İslamcılık, İslami Mücadele ve Kur’an / Mehmet Yaşar Soyalan

Giriş

Kur’an’da açık bir şekilde dile getirilen Habil-Kabil karşıtlığından da anlaşıldığı gibi insanlığın ilk günlerinden bu yana, yeryüzü, kendisine ve içindekilere egemen olmak veya orada barış ve huzur içerisinde, herkesin kendisi kalarak yaşamak isteyenlerin mücadele alanına sahne olagelmektedir. İnsanoğlunun tarihi, bu yönü ile kendisi ve hemcinsleriyle bu karşıtlık içerisindeki mücadeleler tarihidir.

Bu her şeye egemen ve sahip olma ile barış ve kendisi kalarak/olarak yaşama karşıtlığı en temel hatta en genel bir karşıtlığa tekabül etmektedir. Bu tekabulüyetin varlığı, her bir tarafın/karşıtın kendi içinde çok sayıda farklı karşıtlıkları barındırdığı/barındırabileceği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Aksine bu temel karşıtlığın ezeliliği ve hakem olma konumu her bir taraftaki iç karşıtlıkları ve bu karşıtlıklar içerisinde ortaya konan mücadeleleri daha sağlıklı analiz etmemizi sağlar.

Her bir taraf kendi mücadelesini -bugün pek çok örneğini gördüğümüz gibi- “hak”, “emek”, “adalet”, “özgürlük”, “huzur”, “barış” gibi her dönemde olumlu anlamlar içeren kelime ve kavramlarla betimleyip, en yüce değerlerle ve ulvi amaçlarla tanımlayabilirler. Göreceli veya şekilsel olarak her bir tarafın mücadelesini bu şekilde ifade etmelerinde bir gerçeklik payı da bulunabilir veya bir noktaya kadar gerçekten de öyle olabilir. Her bir taraf, kendilerine göre mücadele edeceği bir zalim veya kendisini haklı çıkaracağı bir mağduriyet durumu/kavramı ortaya koyabilir veya kendileri için böyle bir fotoğrafı resmedebilirler. Bazı durumlarda “zalim kim?”, “mazlum kim?”, ” kim hangi mücadeleyi veriyor?” sorularının hemen doğru bir cevabını bulmak mümkün olmayabilir. Mücadele edilenin zalim olması, mücadele edenin her durumda mağdur veya haklı olduğu anlamına gelmeyebilir. Zalim, her durumda bir mazlum ve mağduriyet üretebilir, ama üretilen bu mazlumiyetin her durumda haklı bir karşıtlığa tekabül ettiği anlamına gelmez. Zulmün devam etmesini sağlayan bir araç da olabilir. Bu nedenle bu karşıtlıklar, hak-zulüm karşıtlığında ayrı değil aynı safta (zulüm safında) bulunabilirler.

Bu açıdan mücadelenin kime karşı olduğu anlamlı olmakla birlikte mücadelenin ruhunu ve amacını kavramak için bu durum tek başına yeterli bir argüman değildir. Mücadelenin ilkelerinin, yönteminin, bileşenlerinin/ortaklarının, araçlarının ve amacının neler olduğunun bilinmesi onu tanımak ve tanımlayabilmek için zorunludur. Ancak bunlar bilindikten sonra yapılan mücadelenin temel karşıtlıktan hangi tarafa ait olduğu söylenebilir. İsimlerden, tarafların iddialarından veya salt görünenden kalkarak, olan hakkında bir kanaat belirtmek bazı durumlarda yanıltıcı olabilir.

Aynı şey geçmiş ve günümüzdeki “İslami veya İslamcı Mücadeleler” için de söz konusudur. İslami olanın ne olduğu bir tarafa, yeryüzünün üçte birini oluşturan Müslüman coğrafyada her oluşumun kendisini İslam ile ilintilendirerek tanımlaması, zalim de olsa mazlum da olsa bulunduğu konumu “İslami” argümanlarla meşrulaştırmaya/pekiştirmeye çalışması, üstelik bu coğrafyada çok sayıda farklı -hatta birbirine taban tabana zıt- İslam anlayışlarının varlığı, bu mücadelelerin “ne”liği ve “kim”liği hakkında konuşmayı zorlaştırmaktadır. Bu nedenle önce var olanı anlamak durumundayız.

Var Olanı Yani Kastedileni Anlamak

Burada ele alınan konu, “İslamcılık ve İslami mücadele” olduğuna göre, önce bu ifadelerle ne kastedildiğini keşfetmemiz gerekir. Gerçekten konu keşfedilecek kadar çok anlamlı ve karmaşıktır. İlgili kelimeler sıradan bildik kelimeler olsa da sıra, bunlarla ne kastedildiğini anlamaya geldiğinde anlamın karmaşık bir yapı arz ettiği veya içeriğinin buharlaştığını fark ederiz. Durum bu olunca ilgili kavramlar içeriğinin herkesin kendisine göre doldurduğu kelimelere dönüşür. Öyle ki oluşum ve eylemlerini bu isimlerle tanımlayan kesimlerin tavır, tanım ve davranışları da bu kelimelerin anlam dünyasını alabildiğine genişletir ve yeni yeni anlamlar kazanmasına neden olur. Böylece herkese göre ayrı bir İslamcılık ve İslami mücadele tanımı yapmak gerekir.

Bu nedenle üzerinde konuşabilmek ve bazı genellemeler yapabilmek için ilgili ifadelerin anlam sahasını daraltmak ve onları herkese göre anlama zorunluluğunun dışına çıkmak gerekir. Çünkü herkesin kendisine göre bir İslam’ı olduğu gibi kendisine göre bir İslamcılığı veya İslami mücadelesi de vardır.

