulanır hale gelmiş veya o günün şartlarında hiç pratik değeri yokken şartların değişmesiyle çok önem arz etmeye başlamış farklı farklı konular vardır. Nitekim “İslam’da Devlet” konusu da bunlardan biridir.

Din – Devlet ilişkisi açısından bakıldığında bu düşünce çizgisinin temelinde, İbn Teymiyye tarafından formülize edilen şeriat devleti (şeriatı uygulayan devlet) anlayışı yatar. İbn Teymiyye, “Allahu Teala iyiliği emredip kötülüğü yasaklamayı farz kılmıştır. Bunun gerçekleşmesi ise ancak güç, kuvvet ve devlet ile mümkündür.[25] diyerek, din ile devlet arasında güçlü bir ilişki kurmuştur. İyiliği emredip kötülükten alıkoymayı ve İslam’ın emir ve hadlerinin uygulanmasını devletin görevleri arasında saymıştır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak da devlet zorunlu hale gelmiş, Müslümanlar için asli hedeflerden birisi olmuştur.

Mevdudi, “İslâm’ın siyasi yolu hakkında daha iyi bir isim bulunmak istenirse, buna İngiliz dilinde Teokrasi tabiriyle ifade olunduğu şekilde, “Allah’ın hükümranlığı” denilebilir. … Bütün Müslüman halk devleti, Allah’ın kitabına ve peygamberin sünnetine göre idare eder. Eğer yeni bir tabir koymama müsaade olunursa, ben bu türlü idare tarzına “teo-demokrasi” diyeceğim”[26] diyerek, “din devleti” fikrini pekiştirmiştir. Seyyid Kutub ise, İslam dünyasının esaret altında bulunduğu kendi dönemi için çok anlamlı bir tavır göstermiş; (İslam) toplum(u) meydana gelmeden önce fıkıh ve yönetim biçimi ile ilgili hükümler alanında çalışma yapmak, havaya tohum serpmek gibi insanın kendini aldatmasıdır. Tohum havada yeşermediği gibi, İslâm fıkhı da boşlukta gelişmez[27] demiştir. Fakat o günden bugüne çok şey değiştiğini; devlet meselesinin Müslümanlar için en önemli problemlerden biri haline geldiğini fark etmeyen bazı kimseler, iyi niyetle sürdürdükleri bu tavrı, fikri gelişmenin önünde bir engel haline getirmişlerdir.

İdeolojik devletin dayatmalarından bunalmış ve bu dayatmacı tavrı eleştiren bir topluluğun, kendi iktidarlarında “dayatacak” olmaları bir ironidir. İktidar gücünü elde ettiklerinde kendi hükümranlıklarını dayatacak olanların, başkalarının dayatmalarına da kızmamaları gerekir. “Kimin gücü kime yeterse” misalinde olduğu gibi; diğerleri üzerinde baskı kurmak, iktidar gücünü elinde bulunduranlar için doğal bir haktır. Ama “bizim iktidarımız Allah’ın iktidarı/hükümranlığıdır” denilerek bir farklılık oluşturulacak ve İslam adına baskı meşrulaştırılmaya çalışılacaksa; hem bu iddiada bulunmanın çok büyük bir vebal olduğunu hatırlatmak, hem de “hangi İslam yorumu iktidar olursa Allah’ın hükümranlığı gerçekleşmiş olur?” sorusunu sormak gerekir. Allah adına kurulmuş bir hükümranlıkta, yapılan her hata ve işlenen her kusur Allah’a ve dinine mal edileceğine göre, haddini bilen hiçbir insanın Allah adına hata yapmak gibi bir vebali üstlenme cesareti göstermemesi gerekir. Diğer taraftan, “Allah’ın hükümranlığı” adına dayatmaya rıza göstermek demek, dinin farklı yorumlarına karşı bile tahammülsüz ve onlara yaşam hakkı tanımayan bir yönetime kapı açmak demektir; buradaki açmazı görmek gerekir. Kısacası, “Din” tanımından başlayarak; Allah’ın hükümranlığı, İslam ve iktidar, din devlet ilişkisi ve devlet toplum ilişkisine kadar bütün meseleler yeniden sorgulanmalı ve düşünülmelidir.

