İslam’da İktidarın Temelleri – Ali Abdurrazık / Zakir AYDIN

Print Friendly, PDF & Email

İKİ İSİM-İKİ KİTAP/ABDURRAZIK VE EL-EFENDİ NE SÖYLÜYOR? (1)

Abdurrazık ve Kitabı “İslam’da İktidarın Temelleri”

Kitabın yazıldığı ortam:

1925 yılında dünyanın ve özelde İslam dünyasının kötü tablosunu bir gözlerimizin önüne getirelim. Dünya birkaç yıl önce bir savaştan çıkmış, İslam dünyası ise sadece büyük bir savaş yaşamakla kalmamış paramparça olmuş, devletleri yıkılmış, tüm toprakları işgal edilmiş ve büyük bir kısmı sömürgeleştirilmiştir. İslam diyarlarının her bir yanını acılar sarmış, 14-15 asırlık İslam tarihinde eşine az rastlanır cinsten bir zillete duçar olunmuştur. Müslümanlar belki de tarihlerinde ilk defa başsız ve devletsiz kalmışlardır. Çünkü 1924 yılında şu ya da bu şekilde İslam ümmetinin birliğini temsil eden hilafet tamamen kaldırılmıştır. Bu ezilmişlik duygusu ile bir çıkış yolu arayan bu toprakların insanları liderlik müessesesini yeniden kurmak için cevaplar bulma ve yeni ümit ışıkları yakma peşindeydi. Arayış daha çok arananın kaybedildiği yerden başlanarak yapılıyordu.  Mademki hilafet ilga edilmişti, öyleyse ümmetin birliği için aynı müessese yeniden diriltilmeliydi. Bu amaçla özellikle Hindistan’da Mevlana Ebu’l-Kelam Azad liderliğindeki hilafet hareketi ve Mısır’da el-Menar dergisi çevresinde hararetli tartışmalar oluyor, hilafetin yeniden tesisi için çalışmalar yapılıyor ve kongreler düzenlemek için uğraşılıyordu. Bazıları işgalcilerle iş birliği içindeki kralları halife ilan etmenin yolunu ararken, bazıları halktan bir halife çıkartmaya çalışıyor, bazıları ise İngilizlerle iş birliğine giderek bu meselenin çözülebileceğini ve eski normal günlere dönülebileceğini zannediyordu.

Hilafet müessesesi hiç olmadığı kadar idealize edilmiş, kutsallaştırılmış ve ümmetin yeniden ayağa kalkışı için neredeyse tek yol olarak görülmeye başlanmıştır.

Başlarına bir halife geçince kötü hallerinden kurtulacaklarını ve ümmetin yeniden birleşerek eski şanlı tarihlerine döneceklerini zanneden bu anlayış sahiplerinin pek çoğu, problemin köküne inmekten aciz bir düşünce körlüğü içindeydiler.

İşte tam böylesi bir ortamda tartışmaların en hararetli olduğu bir yerden -Mısır’dan- birisi çıkarak bir kitap kaleme aldı. Yazar -Ali Abdurrazık- Ezherli bir âlimdi, bir hafızdı. Hem klasik bir eğitim almış, hem de tamamlayamasa da bir süreliğine Oxford Üniversitesi’nde iktisat öğrenimi görmüştü. Üstelik aynı zamanda bir kadı idi. Yani yargıçlık yapabilecek derecede İslam hukukuna hâkimdi.

Abdurrazık yazdığı bu kitapta, hilafeti mahiyeti ve tarihi itibariyle hiçbir değerlendirmeye tâbi tutmadıkları halde ona yönelik sınırsız ümit besleyenlere karşı bir tür manifesto veriyor ve bu müesseseden ümit beklemenin, onu yeniden ihya etmeye çalışmanın anlamsız olduğunu haykırıyordu.  İşte bu kitap,  içeriğindeki tüm çelişki ve anlatım bozukluklarına rağmen, özellikle yazarının kimliği, konumu ve içerden konuşarak iddiasını dillendirmesi nedeniyle büyük bir yankı uyandırmış ve çok büyük tepkiler doğurmuştur.

Biz yazarın temel savının ne olduğuna ve bu savını nasıl temellendirdiğine kısaca değindikten sonra, şahsına ve kitabın içeriğine gelen tepkiler üzerinde duracağız. Piyasada baskısı bulunmayan kitabın pdf formatındaki metnine sitemizdeki e-book bölümünden ulaşabilirsiniz.

Abdurrazık’ın Temel Savı

Abdurrazık’ın kitabında cevabını aradığı soru veya sorun şudur: Hilafet şer’i yönden bir zorunluluk veya farz mıdır? Onun hilafet kelimesini “yönetim modeli”nin bir ifadesi olarak kullandığını göz önünde bulundurduğumuzda tartıştığı sorunun günümüz diliyle ifadesinin; İslam’da din tarafından belirlenmiş bir yönetim biçiminin varlığı veya yokluğu meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu soruya veya soruna cevap vermek için ortaya attığı savının odak noktasını, hilafetin ne Kur’an’a, ne sünnete, ne de icmaya dayanmadığı düşüncesi oluşturmaktadır. O ne Kur’an’ın delil oluşunu, ne hilafete delil olarak gösterilen hadislerin sıhhatini, ne de icmanın İslam metodolojisi içindeki yerini tartışmaz. Onun iddiası Kur’an’dan, sünnetten ve icmadan hilafete delil olduğu söylenen şeylerin aslında delil olmadığı ve gösterilen bu delillerden söz konusu sonuçların çıkartılamayacağıdır. Ona göre tüm bu kaynaklardan hilafetin dini bir emir oluşuna dönük ikna edici bir delil çıkartmak mümkün değildir. Abdurrazık’ın tezlerini el-Efendi dört maddede özetler:

  1. Peygamber bir devlet kurmamıştır ve otoritesi tamamıyla manevidir.
  2. İslam, hiçbir şekilde kesin bir hükümet tarzı ortaya koymaz ve Müslümanlar uygun gördükleri hükümet tarzını benimsemekte serbesttir.
  3. Peygamberin ölümünden sonra kurulan hükümet türlerinin İslam doktrininde yerleri yoktur, yalnızca Arapların adapte ettikleri geçici bir tedbirdir ve dini bir meşruiyet kazandırmak için de hilafet ismi verilmiştir.
  4. Bu sistem İslam dünyasını saran çoğu problemin kaynağıdır, çünkü Müslümanlara uygulanan baskıların ve çöküşün meşrulaştırılmasında kullanılmıştır. [1]

Abdurrazık kitabını üç bölüme ayırmıştır. Ancak bu üç bölüm birbirine geçişiktir. Bazen bir bölümde anlatılan aslında başka bir bölümün konusudur. Kendi bölümünde anlatılan bir mevzu başka bir bölümde alakasız bir şekilde yeniden tekrar edilmektedir. Yazarın bu üslup karışıklığına karşı iyi bir analiz yapan Mehmet Görmez kitabı üç ana başlıkta inceleyerek çok daha anlaşılır kılmıştır. Bu başlıklar: Hilafet, risalet ve din başlıklarıdır. “Yazar önce hilafetin İslam’da yeri olmadığını söylemiş, bunu temellendirmek için de risaletin hangi sahalara yönelik olduğunu irdelemeye çalışmıştır. Her iki konuyu bir zemine oturtmak için de din-dünya ve din-siyaset ilişkisini ele almıştır.”[2]

O ilk olarak halife tayin etmenin ümmetin üzerine vacip olduğu düşüncesinin dini bir dayanağının olmadığını;  Kur’an’da bu konuyla ilgili hiçbir ayet bulunmadığını,  buna işaret eden bir hadisin mevcut olmadığını ve bu konuda öne sürülen ayet ve hadislerin aslında buna delil olamayacağını ve bu konuda bir icmanın da mevcut olmadığını öne sürer. Bunu yaparken de öne sürülen ayetleri, hadisleri değerlendirir ve hakkında icma var denilen hususlarda hilafete gösterilen muhalefetleri ve bu uğurda dökülen kanları delil göstererek icmanın olmadığını ispat etmeye çalışır.

İkinci olarak Abdurrazık, peygamberin dini tebliğ etmek için seçildiği kadar, dine dayalı bir devlet kurmak için de görevlendirildiği tarzındaki genel kanaati tamamen yanlış bulur. Ona göre risalet ve hükümdarlık ayrı şeylerdir. Peygamber sadece risaletinin tebliğinden sorumludur. Bu nedenle peygamber bir devlet kurmamıştır. Onun söylediklerinden ve yaptıklarından bir yargı ve hukuk sistemi,  bir nizam veya adalet teşkilatı çıkartmak hiç mümkün değildir. Yazarın kendisini iyi anlatamamasının en net görüldüğü bölüm bu bölümdür. Yazar bir taraftan peygamberin bir devlet kurmadığını iddia ederken, bir taraftan da peygamberin kurduğu devletin risalet sınırlarının içinde mi, dışında mı olduğunu tartışması kitaptaki en çelişkili bölümlerdendir.  Ezher’de şeyhlik/profesörlük yapan birisinin böylesi bir çelişkiye düşmesinin bir bilgi eksikliğinden çok üslup eksikliğinden kaynaklanması daha muhtemeldir. Kendisini iyi anlatamayıp çelişkiye düşen yazar, en ciddi içerik eleştirilerini de bu türden düşünceleri üzerinden almıştır.

Üçüncü olarak Abdurrazık devlet, siyaset ve hükümet gibi işleri tamamen dünyevi işler olarak görmüş, bu konuları halletmek için Allah’ın peygamberi risaletle görevlendirmesinin gereksiz olduğunu söylemiştir. Ona göre bu tür işleri halletmek için akıl, anlayış ve tecrübeden başka bir şeye ihtiyaç da yoktur. Abdurrazık’ın din ve dünya meselesini ele alırken dünya işleri olarak gördüğü yönetim ve hilafet meselesinin dünyeviliğinin kurumsal veya model düzeyinde bir dünyevilik mi yoksa temel esasları da içeren bir dünyevilik mi olduğu hususuna hiç girmemiş olması eleştiri oklarından nasibini almasına yol açan bir diğer husus olmuştur. Hatta Abdurrazık’ın tamamen laikçi bir çizgiye oturtulmasına yol açmıştır. Ancak o, bu konuyu halifelik üzerinden yani kurumsal çerçevede tartışmak istemiştir. Oysa ifadeleri ve üslubundaki yetersizlik onu tam da laikçilerin safına oturtmuştur.

Kitaptaki temel tezleri ve bunların ele alış tarzını böylece ifade ettikten sonra şimdi Abdurrazık’ın şahsına ve kitabına dönük dış tepkileri ele alabiliriz.

Abdurrazık’ın şahsına ve kitabına dönük dış tepkiler

Abdurrazık’ın dillendirdiği bu düşünceler o dönemde sadece kendisine ait değildir. Ondan önce de benzeri görüşler çok daha iyi bir üslupla kaleme alınmıştır. Özellikle aynı dönemde, Türkiye’de hilafet tartışmaları çerçevesinde Celal Nuri İleri, Abdullah Cevdet, Zeki Velidi Doğan ve adliye vekili Seyyid Bey gibi isimler bu konuyu ele alan yazılar yazmışlardır. Hatta Seyyid Bey düşüncelerini TBMM’de uzun bir konuşma ile ortaya koymuş[3] ve Abdurrazık’tan önce bu konuda bir kitap yazmıştır. Yazdığı kitap Arapçaya çevrilmiş ve Abdurrazık bu kitaptan yararlanmıştır.

Türkiye’de bu görüşlere tepkinin yükselmemesini muhalif kesimin sindirilmişliğine bağlamak mümkündür. Ama tek neden bu değildir. Kitlesel bir tepki ortaya çıkmasa da azımsanmayacak çok miktarda hilafet yanlısı görüş sahibi, Türkiye’de bir şekilde seslerini çıkartmışlardır. Türkiye’de iktidara yakın çevrelerde hilafet aleyhine yükselen ses laikliğe direkt bir çağrı niteliği taşımaktadır. Üstelik aynı zamanda iktidara egemen olanların da benimsediği bir sestir. Oysa Mısır’da İngilizler tarafından kendisine teklif edilen halifelik makamını kabul edip etmemekte tereddüt eden bir kral Fuat ve etkin bir Ezher vardır. Aynı zamanda Abdurrazık Türkiye’deki seslerden farklı olarak laikliğe direkt bir çağrı yapmaktan öte laikliğin İslami olduğunu veya İslam dininin bizatihi laik bir din olduğunu dile getirmiş[4] veya söylediklerinden böyle bir anlam çıkartılmıştır. İşte tüm bu etkenler Abdurrazık’ın şiddetli bir tepkiye uğramasına yol açmıştır.

En şiddetli tepkiyi Ezher uleması göstermiştir. Ezher ulemasını harekete geçiren ise Menar dergisi üzerinden Reşit Rıza olmuştur. Çünkü kitap aynı zamanda Reşit Rıza’nın hilafet üzerine yazdığı kitabına bir eleştiri anlamına geliyordu.

Mısır ve Hindistan’da basın ve vaazlar aracılığıyla başlatılan kampanyalar halkta infiale yol açmış ve aleyhte yürüyüşler ve gösteriler düzenlenmiştir. Muhammed Ammara matbaanın gelmesinden beri hiçbir basılı esere bu kadar büyük bir tepkinin gösterilmediğini söyler.

Ezher içinden ve dışından ulema yazara ve kitabına şiddetle saldırdılar. Saldırılar eleştiri üslubunun çok ötesinde ilmi üsluptan uzak, hakaret ve aşağılama içerikliydi. Kitabın yayınlanmasından birkaç ay geçmeden Ezher harekete geçti. 1911 yılında çıkan bir yasa Ezher Alimler Heyeti’ne İslam’a muhalif bir Ezher mensubunun elindeki diplomayı alma yetkisini veriyordu. Disiplin kurulu Ali Abdurrazık’ı yargılamaya başladı. Bu mahkeme Mısır’ı ikiye böldü. Tartışma kitabın içeriği kadar düşünce hürriyeti üzerinden de alevlendi. Laikler ve liberaller düşünce hürriyeti adına Abdurrazık’ın yanında yer alınca bu hepten onun aleyhine bir durum oldu. Mahkeme heyetini iyice katılaştırdı. Hatta savunmasını yapmak için gelen Abdurrazık’ın selamını dahi almadılar. İkinci celsede Abdurrazık’ın diploması elinden alındı, âlimler zümresinden ihraç edildi.

Sıra diploması elinden alındığı için yetkisizleşen görevinden de alınmasına geldi. Kanun maddesine göre diploması elinden alınanların resmi görevlerinden de uzaklaştırılmaları gerekiyordu. Ezher disiplin kurulu aldığı kararı, gereğinin yapılması için adalet bakanlığına bildirdi. Adalet bakanlığı yazarı kadılık görevinden almak için bir karar aldı ve imzalanmak üzere bakanlar kuruluna gönderdi. Bakanlar kurulundaki liberal parlamenterler kararı imzalamaktan imtina edince büyük bir hükümet krizi ortaya çıktı. İş adalet bakanının görevden alınmasına ve üç bakanın istifasına kadar vardı. İstifaların ardından Abdurrazık’ın kadılıktan azil kararı da imzalandı.

İlginç olan bu kararın ardından yarım bıraktığı eğitimini tamamlamak için İngiltere’ye giden ve döndüğünde birkaç yıllık çalışma hayatından sonra girdiği seçimlerin ardından milletvekili ve evkaftan sorumlu bakan olan Abdurrazık’ın Ezher’in başına geçmesidir. Bundan sonra kendisine iade-i itibar yapılmış ve âlimler zümresine yeniden dâhil edilmiştir.

Abdurrazık’ın şahsına ve kitabına dönük bu dış tepkilerin en önemli özelliği ilmi, bilimsel, düşünce hürriyetine saygılı, insani bir temele dayalı olmasından çok dışlayıcı, kategorize edici, küçültücü, dedikoducu, hakaret edici, komplocu ve daha da ileride sağlam hiçbir bilgi ve belgeye dayanmaksızın iftiraları da içerecek bir tarzda yürütülmesidir.

En hafifinden tepkilerde, onun Raşit halifelere ve onların hilafet düzenine hakaret ettiği, sahabelerin ve peygamberin düzenini insan aklından uydurulmuş düzenlerden daha aşağı gördüğü eleştirileri vardır. Bu görüşlerin İslam binasını yıkmaya, nesilleri saptırmaya yönelik la-dini, Tanrı tanımaz, İslam düşmanı, ilhadi ve zındıklık içeren görüşler olduğu söylenmiştir.

Hatta kitabın Türkçe tercümesinde Ömer Rıza Doğrul’un bizce meçhul bir sebeple sansürlediği bir bölümünde geçen “Bolşevizm” kelimesi yüzünden Abdurrazık’ın komünist inançları savunduğu bile iddia edilmiştir.[5]

Halbuki kitabın bu bölümünde Bolşevizm’e sadece nötr bir gönderme vardır. “Abdurrazık’ın gerçekte söylemek istediği, Müslüman hukukçuların hilafetin gerekliliğini savunurken istedikleri genelde hükümetin gerekliliğini göstermek ise bunun doğru olduğuydu: ‘Dini sembolleri yüceltmek’ diyordu, halkın huzurunu sağlamak, gerçekte, hükümet anlamında, hilafete bağlıdır. Hangi hükümet şekli ya da türü olursa olsun, mutlak ya da meşruti, bireysel ya da cumhuri, despotik (anayasal veya konsültatif), demokratik, sosyalist ya da Bolşevik”[6]

Fas Bağımsızlık Partisi lideri el-Fasi, Abdurrazık’ın başlattığı ve dinin devletten ayrılmasını isteyen, devlet içinde devlet yaratmayı hedefleyen bu girişimleri “yeni israiliyyat” olarak adlandırmaktadır.

Bütün bu hakaret de içeren saldırılara karşı Abdurrazık kendisini bu tür konuların ancak en güzel ilmi münakaşa ve tartışmalarla halledilebileceğini, hiçbir yasanın insandaki düşünme ve inanma özgürlüğünü elinden alamayacağını söyleyerek savunmaya çalışmıştır.

Gösterilen tepkilerin daha ileri götürülenleri ise işi komploculuğa ve iftiracılığa kadar vardırmıştır. Delil ve belgeye veya Abdurrazık’ın açık beyanlarına dayanmaksızın spekülatif bir tarzda ortaya atılan bu iddialara göre bu kitabı ona İngilizler yazdırmıştır. Hatta “Ali Abdurrazık” ismi müstear bir isimdir. Kitabın asıl yazarı bir Yahudi’dir. Bazılarına göreyse İngilizler hilafet kurumunu kontrollerinde tutmak için kendilerine bağlı birini -Mısır kralı Fuat’ı-  halife ilan etmeye çalışırlarken Ali Abdurrazık bunu önlemek için kitabı yazmıştır. Tersine bir iddiaya göre ise kitabı Abdurrazık’a yazmasını emreden bizzat kral Fuat’tır. Çünkü o İngilizlerin kendisine yaptığı teklife çok da sıcak bakmıyordu. Bir taraftan İngilizlerin bir taraftan da İslam dünyasının baskıları arasında sıkışıp kalmak istemiyordu. Kitabı yazdırarak aradan sıyrılmış oldu. İngilizler başlangıçta Abdurrazık’ın lehine davranırlarken sonraları kitabın aleyhine yayınlar yapmışlardır.

Olayı komplocu bir tarzda değerlendiren bazı yazarlar hilafet asabiyeti ile davranmışlar ve Abdurrazık’ı hilafetle ilgili bir kitap kaleme alan İngiliz Sir Thomas Arnold’un şakirti ilan edivermişlerdir. İddiaya göre Abdurrazık’a bu kitabı yazmaya hazırlayan isimler S.T. Arnold ve Yahudi asıllı Marselyus’tur. Abdurrazık eğitimi sırasında Oxford’da bu ikisiyle tam bir yıl beraber olmuştur. İslamoğlu’na göre bu iddianın bu güne kadar tekzip edilmemiş olması olayın doğruluğunu ispat etmek için yeterlidir. İslamoğlu ikna olmuştur. Abdurrazık misyonerlerin ve İngilizlerin maşasıdır.

Yine Mustafa Sabri Efendi Abdurrazık’ın gerçek amacının Mustafa Kemal’in uygulamalarına destek çıkmak, ayrıca Avrupa sömürüsünü kolaylaştıracak “din dışı devletler kurmak” olduğunu da iddia etmiştir. Aynı şekilde Kitapla ilgili bir reddiye yazan Hıdır Hüseyin’e göre hilafeti savunmak bağımsızlıkla özdeştir.  Hilafete karşı çıkmak ise sömürge güçlerine teslimiyettir. Bu nedenle hilafet dışında ortaya konan her şey Müslümanlara ihanetten başka bir şey değildir.

Kötü olan durum ise kitabın yazıldığı dönemdeki ortam nedeniyle kısmen anlaşılabilir olan bu tepkilerin ortamın sakinleştiği sonraki dönemlerde de sürdürülmeye devam etmesidir. Kitaba olan boykot ve ön yargılı yaklaşım günümüze kadar taşınmıştır. Günümüzdeki tepkiler kitabın daha çok hilafet kurumunu hedef almasından değil, siyasetle dinin ayrılmazlığını inkârından dolayı gelmektedir.

Günümüzde kitaba bir de “Abdurrazık’ın hilafet karşıtlığı üzerine yazdıkları kimlerin ekmeğine yağ sürdü?” sorusu üzerinden karşı çıkılmakta ve içeriğin tartışılması ertelenmeye çalışılmaktadır. Oysa hilafet lehine onca çalışmaya rağmen, bu da Müslümanların ekmeğine yağ sürmemiş ve bir süre sonra “hilafet” kavramı tartışmaların odağından çıkartılmıştır. Hindistan’daki Ebu-l Kelam Azad liderliğindeki hilafet hareketi de kendisini dönüştürmek zorunda kalmıştır. Üstelik hilafetin kendisi bile İngilizler tarafından kullanılmış ve Batılıların İslam toprakları üzerindeki emellerine alet edilmeye çalışılmıştır. Bugün bile bu konu istismar edilmeye devam etmektedir. Sorunun bir zihniyet, düşünce, dine, dünyaya, zamana, eşyaya ve topluma yaklaşım sorunu olduğu anlaşılmadıkça problemler çözümsüz kalmaya devam edecektir. Nitekim “hilafet” kavramı tartışmaların odağındaki kavram olmaktan çıkmaya başlayınca “İslam devleti” kavramı temerküz etmiş ve aynı hastalıklı düşünme, yaklaşım ve tartışma biçimi bu sefer bu kavram üzerinden yürütülmüştür.

Abdurrazık’a getirilen eleştirilerden belki de en çok dikkate alınması gereken eleştirilerden bir tanesi, yönetimle ilgili bir kitap yazmasına rağmen ne Mısır kralının, ne de sömürgeci ve işgalci İngilizlerin aleyhine tek bir laf etmemesidir.

Kitabın İçeriğine Dönük Eleştiriler

Yazıldığı andan itibaren kitap çoğunlukla Abdurrazık’ın şahsı ve kitabın yazılma amacı üzerinden konuşulmuştur. Ancak içeriğine dönük olarak da yazılan ve konuşulan şeyler epeyce bir yekûn tutmaktadır. Kitaba yaklaşık yirmi beş adet reddiye yazılmıştır. Onlarca makaleye konu olmuş ve birçok kitabın içeriğinde de yerini almıştır.

1- Üslup

Kitaba ortak olarak getirilen en temel eleştiri, üslubu üzerinden olmuştur. Kitap akademik bir dille kaleme alınmamıştır. Ammara kitabın üslubuna gazeteci üslubu yakıştırmasını yapmasına rağmen bu bile üsluba dönük eleştiride yetersiz kalmaktadır. Çünkü gazeteci üslubunun içinde de bir sistematik ve insicam aranır. Oysa Abdurrazık’ın kitabında konular belli bir sistematikle anlatılmamış ve ahenkli bir insicam ortaya konmamıştır.

Kitabın üslubuna dönük getirilen bir diğer eleştiri ise, Abdurrazık’ın kullandığı dildeki keskinlik ve biraz da saldırganlık ve kışkırtıcılıktır. Bu durum kitabın doğru anlaşılmasına engel olmuştur. Hatta üslubundaki bu yetersizlik nedeniyle yazar meramını tam anlatamamış, bu da konunun doğru bir zeminde tartışılmasını ortadan kaldırmıştır. Üslubundaki keskinlik ve kışkırtıcılık karşıdakilerin aynı keskinlikte ve sertlikte cevap vermelerine yol açmıştır. Oysa o tezini karışık, kışkırtıcı ve sonraki maddelerde değineceğimiz gibi çelişkiden uzak ve kendi içinde tutarlı bir dille sunabilseydi, öne sürdüğü görüşleri daha etkili sonuçlar üretebilirdi.

2- Mantık hataları, delilleri iyi kullanamama ve iç çelişkiler

Yazar kitabında mantık hatalarına düşmüş, olmadık çıkarımlarla kendisine delil üretmeye çalışmıştır. Örneğin; fakirlere yardımı emreden ayetler var diye aramızda mutlaka fakir bulundurmamız veya kölelikten bahseden ayetler var diye köle edinmemiz (veya köleliği yeniden kurmamız) şart olmadığına göre idare ile ilgili ayetler var diye mutlaka bir idare/yönetim kurmamız gerekmemektedir, diyerek bir ispat mantığı geliştirmeye çalışmıştır. Abdurrazık ürettiği bu mantık doğru olmayan bir mantıktır. Bu mantıktan tezini ispat eden bir delil çıkmamaktadır.

Aynı şekilde hilafet konusunda ümmet arasında icma oluşmamıştır derken, halifelere karşı çıkanların olduğunu ve bu durumun icmayı bozduğunu söylemesi de içine düştüğü bir diğer mantık hatasıdır. Oysa halifelere isyan edenler hilafete karşı çıkmamışlar hatta daha da öte kendileri halife olmak için mevcut halifelere isyan etmişlerdir.

Yine Abdurrazık’ın hilafetle saltanatı birbirinden tam olarak ayırmaması da bir diğer eleştiri konusu olmuştur. Yazar sultanların yaptığı her türlü zulmü hilafetin üzerine yıkarak buradan sonuç çıkartmaya çalışmıştır.

Mehmet Görmez’in bir müessesenin İslami olabilmesi için ille de hakkında bir ayet veya hadis bulunması gerekmez tespiti doğrudur.[7] Görmez bu tespitten yola çıkarak Abdurrazık’ın hilafetle ilgili ne ayet ne de sahih bir hadis yoktur iddiasına bir cevap vermeye çalışmıştır. Tespit doğru olduğu halde kurulan bu ilişki yanlıştır. Çünkü sorun bu konuda ayetlerin veya hadislerin olup olmaması meselesinden çok daha öte, tarihi bir uygulamanın dinin özüne ait değişmez bir müessese olup olamayacağı meselesidir. Hilafetin İslamiliği belli tarihi koşullarda doğru olabilir ama bu onun tüm insanlık tarihi boyunca tek ve değişmez dini yönetim tarzı olduğu anlamına gelmemektedir. Abdurrazık bu anlamda problemi doğru anlamış ancak doğru temellendirememiştir. Yoksa konu ayetlerin varlığı veya yokluğu meselesinin üzerinde bir meseledir.

Abdurrazık’ın meseleyi yanlış götürdüğü noktalardan birisi de aslında bu delalet meselesidir. O bu konuyla ilgili hadislerin tümünü sahih olarak kabul etmekte ve hakkında icma olduğu iddia edilen meselelere icmanın kendi mantığı içinde itirazlar getirmeye çalışmaktadır. Bu durum ister istemez çelişkili ve alakasız mantıksal çıkarımlar üretmesine yol açmaktadır. Oysa bu ön kabul yanlıştır. Öncelikle tartışılması gereken husus, Kur’an’ın delaleti meselesi üzerinden hilafete delil olarak getirilen ayetlere böylesi bir yaklaşımın doğru olmadığı meselesidir. Sünnetin ve hadislerin mahiyeti ve delaleti meselesi sorgulandıktan sonra, hilafete delil olarak getirilen hadislerin sıhhati üzerinden ve hadislere yaklaşım metodolojisi üzerinden sorun analiz edilmelidir. Daha da önemlisi icma sorgulanmadıkça ve Ehl-i Sünnet’in icmayı ele alış tarzı değerlendirilmedikçe icmanın kendi iç mantığı üzerinden hilafet meselesine bir çözüm üretmek mümkün değildir.

Yazarın içine düştüğü iddia edilen bir diğer çelişki de, ısrarla peygamberin bir devlet kurmadığını iddia etmesine rağmen, kendisiyle çelişerek peygamberimizin bir İslam devleti kurmasının risalet sınırlarının içinde mi dışında mı olduğunu tartışmasıdır. Aslında buradaki sorun birbiriyle çelişen iki farklı düşünceyi savunarak bir çelişkiye düşme sorunundan çok, meramını anlatamama sorunudur ve bu problem birinci maddedeki üslup sorununa gider.

Benzer şekilde, üslup sorunundan kaynaklanan bir çelişki de cihat meselesini anlatırken ortaya çıkmaktadır. Abdurrazık, farkında olmadan peygamberi yüce idealler uğruna cihattan men ederken, görevi olmadığı halde bir devlet kurmak ve bu devlete haraç ve ganimet temin etmek için savaşmak gibi peygambere bir vazife biçmektedir.

Kitabının bir yerinde Ridde savaşlarının dini değil siyasi savaşlar olduğunu söylerken, başka bir yerde de Arapların çoğunun dinden dönmesi yüzünden Ridde savaşlarının yapıldığını söylemektedir. Bunlar birbirini nakzeden ifadelerdir.

Aynı çelişkili ifadelerin değişik örnekleri risalet ve din-dünya ayrımı bölümlerinde de mevcuttur.

Yazarın bir diğer çıkmazı da teziyle çok fazla ilgili olmayan ayet ve hadisleri delil olması yönünden bir yönüyle ilişkilendirmeye çabalamasıdır. Bu yönden de çok fazla eleştiri almıştır.

Kitabın çelişkilere yol açan ve doğru anlaşılmasını engelleyen en büyük eksiklerinden birisi; din-dünya, din-siyaset ayrımını yaparken şekil ve geçici uygulamalar ve kurumsal yapıyla mı ilgili bir ayrımı öngördüğünü, yoksa ilkeler bazında da bir ayrımı gerekli görüp görmediğini açıklamamış olmasıdır. Bu açıklamayı yapmamış olması nedeniyle Abdurrazık tam bir laik olarak görülmüştür.

İhsan Eliaçık tam da bu noktadan yola çıkarak Abdurrazık’ı “İslam’ın siyasete dair ‘değer merkezli’ yaklaşımını anlayamamıştır” diyerek eleştirmektedir.[8] Bu eleştirinin doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Çünkü Abdurrazık uygulamalarla değerleri birbirinden ayırmamış ve doğrudan “hilafet” meselesinden yola çıkarak “bir dini doktrinler sistemi olarak İslam’ın hükümet oluşturulmasını gerekli görüp görmediği”[9] üzerinden savını ortaya koymaya çalışmıştır. Sorunun tartışıldığı zemin veya çıkış noktası bu olmamalıydı. Mesele böyle zeminde ve de kötü bir üslupla tartışılınca her yöne çekilip yorumlanabilecek ifadeler ortaya çıkmıştır.

Daha müspet yaklaşan eleştirmenler ister istemez konuyu gerçek zeminine çekmek için Abdurrazık’ın söyledikleri üzerinden değil, söylemek istedikleri üzerinden eleştiriler getirmeye çalışmışlardır. Örneğin Hamit İnayet zaman zaman bu duruma düşmüştür. Onun yanlış anlaşılan görüşlerini düzeltmeye çalışmıştır.

Ortaya Çıkan Sonuçlar

İlginçtir, tüm bu gürültülü tartışmalar Abdurrazık’ın hilafetin İslam inancının bir rüknünü oluşturmadığı şeklindeki savını hala çürütememiştir. Eleştiriler ya tamamen hakaret ve komplolar üzerinden yürütülmekte, ya da Abdurrazık’ın bir türlü meramını anlatamayan üslubundan medet umulmaktadır. Oysa problem ortadadır ve tez de çok açıktır. Abdurrazık’ın yerine soruyu bir defa da biz soralım: Tarihsel bir model olarak “hilafet modeli” İslam’ın değişmez tek modeli midir ve İslam tüm insanlar için geçerli olacak tek bir devlet modeli önermiş midir? Abdurrazık’ın kitabına getirilecek hiçbir olumsuz eleştiri ve şahsına yapılacak ithamlar bu soruya bir cevap niteliği taşımamaktadır.

Ortaya çıkan bir diğer sonuç da şu olmuştur: Saldırgan gelenekçi tepki Abdurrazık’ın görüşlerinin farklı tartışma alanları açmasına engel olmuştur. Hilafetin ortadan kaldırılması laiklerin, anti-İslamcıların veya liberallerin bir başarısı gibi görülebilir. Ancak bu süreçte tüm tartışmaların asıl galibi Ortodoksi Sünnilik olmuştur. Çünkü tarihten devşirdikleri birikimlerden ve gerek Kur’an’ın gerekse sünnet ve icmanın Ortodoks yorumlarından ibaret olan “nass” kılıcını çekerek yeşerme ihtimali olan özgür tartışma ortamının oluşmasını engellediler. Gösterdikleri tepki geleneksel siyasi meşruiyet kavramlarının zamana göre düzenlenmesini bir kez daha engelledi. Karşılarındaki Abdurrazık’ın kekemeliği ve kendi içindeki çelişkileri işlerini daha da kolaylaştırdı.  Sünnilik en zayıf zamanında bile değişime karşı direndi ve galip geldi.

Oysa Abdurrazık’ın bu çıkışı düşünce hürriyetine uygun bir ortamın oluşmasına bir katkı sağlayabilirdi. Öyle olmadı. Problemlerin ilmi bir zeminde tartışılma imkânı ortadan kalktı. Muhtemeldir ki benzer görüşleri taşımalarına rağmen Abdurrazık’a gösterilen tepkiler yüzünden korkan pek çok kişi fikirlerini ifade etmekten kaçındı. İlmi düşünceye korku hâkim oldu. Sünniliğin kılıcı ümmetin üzerinde sallanırken buradan sadece Müslümanları değil tüm insanlığı da kurtaracak bir siyaset düşüncesinin üremesini beklemek ham hayal oldu.

Çok fazla bir zaman geçmeden hilafetin İslam ümmetini birleştirecek unsur olmadığı ortaya çıktı.  İşgalciler ve sömürgeciler İslam topraklarını terk etmeye başlayıp ulus devletler teker teker bağımsızlıklarını ilan ettikçe tüm toprakları kapsayan tek bir halifenin önderliğindeki devlet hayali de suya düşmeye başladı. Artık ümitler yeni bir kavramla ifade edilmeye başlandı. Bu kavram ulus devlet sınırları içinde kurulacak bir “İslam Devleti” kavramıydı. Yirminci yüzyılın başında “hilafet” kavramı hakkında yürüyen tartışmalar üzerine Abdurrazık, incelediğimiz “İslam’da İktidarın Temelleri” kitabını yazmıştı. Yüzyılın sonuna doğru (1991) Abdulvahhab el-Efendi “İslam Devleti” kavramı etrafında yüzyıl boyunca sürdürülen tartışmalara dönük Türkçeye “Nasıl Bir devlet?” adıyla çevrilen kitabıyla katıldı. Yazımızın ikinci kısmında bu kitabın değerlendirmesini yapacağız.

 

KİTABIN KÜNYESİ:

Adı: İslam’da İktidarın Temelleri

Yazar: Ali Abdurrazık

Tercüme: Ömer Rıza Doğrul

Orijinal adı: el-İslam ve Usûlu’l-Hukm

Yayınevi: Birleşik Yayıncılık

Yayın yılı: Mart 1995

 

[1]  Mehmet Görmez, “İslam Dünyasında Laiklik Tartışmasını Başlatan Bir Kitap ve Bu Kitabın Serencamı”, İslami Araştırmalar, cilt:8 sayı:3–4, s.224

 

[2]  Seyyid Bey’in “Hilafetin Şer’i Mahiyeti” başlığı altında 1924 yılında yaptığı konuşmanın tam metni için bakınız: İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi cilt:1 s.179

 

[3]  Mehmet Görmez, agm, s.225

 

[4]  Hamdi İnayet, Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, s.122

 

[5]  Fehmi Ced’an, Çağdaş Arap Dünyasında İslami Yönetim Tartışmaları, s.66

 

[6]  Mustafa İslamoğlu, İslami Hareketler ve Kıyamlar Tarihi, s. 293-294

 

[7]  Mehmet Görmez, agm, s.227

 

[8]  Hamid İnayet, age, s.119

 

[9]  Age, s.120, 121

 

Check Also

İslam’a Göre Din-Devlet İlişkisi / Nuri YILMAZ

Din-devlet ilişkisini sağlıklı bir şekilde kurabilmek için çözüm bulması gereken ilk problem, “Din nedir?” sorusuna ...

İslami Camiada “Din-Devlet” Tartışmaları / Hamdi Tayfur

“Din ve devlet” başlığı altında çıkarttığımız yaz–2010 sayısının ardından İslami camiada bu konuda muhtelif tartışmalar ...

İslam Devletine Kim İhtiyaç Duyuyor? / Dr. Abdulvahhab el-Efendi

İslami Yorum için Çeviren: Fatih Peyma   Bu yazı el-Efendi’nin Türkçeye “Nasıl Bir devlet?” ismiyle ...