Bundan dolayı ilk yapılması gereken şey, bu kelimelerle ne kastedildiğini ortaya koymaktır. Bilmemiz gerekir ki burada en açık olan şey konunun dünyevi olan ile ilgisidir. Herkesin üzerinde ittifak ettiği temel nokta burasıdır. Bu dünyada nasıl bir yaşantı özlemimiz var? Neyi, nerede, ne zaman, ne kadar, nasıl yaşamak istiyoruz, konunun özü bunlarla ilgili. Etkin mi, edilgen mi, emreden mi, emredilen mi, veren mi, alan mı olmak istiyoruz?

Acaba kastedilen şey salt bir iktidar mücadelesi midir? Yoksa hayatta sıradan insanlar olarak, doğru-yanlış, eksik-fazla kendi kabullerimizle, kendimiz olarak, kimseye haksızlık etmeden, mevcut imkânlardan yeteneğimiz ve çabamız oranında yararlanarak adil bir şekilde yaşamanın önündeki engellerin ortadan kaldırılması ve böyle bir ortamın inşa edilmesi için mücadele etmek midir?

Eğer durum gerçekten böyle ise böyle bir algıyı sadece “İslam” ön eki ile ifade etmek doğru olmaz. Çünkü böyle bir kaygı, hangi anlayış ve inanışa sahip olursa olsun her insan ve topluluk için söz konusu olabilir. Her canlı varlığını sürdürebilmek için bir şekilde benzer bir mücadelenin içinde olmak durumundadır. Hayat dediğimiz şey, ona böyle bir davranış içinde olmayı dayatır, o bilinçli veya bilinçsiz, örgütlü veya örgütsüz varlığını sürdürebilmek için kendisini bir mücadele içinde bulur. Ancak bunun adı “İslamcılık” olmasa gerektir. İslamcılık veya İslami mücadele dediğimiz şeyin, bu genel durumdan bağımsız olmasa da mücadelesinde bazı temel farklılıklarının bulunması gerektir. Yani herkesin, her anlayıştaki insanın ortaya koyduğu mücadeledeki şablonlardan, davranış kalıplarından farklı bazı özellikler de arz etmesi lazımdır diye düşünüyorum.

Acaba bu temel farklılıklar sadece simgesel ve İslam’a aidiyetle ilgili bir durum mudur? Yani farkları bunları sadece Müslüman bir kimlikle yapmış olmaları mıdır?  Yani İslamcılıkları veya İslami mücadeleleri bu kimlik altında, bu dünyada, bu dünyaya yönelik -yukarıda sayageldiğimiz- yapıp ettiklerinden mi ibarettir? Veya İslamcılık, kamuda/sosyal hayatta görünür olma veya oraya kendi ilkeleriyle egemen olma mücadelesinin veya taleplerinin adı mıdır? Kısacası İslamcılık benzer kodlarlarla, dünya nimetlerine talip olmanın, onu yönetmenin, bir sulta ve otorite oluşturmanın bir adı mıdır?

Talep ve tartışılanlara bakıldığında İslamcılık, kişinin iç serüveninden, arınma, olgunlaşma ve kendisi olma mücadelesinden farklı bir şey gibi görünüyor. Anlaşılan İslamcılık veya İslami mücadele denilen şey Müslüman’ın görünür dünyadaki konumunun ne ve nasıl olmasıyla, daha doğrusu sahip olmak istedikleri ve bunların oluşturacağı imkânlarla ilgili olsa gerektir.

Ayrıca geleneksel veya modern anlamıyla cihad/cehd dediğimiz şeyle, bu İslamcılık dediğimiz şey arasındaki bağıntıyı, ayniliği veya farklılığı ortaya da ortaya koymamız gerekir. Bunu yapmadan, bu kavramın Müslüman zihindeki karşılığını ortaya koymak mümkün olmaz. Bu gerçekleşmeyince herkes aynı kelimelerle konuşsa da aynı şey üzerinde konuşulmuş olmaz.

Biraz daha açalım. Sıradan bir Müslüman’ın, yani, ibadetlerini yapan, helal ve harama dikkat eden ve toplum içinde bir fert olarak yaşayan bir Müslüman’ın yapıp ettiği şeyler veya duruşu İslami bir mücadele veya İslamcılık olarak kabul edilmekte midir? Aynı şekilde kadim geleneksel sufi cemaatlerden/tarikatlardan birine ittiba etmiş ve hayatını o çerçevede idame ettiren birinin bu bağlamdaki konumu nedir? Aynı şekilde günümüz geleneksel cemaatlerini bu tartışmalarda nereye oturtacağız? Bu yapıları ve sıradan Müslümanların durumunu bu tartışmalar çerçevesinde öncelikli bir açıklığa kavuşturmamız gerekir ki tartışmada yol alabilelim.

Ancak günümüzdeki İslamcılık tartışmalarında bu alanlarda problemler olduğunu görüyoruz. Geleneksel yaşama biçimi, örgütlü ise yani bir cemaat çerçevesinde sürüyorsa farklı bir bağlamda, geleneksel bireysel dini yaşayış şeklinde cereyan ediyorsa farklı bir bağlamda ele alınıyor. Ayrıca bu durum, tanımlayanın konumuna göre de değişebiliyor. Kişi kendisini İslamcılık karşıtı bir konuma yerleştirmiş veya seküler bir algıya sahipse farklı, dini bir cemaat ve İslamcı bir algı içerisinde ise farklı bir tanımlama içerisinde buluyor. İslamcılık dediğimiz şey buna göre daralıp genişleyebiliyor.

Ancak kastedilen şeyin ne olduğunu anlasak bile İslami olanın ne olduğunu ortaya koymadan veya kişi ve cemaatlerin “İslami olanı”nın ne olduğunu resmetmeden, kısacası bu konuda bir tanım yapmadan yol almamız zor görünüyor.

İslami Olanın Tanımı

Var olanı anlamak biraz da onu tanımlamaya bağlıdır. Tanımlama yapmak da bazı ilke ve kuralları gerektirir. Hem kim, hangi İslami algıdan hareketle bir eylem ve davranış ortaya koymakta, tanımlamalar yapmakta hem de biz bunları değerlendirirken hangi kriterlerden hareketle konuşmaktayız, bunları belirlememiz gerekir. Bu açıdan öncelikle İslami olan nedir sorusu üzerinde durmalıyız.

İslam’ın Allah ve adalet algısı ile bireye/insana yüklediği sorumluluk çerçevesinde bir tanımlama yapabiliriz, buradan kalkarak bazı ilke ve kuralar tespit edebiliriz. Öncelikle söylememiz gerekir ki İslam’ın Allah’ı, insan ile ilişkilerinde kendisini Adalet ile sınırlandırmakta, ilke ve prensiplerini/dinini bu çerçevede vazetmektedir. İnsana yüklediği sorumluluklar da adalet ilkesinden hareketle belirlenmektedir. İnsan açısından durum ise sorumluluk ve irade sahibi bir varlık olarak adaleti ikame etmesidir. Kur’an’a göre insanın bu dünyadaki mücadelesi de bundan yani adaleti ikameden ibarettir[1]. Ancak bu adaleti ikame nasıl olacaktır?

Bu durumu hem günümüzdeki hem de tarihteki geleneksel yapılar ve anlayışlar çerçevesinde incelediğimizde Müslümanların İslam ve adalet algılarının içinde ciddi sorun barındırdığına şahit oluyoruz. Bireyleri bir yana bırakırsak kendilerini bir grup veya cemaat olarak ifade edenlerin Allah, İslam, hayat ve adalet algıları, siyasi, ekonomik, kelami, fıkhi, felsefi, yerel pek çok nedenden dolayı farklılaşmış durumdadır. Her bir yapı kendilerini farklı ilke, imge ve simgelerle tanımlamaktadır. Doğal olarak da bunlara uygun bir hayat yaşamaktadırlar. Verdikleri mücadeleler de bu çerçevede olmaktadır. Bunun sonucu olarak, ortak metinleri olan Kur’an’ın mesajlarını ve onun ilk uygulayıcısı olan Resulullah’ın mücadelelerini farklı okuma ve yorumlama biçimleri ortaya çıkmıştır.

İlahi metni farklı okuma biçimleri, birbirini nakzeden, hatta Kur’an’ın temel ilkeleri ve hedefleri ile çelişen farklı mücadele yöntemlerinin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ancak hepsinde ortak nokta adaleti salt kendileri için geçerli bir olgu olarak görmeleridir.  Tarih bunun örnekleriyle doludur. Bugün de her yapı kendi anlayışına uygun bir mücadele içinde yoluna devam etmektedir. Ancak bu mücadelelerin sadra şifa olmadığı da ortadadır.

Konuya Kur’an’ın temel ilkeleri ve ortaya koyduğu örneklikler çerçevesinde yaklaştığımızda ise farklı bir fotoğrafla karşılaşmaktayız. Bu durum Kur’an’da temel ilkeleri ortaya konan mücadele yöntemi ile kıyaslandığında daha net olarak anlaşılacaktır.

Kur’an’a göre bu adaleti ikame işi, adaleti ahlaki bir düstur olarak içselleştirmiş, sorumluluk ve irade sahibi kişiler tarafından gerçekleştirilecektir. Burada da belirleyici olan adalet ve ahlaktır. Bu nedenle adaleti ahlakın temeli olarak gören, sorumluluk ve irade sahibi bir birey, hangi eylem ve işi yaparsa yapsın, sonu zulüm ve ötekileştirme/dışlama olan bir davranış içerisine girmez. Aynı şekilde bunu Allah’ın sevdiği/olmasını istediği ve nefret ettiği/olmasını istemediği davranışlar çerçevesinde okuduğumuzda benzer sonuçlara ulaşıyoruz. Kur’an’ın bu konudaki ifadelerini şu şekilde özetleyebiliriz.

Allah, maddi durumları ister iyi ister kötü olsun, her durumda ihtiyaç sahipleriyle paylaşan, öfkelerini yenip insanların hata ve kusurlarını bağışlayan güzel davranışlı kimseleri (muhsinin) (Ali İmran, 3/134); verdiği sözü yerine getirip, emanete hıyanetten sakınanları (muttakiler) (Ali İmran, 3/76); servetlerinden harcayarak kendilerini tehlikeye atmayanlar (böylece cehennem ateşinden korunanları) ve iyilik yapmaya samimiyetle devam edenleri (Muhsinleri) (Bakara, 2/195); pişmanlıkla kendisine yönelenleri ve özlerini temiz tutanları (tevvablar) (Bakara, 2/222); sıkıntılara göğüs gerenleri (sabredenler) (Ali İmran, 3/146); işlerini danışma ile yapıp, sonunda Allah’a tevekkül edenleri (mütevekkiller) (Ali İmran, 3/159); muhatapları kim olursa olsun adil olanları ve her durumda adaleti gözetenleri (muksitler) (Maide, 5/42); günah kirinden arınmak isteyenleri (mutahharrinler) (Tevbe, 9/108) sever.

Aynı şekilde Yüce Rabbimiz, haddi aşanları (mu’tedinler) (Bakara, 2/190); bozguncuları, fesat çıkaranları (fesad) (Bakara, 2/205); günahkâr inkârcıyı (keffarin esim) (Bakara, 2/276); kafirleri (Ali İmran, 3/32); zalimleri (Ali İmran, 3/57); böbürlenip kibirlenenleri (muhtelen fehur) (Nisa, 4/36); günah işlemeyi alışkanlık haline getirmiş kimseleri (hevvanen esim) (Nisa, 4/107); haddi aşanları (müsrifun) (Araf, 7/31); hainleri, (hainin) (Enfal, 8/58); kibirlenip büyüklük taslayanları (müstekbirler) (Nahl, 16/23); hain nankörleri (havvenun kefur) (Hac, 22/38); kendini merkeze alıp şımaranları (ferihin) (Kasas, 28/76) sevmez.

Özellikle şu ayette, ahlaki davranışların ne olduğu, iyi ve kötünün yeryüzündeki tezahürü sade ve öz bir şekilde ortaya konmaktadır. “Ey peygamber, inanan kadınların, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri çocuklarını öldürmemeleri, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri ve hiçbir iyi işe karşı çıkmamaları şartıyla sana biat etmeye geldikleri zaman biatlarını kabul et ve Allah’tan onların bağışlanmalarını dile! Çünkü Allah çok bağışlayandır merhamet edendir” (Mumtehine, 60/12).

Bu ayette öz olarak anlatılanlar, ortalama bir insanda bulunması gereken ahlaki ilke ve değerlerdir. Olumlu veya olumsuz olarak tasnif edebileceğimiz bu davranışları şu başlıklar altında özetleyebiliriz:

  1. Doğru ve dürüst olmak, yalan söylememek, iftira etmemek.
  2. Kibirlenip büyüklenmemek, haddini bilmek.
  3. Başkasının hakkına tecavüz etmemek, hırsızlık yapmamak, her türlü zulümden uzak durmak ve adil olmak.
  4. Paylaşmak; her durumda insanlara yardım etmek (ekonomik, bedensel ve bilgi vs. yönünden).
  5. Fuhuş ve ahlaksızlıktan uzak durmak.
  6. Ana-baba ve yakınlardan başlayarak bütün insanlara iyi davranmak.
  7. İşleri konusunda insanlarla istişarede bulunmak.
  8. Cana kıymamak.
  9. Çevreye zarar vermemek.

İşte bu ilkeler çerçevesinde oluşmuş bir yöntemle, bu ilkeleri özümsemiş, bunları yaşamlarının sıradan bir parçası haline getirmiş bireylerin oluşturduğu toplumların verdiği bir mücadele ile ancak zulmü ortadan kaldırıp adaleti ikame etmek mümkün olabilir.

Bu ilkelerden bakıldığında, kişi ister herhangi bir vahada veya adada tek başına yaşıyor olsun, isterse aidiyet içinde olarak veya olmayarak bir toplulukla birlikte bir köyde veya metropolde yaşasın, hayatının her aşaması bir mücadele ve eylem içinde geçmek durumundadır. İlkeli olmak ve bir ilkeye göre yaşamak kişiyi bir model ve örneklik haline getiriyor. Kendisine ve çevresine karşı duyduğu sorumluluk aynı zamanda ona saygı duyulmasına ve örnek alınmasına da neden oluyor. Herkesin bir şekilde birbirinden etkilendiği ve birbirlerini örnek aldığı bir topluluk adaletin ikame edilmesine ve onun gelecek kuşaklara taşımasını da sağlıyor. Eğer kişi bu ve benzer ilkeleri olmadan yaşıyorsa, ister istemez çevresindekilerle bir çatışma içerisine girmek durumunda kalıyor ve çevresini de bir kaosa sokuyor.

İlkesiz ve kuralsız olmak, sadece ilkeleri ve kuralları olanları değil, kendisi gibi ilkesi ve kuralları olmayanların da ötekileştirilmesi sonucunu doğuruyor. Çünkü kişisel çıkarlar kendisiyle sınırlı olduğu için ancak tek kişilik dünyalar inşa ediyor. Sınırsız sayıdaki tek kişilik dünyalar, yeryüzünü çıkarların savaş alanına dönüştürüyor. Bu da toplumsal hayatta çatışma ve kargaşa demektir.

Ayrıca ilkesiz olmak kişiyi ya tümüyle edilgen kılıp bir başkasının uydusu haline getiriyor ve onu kendisi olmaktan çıkarıyor ya da onu kendini yeterli gören ve her şeyi ben merkezli düşünen ve hayatında başkasına yer vermeyen her şeyi tahrif ve tahrip eden bir nesneye/canavara dönüştürüyor. Özellikle modern metropoller bu algıyı her gün biraz daha egemen kılıyor ve kaos ortamını daha da kesif hale getiriyor.

Var Olanın Değerlendirilmesi

Yukarıda saydığımız bu Kur’ani ilkeler ilk defa Resul önderliğinde ve örnekliğinde ona inananlar tarafından benimsenerek, adalet toplumsal hayata egemen oldu. Her renkten, farklı etnik kökenden ve anlayıştan gelen insanlar adalet potasında eriyerek bu ilkeler çerçevesinde bir millet oluşturdular. Böylece Kur’ani mücadelenin seçkin örnekliklerini ortaya koydular.

Daha sonraki yıllarda millet olma şuurunun yerini kabile asabiyesine ve dünyanın geçici nimetlerine devretmeye başlamasıyla birlikte bu örneklikler azalmaya, adaletin yerini haksızlık ve zulüm almaya başladı. Dünyevi çıkarlar, insani hırs ve tutkular, Kur’ani ilkelerin örtülmesine neden oldu. Kur’an’ın Allah algısı yerini cahiliye ve kadim egemen kültürlerin Allah algısına bıraktı. Bu algı insanın iradesinin elinden alınmasına neden olduğu gibi sorumluluğunun da egemenlerin iradesine devredilmesi sonucunu doğurdu. Aynı şekilde örnek alınabilinir, “üsvetül hasene” olan Resul algısı, yerini her şeyin kendisi için yaratıldığı, mucizeler içinde yaşayan, her şeyi yapabilen ancak iradesi olmayan ve muhataplarının kendisine ulaşması asla mümkün olmayan bir “nur”dan peygambere bıraktı.

Peygamber algısı hayatın dışına çıktığı oranda din algısı da tersine somutlaştı ve katı, somut algı ve anlayışlar dine egemen oldu. Din, şekil ve katı kurallardan oluşan ve bazı kişilerin ağzından çıkan şeraite dönüştü. Her şey zıddını doğurduğu gibi bu anlayışlar da çok geçmeden zıddını doğurarak Batıni tepkisel yapılar ve oluşumlar ortaya çıkmaya başladı. Öyle ki bir noktadan sonra din ve hayat, bazıları için ne olduğu belli olmayan, anlaşılamayan, kavranamayan, en önemlisi de ölçülemeyen salt soyut Batıni fikir ve düşüncelere boğuldu. Hayat doğaüstü güçlerin, keramet ve mucizelerin kontrolüne geçti. Keramet göstermeyenin ilmine itibar edilmediği için, ilmine itibar edilecek ilim ehli bulunamaz oldu. Tüm bunlar olurken egemenler egemenliklerini en acımasız şekilde sürdürmeye devam ettiler. Halk Batınicilerle zahiriciler arasında sıkışıp kaldı. Egemenlerden kurtulmak için kâh zahiricilere yöneldiler kâh Batınicilere…  İnsanın özgürlüğünü önemseyen, onun iradesine vurgu yapan ve herkes için adalet isteyen akımlar da çıkmadı değil, ama bu kargaşa ve gel-gitler arasında hayata egemen olan bu iki zıt kutuplu ama yanılgıyı tekrarlayan büyük yapılar yanında bunların pek esamesi okunmadı.

Hangi Allah, resul, din, ahlak ve adalet algısı egemense Müslümanların mücadelesi de o şekle büründü. Kısmi yapılanmalar dışında, Kur’ani ilkeler çerçevesinde oluşmuş kalıcı mücadele örneklikleri ortaya konamadı. Çünkü algılar anlayışları, anlayışlar yöntemleri belirlediği için Peygamber dönemi hep bir “Altın Çağ” olarak kaldı. Bu “altın çağ” metaforu, aynı zamanda var olan eksik, sorunlu, gayri adil yapıları meşrulaştırma işlevi gördü. Çünkü o “altın çağ”ın sakinlerinin her birisi güneşin etrafındaki gökteki bir yıldız gibiydi. Kendileri ise yeryüzünde aciz, sorumluluklarını başkasına devretmiş iradeleri ellerinden alınan sıradan kullardı/kölelerdi.

Ancak hayatın acı gerçekleri onları isyana zorladığında, içinde adalet olmayan zahir-batın karşıtlığından birisi ve silahlı bir grup ve cihad erleri olarak siyasi arenada veya savaş meydanında yerlerini aldılar. Öyle ki bu akımlar, hayatın bütün alanlarının bir savaş alanı olduğu anlayışıyla hareket ederek, her biri karşıtını/düşmanını yok eden bir savaş makinesine dönüştü. Yüzyıllar boyunca Müslüman yöneticiler önderliğindeki Müslüman ordular karşılıklı olarak, daha önceden fethedilmiş Müslüman coğrafyada “cihad” adı altında Müslüman kardeşlerinin kanlarını döküp, kadın ve çocuklarını esirler edinerek, kendi canları karşılığında cenneti satın aldıklarını sandılar. Bir avuç toprak parçası, bir tadımlık iktidar için “Müslüman mücahitler”, Müslüman kardeşinin canını, malını, namusunu kendilerine mübah/helal sayarak kurdukları yeni iktidarlarında içinde adaleti barındırmayan İslam şeriatını hâkim kıldıklarını söylediler. Bu iktidarlar Muhammed Resulullah’ın metodu yerine kendilerini çoğunlukla Moğolların yöntemi “bul ve yok et” yöntemine yakın hissediyor olmalılar ki, geçtikleri yerler bir viraneye dönüşüyordu. Oysa Hz. Peygamber önderliğindeki Müslümanlar Mekke’ye girdiklerinde, yıllarca kendilerine kan kusturmuş olmalarına rağmen, intikam duygusunu bir tarafa atıp, geçmişi geçmişte bırakarak yeni beyaz bir sayfa açarak, karşıtlıkları ve düşmanlıkları ortadan kaldırmışlar, kan davasına imkân vermemişlerdi.

Yüz yıllarca, Müslüman coğrafyada Sünni, Şii’yi, Şii Sünni’yi ötekileştirerek kendini var etti. Şii, ötekileştirecek Sünni, Sünni ötekileştirecek Şii bulamadığında kendi içinden bir öteki bulmada zorlanmadı. Kendi içinde öteki üreterek, küçüldükçe küçüldüler. Ancak kendi küçük dünyalarını sorgulamak, onu aklıselim ve zalim olmayan her bir bireyi içine alacak şekilde büyütmek akıllarından bile geçmedi. Veya muhatabı insan olan ve herkesi kucaklayan adil bir düzen kurarak, o düzen içerisinde herkesin ve her anlayışın kendisi olarak, her şeyin olması gerektiği gibi olacağı bir yapı kuramadılar. Olması gereken, bizim kurduğumuz küçük yapımızdır dediler ve bu küçük yapılarına kayıtsız şartsız tabi olacak, teslim olacak, biat edecek kul ve kullar aradılar/beklediler.

Tepkisel oluşumlar, ancak kaşı tepkisel oluşumlar icat ederler. Doğaları gereği adil bir düzen kuramazlar, çünkü ancak öteki üreterek varlıklarını devam ettirebilirler. Adalet onların elinde iktidarlarını koruyup keskinleştiren bir kılıçtan öte bir şey değildir. Öteki de pusuya yatarak kendi zamanını kollamaya başlar. Dolayısıyla adaleti ruhlarına sindirememiş gruplar, ancak içinde başkası olmayan kapalı devre yapılar kurabilirler. Başkası ile karşılaştıklarında düzenleri birden altüst olur. Bu nedenle bunlar içinde “başkası” olan ve onlarla eşit düzeyde barışık insanlar olarak yaşamayı beceremezler, dinlerinin elden gideceğini, namuslarının kirletileceğini ve iktidarlarının yıkılacağını zannederler. Bu nedenle tepkisellikle var olan kimlikler ve onların oluşturduğu yapılar, bireyin özgürlüğünü önceleyen adil bir düzen kurmak yerine sıradan sultanlıklar inşa ederken, “rüzgâr eken fırtına biçer” gerçeği nedeniyle, daha katı ve acımasız yeni karşıt tepkiselliklerin tohumlarını toprağa atmaktan başka bir şey yapmazlar. Adil bir düzenin inşasına kadar bu kısır döngüler sürer gider.

On dokuzuncu yüzyıl sömürgeler çağına geldiğimizde Müslümanlar, “benim”, ” bizim” diyecekleri, üzerinde devletçilik yaptıkları bir toprak parçalarının kalmadığını gördüler. Yine gördüler ki ötekileştirerek kendilerini var kılabilecekleri, “kafir”, “sapık, “fasık” diyecekleri karşıt ideolojik ve fikri yerel yapılar da kalmamıştı. Herkes kendi canının derdine düşmüştü, hatta “devlet” bile çoğu kimsenin umurunda bile değildi. Yaklaşık iki yüz yıl böyle geçti. Kendilerine geldiklerinde, dillerinin, kültürlerinin, geleneklerinin, alışkanlıklarının, araçlarının, ihtiyaçlarının değişmiş olduğunu gördüler ve tarihi yenilginin boyutlarının farkına vardılar.

Bu yenilgi beraberinde, yıllarca birbirini ötekileştirmiş olanların birbirini yeniden keşfetmeleri ve “kardeşler” olabilmeleri için yeni fırsatlar ve imkânlar ortaya çıkardı denirken, kadim Müslüman coğrafyadaki halkların her birinin, Türk, Arap, Fars, Azeri, Peştu, Kürt, Berberi, Çerkez, Malay gibi ulusal bir kimlikle yeniden tanımlandıklarını gördüler. Üstelik her bir unsur tanımlandığı şeyde bir hikmet arayarak, kendini o tanıma ait hissediyor, onu sahipleniyor ve bu yeni sığınağına dört elle sarılıyordu. Coğrafyaları da bu kimliğe göre yeniden dizayn edilmişti ve yeni egemenlik ve hükmetme biçimleri ortaya çıkmıştı. Artık Müslümanlar bu modern tanımlamalar üzerinden birbirini ötekileştirmeye ve birbirine yabancılaştırmaya çalışıyorlardı. Yabancılaştırma ne kadar derinleştirilirse, o kadar kendileri olabileceklerini zannediyorlardı.

Modern dönemler modern karşıtlıklar/tepkisellikler icat ederek, birey ve toplumların hem kendileri olmalarının önüne geçilmiş oluyor hem de adil ve sağlıklı oluşumların ortaya çıkmasının önüne geçiliyordu. Ulusal aidiyet düşüncesi öyle etkili ve bağlayıcı bir algıya dönüştü ki, sizin bir başkasını ötekileştirmek veya bir başkasının sizi ötekileştirmek için herhangi bir şey yapması gerekmiyor. Sizin doğduğunuz aile veya coğrafya, konuştuğunuz dil veya ulusal devletlerin size verdiği ve yanınızda taşımak zorunda bırakıldığınız nüfus cüzdanları öteki olup taşlanmanız için yeterli oluyor.