Fakat:

  1. İyiliği emredip, kötülükten alıkoymak ve şeriatı uygulamak devletin görevi olarak tanımlanınca,
  2. Dine dayalı devlet fikri gelişip yerleşince,
  3. Ve bu devletin; nasıllığı, yapılanması, problemlere karşı önerisi “tartışılmaz (tartışılması gereksiz)” hale gelince,

İslam dünyasının en dinamik kesimi, ön kabulleri sorgulamaya ve yeniden düşünmeye kendisini kapatmaktadır. Dünyanın farklı yerlerindeki İslam devleti denemelerinin başarısızlığı ve İslam devleti fikrinin “fobi”ye yol açması karşısında hiçbir fikir geliştirmez/geliştiremez olmaktadır.

Oysa sorulması gereken sorular vardır:

1- Devlet nedir?

Devlet bir kurumdur, bir araçtır.[28] İradesi olan canlı bir varlık değildir. Görev ve sorumluluklar yerine getirilirken kullanılan birçok araçtan farkı; siyaset, hukuk, ahlak ve ekonomi gibi insan için önemli birçok alanla ilgili olmasındandır. Onun haricinde; diğer araçlar nasıl iyilerin elinde iyi, kötülerin elinde kötü oluyorsa, devlet de öyledir. O aracı kullanma/yönlendirme durumunda olanlar, kendi inançlarını idarelerine yansıtırlar. Böylece Müslümanların hakim olduğu devlet İslam devleti, Hıristiyanların hakim olduğu devlet ise Hıristiyan devleti adını alır. [29]

Devlet, irade sahibi canlı bir varlık olmadığı için dini de olmaz. Devlet namaz kılmaz, oruç tutmaz ve ahiretle ilgili bir endişe taşımaz; [30] Devlet, toplumsal bir organizasyon olma yönüyle halkına karşı sorumlu bir mekanizmadır; üzerine ittifak edilmiş değerler çerçevesinde hakkı ve hukuku ayakta tutmak, bunların uygulanmasını sağlamak ve (eğer bir hukuk devletiyse) kendisi de bunlara riayet etmek zorundadır. Hukuka uymadığı zaman mahkemeye verilir ve hatta ceza alır. Ancak üzerine ittifak edilmiş değerleri (ki bunu anayasa olarak nitelendirebiliriz) korumak ve uygulamak haricinde devlet bir dindar gibi davranmaz. Herhangi bir dinin veya dinin herhangi bir yorumunun anlayışına uygun olarak iyiliği emredip kötülükten alıkoymaz. Din insanlar içindir ve dinin gerektirdiği sorumluluklar da insanların sorumluluklarıdır. Devlet ise toplumu meydana getiren farklı görüş ve unsurların üzerine ittifak ettiği anayasanın gereklerini yerine getirmekle mükelleftir.

Devlet, bünyesinde birçok farklı inancı barındırabilir. Toplumun bütün unsurları aynı inanç üzerinde ittifak etmiş ise, devletin de aynı rengi taşıması doğal olur. Ama farklı inançlar, hatta aynı inancın farklı ekolleri söz konusu ise; dini bir kimliğe bürünmüş olan devlet, bir fikri dayatan devlet haline gelir. İdeolojik devlet böyle doğar.

