İslamcılık Tartışması / Yusuf TANRIVERDİ

Print Friendly, PDF & Email

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı

Modern zamanda İslami kesimin siyasal alanda kendini ifade dili “İslamcılık” kavramı üzerinden oldu. Kavramın kullanılmasıyla birlikte kavram üzerinde tartışmalarda başlamış oldu. Ali Bulaç, Hamza Türkmen gibi İslamcı aydınlar kavramın kullanımını Eşari ve Gazali dönemine kadar götürürler. İslamcılık kavramının kullanımına içerden eleştiriler olduğu gibi dışarıdan eleştirilerde gelmektedir. En sert eleştirilerin dışarıdan yapıldığını da söylemek gerekir.

  1. yüzyıl Laikliğin dinler üzerindeki baskısıyla geçti. Laiklik devlet erkini kullanarak dinler üzerindeki baskısını hayatın her alanında sürdürdü. Bunun en katı örnekleri de ülkemizde yaşandı. Devletin tepesindekilerden “dinin vicdan işi olduğu ve oradan dışarı asla çıkmaması gerektiğini” kutsallığını koruma (!) adına çok işittik. Aynı şekilde dinin yaşama akseden tezahürlerinin görünürleşmesinin “toplumsal birliğin” ve “birey özgürlüğünün” ihlali anlamına geldiğini de yine bu kesim tarafından çokça terennüm edildiğini, algılarımızın bu yönde tutulmaya çalışıldığını da biliyoruz. Onların tasarladığı toplumsal birliktelik; dinin vicdanlara hapsedildiği (din özgürlüğü), siyasal ve sosyal tüm değerlerin seküler ideoloji üzerine kurgulandığı bir birliktelikti.

İslamcılık söylemine karşı en sert eleştiriler sekülarizmi dünya görüşü olarak benimsemiş kesimlerden gelmektedir. Henüz bu kesimlerle İslamcılar sağlıklı bir zeminde tartışma imkanına sahip değillerdir. Seküler kesimin İslamcılık konusunda iki tür tavır alışı var. Birinci kısmı, İslam’a ve tüm değerlerine karşı dışlayıcı ve yok sayıcı bir tutum izlediği gibi İslamcılığı “yobazların iktidara gelme projeleri” olarak nitelendirerek tartışmaya ya da anlamaya ihtiyaç duymuyorlar.

İkinci kısım ise İslamcılığı, İslamcılardan daha iyi bildiği iddiasındadır. İslamcılık üzerine tezler yazarlar, makaleler yazarlar. Ancak İslamcılık eleştirileri aklın; bir olguyu anlama, çözümleme ve eleştirme çabasından çok, bir yandan oryantalistlerin bir yandan kendi ideolojilerinin doğrulanması üzerinden yürütülmektedir. Bu kesimle yapılan tartışmalarda makul eleştiriler ve tespitlerin olduğunu doğrusu söylemek gerekir. İkinci kesim İslam aidiyeti iddiasındadırlar. Ancak hayata, insana, varlığa, siyasete, hukuka, devlete, bireye, özgürlüklere ilişkin tutumlarının temelini Kur’an ve Sünnet oluşturmadığı gibi, dinin oluşturması tekliflerine şiddetle karşı çıkarlar. Dinin bu alanlarda en fazla teolojik düzlemde müdahale etmeyen kısmi varlığının meşruiyetine inanırlar. Seküler dünya görüşü bunu gerektiriyor. Bu kesimin İslamcılık eleştirisini aynı zamanda Laiklik savunusu olarak da okuyabiliriz.

İslamcılığın modern döneme ait bir siyaset olduğu söylencesi bir kısım İslamcılar tarafından teyit edilirken bir kısım İslamcılar tarafından kökleri Eşari’ye ve Gazali dönemine kadar indirilir. Modern zamanda ortaya çıkan soruna karşı Müslümanların verdiği cevap ya da tavır üretmeleri “modernlik damgası” vurularak anlamsızlaştırılmaya çalışılması bir kere akli bir önerme de değildir. Ancak asıl tartışılması gereken bu değildir. Tartışılması gereken İslamcılığın, İslam’ın neresine tekabül edip etmediği üzerinden yapılmalıdır.

Vahiy değişmez mutlak hükümler irad eder. İslamcılık düşüncesi ise sürekli dinamik, yenilenen ve kendini temel kaynaklara bağlayarak yeniden inşa eden bir karaktere sahiptir. Bu meyanda İslam düşüncesinin kendini ifade etmeye ve de tanımlamaya yönelik yeni kavramlar üretmesinde bir beis olmadığı gibi, bundan kaçınılması durumunda düşünce donması yaşayacaktır. Hayrettin Karaman’ın “bir İslamcılık biter, yeni bir İslamcılık başlar” sözü tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Değişen şartlar ve koşullar siyasal söylemin ve stratejisinin de yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılar.

Müslüman kavramının anlam kaymasına uğradığı için İslamcılık kavramının kullanıldığı iddiası kabul edilemez bir yanlıştır. İslamcılık kavramı asla Müslüman kavramının eş değeri olamaz. Müslüman kavramı Kur’ani bir kullanımdır. Allahın verdiği bir isimdir. Tanımı, tarifi içeriği vahiyle net olarak belirtilmiştir. İslamcılık kavramı ise böyle değildir. Fakihler pek çok kavram üretmişlerdir. İslamcılık kavramını da İslam düşüncesinin/fıkhının ürettiği bir kavramdan öte değildir. İslamcılık Müslümanlık kavramını kuşatamaz. Aksine İslamcılığı Müslümanlık kavramının altında düşünmek gerekir. Eğer malum nedenlerle İslam düşüncesi inkıtaa uğramamış olsa idi, dönemimiz alimleri yazmış oldukları fıkıh kitaplarının siyaset bölümüne bir İslamcılık babı açarlardı. İlk dönem alimlerin böyle bir bab açmamış olmaları, onların bugün İslamcılık diye kastedilen konuları kendi kavram ve lisanlarıyla eserlerine konu edinmedikleri varsayımı doğru olmayacaktır. Meşhur fakihlerin, İslam düşünürlerinin hemen hepsi tartışmalıda olsa kendini bir şekilde İslam’a nispet eden iktidarlar döneminde yaşadılar. Ulemanın genel tavrı devletluyla aralarına mesafe koyarak onları yaptıkları işlerde adalete çağırmak ve zulümden kaçındırmak yönünde olmuştur. Bu görevlerini yaparken çok ağır bedelleri göze almaktan da sakınmamışlardır. Bu tavrı o dönem ulemasının İslami sorumluluğun ve bilincin yüklediği siyasal duruşları olarak okumak gerekir.

Daru’l İslam’ın emperyalistler tarafından işgal edilip, İngilizlerin talebiyle, Osmanlı bakiyesi üzerine kurulan Cumhuriyet hilafeti kaldırmıştı. Daru’l İslam tel örgülerle laik, milliyetçi ve Batıcı karakterde inşa edilen ulusçuklarla param parça edilmişti. Emperyalist işgale ve işgal sonrasında emperyalistler tarafından yapılan tüm dayatmalara karşı Müslüman bilinç direnç göstermiştir. Emperyalizme, sömürüye, işgale ve Batıcı kadroların Daru’l İslam’ı, Daru’l İslam olmaktan çıkartmaya yönelik politikalarına karşı İslami direniş kendi fıkhını pratik içinde üretmiştir. Bu fıkıh siyasal alana mebnidir. Bu babın adı da İslamcılıktır. İslamcılık, ümmetçiliğin siyasal dilidir.

Müslümanlar içinde bulundukları duruma ilişkin doğal olarak farklı önermelerde bulunmuşlardır. Örneğin bir kesim yapılması gerekenin ıslah çalışması olduğunun altını çizmiş ve o yönde çalışmalara ağırlık vermiştir. Ümmet halinde olmayı ve birliği korumanın zaruretine vurgu yapan kesim ise örgütlü siyasal kuşatmaya karşı, örgütlü siyasal mücadeleyle cevap verilebileceği tezini savunmuştur. İslamcılık “öze dönüş” çağrısıyla Kur’an ve Sünnet eksenli, bidat ve hurafelerden arınmayı insanı, hayatı, siyaseti, ekonomiyi arınmış bir bilinçle yeniden okumaya vurgu yaparak salt siyasal mücadeleyle de kendini sınırlandırmama iddiasını taşımaktadır. Ancak bu iddianın zaman zaman kimi İslamcı çevrelerde içinin boşaldığını da görmekteyiz.

İslamcılık bir yandan sosyalizm, kapitalizm, liberalizm ve pozitivizm gibi ideoloji ve felsefelere karşı kendini konumlandırırken doğal olarak mücadele verdiği şeyin formuna bürünmekten kendini alamadı. İslamcılık karşımıza bir ideoloji olarak ortaya çıktı. Bu noktada sormamız gereken sorular var! Kendisinden türetilmiş, türetilirken zaman, mekan, şartların etkisiyle ete kemiğe bürünmüş bir siyasal düşünme biçimi, üretildiği şeyin yani İslam’ın yerine konabilir mi? İslamcılık kendini temel kaynaklara refere ederek Müslüman aklın ürettiği siyasal ideolojik bir form olarak gördüğümüzde İslam’ın ve de Müslümanlık kavramının neden eş değeri olamayacağı daha bir açıklık kazanacaktır. Ancak kimi İslamcı söylemler doğru bir tanım ortaya koyamadıkları için İslamcılık eşittir “ed-din” yani İslam’ın kendisi olarak algılama yanlışına düştüler. Dini bir ideolojik kalıba ve söyleme indirgediler. Günümüzde siyasetin öneminin ve belirleyiciliğinin öneminin farkında olmakla beraber bir dinin salt ideolojik kalıpta algılanması onu sıradanlaştırır. Hayatın ve insanın siyasal olmayan pek çok yönü vardır ki bütün bunları ıskalayan bir din irad edilmiş olunur.

Bütün bir İslamcı kesimi totaliterlikle nitelendirmek basit bir indirgemecilik olur. Bu cümle iddia sahibinin samimiyetsizliğini ve kendi politik ön yargılarıyla konuştuğunu gösterir. Her ideoloji muarızlarının düşünsel saldırıları altındadır. İslamcı düşüncede; özgürlükçü, adaleti önceleyen, temel insan haklarının garantisi diyen bir sosyaliste, liberale, kapitaliste rastlayamazsanız. Böyle düşünmesi zaten onu İslamcı yapar. Aynı şey tersi için de geçerlidir. Ancak kimi İslamcılar totaliter bir dil ve düşünceye sahiptir iddiası yadsınamaz bir gerçekliktir. Türkiye’yi baz alırsak; tek bir İslamcılıktan bahsedemeyiz. Farklı yöntem, dil ve stratejilere sahiptir İslamcılar. Cemaatler şeklinde daha çok yapılanmaktadırlar. Birbirine dokunmadan, iletişim kurmadan yaşayan İslamcı çevreler/cemaatler vardır. Daru’l İslam’ın yeniden İslamlaşması iddiası güçlü bir şekilde her bir cemaatte yaşatılmaktadır. Bu ortak paydadır. Ancak bu hedefi gerçekleştirmeye yönelik siyasal stratejileri farklılıklar arz ettiği gibi bu konuda hiçbir siyasal strateji ya da düşünceye sahip olmayan İslami kesimlerin varlığı da bilinmektedir. Zaten bu kesimlerin varlığı İslamcı kavramını kullanmanın zaruretini de ortaya çıkaran saiktir.

İslamcı kesim pek çok korku ve endişenin sahibidir haklı olarak. Bir İslamcılık bitip, diğeri başlarken; başlanılan yer gerçekten temel kaynaklar ve birikimlerimiz mi, yoksa egemenin dili ve düşünceleri mi? Bu konu endişelenmeyi haklı olarak gerektirir. İnsanlık tarihinde mağlupların, galiplerin dilini ve düşüncesini kullanmaya evirildikleri öykülerine sıkça rastlarız. Bu haklı endişe İslamcı kesimi iki tür tavır alışa itmektedir. Birinci tavır; tarihe ve geleneğe dönerek korunma iddiasındadır. İnsan yaşamındaki değişiklerin bir anlam ifade etmediği, tarihin hep tekerrürden ibaret olduğu, kendimizi Peygamber’in, sahabenin ve tebe’ut-tabiinin döneminde bulduğumuz düşünce ve formla sınırlandırarak modern sapmalardan koruyabilirizi savunmaktadır.

İkinci tavır; Kur’an ve Sünnet’in aydınlığında İslamcı düşüncenin kendisini sürekli yenilemesi gerektiğini düşünür. Yenilenmede eğer doğru bir usul ortaya konamazsa bu yenilenme olmaktan çıkıp bir sapmaya dönüşeceği endişesi hakimdir. Onun için bu kesim sürekli usul vurgusu yapar. Bir liberal için, komünizm literatürüyle konuşmak nasıl ki bir sapmaysa ya da bir komünist için liberal literatürle konuşmak nasıl bir sapmaysa İslamcılar için de dünya görüşsel farklılıkları olan diğer ideolojilerin argümanlarıyla konuşmak ve kendini ifade etmeye çalışmak doğal olarak bir sapma hatta başkalaşma olacaktır.

Burada da sıkıntı, insanlığın tecrübe ve birikiminden kendini uzak tutarak bir tür bilgisizliğe saplanma endişesi ortaya çıkarmaktadır. İslami bilgi geleneğinde usulün (tefsir usulü, fıkıh usulü, hadis usulü) öneminin farkında olan İslamcı kesim konuya usulü yaklaşarak “ideolojik öznel olan” kavram ve önermelerin İslamcı düşünce tarafından içselleştirilmesinin ve kullanılmasının düşünsel sapmayı getireceği kanaatindedirler. İdeolojik öznel olmayan, insani değer ve kavramların hatta tecrübelerin ve formların içselleştirilerek kullanılmasını önemserler. Örneğin, insan hakları, özgürlük, çok kültürlülük, ifade ve vicdan hürriyeti kavramlarının, Müslüman akıl tarafından işlenerek kullanması hem Kur’an ve Sünnet açısından bir zaruret, hem düşünceyi geliştirme ve hem de hayata müdahil olma adına kazanımlar sağlar düşüncesindedirler. Temel prensipse hikmeti ıskalamamaktır.

Bir taraftan Müslümanlıkla, İslamcılık çatıştırılmak istenmektedir. Dindarlığın kendi içinde çoğulcu bir yapı oluşturduğu, İslamcılığın ise tek tipleştirici olduğu savı ileri sürülmektedir ki, bu doğrulanmaya muhtaç iddialardan biridir. Aslında bu eleştirinin kendisi tek tipçidir. Son yıllarda geliştirilen “dindarlık” kavramı içine dine hapsetmek ve dondurmak istemektedirler. Bu kesim bir Müslümanlık iddiası içindedirler. Şüphesiz ki Müslümanlıklarını sorgulamak kimsenin haddi değildir. Ama algılarını eleştirmek ve etkisi altında kaldıkları seküler ideolojiye yaslanarak ürettikleri dindarlık kavramı ve kavrayışıyla, İslamcılık gibi farklı okumalara asla müsamaha göstermeyerek dayattıkları tek tipçiliği göstermekte olayla ilgi ve bilgi sahibi herkesin hem haddi hem de görevidir. Dini teolojik bir okumayla sınırlandırdılar. Din hakkında yüceltici ve kutsallaştırıcı genel ifadeler kurarlar. Bu kesimlerle İslamcıların dine yaklaşımlarıyla ilgili temel farklılıklarını şöyle izah edebiliriz; bu kesim okudukları Batı felsefesi, sosyolojisi ve siyaset tarihi etkisiyle din hakkındaki yargılarını mutlaklaştırarak ve tek tipleştirerek söylerler. Ama açıp dinin içine bakmazlar. Din evreni, insanı, yaratılışı ve gayesini nasıl tanımlıyor? Kur’an Müslüman’ı nasıl tanımlıyor, Müslümanlar arasında uhuvvet ve velayet ilişkisini nasıl kuruyor? Yine “din, ümmet kavramı üzerinden inananlarını nasıl bir sosyolojik ve siyasal bütünlük çerçevesinde dünyada yaşanan zulme ve haksızlıklara karşı “bünyanum mersus” olmaya çağırıyor” konularını Kur’an’a sormazlar. İslamcılar ise bilginin ve insanın yeryüzündeki sorumluluklarının bilgisinin kaynağı olarak Kur’an ve Sünnet’i koyarlar. Laik ideolojiye zihnini kaptırmış Müslümanlar İslam’ı teolojiye ve salt mistisizme indirgerken, İslamcılar buna itiraz yükseltirler. Müslüman birey hayatta karşısına çıkan her olgu ve olayı İslam’ın süzgecinden geçirerek bir tavır almak yükümlülüğünde olması gerektiği İslamcıların temel inanışıdır.

İslamcılık, Tek Tip Düşünce Dayatması mıdır?

İslamcılığın tek tipçi bir yorumu dayattığı varsayımını ileri sürenler, diğer taraftan İslamcılığın tek ve kapsamlı bir formunun olmadığı, pek çok tanım ve yaklaşımın olduğunu söyleyerek farkında olmadan kendi çelişkilerini ortaya koymaktadırlar. İslamcılık konusunda pek çok tarif, yaklaşım ve içeriğin olması kadar doğal bir durum yoktur. Çünkü İslamcılık ictihad alanına giren bir konudur. Müslüman aklın temel kaynaklarından hareketle, hayatı, siyaseti ve bunlara ilişkin hem kendi tecrübesi, hem de insanlığın tecrübelerinden yararlanarak ürettiği Müslüman akıldır. Dünyadaki Müslüman adedi kadar İslamcılık tarifi yapılması teorik olarak mümkündür. Ancak bunlardan kendisini hem kaynaklara dayandırmada, hem de yaşanan dönemi iyi tahlil ederek siyaset ve politikalar üreten İslamcılık algıları öne çıkacak taraftar bulacak ve yaygınlaşacaktır. Bu durum bizatihi İslamcılığın kendi içinde çoğulcu, özgürlükçü, hayırda yarışı esas olan, aşağıdan yukarı doğru kendini inşa eden yapısıyla “İslamcılık tek bir dini yorum dayatmasıdır” iddiasını tartışmasız bir şekilde çürütmektedir. İslamcılığın form olarak ideoloji olduğu bir realitedir. Müslüman aklın ürettiği bir ideolojidir. Diğer ideolojilerin manifestosunun yayınlandığı bir el kitabı vardır. İslamcılığın böyle olması bekleniyor; 1- Var olduğundan yola çıkılarak diğer ideolojilerdeki katılık ve donukluk İslamcılığa da atfediliyor. 2- Yine böylesi bir el kitabı olmadığı için bütüncül bir doktrine sahip olmadığı gerekçesiyle muğlâklık ve belirsizlikle suçlanıyor. Bu iki yaklaşım da ezberci ve genellemeci mantığın düştüğü bir hatadır. Bir ideoloji olarak İslamcılığın el kitabı bu zamana kadar olmadı, bundan sonrada olmayacaktır. Bu yönü İslamcılığı diğer ideolojilerden farklı kılan en temel özelliğidir. Çünkü İslamcılık sürekli değişime, yenilenmeye ve kendisini yeniden üretme potansiyeline sahip dinamik bir ideolojidir. İslamcı ideoloji, konuya ilgi duyan ve konu hakkında görüşler üreten tüm Müslümanların akıl ve tecrübelerinin beslemesiyle sürekli bir oluşum içindedir. Evrensel bir dinden Müslüman aklın ürettiği İslamcılık ideolojisi de evrensel nitelikte olmak durumundadır. Bir kişi ya da grubun aklıyla mukayyet kılınamazlığı yönüyle biriciktir. İslamcılık ideolojisi iki kapağın arasına sığdırılamayacak denli insana ait, her an yaşanan, hayatın içinde Müslümanların tecrübe ve bilgileriyle sürekli üretilen bir ideolojidir.

Yaklaşık iki yüz yıldır Daru’l İslam Batı emperyalizminin askeri, siyasi ve kültürel saldırı ve işgali altındadır. Emperyalist kuşatma ve işgallere karşı teslim olmayıp direnerek Daru’l İslam’ın yeniden Müslümanların özgür yurtları olması için siyasal bir dil ve duruş sahibi olan Müslümanlara İslamcı denmektedir.

Batı karşısında yenilgiyle birlikte, ilk dönem İslamcılar daha çok içe kapanarak savunmacı ve var olanı koruma yönünde bir tavır geliştirdiler. Bu tavır söylem, eylem ve yapılanma tarzlarını etkiledi. Batıcı laik iktidarların baskı ve işkenceleri de bu içe kapanma ve var olanı koruma stratejisinin benimsenmesinde uzun bir dönem etkili oldu. Bilgiyi üretme ve üretilen bilgiyi ve tecrübeyi paylaşma konusunda alabildiğine imkânsızlıklar ve kısıtlamalar altında kaldılar. Modern devlet formları siyaseti hayatın her alanına müdahale eden bir forma büründürdü. Toplumu değiştirip dönüştürmede bu denli etkili olan siyasete Müslümanların duyarsız kalmaları onların var olana teslim olmalarından başka bir anlama gelmeyeceği aşikardır. Kur’an’ın insan hayatının her alanına müdahil olduğu bilgisine ulaşan Müslümanların elbette siyasal alanda söylemeleri gereken sözleri ve eylemleri olacaktı. Müslümanların karşısında duran sorun; bu söz ve eylemleri nasıl söyleyecekleri ve eyleyeceklerinin fıkhını yani İslamcı düşünceyi yaşanılan hali tahlil ederek yeniden üretmekti. İlk dönem İslamcılar bu konuda daha çok savunma ve korunma temelli bir dil, strateji ve sosyalleşme/yapılanma içinde oldular. Hurafe ve bidatlerle yoğrulmuş, temel kaynaklarından kopmuş bir din algısını yeniden temel kaynaklarla bağını kurarak düşüncede arınmaya çabalarken, diğer yandan devlet baskısı ve şiddetiyle, bir diğer yandan da egemen laik ideolojinin fikri saldırılarına karşı sınırlı bilgi, tecrübe ve araçlarla mücadele veriyorlardı. Kendine yeten küçük cemaat formları benimsenmişti. Korunmacı reflekse sahip cemaat algıları yeni düşünce ve eleştirilere karşı oldukça kuşkulu bir şekilde yaklaşıyordu. Bu da düşünsel gelişimi engel teşkil ediyordu. İkinci olarak cemaat yapıları Anadolu tecrübesinin tarikat/dergah formundan etkilenerek genelde bilgisine, zühd ve takvasına güvenilen bir veya birkaç kişinin etrafında dönüyordu. Cemaat önderleri o cemaatin adeta varlık nedeniydi. Cemaat liderlerinin yokluğu bütün bir cemaatin yokluğu anlamına geliyordu. Bilginin üretiminde cemaat liderlerinin dışındaki mensuplarının katkısı ya hiç yok ya da oldukça zayıf düzeydeydi. Ülkemizde şehirleşmenin artmasıyla birlikte İslam yeniden şehre döndü. İletişim kaynakları devletlerin kontrol edemeyeceği bir tarzda zenginleşti. Şehirli İslamcılar bir yandan kendi kaynaklarını okuma yönünden daha bir zenginleşirken diğer yandan Batı düşüncesini de eleştirel bir dille okuma imkanı buldular. Bu İslamcılar açısından yeni bir dönemin başlangıcını doğurdu. Yeni dönemde İslamcılar başta kendileri olmak üzeri her şeye karşı eleştirel bir okuma geliştirdiler. İslamcıların “öze dönüş” iddiası, iddia olmaktan çıkıp bu dönemle birlikte ete kemiğe bürünmeye başladı. Siyasal düşünceleri farklı coğrafyalardaki İslamcı aydınların bilgi ve tecrübeleriyle buluşma imkânına kavuştu. Yeni dönemde İslamcılar kazandıkları önemli bir değerde öz güvendi. İçe kapanık ve savunmacı stratejiler terk edilmeye başlandı. Hayata ilişkin her ne varsa yüzleşmeye başladılar. Yaşadıkları ve kendilerine ait olan Daru’l İslam’ın topraklarında bir azınlık olma psikolojisinden çıkarak güven ve inançla siyasette dahil hayatın her alnında öz güven içinde varlıklarını izhar ettiler. İslamcılar “bizim topraklarımız, insan ve yer üstü, yer altı kaynaklarımız emperyalist Batı’nın sömürge alanı olamaz” söylemini dillendirmeye başladıklarında yeni saldırıları da göğüslemek zorunda kaldılar. Bir yandan Batı emperyalizmi ve entelejansiyası diğer yandan Batı’yla kader birliği yapmış iktidarlar ve laik aydınların amansız saldırıları başladı. İslamcı düşünce “kökü dışarıda, dini siyasete alet etme, modernistlik vb.” pek çok kara propaganda malzemesiyle çökertilmeye çalışıldı. Bütün engellemelere rağmen yatay ve dikey anlamda İslamcılık halk arasında yaygınlaştı. Bugünün Türkiye’si özgürlükler ve ekonomik gelişmişliğini İslamcılığın ortaya çıkarttığı enerjiye borçludur. İslamcıların iktidarla tanışması kendileri adına her ne kadar sıkıntılı devam etse de ortaya çıkarttığı enerjinin olumlu yansımaları bir gerçek olarak ortada durmaktadır.

Laik ideolojilerin ve milliyetçi ideolojilerin, totaliter krallıkların devlet zoruna dayalı varlıkları Daru’l İslam’da iyiden iyiye zayıflamaktadır. Müslümanları ve inançlarını iktidardan ve devletten uzak tutma çaba ve söylemleri gerilemektedir.

İçe kapanık cemaat yapılarını bir taraftan aşarken, siyasal araçları kullanma noktasında ki düşünsel tutukluklarını aşıp, ötekiyle yüzleşerek adaleti ve özgürlüğü temel alan, çok kültürlü, çoğulcu, insanı öne alan, insan elinden çıkmış tüm araçları başta devlet olmak üzere yeryüzünde insanın şerefli bir şekilde yaşamasına amade kılan İslamcı düşüncenin yeni bir medeniyete gebe olduğunu söylemek hakikatin dillendirilmesinden başka bir şey değildir.

 

Check Also

Müslümanların Toplumsal Yapılanmalarının Trajik Serencamı Otoriter Düşünce ile Baskıcı Yapılar Arasındaki İlişki Üzerine / Mehmet Yaşar SOYALAN

GİRİŞ Bir önceki sayıda “İslamcılık”ın, sorunlarının bugüne özgü olmadığını, doğasından kaynaklandığını ve kadim bir özelliğe ...

İslami Mücadele ya da Yola Koyulmadan Uçuruma Düşmek / Ali ÖNER

“Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz Divanelerin hemdemi divane gerektir.” Ziya Paşa Havada bir sis bulutu ...

İslamcılık ve Laiklik (Ayrılma ve Buluşma Noktaları) / Prof. Dr. Hasan HANEFİ

Çeviren: Dr. Ramazan YILDIRIM   KELAM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ’nden alıntılanmıştır.   Metot Farklılığı İslamcıların (selefîlerin) kullanmış ...