Böyle bir tanımlama ve algı günümüz Müslüman zihnini de çekip çeviriyorsa, elbette bu zihnin ortaya koyduğu mücadele yöntemi, mücadelesini yaptığı şeyler, olmazsa olmaz dediği kırmızıçizgileri de bu çerçevede belirginleşip ortaya çıkıyor. Fikri, ideolojik, siyasi mücadeleler, hatta kavga ve savaşlar da bu çerçevede cereyan ediyor. Yeni paradigmalar, yeni koalisyonlar, yeni kutuplaşmalar bu ulusalcılık ve milliyetçilik algısı üzerinden oluşturuluyor. Sermayenin küreselleşmeye başlaması ve dünyanın tek devlet haline gelmiş olması hali Milliyetçi ve ulusalcı düşünce biçimine bir halel getirmiyor, aksine küresel sermayenin toplumların içerisine daha kolay nüfuz etmesine neden oluyor. Aynı zamanda bu durum kendi içinde karşıtını ürettiği için egemenliğinin daha belirgin ve kalıcı olmasına da neden oluyor. Müslümanlar da böyle bir dünyanın içinde bu argümanlarla, bu karşıtlık içerisinde kendilerini ifade edip örgütleniyorlar ve İslami mücadelelerini bu çerçevede gerçekleştiriyorlar.

İşte İslamcılık dediğimiz şey tam da böyle bir ortamda ortaya çıkıyor.

İslamcılık

İslamcılık, bugünün dünyasında iktidar talebi olan, kendi kimliği ile var olmaya çalışan her tür anlayıştan İslami yapılanmalar için kullanılan bir isimdir. Modern bir isimlendirmedir ve daha çok karşıtlarının üretip kullandığı bir isimdir. Her tür isimlendirme gibi zamanında bir yaftalama, ayrıştırma ve suçlama için kullanılmış olsa da bir noktadan yaftalananlar da bu tür tanımlama ve isimlendirmeleri normal karşılayıp kendileri de benimseyip kullanmaya başlıyorlar. Ancak ben hala problemli bir isimlendirme olduğu kanaatindeyim.

İslamcılık, gelenekselinden, yenilikçisine günümüzdeki her tür anlayışın, gerek fikri, gerek siyasi düzeydeki örgütlü örgütsüz bütün oluşumlar için kullanıldığı için, çok genel, kendi kimliği ile var olma ve mevcut olandan pay alma arzusu dışında bir ortak hedeften söz etmek mümkün olmaz. Bütün geleneksel tonları ve mezhebi algıları içinde barındıran oluşumlardan söz etmemiz mümkün olduğu gibi, her şeyi ile yeni ve modern oluşumlardan ve fikri akımlardan söz etmek mümkündür.

Bu nedenle her oluşum, fikrini, dünya ve devlet taleplerini ait olduğu kodlar üzerinden yapar. Tamamen tepkisel, yarı tepkisel, edilgen veya özgün yapıları sahip oldukları bu kodlarla, bu kodların günümüzdeki yansımalarıyla ilgilidir.

Elbette geçmişte olduğu gibi günümüzdeki oluşumlar da kendilerini Kur’an, Sünnet gibi temel dini refarans kaynaklarıyla ve mezhep, ekol, siyasi yapı gibi ilk dönem yapılanmalarla ilintilendirmeye ve görüş ve eylemlerini buralara dayandırarak açıklamaya çalışırlar. Ancak ortaya koydukları fikir eylem ve talep yeni bir duruma işaret eder. Düşüncelerini, ister sadece Kur’an’dan veya Kur’an-sünnet birlikteliğinden, ister herhangi bir tefsir veya fıkıh kitabından, isterse bir mezhebin düşüncelerinden oluşturmuş olsunlar, yaptıkları ve söyledikleri şey yeni bir şeydir ve bugünün şartları esas alınarak üretilmişlerdir. Bugünün ihtiyaçlarının ürettiği bir dil ve algı ile yapılan bir okumadır. Ortaya çıkan her tür düşünce ve eylem böyle bir okumanın sonucudur.

Bunların tasnifi ve hangisinin daha isabetli olduğu tartışmaları da göreceli ve tartışmayı yapanın durduğu yerle ilgi bir durumdur. Bu tespit, yapılan her şeyin mübahlığının deklare edilmesi anlamına gelmeyeceği gibi tersini de söylemez. Çünkü sonuçta tespiti yapan da okuyan da bunları bulunduğu yerden okumaktadır ve bulunduğu yer de yeni bir durum ve kendisine özgüdür. Bir bakış açısına ve düşünme kodlarına hatta yargı ve önyargılara sahiptir. Bu geçmiş ve günümüzdeki her bir birey için söz konusudur. Aynı amaç etrafında toplanmış topluluklar da bu değerlendirme ve genellemenin dışında değildir.

Mesela ben bu makalenin baş kısımlarında bir hareketin İslami olmasının imkan ve şartlarını, kendi algım ve müktesebatım çerçevesinde dile getirerek bazı ilke ve prensipler tespit etmeye çalıştım. Dolayısıyla İslamcılıkla ilgili yaklaşımım o satırlardan çıkarılabilir. Ancak ben kendisini İslami mücadele içinde gören ve kendisine Kur’an’ı ve ilk dönem uygulamalarını refarans gösteren hiçbir yapıyı toptan reddetme ve kabullenme taraftarı değilim. Yukarıda dediğim gibi, refarans gösterilen şey ne olursa olsun yapılan şey modern bir okuma ve uygulama olduğu için mutlak doğrulardan söz etmek hayli zordur. Bu nedenle her yapı içinde bazı doğruların ve doğru uygulamaların olduğu gibi yanlış olarak görebileceğimiz algılamaların bulunması da gayet doğaldır. Konuya bu çerçeveden baktığımızda bu yapılarda doğru olarak gördüklerimizi aynı zamanda bizim de doğrularımız olduğunu söyleyebilirim. Elbette hareketin temel felsefesi, yönü herkes gibi benim için de çok önemli ve en temel belirleyicidir.

Bu açıdan bakıldığında her hareket ve oluşum kendi rolünü oynamaktadır. Oynamaya da devam etmesi gerekir. Yanlış görenler gördükleri yanlışları ifade etmeli, düzeltilmesi gerekenleri düzeltmelidir. Tehlikeli olan tek kutuplu ve tek merkezli bir dünyanın ve devlet aygıtının oluşmasıdır. Aynı zamanda “körler sağırlar birbirini ağırlar” algısı da sağlıklı düşüncelerin ortaya çıkmasını ve nimetlerin adil bölüşümün önünde engeller oluşturur. Daha önce dile getirdiğimiz gibi bu tür yapıların egemen olduğu ortamlarda adalet tecelli etmez.

Ancak adına ister İslamcılık diyelim, ister İslami mücadele diyelim, en radikalinden en soft ve gelenekseline kadar her oluşum ancak talep edeni varsa ayakta durur. Ayakta durduğu sürece de müntesipleri açısından bir anlam ve değer ifade ediyor demektir. Özellikle küresel sermayenin ve militarist güçlerin baskı ve tahakkümünü daha çok hissettirmeye başladığı bugünün dünyasında İslamcılığın, bunlar karşısında önemli bir işlev gördüğü kanaatindeyim.

Gerçi bazı tonlarıyla İslamcılık, egemen güçlerin işgal ve saldırılarına zemin hazırlasa, Müslüman dünyadaki bölünmüşlüğü ve parçalanmışlığı hızlandırsa da Müslüman coğrafyada öze dönüşe ve yeni kimlik oluşumlarına önemli katkılar sağlayabileceği gibi yeni imkanların kapılarını aralayabileceğini de düşünüyorum. Ayrıca bu tür hareketler ve çok merkezlilik/taraflılık, sağlıklı ve adil yapılanmaların gündeme gelmesine yol açabileceği gibi, irade ve sorumluluk sahibi bireylerin toplumlarla kaynaşıp çoğalmalarına da neden olabilir. Tabi bu durumun aynı zamanda en azından belli bir zaman için bir kaosa ve anarşiye işaret edebileceğini de söylemeliyim.

Ancak şunu söylemek gerekir ki Peygamber sonrası tarihine baktığımızda her şeyi ile sahiplendiğimiz, hakkaniyete uygun, öteki üretmeyen, kim olursa olsun zalime karşı ve adalet herkes içinde olduğunu söyleyebileceğimiz bir siyasi oluşumdan söz edemiyoruz. Zaman zaman bu tür düşünceleri seslendiren fikri oluşumlar ortaya çıkmış, düşüncelerini kuşaktan kuşağa aktarmış, tüm yapılar üzerinde az çok bazı etkiler bırakmış olsalar da onların bu düşüncelerini bir bütün olarak ete kemiğe büründürdükleri adil bir sosyal düzen kurduklarına şahit olmuyoruz. İnsanın aceleciliğinden veya tepkisel olanın daha kolay elde edilir olmasından olsa gerek ideal olan daha çok kitaplarda kalıyor. Ancak, ideal olanın egemen olması için, ideal olanı yılmadan gündemde tutmak, hayatın içinde var olduğunu göstermek, ideal olanın sıradan olduğunu anlatmak ve ideali yaşayanların sayısını arttırmak ve hayatı normalleştirmek gerekiyor.

Sonuç

Sonuç olarak sunu söyleyebiliriz. Müslümanların günümüz için ortaya koydukları herkes için örnek olabilecek bir mücadele biçiminden söz etmek mümkün değildir. Bunu sadece uygulama açısından değil teorik arka plan açısından da söyleyebiliriz. Bunun pek çok sebebi olmakla birlikte temel sebebin, bu hareketlerin zahirilik ve Batınilik arasına sıkışmış tepkisel hareketlerden oluşuyor olmalarıdır. Ayrıca geleneksel algının inşa ettiği temel kodların ötesine geçilememesi ve sürekli öteki üretmesi de bu hareketlerin sorunlarından birisidir. Bir başka temel sorun da muhatabını tanıyamamak ve onu da içine alacak şekilde bir düşünsel yapının inşa edilememesidir.

Tüm bunlarla birlikte batı dünyasında olup bitenleri gereği gibi anlayamamak, batı düşüncesinin kodlarını çözüp alternatif bir bakış açısı ortaya koyamamak da modern İslami yapılanmaların temel sorunlarından birisidir. Bu durum bilinçli veya bilinçsiz bir öykünmenin de sebebi olmakta, ayrıca marjinal, tepkisel veya teslimiyetçi yapıların da kaynağını oluşturmaktadır.

Ancak buna rağmen son yüz yılda yaşananlar ve elde edilen tecrübeler, Müslümanlar için yeni “altın çağlar” inşa etmelerinin kapılarını aralamaktadır. Olanları hayra dönüştürmek Müslümanların elindedir.

 

 

[1]  Konu ile ilgili daha kapsamlı değerlendirmeler için, “Kutsalın Egemenliğinden Adaletin Egemenliği” (İşaret Yayınları, İstanbul) kitabımıza başvurulabilir.  Özellikle “Adaletin Egemenliği ” bölümü 169-202 sayfaları arasında bu konular tartışılmaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir