İslamcılık / Ümit AKTAŞ

Kur’an’daki mücadele anlayışı ile günümüz İslamcılığı aynı zemine oturuyor mu?

Kur’an’daki mücadele anlayışı ile günümüz İslamcılığı temel olarak aynı eksende yer alsa da, elbette tam olarak aynı zeminde durmamaktadır. Hitap edilen dünyanın şartları değiştiği gibi, sorumlu olunan metni anlamada da buna bağlı olarak bazı değişimler yaşanmıştır. Günümüz İslamcılığı her şeyden önce Kur’an’ın/İslam’ın bir yorumudur. Zaten Kur’an sadece kendi indiği (Peygamber’e vahyedildiği) dönemde kendisiyle özdeş bir anlama sahiptir; yani sadece o zaman doğrudan o günün zeminine hitap edilmektedir. Günümüzde ise o günün (yani Kur’an’ın vahyedildiği ortamın) zeminine dayanılarak dolaylı çıkarsamalar yapılmakta; hitabın insanlara/insanlığa yapılmış olması nedeniyle, buradan kendimize paylar çıkarılmaktadır. Çünkü Kur’an, Müslümanların müşrik bir toplumda yaşadıkları ve teorik mücadelelerini paganlık, Yahudilik ve Hıristiyanlığa karşı, ameli mücadelelerini ise büyük ölçüde müşriklere karşı verdikleri bir zemini tanımlamaktadır. Oysa günümüz İslamcılığının karşısında teorik ve ameli olarak büyük ölçüde Müslümanlar veya kendilerini İslam’a nispet eden insanlar bulunmaktadır. Bu alanın dışında ise Tanrı’yı hayatlarından uzaklaştırmaya çalışan seküler Batılılar veya Batıcılar vardır. Onun dışında ise elbet günümüz İslamcılığı da, tıpkı Kur’an’da yer aldığı gibi kendisini belli bir tarihsel sürekliliğe nispet etmekte ve bu sürekliliği yenileyerek sürdürmek istemektedir. Bu ise Âdem’den itibaren başlayan nebevî bir mücadele geleneğidir. Tanrı merkezli olan bu mücadelenin amacı ise beşeriyeti insanileştirmektir. Dolayısıyla bu mücadele Tanrı’yı merkezine alsa da, bu alış, temel anlamda insana hitap etmek ve onu, dünya ile barışık bir Hakikate yöneliş çizgisine çekmek içindir.

İslamcılığın kendine has farklı yönleri, “çağın gereği” olarak görülebilir mi?

İslamcılığı diğer İslamî anlayışlardan (halk İslamlığı, tasavvuf ya da gelenekselcilik, kutsalcılık, Selefilik…) ayıran yönler zaten bu çağda yaşamakla ve bu çağın koşullarını göz önünde tutmakla ilgilidir. Dahası bizzat İslamcılığın kendi varoluşu, doğrudan bu çağla alakalıdır. İslamcılık bir anlamda çağdaş sorunların Müslümanlar üzerindeki baskılarından doğmuştur. Çünkü geleneksel anlayışlar, bu çağı anlamak kadar cevaplamak hususunda da yetersiz kalmaktaydılar. Buna rağmen ise, ellerindeki dinsel teçhizata, sanki bunlar dinin vazgeçilmez esası imiş gibi bağlı kalmakta ve bunları yenilemeyi dini yenilemek gibi anlamaktaydılar. Aslında bu, bir açıdan her dönemin kendi verili gerçekliğini dinle özdeşleştirerek, bu döneme ait dinsel teçhizatı (düşünme ve anlama biçimlerini) putlaştırmasıyla aynı anlama gelen bir tür kutsalcılık anlayışı idi. İslamcılık ise bu teçhizatın yenilenmesi için bir cehd sürecini başlattı; bu, bir anlamda İslam’ın içinde bulunduğumuz çağın koşullarında anlaşılma ve ifade edilme çabası iken, bir başka anlamda ise İslam’a yöneltilen ve önceki çağların saldırılarından farklı olan düşünsel ve eylemsel saldırıların karşılanması ve cevaplanması amacıyla İslam’ın yenilenmiş bir yorumunu üretme çabasıydı. Buradaki yenilenme, bir yandan Kur’an’ın bu çağın Müslümanlara dayattığı sorunların cevaplanması veya çözümlenmesi için yeni bir okumasının yapılması (ihyacılık) olduğu gibi, bir yandan ise Kur’an’ın günümüz ihtiyaçlarına ve şartlarına göre dirilerin gözüyle okunmasına dair zihnî ve amelî bir yenileşme çabasına dayanmaktadır. Yani birinci yaklaşımın, eğilimin ya da etkenin gerekçesi bir ölçüde savunmacı iken, öteki gerekçe doğrudan Kur’an’ı yeniden anlamak ve anlamlandırmak, yani kitabı dirilerin gözüyle okumak ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

“Hakikat kimsenin tekelinde değildir” yargısı ile İslamcılık bir noktada buluşabilir mi?

Hakikatin kimsenin tekelinde olmadığı, daha doğrusu hiçbir anlama, yorumlama veya içtihadın özgül anlamıyla Hakikati temsil edemeyeceği oldukça açıktır ve bu aslında doğrudan İslam’ın bir savıdır. Hakikat çünkü Allah’a ait bir şeydir. Hakikate dair kimi şeyler her ne kadar vahyedilmiş olsa da, sonuçta o vahyi anlayan kişiler, kendi anladıkları ölçüde Hakikati yorumlamakta ve ondan bir pay almaktadırlar. Yoksa bu sınırlı gerçeklikten yola çıkarak Hakikatin tecessümü olunduğu iddiası (mesela “ene-l Hak” sözü gibi), Hıristiyanlar tarafından ortaya atılan İsa’nın Tanrı’nın tecessümü olduğuna dair iddia kadar paradoksal (dinin kendi kaziyesine, yani tevhide aykırı) bir Allah inancına yol açacaktır. Meselenin asıl güçlüğü ise bunun çelişkisi ve açıklanamazlığında değil, insanı yaratılışındaki gerçeklikten öte-aşırı bir biçimde yücelten ve onu üstesinden gelemeyeceği bir tekebbürle yeryüzünün efendisi kılan şu anlam kaymasındadır. Batılıların diliyle hümanizma, Müslümanların yaklaşımıyla insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olması (oysa insan sadece halife kılınmıştır yeryüzünde, Allah’ın halifesi değil) ya da Hakikatin temsilcisi olması, sonuçta insana yeryüzünde yapabileceği her aşırılık için davetiye çıkaran anlayışlardır. Oysa insanı insan kılan bilmesi, ona ancak bir tevazu ve sorumluluk kazandırdığı ölçüde gerçekten halifeliğine yaraşan bir davranıştır.

Nitekim bu gerçeklik, yani insanların Hakikate ancak sınırlı bir biçimde mülaki olacakları gerçekliği, filin körler tarafından tanımı kıssasıyla dile getirilmiştir. Beri yandan bu sav, çağdaş bilimsel pozitivizme karşı da öne sürülebilecek olan en doğru savdır ve birçok bilim adamı ya da düşünür tarafından bu yönlü eleştiriler yapılmaktadır. Çünkü pozitivizm de hakikatin bilim tarafından ortaya konulduğunu ve konulabileceğini savunmaktadır. Oysa nesnel anlamda bilim diye bir şey bulunmamaktadır. Bilim denilen şey de nihayetinde bilim adamları tarafından gerçekliğin bir anlaşılma ve anlatılma tarzlarıdır. Bu tarzlar (paradigma ya da tezler) da değişebilir ve değişmektedir. İslam olarak ortaya konulan düşünce ve yaşantılar da neticede Kur’an’ın bir anlaşılma ve yorumlanması olarak sadece Hakikate doğru olan bir yol alıştır; yoksa ister bilimsel isterse dinsel açıdan olsun, hiç kimse ne hakikatin tecessümü olabilir ne de Hakikat bütünüyle ulaşılabilir bir şeydir. Elbette sorudaki hakikatin kimsenin tekelinde olmayışı vurgusu, hakikatin anonim ya da herkese ait bir şey olduğu anlamına da gelmemelidir; bu, Hakikatin hiç kimse tarafından ihata ve temsil edilemeyeceği anlamına gelir.

İslamcılığın sorunlu yönleri nelerdir?

İslamcılık elbet bir Hakikat ya da dinin kendisi değil, dinin bir yorumudur ve bu anlamda ideolojiye tekabül etmektedir. Dolayısıyla her ideoloji gibi gerçekliğin ancak bir kısmını, güncel bir yorumunu ifade edebilir. Her ne kadar ideolojilerin menfi bir tarafı ya da menfi ideolojiler olsa da, bu anlamda ideoloji olumsuz bir anlama gelmeyip, dinin bir anlaşılma ve yorumlanma çabası olarak ve olduğu ölçüde olumlu bir çabadır. İslamcılığın ortaya çıktığı döneme kadar İslam, Gazali sonrası oluşan statüko çerçevesinde anlaşıldı ve bu anlama biçiminde genel olarak bir değişme olmadı. İbn Teymiye, İbn Haldun veya Şeyh Veliyullah Dehlevi gibi istisnai yenileşmeciler olsa da, genel anlamıyla değişim, statükonun (paradigmanın) sarsıldığı 19. yüzyıldan itibaren, mevcut statükonun fiili gerçekliği cevaplayamaması sonucu ortaya çıkan bir krizle birlikte başlamıştır. Dolayısıyla içerisinde ortaya çıktığı koşulların etkisini taşımaktadır. Yani savunmacı, tepkici, siyasallığa ve güç kazanımına aşırı vurgu yapan bir eğilim olarak belirginleşmiştir. Müslüman dünyanın içerisinde bulunduğu halden (irrasyonelliğin ve hurafeciliğin yaygınlığı, okumanın önemsenmemesi, otoriteryan eğilimlerin baskınlığı, kadınların kamusal ve siyasal alanlardan dışlanmışlığı, kendine kapalı bir dünya anlayışının revaçta oluşu gibi) duyulan hoşnutsuzluk, ister istemez bu dünya ile çatışmayı, tepki duyulan Batı ile savaşımın önüne çıkarmıştır. Bu ise halkla ve mevcut rejimlerle çatışan İslamcılığın bir açıdan dilini ve yöntemlerini askerileştirmesine, öte yandan ise tarihselliği ve halka ait değerleri atlayan köktenci bir eleştirelliğe ve saflaşmaya saplanmasına yol açmıştır. Kur’an’ın yeniden anlaşılması vurgusu kadar, Batı ile de sürdürülen hesaplaşma ise, İslamcılığı daha çok siyasal, entelektüel ve seçkinci bir harekete dönüştürmüştür. Bu ise oluşturulan cemaatsel ve siyasal hareketlerin halk tarafından benimsenmemesine, dolayısıyla uzun dönem salt entelektüel cemaatlerden ibaret hareketler olarak kalmasına neden olmuştur. Bu tür sorunlar ancak İhvan-ı Müslimin hareketi, İran İslam Devrimi ve Milli Görüş hareketlerinin halkla daha barışık, orta yolcu stratejiler izlemeleri akabinde aşılabilmiştir.

İslamcılığı sürdürülmesi gereken bir tutum olarak görmeli miyiz?

Öncelikle, bizim öznel bir biçimdeki kanaatimizin meselenin gidişatı üzerinde etkili olacağını düşünmemekteyim. Buradaki sorun Müslümanların İslam’ı anlama ve yaşama çabalarındaki ayrışmalar ve verili anlayışların çağdaş sorunlar karşısındaki yetersizlikleridir. Hal böyle olunca ister istemez farklı akımlar, anlayışlar ve yorumlar ortaya çıkmakta bu sorunlara ve ihtiyaçlara cevaplar üretilmektedir. Bunlar ise kelimenin tam anlamıyla ideolojik yaklaşımlar ve yorumlar olmaktadır. Başka türlü olması da mümkün değil zaten; öyle ki daha Peygamberimizin vefatından itibaren bu tür ideolojik tutumlar ve anlayışlar ortaya çıkarak siyasal ve zihinsel boşlukları doldurmaya, sorunları cevaplamaya çalışmışlardır. Sorun ise bu tür ideolojik anlayış ve yorumların din olarak kabul edilmesi ve bu yüzden Müslümanların birbirleriyle savaşarak bu anlayışları ortadan kaldırmaya çalışmalarıdır. Oysa İslam bu tür üretimlere ve farklılaşmalara açıktır. Bu yaklaşımların aşırılıklara kayması ise zaten toplumsal tepkiler ve dengeler tarafından zaman içerisinde izale edilecektir. Ama yeni bir akım, tutum veya düşünce, her ortaya çıktığında, salt verili gerçekliğe, yani geleneğe ve mevcut anlayışlara aykırı diye onu boğmaya çalışmak, olumlu anlamdaki yenileşmeciliği de engelleyebileceği gibi, bu tür yenileşme ihtiyaçlarının İslam dışı yollardan giderilmesi gibi olumsuz sonuçlara, yani meselenin İslam dışına taşınılması gibi bir olumsuzluğa da yol açabilir. Sözgelimi adaletle ilgili toplumsal bir sorun veya dengesizlik varsa, buna karşı İslamî kaynak ve geleneklere dayanılarak çözüm önerileri, akımlar ve tepkiler ortaya çıkabilir. Şayet bu sorun kendi paradigmamız içerisinde bir çözüme kavuşturulmaz ya da bu konudaki arayışlara müsaade edilmezse, bu kez sosyalist veya sol güzergâhlar içerisinde bir kurtuluş aranabilecektir. Çünkü adalet ihtiyacı da din ve Allah ihtiyacı gibi temel ve görmezlikten gelinemeyecek, fıtrî ve zaruri bir ihtiyaçtır. Üstelik bunun eksikliği de, tıpkı dinin eksikliği gibi toplum içerisinde ciddi bunalımlara ve sonuçlara yol açacaktır. O nedenle şayet böylesi bir eksiklik ortaya çıkmışsa, bu ya Müslümanların duyarsızlıkları ya da (bu sorunun çözümüne ilişki ortaya konulan yöntemler ve söylemlere karşı) tahammülsüzlükleri yüzünden ortaya çıkmıştır. İşte o zaman bu duyarsızlığa dikkat çekmek ve bu sorunu çağın koşulları ve diliyle, yani çağdaş bir söylem içerisinde dile getirmek kadar yine çağdaş yöntemlerle buna karşı mücadele etmek, her Müslüman’ın aslî görevi ve sorumluluğudur. Bu ise ister istemez yeni ideolojik söylemlerin, yani soruda ifade edildiği gibi İslamcı bir perspektifin ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Çünkü günümüzde tartışmakta olduğumuz İslamcılık da, 18 ve 19. yüzyıllarda, gerek emperyalizmin İslam dünyasını işgal etmesine gerekse bu işgale dolaylı bir biçimde yol açan İslam dünyasındaki bilinç kaybına tepki ve bunun izalesi için ortaya atılan yeni söylemler külliyatının ve mücadele stratejilerinin bütünlüğüne verilen bir addan başka bir şey değildir.

(Eğer gerekliyse) Günümüz şartlarını ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurduğumuz zaman; İslamcılığın konusu, misyonu ve araçları hakkında ne gibi önerilerde bulunabiliriz?

Günümüz açısından her ne kadar 20. yüzyıl İslamcılığını ortaya çıkaran şartlar tam olarak çözülmüş değilse de, bunlar büyük ölçüde aşılmıştır. O nedenle İslamcılığı da, tıpkı daha öncelerde de ortaya çıkan benzeri başka eğilim ve akımlar gibi, koşulları ortadan kalktığı halde sürdürülmeye çalışılan bir ezbere ve hatta bir fetişizme dönüştürmemek gerekmektedir. Elbet İslamcılık da bu süreç içerisinde farklı evrelere göre kendisini farklılaştırmış ve yenilemiştir. Bu yenileşmeci perspektif içerisinde olduğu sürece İslamcılık elbette sürdürülebilir bir tutumdur. Mesela önceki yüzyıllarda ortaya çıkan gerek itikadi ve ameli mezhepler, gerekse kelami ve tasavvufi akımlar, süreç içerisinde değişerek farklılaşmış, teşekkül şartlarındaki ortaya çıkış halleri içerisinde kalmamışlardır. Ama yine de uzun süreçlerde bu tutumların her birinde belli katılıklar belirginleşerek, zamanla birer statükoya dönüşmüşlerdir. İslamcılığın da aynı dogmatik tutumu sürdürmesi halinde, bunlarda da olduğu gibi, belli bir tarihsel tutum olarak durağanlaşması kaçınılmaz bir şeydir. O zaman ise Müslümanların ister istemez yeni ideolojik ve söylemsel tutumlar üretmeleri kaçınılmaz bir hale gelecektir. Bu biraz da ortaya çıkan bu akımların ortaya çıkış koşullarına bağımlılıklarıyla ve bu koşullar tarafından şartlandırılmalarıyla ilgili bir kaçınılmazlıktır. Bu koşulları adeta kendisine bir ontoloji haline getiren ideolojik tutumlar, bu koşullar çözüldüğünde, kendisini yeni bir dünyaya adapte edememektedir. O zaman ise bu yeni dünyanın isterlerine uygun yeni akımlara ihtiyaç hâsıl olmaktadır. Nitekim özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru, son üç yüzyıldaki emperyalist dünyanın koşullarında ciddi değişiklikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Yine bu dönemde bilim ve felsefe alanlarında da anlayışlar ve bakış açıları ciddi bir biçimde değişime uğramıştır. Kimi ülkelerin ve ideolojilerin bu dünyaya uyum göstermesi ve buna uygun tepkiler geliştirmesine karşı, bazı akım ve anlayışlar ise bu dünyayı bırakın cevaplamayı, anlamaktan bile uzaklaşmışlardır. Bu koşullar altında dünyada bazı oluşumların ve ideolojilerin tasfiye olması kadar, bu yeni dünyaya özgü ideolojik söylemlerin üretilmesi, mücadele teknikleri ve pratikleri geliştirilmesi de kaçınılmazdır. Müslümanların da değişmekte olan bu dünyayı anlayarak buna göre uygun dinî yorum ve anlayışlar üretmelerinin gereği gayet açıktır. Bu, mevcut İslamcılık söylemlerine eklemlenen ideoloji ve anlayışlar olabileceği gibi, tamamıyla yeni söylem ve akımlar da geliştirilebilir. Dolayısıyla tüm bunlara hazırlıklı ve bu konularda tedarikli olunması, aklî ve dinî bir zarurettir. En önemli tedarikimiz ise okumalarımız ve değişmekte olan bir dünyanın dili ve zihniyetini anlama konusunda göstereceğimiz cehd ve birikimlerdir.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir