İslamcılık: Tamam mı Devam mı? / Mehmed Durmuş

Print Friendly, PDF & Email

Doğrusunu söylemek gerekirse, İslamcılık terimi bana hiç sevimli gelmemektedir. Bununla beraber terime, İslam’a, onun nebevî işlerliğini kazandırma anlamını yükleyen Müslümanların bu niyetlerini de teslim etmek gerekir. Fakat bana kalırsa, İslamcılık terimi kullanılmadan bu ‘İslamcı’ niyet ifade edilmelidir. İslam’ın ilk teşekkül döneminde böyle bir adlandırmaya gerek olmamıştı. Günümüzde, hedef ve yöntemleri birbirine çok tezat grupların bile kendilerini ‘Müslüman’ olarak adlandırmaları, bunların içinde İslam’ı hayatta egemen hale getirme çabasını ifade etmenin zorluğu, ‘İslamcılık’ terimini kullanmanın haklı gerekçesi olarak açıklanmaktadır. Bunda doğruluk payı elbette vardır, fakat aslında benzer sıkıntı, Kur’an’ın vahyedildiği o ilk dönemde de mevcuttu. O günkü toplum da Allah’ı var sayıyordu, fakat ulûhiyet meselesinde yollar köklü biçimde ayrışıyordu. Kur’an, “Allah’tan başka ilah yoktur” ilkesiyle, müşrikleri açık düşürmüş, geleneksel din ile İslam arasındaki o muazzam farkı ortaya çıkartmıştır.

Kur’an’daki mücadele anlayışı ile ‘günümüz İslamcılığı’nın aynı zemine oturduğunu iddia ya da reddetmek için, öncelikle günümüz İslamcılığı ile neyi kastettiğimizin çok iyi bilinmesi gerekir. Kabul etmek gerekir ki, günümüzde tek tip bir ‘İslamcılık’ yoktur. Günümüzde kimi ‘İslamcılık’lar şiddeti öncelemekte, kimisi ‘daru-l harp fıkhı’ diye bir yol tutturmakta, kimisi de eman müessesesi ve hılfu-l fudûl gibi örneklerden hareketle, demokratik düzenleri tedrici şekilde ıslah etmeye heveslenmektedir. Bu İslamcılıkların hepsi de sorunludur ve hiçbirinin, Kur’an’daki mücadele metoduyla uyuşmadığı kesindir.

Sanırım soruya şu şekilde bir müdahalede bulunmak yerinde olacaktır: Günümüzde, Kur’an’ın mücadele anlayışına/metoduna, nebevî usule uygun, Kur’an’daki ile aynı zemine oturan bir ‘İslamcı’ mücadele mümkün müdür? Kanaatimce bu sorunun cevabı kesin olarak ‘evet’tir. Kur’an’daki mücadele anlayışı/metodu, sadece 7. yüzyıl Arabistan cahiliyesine özgü değildi. Kur’an’ın mücadele metodu her çağda yenilenebilir bir metottur. Bu anlamda cahiliyenin, küfrün ve şirk sisteminin doğasında herhangi bir değişme olmamıştır. İslam’ın, tevhid akidesinin doğasında da bir değişme olmamıştır. Değişen sadece bugünün ‘İslamcı’sıdır. Yani Kur’an, kendini Müslüman olarak tanımlayan herkesten, nebevî örneklikte mücadele beklemektedir.

Günümüzde Allah’ın razı olacağı tarzda bir tevhid mücadelesi başlatmak, bu işe ehil Müslümanların ödevidir. Tevhid mücadelesi sloganik olmaktan, yüzeysellikten uzak, ilme dayanan, nebevî metoda sıkı sıkıya bağlı, cesur ve kararlı bir iradeye dayanmalıdır.

İslamcılığa, İslam’ın nefislere, topluma ve siyasete egemen, kısacası İslam’ın yaşam biçimimiz olması için mücadele etmek anlamını verdiğimizde, bugün de sürdürülmesi gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Böyle bir yol, peygamberlerin yoludur. Son nebî Muhammed (sav)’in yolu da budur işte. Bu, Allah’ın bizlere yüklediği bir görevdir ve kıyamete kadar devam edecektir. İslamcılığın konusu da bu olmalıdır. Bu görevi ‘unutmak’, bir zamanlar birlikte hareket ettikleri yoldaşlarıyla hala aynı yerde duruyor olmamak adına, mevkî değiştirmek, Müslüman’ım diyen kimselerin başını yere eğdirmesi gereken bir tutumdur. Müslümanların, aşamadıkları engeller karşısında pes edip, sonra da kendi fikirlerini suçlu göstermeleri talihsizce bir dönüşümdür.

“Çağın gereği” cinsinden, İslamcılığın kendine has farklı yönleri gibi söylemlerin daha açık olması gerektiğini düşünüyorum. Yukarıda değindiğim gibi, her ne kadar çağ değişmiş, imkânlar, yaşam biçimleri farklılaşmış, teknoloji ve modern devlet düzeni farklı koşullar üretmişse de, yine de hiç değişmeyen şeyler de vardır ve bunların başında şu gelmektedir: Müslümanlar, kendi çağlarına diyecekler ki, İslam yücedir, nezihtir; şirk ise kötüdür, batıldır, ifsadın ta kendisidir. Allah’tan başka ilah yoktur, yani Allah’ın vazettiği dine aykırı bütün değerler batıldır ve İslam tarafından ifna edilmek istenen bir hedeftir. Hak gelmiştir, batıl yok hükmündedir. İslam’ın dışında hiçbir dünya görüşü ve yaşam biçimi meşru değildir. İşte bunu söylemek, İslamî mücadele dediğimiz şeyin ta kendisidir ve nesiller boyu sürecektir. Bu anlamda, İslamcılığın kendine has farklı yönlerinin olabileceğini tam olarak düşünemiyorum. Ama şunu düşünebiliyorum: Müslümanların işini zorlaştıran, “bu çağa has” engeller varsa, aynı zamanda işlerini kolaylaştıran, yine “bu çağa has” imkânlar da vardır. Bir başka ifade ile engeller ile imkânlar iç içedir; bizim için engel olan, muhatabımız için de engeldir, bizim için imkân olan, onun için de imkândır.

“İslamcılığın kendine has farklı yönleri” ifadesi, İslamcılığın hedeflerinden kuşku duymayı gerektirmemelidir. Bu, ‘hakikat tekelciliği’ gibi anlaşılmamalıdır. Tamam, hakikat kimsenin tekelinde değildir ama bu, hakikatin izafiliği anlamını doğurmaz. Hakikati yakalamış kimse zaten, onun kendi tekelinde olduğu gibi bir tekebbüre bürünemez, çünkü hakikat hiçbir insanın yoktan var ettiği bir şey değildir; kaynağı Allah’tır. Bununla beraber, hakikatin ısrarla peşinde olmak ve hakikatten sapmamak için duruşunu kavvam hale getirmek, hakikat tekelciliği gibi algılanırsa bu da, öyle algılayanların yanlışı olur.

Bununla birlikte, tabi ki İslamcılığın sorunları vardır. Yukarıda değindiğim gibi, öncelikle İslamcılığın ilk sorunu, terminolojiktir. Köken olarak daha sahih, daha Kur’anî ve daha anlaşılır bir kavram bulunmalıdır. Fiiliyata gelince -ki belki bu kusur da biraz terimin kendisinden kaynaklanıyor olabilir-, İslamcılık, ben yazarak, konuşarak işimi yaparım, gerisi beni ilgilendirmez havasındaki bir entelektüel tavrı olamaz, olmamalıdır. Nitekim Türkçede de, “hocanın dediğini tut, gittiği yoldan gitme” sözü, anlatmak istediğim bu hastalığa işaret etmektedir. İslamî mücadele kesinlikle ilme dayanmalıdır. İlmin mihengi de Kur’an’dır. İlim ise bilmeyi ve amel etmeyi gerektirir. Peygamberler bu sebeple harika örneklerdir (Allah onlardan razı olsun). Hiçbir Peygamber, bir fikir teorisyeni değildir. Onların sözleri başka, halleri başka olmamıştır. Onlar, yanmak gerekiyorsa önce kendileri öne çıkmışlar, nimet paylaşılıyorsa, sıranın en sonunda yer almışlardır. Bazen de ‘nimet’ten hiç yararlanmamışlardır. Daima şunu söylemişlerdir: “Ben sizden bir ücret (nimet) istemiyorum, benim ücretim Allah’a aittir.” İşte bugünkü İslamî çabaları etkisiz kılan en müessir sebep budur diye düşünüyorum. Müslüman âlim öncüler önce kendi nefislerini, sonra çoluk-çocuklarını davalarına adayamamaktadırlar. Adeta, “ben söyleyeyim, yazıp-çizeyim, insanlar değişsin ve değiştirsinler” havasındadırlar. İlmiyle, ahlakıyla, vakarıyla, Müslümanca duruşuyla, cesaretiyle ve yaşamıyla insanlara güzel örnek olamayan ‘İslamcı’ları tabi ki toplum benimsememektedir.

İslamcılığın araçları tebliğ ve fiilî örnekliktir. Kur’an’ın sünnet örnekliğinde bilinmesi, çağın insanına anlatılması gerekmektedir. Anlatırken de, onun ilk yaşayanı (Müslümanların ilki), tebliğ yapan kişinin kendisi olmalıdır.

Bunun yanında Müslüman mücadele adamlarının diğer bir kusuru da, ilmî yetersizliktir. Dinî ilimlerle bugünkü modern felsefeyi birbirine yakın oranda bilememek Müslümanları malul hale getirmektedir.

Sonuç olarak, -terimle ilgili çekincemiz bir tarafa- ‘İslamcılık’ kıyamete kadar bitmeyecektir. İçinde bulunduğumuz zamanda, İslamcılığın önemi daha da artmıştır. Gayri İslamî ideolojilerin daha da inceldiği ve hemen herkesin yeni dönem anlayışa teslim olduğu bu zamanda, İslam’ın değeri daha iyi bilinmelidir. Eksiklerimizi bilip, gidermeye çalışmak da aynı derecede görevimizdir.

Check Also

Modernite ve İslamcılık / Nuri YILMAZ

İslamcılık nedir? Kimileri için Müslüman olarak varlığının anlamı, kimileri için soğuk savaş döneminde Müslümanları kullanmak ...

Günümüz Şartlarında İslami Mücadele (İslamcılık) / Nuri Yılmaz

İşe yarayan bir şey insanoğlunun gözünde hep değerli olmuştur. Çok işe yarayan bir şey, çok ...

İslamcılık, İslami Mücadele ve Kur’an / Mehmet Yaşar Soyalan

Giriş Kur’an’da açık bir şekilde dile getirilen Habil-Kabil karşıtlığından da anlaşıldığı gibi insanlığın ilk günlerinden ...