Devlet, insanların birlikte yaşama ihtiyaçları çerçevesinde ortaya çıkmış bir araçtır. Birlikte yaşamayı temin eden bir organizasyondur. –Mu’tezile’nin ifade ettiği gibi- İnsanlar, sorun olmadan birlikte yaşamayı başaracak bir olgunluk gösterebilseler, devlet gibi bir kuruma da ihtiyaç kalmaz. Bugüne kadar ortaya çıkan tecrübeler, devlet gibi bir kuruma olan ihtiyacı ortadan kaldırmadığı gibi baskıcı ve kendi değerlerini dayatan devletler olmuşlardır. İnsanoğlunun birlikte yaşama konusunda eskisine göre bir hayli mesafe katettiğini ve olgunlaştığını söyleyebiliriz; ama devlete olan ihtiyacı ortadan kaldıran bir olgunluğa ulaştığını söyleyemeyiz. İnsanoğlu böyle bir olgunluk seviyesine belki de hiç ulaşamayacaktır. Hatta değişen şartlar, olgunluk olarak ifade edilen tecrübeleri belki bir anda çok gerilere götürecektir. Ama devletin niteliği ve önemi gibi meseleler toplumların olgunluğu ile çok irtibatlıdır: Fikrin yerini kaba kuvvete bıraktığı dönemlerde ortaya çıkan devlet kurumu sert ve baskıcı özellikler gösterir, böyle ortamlarda toplumu değiştirmek isteyenler için devletin önemi artar; fikrin geliştiği ve kaba kuvvete baskın çıkmaya başladığı dönemlerde ise devlet kurumu yumuşar ve esnekleşir, önemi, etkinliği ya da belirleyiciliği azalır, böyle ortamlarda ise toplumu değiştirmek için farklı farklı araçlar ortaya çıkar. Nitekim iki asır öncesine kadar bir kişi veya ailenin hakimiyeti esasına dayalı krallıklar varken, sonrasında bunların yerini, toplumun daha geniş kesimlerinin katılımıyla oluşmuş yönetimler almıştır. Değişik görüşlerin devlet yönetiminde temsil edilme imkanı daha da artmıştır.

2- Devlet iddiası dini bir iddia mıdır, insani bir iddia mı?

Din ile güç birbiriyle irtibatlı kavramlardır. Her din hakim olmak ister. Çünkü bir dinin mevcudiyet kazanabilmesi, kendisine göre yaşayan insanların varlığına bağlıdır. İslam haricindeki dinler, insanların kendisine göre yaratıldığı gerçeklere uygun düşünce ve değerler ortaya koyamadıkları için, toplumları ancak kandırarak ikna edebilirler. Bu yüzden de devlet idaresinde söz sahibi olmak, onlar için bir varoluş meselesi halini alır.

Ancak varoluşu bir devlet aracılığıyla temsil edilmeye bağlı olan dinler, zaman ve coğrafya ile sınırlı kalmaya mahkumdurlar. Evrensel olamazlar.

Evrenselliğin bir gereği olarak İslam ise varoluşu için devlete ihtiyaç duymaz. “Uygun olan budur” dediği sabit bir devlet modeli ortaya koymaz. Kur’an’da, kurumsal bir devletten bahsedilmemesinin ve devlet ile ilgili unsurların yer almamasının temelinde de bu sebep yatar. Kısacası devlet İslam’ın yeryüzündeki varlığının gerekçesi veya Müslüman olmanın şartlarından biri değildir. Bir devletin olmadığı ortamlarda da birey Müslüman olmayı başarabilir. Fakat bununla birlikte Kur’an, yeryüzünde adaletin tesis edilmesini ve zulmün sona erdirilmesini temel sorumluluklar arasında yazmıştır. Bu sorumluluğun yerine getirilebilmesi ve kalıcılığının sağlanabilmesi için kaçınılmaz olarak geçilecek aşamalardan biri de devlettir.

Kısacası İslam’a göre devlet dinin değil; -güç yetirebildikleri aşamada- dine iman etmiş, onu benimsemiş insanların iddiası olabilir. Hatta insanoğlunun güç hırsı göz önünde bulundurulduğunda, adaletin müesses ve kalıcı olabilmesi için böyle bir iddianın gerekli olduğunu da söyleyebiliriz. İnsanoğlunun kabulleri değişir ve adaletin sağlanabilmesi için ardında bir gücün bulunması icap etmezse, bu iddiaya da gerek kalmaz. Ama insanlık tarihinin şu ana kadar ki dilimini göz önünde bulundurduğumuzda böyle düşünmemize imkan verecek bir zemin göremeyiz.

3- Devletin insani bir ihtiyaç/gereklilik olması, adaletin tesisi sorumluluğu açısından bir zaaf mıdır?

Din, yeryüzünde zulmün son bulmasını ve adaletin tesis edilmesini emrediyorsa;

Fakat bu sorumluluğun yerine getirilmesi için gerekli kurumları tesis etmeyi insan aklına ve çabasına bırakıyorsa;

Bu durumda insanoğlunun inisiyatifindeki bir kurum, adaletin teminatı haline gelmektedir. Devleti, ‘dinin bir gereği ve nasıllığı din tarafından belirlenmiş bir kurum’ olarak gören zihinlerin, bu durumu bir zaaf ve bir olumsuzluk olarak algılamaları ise kaçınılmazdır.

Oysa aslında imtihanın gereği bu değil midir?

Allah, iyiliği, güzelliği ve adaleti hak edenlere nasip eder. Dileseydi, herkesi doğru yola eriştirir ve Müslümanlar için sorumluluk haline getirdiği hiçbir şeyi onların inisiyatifine bırakmadan “ol” demesiyle yapılır hale getirebilirdi:

“Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.” (En’am 6/149, Nahl 16/9 vs.)

Fakat O, verdiği nimetlere layık olanlarla olmayanları ayırt etmeyi diledi. Bu yüzden imtihanı var edip, iyiliklere, güzelliklere ve adalete ulaşmayı insanoğlunun tercihine ve çabasına bağlı kıldı:

“Ona doğru yolu gösterdik; buna isteyen şükreder, isteyen de nankörlük.” (İnsan 76/3)

“Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah da onların halini değiştirmez.” (Enfal 8/53)

Bununla birlikte Rahman olan Allah, hayır dileyenleri kendi çabalarıyla baş başa bırakmaz. Onları daima yardımı ile destekler:

“Uğrumuzda canla başla çaba gösterenleri yollarımıza eriştiririz. Hiç kuşku yok ki Allah, güzel ahlak sahipleri ile beraberdir.” (Ankebut 29/69)

Şu halde, insanların adalet içerisinde birlikte yaşayabilmeleri için önemli bir kurum olan devlet, sorumluluklarını kavramış Müslümanlar tarafından, o sorumlulukları yerine getirmek üzere ve günün şartlarına denk düşecek şekilde oluşturulur. Böylece imtihanlarını verirler ve Allah’ın vaat ettiği ödüle ne kadar layık olduklarını gösterirler. Allah ise uğrunda ortaya konan samimi çabaları yardımıyla destekleyerek, güzel sonuçlara ulaşmasını sağlar.

4- Müslümanlar tarafından oluşturulmuş bir devletin niteliği ne olacaktır?

Müslümanlar tarafından oluşturulmuş bir devletin, her şeyden önce bir ‘din devleti’, ‘şeriat devleti’ veya ‘şeriatı uygulayan’ devlet olmaması gerekir. Böylesi bir durum, din ile devleti aynileştirir; insanlar tarafından oluşturulan ve yönetilen bir mekanizmanın bütün hata ve kusurlarının dine mal edilmesine sebep olur. Oysa din Allah’ındır, onda hata ve kusur olmaz; devlet de dahil dinin hayattaki uygulaması ise insan anlayışlarının ürünüdür; eksiklik, hata ve kusur taşıyabilir. Devlete dini bir kimlik yüklemek, dinden anlaşılanların ürünü olan bir kurumu din gibi göstermek manasına gelir.

Devlet, insanların birlikte yaşama ihtiyaçlarının sonucu olarak doğmuş organize edici bir güç/kurum olduğuna göre, temsil ettiği halkın rengini taşıması doğaldır ve devletin halkıyla iç içe olduğunu, sorunlarını gördüğünü gösterir. Devletin bir rengin/dinin devleti olduğunu söylemek başka bir şeydir, bir rengi/dini yansıtması başka bir şeydir. İlkinde, kendi doğrularını din adına dayatan teokratik bir yapı, ideolojik bir devlet ortaya çıkar; ikincisinde ise dinin anlayış ve karakteriyle donanmış olan insanların, kendi doğrularını mutlak doğru (dinin doğruları) olarak dayatmadıkları ama inançlarını yansıtan adil bir yönetim tesis etmeye çalıştıkları bir yapı ortaya çıkar.

Müslümanların oluşturduğu bir devlet, doğal olarak İslam’ın rengini yansıtır, ama İslam değildir. Bir toplumda Müslümanlar ne kadar çok iseler ve toplumu oluşturan fertler bireysel sorumluluklarına ne kadar sadık iseler, devlet de o oranda toplumun aynası olur. Fakat Müslümanlar bir toplumda azınlıkta iseler orada daha özel şartlar devreye girer.

Dinin bir devlet modeli olduğuna inanan ve oluşacak devletin din kurallarına uygun olması gerektiğini düşünen zihniyet için, Müslümanların azınlıkta olduğu coğrafyalarda nasıl devlet oluşturulacağı sıkıntılı bir meseledir. Ya toplumu tümden Müslüman yapmanın yollarını bulmak zorundadırlar ya da azınlığın çoğunluğa tahakkümü anlamına gelecek yollara başvurmalıdırlar. Çünkü bu zihin yapısına göre dinin kurallarıyla yönetilmeyen bir devlet ‘küfür devleti’dir; böyle bir devlete itaat etmek ise ‘şirk’tir. Mesele bu noktada tıkanıp kalacaktır.

Oysa İslam, zulmetmemesi ve adaleti tesis etmesi haricinde yöneticiye özel bir konum biçmez. Halife kavramının sonradan kazandığı anlamlarda olduğu gibi, yöneticiyi yeryüzünde Allah’ın temsilcisi olarak nitelemez. Aynı şekilde Kur’an’da, ‘devlet’ kavramıyla ilgili de özel bir kullanım göze çarpmaz. Fakat Yüce Allah, ‘hüküm’ ve ‘güç’ ile ilgili ayetlerde, Müslümanlar için sorumluluklar bildirir ve hedefler gösterir. Bu sorumlulukların ve hedeflerin bir kısmı için Müslümanlar iktidar mekanizmasının gücüne ihtiyaç duyarlar.

Dünya üzerindeki devlet modelleri tamamen baskıcı ve zorba iken, Müslümanların oluşturacağı devlet modeli de kendisini daha fazla koruyan bir devlet olacaktır. Dünya üzerindeki devlet modelleri geniş katılımlı modeller haline geldiğinde ise, Müslümanların oluşturacağı devlet modeli de, daha açık ve daha yumuşak olacaktır. Fakat İslam’ın yaklaşımını doğru kavramış Müslümanların oluşturacağı bir devlet, kendi emsallerinden her durumda daha ileri ve daha adil bir nitelik taşıyacaktır.

(Şahsi yorumum odur ki) Müslümanların azınlıkta olduğu toplumlarda, toplumu oluşturan farklı inanç gurupları:

–  “Zulmetmemek ve adaleti tesis etmek” fikri üzerinde ittifak edebilseler

–  Herkesin inancını dilediği gibi yaşaması ve anlatmasını evrensel bir hak olarak tanısalar

–  Ve devlet yapılanmasını oluştururken, inanç guruplarına ittifakı denetleme imkanı veren mekanizmaları kurabilseler

Müslümanların böyle bir çatıda yaşamayı reddetmeleri için bir sebep kalmaz.

Bu noktada, “‘adalet’ ve ‘zulüm’ kavramları üzerinde nasıl ittifak edilebilir; bu kavramlar İslam’ın olduğu yerde gerçek anlamda var olabilirler” gibi bir itiraz yapılabilir. Fakat esas olan, bu kavramlar üzerinde tam bir ittifak (yani İslam’ın kavramlara yüklediği manalar üzerine bir ittifak) değildir. Çünkü şirk ve zulüm; insanın hevasını ilah edinmesi[31] ve kendi nefsine zulmetmesi ile başlar. Ve Yüce Allah’ın bahsettiği gibi insan nefsi üzerinde bekçi olabilecek, onu denetleyebilecek dünyevi bir güç yoktur.[32]

Bununla birlikte farklı inanç gurupları, birbirleriyle ilişkilerini belli esaslara bağlayabilirler. Kırmızı çizgilerini ortaya koyarak, uzlaşı noktaları belirleyebilirler. Her inanç gurubu kendi içinde inancını dilediği gibi yaşar, kendi şeriatını uygular ama toplumun tümünü ilgilendiren meselelerde toplumsal ittifaka bağlı kalır.

Nitekim Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin oluşumunda benzeri bir teşebbüste bulunmuş, ancak ömrü, projeyi tamamlamaya yetmemiştir. Müslümanların azınlıkta olduğu coğrafyalar için bu proje ilgiyi ve incelemeyi hak eden bir niteliğe sahiptir.

Bir İslam devletinin farkı, her inanç gurubuna; “senin dinini yaşamanın teminatı benim” demesindedir. İslam her durum ve ortamda insanların birlikte yaşayabilmelerinin imkanını oluşturur. Toplumu oluşturan kesimlerin üzerinde ittifak ettiği bir anayasa çerçevesinde, bir kesimin diğerlerine kendi görüşünü dayatmasını engellediği gibi, öte taraftan bir kesimin davranışlarıyla diğer kesimi rahatsız etmesine de imkan vermez. Kendi ortamlarında ve başkalarını rahatsız etmeden herkes kendi inancının gereğini yapar, ama ortak yaşam alanlarında toplumsal ittifaka uygun bir şekilde davranılır.

Sonuç

İslam-iktidar veya din–devlet ilişkisi, böyle kısa makalelerle tamamlanabilecek bir konu değildir. Her biri bir araştırma ve tartışma konusu olabilecek birçok alt başlığa sahiptir. Hatta konunun, hayatın farklı alanlarındaki boyutları ile ele alınması hacmi ve sınırları çok daha fazla genişletecektir.

Konu bu kadar çok, problemler bu kadar fazla iken; devlet konusunda en fazla isteğe sahip ve bu uğurda en fazla gayreti gösteren Müslüman kesimler, henüz bu konuları tartışmaya açık değildirler. Bu konular çerçevesinde gündeme gelen farklı fikirleri kolayca mahkum etmeye ve damgalamaya müsaittirler. Dolayısıyla bu konular, bir yandan da üzerinde konuşulması riskli konulardır.

Ne var ki, çabaların doğru yöne kanalize olabilmesi ve doğru sonuçlar elde edilebilmesi için bu konuların açıklıkla tartışılması gerekmektedir.

Biz burada, samimi Müslümanların doğru adımlar atabilmeleri için sınırlı bazı başlıkları gündem ederek; bazı konularda dikkat çekmek, bazı konularda ise fikrin önünü açmak için çabaladık. Fakat ne gündem edilen konuların yeterli olduğunu söyleyebiliriz; ne de bu konular çerçevesinde söylenenlerin son nokta olduğunu iddia edebiliriz.

Müslümanlar zihinlerindeki kalıpları yıkıp, dünyayı doğru algılamaya başladıklarında, Resulullah döneminde örnek bir toplum oluşturmuş olan İslam hayat sahnesine yeniden inebilecek ve parmakla gösterilen örnek toplumları yeniden oluşturabilecektir.

Bu noktada Müslümanlar; anlayışlarının ‘din’ değil, ‘dinden anladıkları’ olduğunu fark ettiklerinde önemli bir eşik aşılmış olacaktır. Bu eşik aşıldıktan sonra; uygulamaların ‘din’ değil, ‘o uygulamayı gerçekleştirenlerin dinden anladıkları’ olduğu gerçeğinin fark edilmesi gelir. Böylece zihinler, “dinin emrettiği uygulama nasıldı?” şeklinde değil, “dine uygun uygulama nasıldır” şeklinde çalışmaya başlar. Müslümanlar, (öncekileri örnek alarak) kendi dönemlerinin şeriatını oluşturmaya girişirler.

Bu yöndeki bir süreç doğal olarak farklı farklı uygulamaların ortaya çıkmasıyla sonuçlanacaktır.

Fakat

  1. Bu durum imtihanın bir gereğidir. Allah’ın rızasını kazanmak için samimiyetle çaba gösterenler olduğu gibi, farklı amaçlara hizmet eden art niyetli kimseler de çıkabilir. Sonuçta herkes hesabını Allah’a verecektir.
  2. Art niyet olmadığı sürece farklı ortam ve şartlarda farklı uygulamaların ortaya çıkması doğaldır.
  3. Farklı uygulama ve sonuçlara ön yargı ve zihin kalıplarıyla değil, amel-niyet ilişkisi yönünden yaklaşmak gerekir.

Müslümanlar bunu başardıklarında, köpüğün uçup gitmesi ve faydalı olanın geride kalması[33] gibi; art niyetli ve uç fikirler gidecek, fıtratın sesi olduğu için insanları ikna edebilen fikirler ise geride kalacaktır.

 

– BİTTİ –

 

[1]  Ali Bulaç. İslam ve modern zamanlarda din-devlet ilişkisi. Cogito (Yapı Kredi Yayınları). Sayı 1. Yaz 1994.

[2]  Önder olarak İstanbul’daki Patrik’i kabul eden, Yunanistan, Rusya, Bulgaristan, Romanya ve Sırbistan’da etkin olan Hıristiyanlık mezhebidir.

[3]  Önder olarak Vatikan’daki Papa’yı kabul eden en büyük Hıristiyan mezhebidir. 1054 Yılında Ortodokslukla yolunu tamamen ayırmış; iki mezhep, karşılıklı olarak birbirlerini aforoz etmişlerdir. Bu durum 1964 yılına kadar sürmüştür.

[4]  16. Yüzyılda Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde Katolik Kilisesi’ne ve Papa’nın otoritesine karşı girişilen Reform Hareketi’nin sonucunda doğmuştur (1529)

[5]  Kutsal Kitap – Romalılar 10:9

[6]  Kutsal Kitap – Elçilerin işleri 2:40–47

[7]  Kutsal Kitap – Korintliler 5–6, Galatyalılar 6:1–5, 1. Petrus 3:15

[8]  Durmuş Hocaoğlu. İslam, Laiklik, Sekülerlik ve Türkiye pratiği. Zaman gazetesi, 30/07/1998 Pazar, s 2

[9]  Durmuş Hocaoğlu. İslam, Laiklik, Sekülerlik ve Türkiye pratiği. Zaman gazetesi, 30/07/1998 Pazar, s 2

[10] Enbiya 21/35

[11] Beled 90/10

[12] Kehf 18/48-49

[13] Ankebut 29/2-3. Ayrıca Enes’ten bir rivayette Peygamberimiz şöyle buyurur: “İman, temenni ve dileklerle, ya da salih kişi gibi görünmekle olmaz. Kalpte yerleşmesi ve yaşayışın da doğrulamasıyla vücut bulur.”

[14] Furkan 25/1

[15] Teğabün 64/8

[16] Yunus 10/57

[17] Bakara 2/2

[18] Ankebut 29/2-4

[19] Zümer 29/29, Yusuf 12/39

[20] Al-i İmran 3/83, 85

[21] Burada kastedilen, İslam ile aynı kaynaktan geldiği halde sonradan tahrifata uğramış Hıristiyanlık, Yahudilik gibi inanç temelli dinler değil, diğer beşeri ideoloji ve hayat görüşleridir.

[22] Şia hariç

[23] Enfal 8/41

[24] Nisa 4/4

[25] İbn Teymiyye. “es-Siyasetu’ş-Şer’iyye fi Islahi’r-Ra’i ve’r-Raiyye” isimli risale. S, 149-150

[26] “İslam’da siyaset anlayışı” isimli makale: 1939 yılında Pencap Üniversitesinde sunduğu “İslam hukuku ve anayasası” konusundaki tebliğinden alınmıştır.

[27] Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55

[28] Doç. Dr. Abdülaziz Bayındır. Din ve Devlet İlişkileri: Teokrasi ve Laiklik. Birinci bölüm: Din ve devlet ilişkileri. Devletin dini.

[29] Doç. Dr. Abdülaziz Bayındır. A.g.e

[30] Doç. Dr. Abdülaziz Bayındır. A.g.e

[31] Furkan 25/43

[32] Furkan 25/43

[33] Ra’d 13/17

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir