“islam’da muhalefet” Fikri neden Olumsuz Manalar Çağrıştırıyor / Nuri YILMAZ

Resulullah’ın vefatından sonraki ilk yönetici olan Hz. Ebu Bekir, halife olarak seçildiği zaman yaptığı konuşmada şu ifadelere yer vermiştir:

Sizden daha hayırlı bir kimse olmadığım halde, sizin idareciniz olarak iş başına geçmiş bulunuyorum. … Eğer ben, bu vazifemde doğru iş görürsem siz de bana yardımcı olursunuz. Yanıldığım zaman da beni ikaz edecek, bana doğruyu siz göstereceksiniz.”[1]

Ondan sonra yönetici olan Hz. Ömer kendisini eleştirmek isteyen birisinin engellenmesi üzerine şu ifadelere kullanmıştır:

“Onu serbest bırakın. Eğer bize söylemezlerse onlarda hayır yoktur. Eğer onların doğru sözlerini kabul etmezsek bizde hayır yoktur.”[2]

Bu sözler, yüklenmiş olduğu sorumluluğun büyüklüğünü ve taşımış olduğu vebalin ağırlığını kavramış olan yöneticilerin yardım talepleridir.

Bu insanlar, üzerinde başka bir makamın bulunmadığı, “yöneticilik” gibi bir konuma erişmiş iken; sözlerini ve davranışlarını yargılayacak/sorgulayacak hiç kimse bulunmamasına rağmen ve hiç kimseye hesap verme mecburiyetleri bulunmadığı halde, neden böyle bir yardım talebinde bulunuyorlar. Bu talep ki, makamlarını en üst makam olmaktan çıkarıyor; sözlerini ve davranışlarını denetime açıyor ve onları, birilerine hesap vermek zorunda bırakıyor.

Yöneticilerin otoritelerini başka güçlerle paylaşmak zorunda kaldıkları yönetim modelleri, insanlık tarihinin sınırlı bazı dilimlerinde tecrübe edilmiştir. Ancak bu tecrübelerin hiç birisinde yöneticiler, otoritelerini gönüllü olarak paylaşmamışlar ve isteyerek denetime açmamışlardır. Bu yüce gönüllülük, Müslüman olmanın ortaya çıkardığı bir durumdur. Yeryüzünde adaleti tesis etmek hedefinin ve bununla imtihan ediliyor olma gerçeğinin ortaya çıkardığı bir durum… İşin ucunda, ya elde ettiği gücü şahsi çıkar ve menfaatleri için kullanıp imtihanı kaybetmek ya da adaletin tesisi ve toplumun huzurunu sağlamak için kullanıp Allah’ın rızasına kavuşmak yatmaktadır. İşte bu yüzden yardım talep etmekte, otoritelerini denetime açmaktadırlar.

Peki, onların yardım talebine toplum nasıl cevap vermiştir?

Hz. Ömer bir mecliste: “Ben bazı durumlarda yanlış yola girersem, siz ne yaparsınız” diye sorar. Bunun üzerine orada bulunan Bişr İbn-i Saad elindeki sopayı göstererek: “Eğer sen eğri yola girersen, seni şu sopa ile düzeltiriz” der. Hz. Ömer döner ve: “Böyle yapabilirseniz, o zaman sizin iş adamı olduğunuzu anlarım” der.[3] Kısacası onlar da kendi imtihanlarının farkındadırlar. Yeryüzünde adaletin tesis edilmesi ve sürekliliğinin sağlanabilmesi için sürekli çabalamak zorunda olduklarını kavramışlardır. Adaleti tesis etmenin sadece bir kişinin görevi olmadığını, onun sapması veya yanılmasıyla ortaya çıkacak sonuçtan kendilerinin de sorumlu olduğunu fark etmişlerdir. Ve kendi imtihanlarının bir gereği olarak, bu sorumluluğun yerine getirilmesinde yöneticiye yardımcı olmaya gönüllüdürler.

Fakat hal böyleyken ne oldu?

Ne oldu da; otoriteyi paylaşmak, muhalefet, denetim gibi fiiller “kötü” hale geldi?

İşte bu makale, bu sorulara cevap aramak üzere kaleme alınmıştır. Bu çerçevede, İslam tarihinin belli kesitlerinde cereyan etmiş bazı olaylar, “muhalefet olgusu” açısından yeniden değerlendirilmeye ve tahlil edilmeye çalışılacaktır.

Muhalefet fikri neden kötü görülüyor?

Muhalefet fiilinin kötü anlamlara karşılık gelmesinin temelinde yatan en önemli unsur, otoritenin din ile özdeş hale gelmesi, yani; din ile devletin aynılaşmasıdır. Dini temsil eden (din ile özdeş hale gelmiş) bir otorite, otorite makamındaki şahıs paylaşımcı bir yaklaşım gösterse bile; tartışılamaz ve eleştirilemez. Çünkü tartışıldığı ve eleştirildiği zaman, din tartışılmış ve eleştirilmiş olur.

İslam tarihinde din ile devletin aynılaşması veya otoritenin dinileşmesi birdenbire ortaya çıkmış bir durum değildir.

Resulullah’ın vefatıyla başlayan süreçte safha safha gelişerek serpilip boy verdiği görülür. Hatta öyle ki, tutum ve davranışları ile kendilerinden sonrası için örnek olan halifeler bile, bilerek veya bilmeyerek sergiledikleri bazı tavırlarıyla bu anlayışı beslemişlerdir. Onların dönemi için “siyasi manevra” olarak kabul edilebilecek bazı olaylar, sonraki dönemler için devletin din ile özdeşleşmesinde referans görevi görmüştür.

Olaylar, Resulullah’tan sonraki ilk yöneticinin belirlenmesi tartışmalarıyla başlamıştır.

Hz. Ebu Bekir’in yönetici oluşu

Ensar’ın halife seçmek için toplandığını haber alan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde onların yanına gitmişlerdir. Medinelilerin niyetini öğrendikten sonra Hz. Ebu Bekir onların üstünlüğünü dile getirmiş ve Resulullah’a yardımlarını övmüştür. Sonra şöyle bir konuşma yapmıştır:

“Biz Resulullah’ın yakınlarıyız, akrabasıyız. Biz hilafetin sahipleriyiz. Araplar içinde insanların en soylusuyuz. Bundan dolayı hilafet, Kureyş’ten birine daha münasiptir.[4] Sizler bizleri korudunuz ve bizlere yardımcı oldunuz, ancak insanlar Kureyş’e tabi olurlar. Siz de bilirsiniz ki, Araplar halifeliğe sadece Kureyş’i uygun göreceklerdir; çünkü onlar, Arapların en değer verdikleri ve şerefli kabul ettikleri yurdun sahibidirler ve İbrahim’in duasına muhatap olmuşlardır. Biz emir, sizler ise vezirlersiniz. Nitekim sizler, Resulullah’ın da vezirleri olmuştunuz.”[5]

Hz. Ebu Bekir’in bu konuşması Müslümanların, Resulullah’tan sonra otoritenin sürekliliğinin nasıl sağlanacağı konusunda çok ciddi endişeler yaşadıklarını göstermektedir. Bu yüzden yönetici olarak seçilecek kişinin, Arapların yönetime en fazla layık göreceği Kureyş kabilesinden olması tavsiye edilmektedir. Nitekim Hz. Ebu Bekir’in yönetici seçilmesinin ardından bazı kabilelerin merkezi otoriteye isyan etmesi bu endişenin haklılığını ortaya koymaktadır.

Ancak endişenin çözümü için başvurulan yol, yöneticiyle ilgili bazı anlayışların referans kaynağı olmuştur.

İmam Eş’ari, Abdülkadir el-Bağdadi, Maverdi ve İbn Hazm, Hz. Ebu Bekir’in yukarıdaki konuşmayı yaptığı toplantıda Ensar’ın ikna edebilmek için “Halife Kureyş’tendir[6] hadisini dile getirdiğini, bunun üzerine Ensar’ın halifelik talebinden vazgeçtiğini ileri sürmüşler ve halifenin Kureyşli olması gerektiğine dair hüküm vermişlerdir. Ebu Hanife, İmam Şafii, Ahmet b. Hanbel, İmam Maturidi, Gazali, Şehristani ve İbn Teymiyye ise aynı kanaati paylaşmaktadır. Kısacası İslam siyaset düşüncesi üzerine fikir beyan etmiş, Şii ve mu’tezili düşünürler haricindeki bütün düşünürler, Hz. Ebu Bekir’in seçimi esnasında yaşanan tartışmaları referans almışlardır.

Tarihi süreç içerisindeki olumsuz sonuçları görülmese, sadece “siyasi bir manevra” denilip geçilecek bir olay, yöneticiyle ilgili bir kutsalın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu kutsal tek başına otoritenin din ile özdeş hale gelmesini sağlamamışsa da, yöneticiyi toplumun bir ferdi olmaktan çıkarıp dini bir kimliğe büründürülmesini sağlayan süreci başlatmıştır.

Ridde Savaşları

Otoritenin din ile özdeş hale gelmesine ve muhalefetin “kötü” görülmesine hizmet eden en önemli olaylardan birisi Ridde[7] savaşlarıdır. Ridde savaşları, irtidat eden (dinden dönen) ve sonra Müslümanlara karşı büyük düşmanlıklar yapan kavimlere karşı Resulullah zamanında başlamıştır. Gönderilen ordu ile onların bir kısmı etkisiz hale getirilmiştir.

Fakat Hz. Ebu Bekir halife olunca aynı kabileler yeniden isyan etmişler, bu defa bunlara; dine bağlı kalacaklarını söyleyen ama zekat vermeyi reddeden bazı kabileler eklenmiştir.[8] Başta Hz. Ömer olmak üzere bazı Müslümanlar, dinden dönenlere karşı savaşı meşru görmekle birlikte, sadece zekat vermeyi reddeden kabilelerle savaşılmaması gerektiğini savunmuşlar; bir süre zekattan muaf tutulmalarını önermişlerdir. Fakat Hz. Ebu Bekir bu görüşü kabul etmemiş ve:

“Allah’a yemin ederim ki, namaz ile zekatın arasını ayıranlara karşı savaşacağım. Çünkü zekat malın hakkıdır. Onlar Resulullah’a verdikleri zekat hayvanının başına bağlanan ipi dahi bana vermekten çekinirlerse, yine onlarla savaşırım.”[9]

diyerek, bu kabilelerle de savaşmayı tercih etmiştir.

İrtidat edenlere karşı yapılacak muamele, İslam siyaset düşüncesi açısından en sıkıntılı konulardan birisini oluşturmuştur. Üzerinde durulması gereken iki yönü olduğunu düşünüyoruz:

  1. Devleti din ile özdeşleştiren ve devleti dinin bekçisi haline getiren siyaset anlayışını beslemesi

İslam düşünce ekolleri içinde en büyük damarı teşkil eden Sünni anlayışa göre Ridde savaşları; dinin irtidat edenlerle ilgili hükmünün bir sonucudur. Tezini: “Kim dinini değiştirirse onu öldürün[10] şeklindeki hadislere ve: “Onları bulduğunuz yerde öldürün[11] lafzının geçtiği ayetlere dayandırmaktadır. Sünni ekol içindeki bütün mezhepler mürtedin hükmü konusunda ittifak halindedirler. Ahmet b. Hanbel ile başlayan, daha sonra İbn Teymiyye’nin siyaset düşüncesi olarak yorumladığı selefi çizgi de mürtedin hükmü konusunda aynı görüşleri sahiplenir. Hatta Selefi çizgi daha da ileri giderek, kafirlerin nerede bulunurlarsa öldürülmesini meşrulaştıracak kapıyı aralar.

Bu yaklaşım biçiminde iki temel unsur vardır: 1- Şu veya bu sebeple dinden dönenler, 2- Dini temsil eden ve irtidat edenlerle savaşan bir devlet…

İşte devletin din ile özdeş hale gelmesinden ve devletin dine bekçi olmasından kastedilen budur. Birileri bir zamanda ve coğrafyada bir devlet kuruyor; devleti kuranlar onu dinin temsilcisi ve dinin varlığının garantisi olarak görüyorlar; sonra da dini korumak adına devleti korumaya girişiyor ve dinden dönenlerle, Müslüman olmayanlarla savaşa tutuşuyorlar. Bunun sonucunda ortaya çıkan siyaset düşüncesi, farklı inançların varlığına tahammül göstermeyen, kendi uygulamalarını zorla herkese dayatan, totaliter bir düşünce oluyor. Kanla, baskıyla ve zorlamayla netice almaya çalışan bir devlet düşüncesi gelişiyor.

Oysa Ridde savaşları, sebebi “din” olan, yani; temelinde Kur’an’ın dinden dönenle ilgili bir hükmü yer alan savaşlar değildir. Çünkü geleneksel Sünni düşüncenin kabullerinin aksine, Kur’an’ın dinden dönenlerle ilgili yaklaşımı şöyledir:

“Her kim İslam’ın dışında bir din edinmek isterse, bu din ondan asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır. Resul’ün hak olduğunu gördükten ve kendisine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra inkara yönelen bir toplumu Allah nasıl doğru yola iletsin! Allah zalim bir halkı asla doğru yola iletmez. Onların elde edecekleri tek şey, Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lanetine uğramak olacaktır. Orada ebedi olarak kalacaklardır; ne azabı hafifletilecektir onların, ne de yüzlerine bakılacaktır. Ancak, daha sonra tövbe edip durumlarını düzeltmiş olanlar bunun dışında tutulacaktır. Çünkü Allah kullarını bağışlar, onlara merhametle muamele eder. Ama tabii ki iman ettikten sonra yeniden inkara yönelip, sonra da inkarlarını iyice artıranların tövbeleri kabul edilmeyecektir. Onlar sapıkların ta kendileridir.” (Al-i İmran 3/85-90)

Görüldüğü gibi iman ettikten sonra inkara yönelenlere karşı ne savaş emredilmektedir, ne de görüldükleri yerde öldürmek! Hatta Yüce Allah, tövbe etmeleri halinde tövbelerinin kabul edileceğini bildirmektedir.

Onları bulduğunuz yerde öldürün” ifadesinin geçtiği ayetler ise, öncesi ve sonrasıyla okunduğu zaman bambaşka mesajlar vermektedir. Mesela Bakara suresinde; “Sizinle savaşanlarla siz de savaşın. … Onları yakaladığınız yerde öldürün[12] şeklinde geçmektedir Nisa suresinde; “Kendileriyle aynı duruma düşesiniz diye, kendilerinin inkar ettiği gibi sizin de inkar etmenizi arzuluyorlar. … Yakaladığınız yerde onları öldürün. … Ancak sizinle savaşmak istemeyenlere yahut ne size karşı ne de kendi kavimlerine karşı savaşmak istemediklerinden dolayı içlerinde bir sıkıntı duyarak size gelenlere dokunmayın[13] şeklinde geçmektedir. Tevbe suresinde ise yaptığı anlaşmayı bozan kavimlere karşı yapılması gerekenler anlatılmaktadır. Kısacası bu ayetler dinden dönenin veya kafirin katledilmesini helal kılan ayetler değil, sadece tehdit oluşturanlara karşı tedbir ve tutum öneren ayetlerdir. Bu çerçevede Resulullah da sırf dinden döndükleri için değil, dinden döndükten sonra Müslümanlara savaş açtıkları veya potansiyel tehdit oluşturdukları için Ridde savaşlarına girişmiştir.

  1. Muhalefetin fitne ve isyan gibi algılanması ve muhaliflerin şiddet kullanılarak yok edilmesi anlayışına yol açması

Ridde savaşlarının Hz. Ebu Bekir zamanında gerçekleşen kısmı, Resulullah zamanında gerçekleşenlerden farklı olarak, tarih içerisinde şekillenen İslam siyaset düşüncesini bir yönden daha etkilemiştir.

Hz. Ebu Bekir zamanında zekat vermeyi reddeden kabilelere karşı verilen savaş; dinin bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmeyenlerle yapılmış bir savaş görüntüsü vermektedir. Bu ise devletin din ile özdeş hale getirildiği dönemlerde, devletin temsil ettiği görüşe uymayan din anlayışlarının dışlanmasını ve hatta onlara baskı uygulanıp, onlarla savaşılmasını meşrulaştırmıştır.

Hz. Ebu Bekir, zekat vermeyenlere karşı Hz. Ömer’in (bir süre zekat almamak şeklindeki) görüşünü uygulayabilirdi. Sonuçta bu da bir seçenekti. Ancak Hz. Ebu Bekir bu meseleyi, devletin sürekliliği noktasında önemli bir sorun olarak görmüş olmalı ki; “savaş” şeklinde bir siyasi karar verdi. Ne var ki (belki de o gün için haklı gerekçelerle) vermiş olduğu bu siyasi karar, zaman içerisinde “muhalefet” anlayışının yok olmasına ve gelişmemesine zemin hazırlamıştır. Farklı dinlere ve hayat görüşlerine karşı tahammülü olmayan din anlayışı, farklı İslami görüşlere de kapalı hale gelirken, bu olaylardan da beslenmiştir.

Yöneticinin yeryüzünde Allah’ın temsilcisi olarak görülmeye başlanması

Otoritenin din ile özdeş hale gelmesine ve muhalefetin kötü görülmesine hizmet eden bir diğer önemli olay, yöneticinin yeryüzünde Allah’ın temsilcisi olarak görülmeye başlanmasıdır. Bu kabulün ortaya çıkmasında dönüm noktası oluşturan olaylardan birisi, “Allah’ın halifesi” kavramının kullanılmaya başlanmasıdır. Bu ise Hz. Osman zamanında gerçekleşmiştir.

“Halife” kavramını ilk kullanan isim Hz. Ebu Bekir’dir. Fakat onun kullanımında kavram özel kutsi bir mana taşımaz. Sadece “Resulullah’ın ardından gelen” anlamında, kendi vakıasını ifade eder. İbn Esir, Nihayetu’l-Lügat adlı eserinde şöyle kaydetmiştir:

Arap’ın biri Ebu Bekir’in yanına gelerek, “Sen Resulullah’ın halifesi misin?” diye sordu. Ebu Bekir, “Hayır!” dedi. Adam, “Öyleyse kimsin?” dedi. Ebu Bekir, “Ben ondan geriye kalan ve bir işe yaramayan bir şeyim.” dedi.[14]

Hz. Ömer “halife” kavramını kullanmayı istememiştir. Kur’an’da, insanın yeryüzündeki görevini ifade eden bir kavram olarak kullanılmış olması, onu endişelendirmiştir. “İleride yanlış anlaşılır, Yönetici ile Allah arasında bir ilişki kurulur” düşüncesiyle, kendisine “Emir’ül-Mü’minin” diye hitap edilmesini istemiştir. Nitekim bu konuyla ilgili olarak Suyuti şu diyalogu nakleder.

Ömer halka, “Siz müminlersiniz, ben de sizin emirinizim.” dedi. Ondan sonra Ömer’i “Emirü’l-Mü’minin” diye çağırdılar. Oysa daha önce onu, “Resulullah’ın halifesinin halifesi” diye çağırıyorlardı. Ama o zamandan itibaren bunun yerine “Emirü’l-Mü’minin” lakabını kullandılar.[15]

Hz. Osman dönemine gelindiğinde ise bir yaklaşım farkının ortaya çıktığı görülür. Üçüncü halife, yönetime ilk geldiği zaman her ne kadar hatalarının düzeltilmesini talep etmişse de, kurduğu bürokrasi ile uyarı mekanizmasının işlemesini engellemiştir. Şikayetler halifeye ulaşmayınca zamanda birikmeye ve soruna dönüşmeye başlamıştır. Nitekim Vali Abdullah b. Sa’d’ın kötü uygulamalarından iyice bunalan Mısırlılar, Kufeliler ve Basralılarla anlaşarak, seslerini duyurmak için hicretin 35. yılında (Nisan 656) Medine’ye doğru harekete geçmişlerdir. Bunun üzerine Hz. Osman yönetime karşı büyük bir tehlike oluşturan isyancıları uzaklaştırması için Hz. Ali’den yardım istemiştir. Hz. Ali’nin uyarılara kulak asmadığı şeklindeki sitemli konuşması[16] üzerine Hz. Osman, bu defa kesinlikle sözüne uyacağını söyleyerek onu ikna etmiştir. Hz. Ali de isyancıları ikna etmiş ve Medine’den çıkmalarını sağlamıştır. Ne var ki dönüş yolunda isyancılar, Hz. Osman’ın kölesini rastlamışlar ve onu yakalamışlardır. Yanında, Mısır valisine yazılmış ve isyancıların önde gelenleri hakkında ölüm fermanı içeren bir mektup[17] bulmuşlardır. Bunun üzerine derhal geri dönmüşlerdir. Hz. Osman böyle bir mektup yazmadığını söylediyse de onları ikna edememiştir. İsyancılar ona, görevini terk etmediği sürece Medine’den ayrılmayacaklarını bildirmişlerdir. Halife ise “Allah’ın giydirdiği elbiseyi kesinlikle çıkarmayacağını” söyleyerek teklifi reddetmiştir.[18]

Bu olayın öncesinde, tayin ettiği valilerin kötü uygulamalarından dolayı Hz. Ali’nin şikayetlerine maruz kaldığı bir görüşmeden sonra yaptığı konuşmada ise şu ifadeleri kullanmıştır:

“Allah’a yemin olsun ki, İbn Hattab’ı kınamadığınız hususlarda beni kınıyorsunuz. O size ayağıyla tekme vurur, eliyle tokat atar, diliyle gerekeni söylerdi de, sesinizi çıkarmazdınız. Ama ben yumuşak davrandım. Elimi ve dilimi sizden uzak tuttum. Allah’a yemin olsun ki, taraftarlarımın sayısı sizden daha çoktur. Çağırırsam hemen gelirler. Bu nedenle bana dil uzatmayın ve valilerimi kötülemeyin.”[19]

Görüldüğü gibi Hz. Osman yöneticiliği; ateşten bir gömlek, ağır bir vebal veya taşınabilmesi için toplumun yardımına ihtiyaç duyulacak bir sorumluluk olarak değil, “Allah’ın giydirdiği bir elbise” olarak tanımlamıştır.

Hz. Osman’ın bu tanımlamadan ne kastettiği, bilerek isteyerek mi yoksa o an sıkıştığı için mi söylediği bilinemez. Yapılacak tahminler de niyet sorgulaması olur. Ancak kesin olan, bu yaklaşımın yol açtığı sonuçtur. Tarih bize bunu net bir şekilde göstermektedir. Bu yaklaşım tam da Hz. Ömer’in çekince duyduğu manayı çağrıştıracak şekilde, yönetici ile Allah arasında irtibat kurulması sürecinin önemli bir köşe noktasını teşkil etmiştir.

Hilafetin saltanata dönüşmesiyle birlikte Muaviye, yönetim ile güç arasında ilişki kurarak, yönetimi eleştirmek veya yöneticiyi değiştirmek isteyenlerin savaşmayı göze almak zorunda olduğunu ilan etmiştir. Medine’de yaptığı bir açıklamada bu durumu şöyle ifade etmiştir:

“Hükümet işlerini elime aldığım zaman, iktidara gelmiş olmamdan hoşlanmadığınızı bilmiyor değilim. Hatta bu hususta kalbinizdeki kuruntuları da biliyorum. Fakat ben bu makamı kılıcımın kuvveti ile elde ettim. Devlet işlerini belki istediğiniz gibi yürütemem. Fakat siz de yapabildiğim kadarıyla yetinin.”[20]

Güçle elde edilen ve el değiştirmesi için savaş gereken bir makam için, “Allah’ın halifesi” sıfatının ilk defa ne zaman kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz. Ancak Emeviler tarafından kullanıldığını gösteren rivayetler bulunmaktadır. Örneğin Haccac, bir cuma namazı hutbesinde Mervan’ın yönetimi için şöyle demiştir:

“Allah’ın halifesi ve onun seçkin kulu Abdülmelik Mervan’ı dinleyin ve ona itaat edin!”[21]

Bir başka örnekte Cerir, bir şiirinde Ömer b. Abdülaziz’i şöyle övmüştür:

Halifetullah ne emredersiniz bize

Size karşı beklemiyoruz evimizde[22]

Abbasiler ise bu geleneği daha da ileri götürmüşlerdir. Me’mun döneminde (Miladi 813-833) sikkelerin üzerine “Allah’ın halifesi” tabiri yazılmaya başlanmış, bu sıfat devlet başkanının resmi unvanı haline getirilmiştir.

Yöneticinin kendisini yeryüzünde Allah’ın temsilcisi olarak görmesi önemli bir problemdir. Ancak halk tarafından benimsenmediği sürece bunun bir anlam ifade etmeyeceğini de eklememiz gerekir. Ne var ki İslam tarihinde “iddia” ve “benimsenme” süreçleri paralel yürümüş, oluşan siyaset teorileri yöneticilerin iddialarını yerleştirecek şekilde gelişmiştir. Günümüze kadar gelen sürece rengini vermiş olan iki güçlü ekol; Şia ve Ehl-i Sünnet, siyaset teorilerini bu çerçevede oluşturmuştur.

İslam siyaset düşüncesinde “imamet ve hilafet” nazariyelerinin doğuşu

Daha önceki başlıklar altında tartıştığımız tarihi olaylar, İslam düşünce ekollerinden Şia’nın siyaset teorisinin oluşmasına direkt katkı yapmış olaylar değildir. Şia, başlangıçta bir muhalefet ekolüdür. Muaviye’ye karşı Hz. Ali, Yezid’e karşı Hz. Hüseyin ve Hişam bin Abdülmelik’e karşı Zeyd bin Ali örneklerinde olduğu gibi, sapmaya karşı red tavrı sergileyen ve başkaldıran bir geleneğe dayanmaktadır. Ne var ki sonradan bu özelliğini yitirmiş, “imamet” nazariyesi çerçevesinde dogmatik bir düşünceye dönüşmüştür.

Şia, “imamet nübüvvetin devamıdır” diyerek, peygamberden sonra ortaya çıkacak meşru yönetimlerin Allah tarafından belirlenen imamlarca gerçekleştirilebileceğini savunmuştur. Yani yönetici ile Allah arasında dolaysız bir ilişki kurup bunu iman ilkesi haline getirmiştir. Peygamberlik nasıl temel iman esaslarından birisi ise, onun uzantısı ve devamı olan imamet de, Şia’ya göre bir iman esasıdır.

Fakat “imamet” nazariyesinde şöyle bir incelik yer alır: Peygamberin vefatından sonra imam olarak seçilen kimseler, ilki Hz. Ali olmak üzere on iki kişidir. Bunlar tıpkı peygamberler gibi masum sıfatına sahip olup asla günah işlemezler.[23] Şii imamet anlayışına göre on bir imam tarih sahnesindeki yerlerini almış ve görevlerini yerine getirmişlerdir. On ikinci imam ise “Kayıp İmam” Mehdi’dir. O, insanoğlunun kendisine en fazla ihtiyaç duyduğu bir anda görevlendirilecek ve onun eliyle Müslümanlar zafere ulaştırılacaklardır.

Yine “imamet” nazariyesine göre Mehdi gelene kadar ortaya çıkacak bütün yönetimler gayri meşrudur. Onlara karşı, hep muhalefet edilmesi gerekir.

Bu siyaset nazariyesiyle birlikte Şia’nın; zulümle, haksızlıkla, adaletsizlikle bir işi kalmamıştır. Mehdi’nin olmadığı bir ortamda her türlü kötülüğün var olmasını doğal karşılamış ve hatta Mehdi’nin gelmesini hızlandırmak için bunların mümkün olduğunca artmasını dileyen mezhepler olmuştur. Mehdi’nin zuhuruna kadar kötülük, adaletsizlik ve zulüm ile birlikte yaşamakta bir sakınca görmemiştir.[24] Günün haksızlıklarına dönük bir muhalefet geleneği geliştirmemiştir.

* * *

Ehl-i Sünnet’in siyaset teorisi “hilafet” düşüncesi çerçevesinde oluşmuştur. Hilafet modelinde teorik olarak iktidara muhalefet edilebilir. Ancak hem muhalefetin niteliği, hem de uygulama imkanları çok sınırlıdır. “Allah’ın temsilcisi” olarak görülen halife figürü, iktidara muhalefet etmeyi, Allah’a/dine muhalefet etmek boyutuna taşır. Şöyle ki:

Bu düşünceye göre yönetici belirlemek Allah’a değil, ümmete gereklidir. Allah ve Peygamberi kimlerin imam olacağı konusunda herhangi bir açıklamada bulunmamış, bunu ümmetin düzenlemesine bırakmıştır. Bu yönüyle imamet nazariyesine göre daha dünyevi, daha ulaşılabilir bir makamdır. Teorik olarak eleştirilebilir, karşı çıkılabilir ve hatta azledilebilir. Kadı Abdulcebbar Şia’da imamın masum olması ve hatalarından sorumlu tutulamaması karşısında şunları söylemiştir: “Bize göre, ulema ve salihler imamı sorumlu tutar. Onun yanlışlığına dikkat çekerler, yanlışından çevirirler ve kaybettiğini ona hatırlatırlar. Hak yolundan sapınca onu değiştirirler.” Fahreddin Razi ise hata yapan imamı sorumlu tutanları sadece ulema ve salihler ile sınırlamamıştır; gerektiren bir durum olduğunda onu azletmeyi, ümmetin hakkı olarak görmüştür: “Mademki imamı ümmet seçiyor, öyleyse onu denetlemek, muhasebe etmek ve gerektiğinde görevden almak ve değiştirmek de onun hakkıdır. Bu konuda ne o, ne de diğer görevlileri masum değildir” demiştir.[25]

Cuveyni bu konuda şöyle demiştir: “Başka bir imam seçme imkanı olur, bu yeni imam için güç ve kudretin gerçekleşmesinde ittifak edilir ve onun için itaat sağlanırsa, görevden alınmak istenen imama karşı durulabilir. Şayet görevden alınan imam ümmetin kararını kabul etmezse, cemaatten ayrılan bağiler muamelesine tabi tutulması caizdir. Ama görevden alınmak istenen imamın uzaklaştırılması, fitne doğmasına, kan dökülmesine, hak ve malların kaybolmasına sebep oluyorsa, imamın fesadından ortaya çıkan zarar ile görevden alınmasından beklenen zarar arasında mukayese yapmak gerekir. Şayet beklenen ortaya çıkandan fazla ise, ortaya çıkan zarara sabretmek, daha hafif olanına katlanmak gerekir.[26] El-İci de bu görüşü desteklemiş ve: “Gerektiren bir sebep dolayısıyla ümmet imamı görevden alabilir, şayet fitneye sebep oluyorsa zararların daha hafifine katlanılır[27] demiştir.

Ehl-i Sünnet fıkhına göre halifeyi görevden almanın şartları şunlardır:

  1. Halifenin İslâm’dan çıkması (mürted olması) ve bunda ısrar etmesi
  2. İyileşme ümidi olmayan sürekli deliliğe tutulması
  3. Kendini yenen düşmanın eline esir düşmesi ve kurtulma imkanı ve umudunun bulunmaması

Alimlerin görüşlerine ve fıkhi şartlara baktığımızda, Ehl-i Sünnet imamlarının, gerektiği durumlarda halifenin azledilmesi fikrini benimsediğini görmekteyiz. Ancak bununla birlikte imamlar dönem şartlarının etkisiyle otoritenin sürekliliğine daha fazla önem vermiş ve maslahatçı bir tutum takınarak, “sessizce reddediş” şeklinde isimlendirilebilecek bir tavır geliştirmişlerdir. Bu tavrın gelişmesinde; “Sizden bir kötülüğü gören onu eliyle düzeltsin, gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu sonuncusu imanın en zayıfıdır” hadisinin önemli bir etkisi bulunmaktadır.

Böylece Ehl-i Sünnet imamlarının genel özelliği, diğer fırkaların görüşlerine reddiye dışında siyasetten uzak durmak ve bütün ilgilerini fıkıh ve hadise yöneltmek olmuştur. Hasan Basri Savaş ve ayaklanmalarla sarsılan bir dönemde yaşamıştır. İbnu’l Murteda onun hakkında şöyle demiştir: “Haccac’a karşı, Hasan Basri gibi karşı çıkan yoktu.[28] Fakat onun muhalefeti diliyle hakkı söylemek noktasındadır. Takipçilerine de ayaklanma ve isyanı yasaklamış, sabrı tavsiye etmiştir. Ayaklanma ve isyandan önce kendilerini düzeltmelerini söylemiştir. Abbasi halifesi Mansur’un devrinde yaşayan İmam Cafer Sadık ve ondan etkilenen öğrencisi İmam Malik de ayaklanmayı yasaklayan ve sabrı yeğleyen görüşlere sahiptirler. Fakat İmam Malik doğruyu ifade etmekten çekinmeyen bir yapıya sahip olmuş nitekim bu sebeple Harun Reşid döneminde dayak bile yemiştir. İmam Şafii, “üç özelliği gizleyen kendine haksızlık etmiş olur: Doktordan hastalığı, dosttan ihtiyacı ve imamdan öğüdü” diyerek imama öğüt verilmesi gerektiğini ifade etmekle birlikte, ayaklanmayı reddeden ve sabrı yeğleyen tutumu sürdürmüştür. Ahmet b. Hanbel ise “Kur’an’ın mahluk olduğu” yönündeki Mu’tezile görüşünü kullanarak fetva (Kur’an’ı yorumlama) gücünü ele geçirmek isteyen[29] Abbasi yöneticilerine karşı çok sert bir duruş sergilemiş olmasına karşın, muhalefetini ayaklanmaya dönüştürmeyi asla düşünmemiştir. “Size kalben hoşnutsuzluk göstermeyi, elinizi itaatten çekmemeyi ve Müslümanların birliğini bozmamayı öğütlerim[30] diyerek Ehl-i Sünnet’in genel tutumunu sürdürmüştür.

Ehl-i Sünnet imamlarının sessizce reddediş şeklindeki, otoritenin devamını esas alan ürkek muhalefetleri, Maverdi (ö. 1063) tarafından siyaset felsefesi haline getirilmiş ve bu siyaset felsefesinde yönetici şöyle tanımlanmıştır: “Allah, melikleri yeryüzünde kendisinin halifesi, kulların koruyucusu ve hükümleri uygulayacak kimseler kılmıştır.[31] Muhalefet konusunda ise şunlar dile getirilmiştir: “Düşman iki türlüdür: Dış ve iç düşmanlar. İç düşmanlar bağiler, yol kesenler, cinayet işleyenler ve bid’at çıkaranlardır. Melik bunlarla kararlı bir şekilde mücadele etmelidir. Özellikle aynı dinden olduğumuz bid’atçilerle önce ikna yoluna gidilmeli; alimler, fakihler ve bilginler meclisinde onlarla tartışarak ikna etmeye çalışılmalı; yanlış yolda olduklarına dair deliller sunulmalı; hala görüşlerinden dönmezlerse mürted muamelesine tabi tutularak etkisiz hale getirilmelidir.[32] Siyaset tezine sahip bir başka önemli düşünür olan İmam Gazali (ö. 1111) ise şöyle demiştir: “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir. Bilinmelidir ki Allah kime hükümdarlık verir ve onu yeryüzünde hakim kılarsa; halka onu sevmek, ona uymak ve itaat etmek düşer. İsyan etmek ve çekişmek caiz değildir. Allah’ın din verdiği herkesin hükümdar ve sultanları sevmesi, emrettiklerinde onlara itaat etmesi, sultanlık ve hükümranlığı onlara Allah’ın verdiğini, mülkü de dilediğine O’nun vereceğini bilmesi gerekir.[33] İslam fikir ekolleri içerisinde farklı bir düşünce çizgisini temsil eden İmam İbn Teymiyye ise, diğer alanlardaki fikir ayrılıklarının aksine aynı görüşü tekrarlamıştır: “Hadiste geçtiği gibi ‘Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesidir.’ ‘Zalim bir imamla geçen kırk yıl, sultansız geçen bir geceden daha iyidir.’ İnsanlığın geçirdiği tecrübe de bunu göstermektedir.”[34]

Sonuçta;

  1. Şia’daki gibi direkt değilse bile, Allah ile iktidar arasında dolaylı bir ilişki kurulmuştur. (10. Asırda siyaset teorisi haline gelen düşüncenin mantık olarak Hz. Osman döneminde, “Allah’ın giydirdiği elbise” yaklaşımıyla ortaya çıktığını burada yeniden hatırlatalım)
  2. Allah ile yönetici arasında kurulan ilişki, kasıt bu olmasa ve ismi böyle konmasa bile yöneticinin uygulamalarının din ile özdeş hale gelmesine neden olmuştur. Bu da muhalefet kapısının kapanmasına yol açmıştır.

Söylem yönünden bakıldığında; insanlar tarafından belirlenen, görev ve sorumluluk alanları belli bir yönetici tablosu karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla, belli sorumlulukları yerine getirmesi için seçilen birisinin; yanlış yaptığında kolayca uyarılabilmesi veya görevlerini hakkıyla yerine getirmediğinde kolayca görevinden alınabilmesi gerekir.

Ne var ki uygulamada “Hilafet” nazariyesi çok ciddi problemler içermektedir.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine (idarecilere) de itaat edin. …” (Nisa 4/59)

Bu ayete bakıldığında yöneticiye itaat, dinin bir emri ve gereği gibi ortaya çıkmaktadır. “Yeryüzünde Allah’ın temsilcisi olan yönetici” mantığıyla bakıldığında, itaatin en geniş anlamıyla değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Allah’ı temsil eden birisi –hele ki Allah tarafından itaat emredilmişken- nasıl eleştirilebilir; nasıl yargılanabilir; nasıl görevden alınabilir?

“Dikkat ediniz! Hepiniz çobansınız. Sürünüzden sorumlusunuz. En büyük lider halka çobanlık edendir. O da sürüsünden (raiyyesinden) sorumludur.”[35]

Hadiste kullanılan “ra’i” kelimesi, insana veya bir şeye iyilik ve maslahat gözüyle bakmak, ahd ve emanete riayet etmek, gözetmek, gereklerini yerine getirmek anlamlarını içerir ve sorumluluğa işaret eder.[36] Islah edilmeye ve yönlendirilmeye ihtiyacı olan bir sürü, çobanına hangi durumlarda itiraz edebilir?

“Yahudiler 71 fırkaya ayrıldılar, biri hariç diğerlerin hepsi cehenneme girer. Hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar, biri hariç diğerlerin hepsi cehenneme girer. Bu ümmet de 73 fırkaya ayrılacak, biri hariç hepsi cehenneme girer” [37]

Kurtuluşa eren fırka “fırka-i naciye” hangisidir? Bu hadis onu her konuda kriter haline getirmiyor mu? İktidar gücünü elinde bulunduran kendisini kurtuluşa eren fırka olarak göreceğine göre ve eğer tek bir fırka hakikati temsil ediyor ise diğer fırkaların görüş açıklaması, toplumu dalalete çağırmak anlamına gelmez mi? Bir görüş “fırka-i naciye”nin görüşüne uyuyorsa haktır, değilse onunla ilgili iki ihtimal vardır; küfr veya dalalet. Bu durumda muhalefet; küfrün ya da dalaletin açığa çıkması olmamakta mıdır?

Bütün bu veriler ve sorular çerçevesinde bakıldığında, “hilafet” teorisinde “muhalefet” fikrine yer olmadığı görülür. İktidar ve muhalefet gibi rolleri tanımakla birlikte terazinin dengesi belirgin bir şekilde iktidardan yanadır. Meşruiyetini kaybeden iktidar karşısında muhalefetin yönetimi devralması şeklinde cereyan edecek bir rol değişimi ise imkan dahilinde değildir. Muhalefetin eleştirinin ötesine geçmesini sağlayacak fıkhı oluşturamamıştır. Sadece; İyiliği emir, nasihat ve meşveret dairesi içerisinde gerçekleşen eleştiriyi onaylar.

Yöneticiye itaat sınırları içerisinde gerçekleşmeyen muhalefet, Ehl-i Sünnet’in siyasi kültüründe “bağy (isyan), tefrika ve irtidat” kavramlarıyla isimlendirilmiştir. Eleştiri sınırlarını aşan muhalefetin fiili hareketi ifade eden bir kavram ile tanımlanması, otomatikman onu; fitneci, bölücü, düzeni bozan bir teşebbüs durumuna düşürmektedir. Meşru muhalefet kanallarını kapatmakta, memnuniyetsizliği ifade etmek için çatışmayı, savaşı göze almayı gerektirmektedir.

Sonuç

Geçmiş hadiseleri geri döndürmenin imkanı bulunmadığı için onlar üzerinde faraziye üretmek çoğu zaman faydasız bir uğraştır. Ancak Resulullah’ın ashabı hakkındaki aşırı övgü ve yüceltme tavırlarının bir takım gerçeklerin görülmesini engellediğini düşündüğümüz için, bazı olaylar hakkında; “başka türlü olamaz mıydı?” sorusunu sormak istiyoruz. Çünkü buradan çıkacak sonuçlar gereksiz faraziye olmaktan ziyade “muhalefet” olgusunun gerekliliği ve faydası üzerine fikirler verecektir.

Mesela; ilk halife seçilirken “Kureyşlilik” unsuru ön plana çıkarılmasaydı, Hz. Ebu Bekir halife seçilemez miydi?

Mesela, Resulullah’tan sonra zekat vermeyi reddedenler “irtidat eden kavim” kategorisinde değerlendirilmeyip, Hz. Ömer’in tavsiyesinde olduğu gibi kendilerinden bir süre zekat alınmasaydı ne kaybedilirdi? Din elden gitmiş mi olurdu? Ümmet parçalanmış mı olurdu? Otorite onarılamaz bir şekilde zarar mı görmüş olurdu?

Hz. Osman değişik zamanlarda kendisine yapılmış olan uyarılara kulak verseydi; makamını, “Allah’ın giydirdiği elbise” gibi görmeseydi; farklı fikirlere açık olsaydı…

Hz. Ali halife seçildiğinde liderliğine itiraz eden Hz. Ayşe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyir’e karşı otoritesini zorla kabul ettirme (Cemel vakası) yoluna gitmeseydi; geniş tabanlı bir meşruiyet arayışına girseydi…

Kısacası Hülefa-i Raşidin döneminde gerçekleşmiş kritik birçok hadisenin farklı alternatifleri de bulunmaktaydı. “Bu alternatifler denenseydi her şey güllük gülistanlık olacaktı” demek istemiyoruz. Belki de onlar denendiğinde başka sorunlar ortaya çıkacaktı. Fakat şu ayrımı yapabiliyoruz: O günkü akıl, günün şartları ve algı biçimlerine göre şekillendi. Gün; otoriter yönetimlerin, güçlü sultanlıkların günüydü. Dolayısıyla Müslümanların zihinleri de ister istemez bundan etkilendi. Kritik meseleler; otoriter bir bakış açısı ve zorlayıcı bir tarz ile çözülmeye çalışıldı. Tabii ortaya çıkan sonucun, her halükarda gününün çok ilerisinde bir sonuç olduğunu; hatta beğenmediğimiz Emevi, Abbasi yönetimlerinin bile kendi dönemlerine göre daha adil ve uygar yönetimler ortaya koyduklarını teslim etmemiz gerekir. Ama belli bir dönem ortaya çıkmış olan uygulamaları yüceltmemek ve din ile özdeş hale getirmemek adına, bu gerçeği de görmeliyiz.

Şayet kritik hadiselerde otoriter, baskıcı ve zorlayıcı davranılmayıp, bugünden dönüp bakıldığında görülebilen alternatifler denenmiş olsaydı: İşte o zaman bireylerin hataları toplumu bu kadar etkilememiş olacaktı. Toplum daha açık bir şekilde irade gösterebilecekti. Yaşanan olayların sorumluluğunu üstlenmek ve paylaşmak zorunda kalacaktı. Ve o alternatifler başka olumsuzluklara yol açsa bile; hata tek bir yöneticinin değil, toplumun hatası olacaktı. Yani toplum neye layık ise onunla karşılaşacaktı.

* * *

Halifelerin yönetime gelince söyledikleri sözler ve ifade ettikleri beklentiler, İslam’ın özünde; otoriter, yönlendirici ve baskıcı bir tarzın değil, toplumun imtihanını yaşamasına imkan veren paylaşımcı bir tarzın bulunduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Nitekim vahyin direktifleri ve Resulullah’ın uygulamaları da bu yöndedir.

Resulullah’tan sonra küçük küçük ortaya çıkmaya başlayan “otoriter” yaklaşım, sonradan güçlenerek, İslam düşünce ekollerinin pek çok çoğunun siyaset teorisi (imamet ve hilafet) haline gelse de; bu siyaset teorilerinin Kur’an’da dayanağı yoktur.

Tam tersi İslam, “istişare”, “iyiliği emir, kötülükten nehiy” gibi kavramlar aracılığıyla, olana rıza gösteren değil; daha iyiyi arayan; eksik, kötü ve yanlış olana karşı mücadele veren; muhalefete, yani farklı görüş ve düşüncelere açık bir tavır ortaya koyar.

Bugüne kadar geçen zaman muhalefet, eleştiri ve kontrol mekanizmalarının müesseseleşmesine imkan vermemiştir.

Aslında çok ciddi bir deneme olmuştur.

Birçok “ilk”e imza atmış olan Hz. Ömer, bu konuda da ileri adımlar atmıştır. Devlet yapılanması içerisinde Divanu’l-Mezalim isimli bir denetleme kurumu oluşturmuş, başına da Ensar’dan Muhammed b. Mesleme’yi getirmiştir.[38] Bu müessese aracılığıyla göreve getirdiği idarecilerin mal varlığını tespit ettirmiş ve servet hareketlerini inceletmiştir. Yapılan incelemeler sonucunda mal varlıklarında aşırı bir değişme görülen; halka karşı hatalı veya kusurlu davranışlar sergileyen yöneticiler, halife tarafından uyarılmışlardır. Nitekim Mısır valisi Amr b. El-As, görevi esnasında servetinde hızlı bir artış ortaya çıkınca denetlemeye uğramış, sonuçta halife tarafından mal varlığının yarısına el konulmuştur.[39] Aynı şekilde hakkında şikayet oluşan Sa’d b. Ebi Vakkas, denetleme sonrası Kufe valiliğinden alınmış, üstelik mal varlığının yarısına el konulmuştur.[40] Tağlib Hıristiyanlarından bir Arap, kendisinden yılda iki defa vergi almaya kalkışan vergi memurunu şikayet etmiş, yapılan incelemenin ardından halifenin emriyle bu uygulama iptal edilmiştir.[41]

Fakat bu kurum sonuçta sistem içi bir denetleme kurumudur. Sistemin kendisini ve başındaki otoriteyi denetleme, eleştirme ve gerektiğinde ona muhalefet etme konumunda değildir. Ne var ki bu haliyle dahi; bırakın geliştirmeyi, sürdürülememiştir bile!

* * *

Bugün insanlık “muhalefet” olgusunun kıymetini, hiçbir dönemde olmadığı kadar anlamış görünüyor. Oluşan siyasal sistemler ve geliştirilen siyaset teorileri içerisinde, muhalefet kurumunun önemli bir yeri ve değeri bulunmaktadır. İktidar ve muhalefetin, adil bir yönetim için vazgeçilmez iki unsur olduğu fark edilmiştir. Teorisyenler, devlet yapılanması içerisinde bunların nasıl bir kurumsal yapı ile var olacaklarını ve aralarındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini tartışmaktadırlar.

Denemeler ve tartışmalar, teorik olarak adalete yakın sonuçların ortaya çıkmasını sağlıyor ama uygulamaya geçildiğinde adalet üretemiyorlar. Çünkü orada insan hırsları, zaafları devreye giriyor. Gücün ve iktidarın yoldan çıkarıcı etkisi bir şekilde kendisini gösteriyor. Ve bir türlü iktidar gücü dengelenemiyor.

İnsanlığın daha bugün ulaştığı olgunluk seviyesini, İslam 1400 sene önce gündeme getirmiştir. Adil bir siyaset teorisinin hangi temeller üzerine oturması gerektiği konusu, Müslümanlar için bir zihin kabuğunun kalınlığı kadar ötededir. Otoriter ve baskıcı kadim siyaset teorilerinin zihinlerde oluşturduğu kabuğu kırmayı başardıkları an o gerçeklerle yüz yüze geleceklerdir.

Sadece Müslümanlar için değil,

Adaletsizlik ve zulümle her geçen gün daha da yıpranan insanlık için de ihtiyaç olan budur.

 

– BİTTİ –

 

 

[1]  Taberi, C 2, s 450. İbn-i Hişam, Es-Siyret ün-Nebeviye, C 4, s 311. Kenz-ül Ummal, C 5, Hadis no 2261, 2264, 2268, 2278, 2291, 2299

[2]  Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, s 13

[3]  Kenz ul-Ummal, C 5, Hadis no 2413

[4]  Vakıdi, Ridde, s 35-36; İbn Kuteybe, el-İmame, I, 13; Taberi, Tarih, III, 206

[5]  Vakıdi, Ridde, s 36-37; İbn Hişam, es-Sire, IV, 310; İbn Sa’d, et-Tabakat, III, 182 vs.

[6]  Buhari, Menakıb, 1, 2, Ahkam 2, Enbiya 1; Müslim, İmaret 2, 3, 4; İbn Hişam, es-Sire, IV, 310 vs.

[7]  Ridde, irtidat; Bir şeyden dönmek, vazgeçmek, yüz çevirmek, reddetmek, gidilen yoldan geri dönmek

[8]  Vakıdi, Ridde, s 48

[9]  Vakıdi, Ridde, s51-52

[10] Buhârî, Cihâd, 149; Ebû Dâvûd, Hudûd, 1; Tirmizî, Hudûd, 20; İbnu Mâce, Hudûd, 2

[11] Bakara 2/191, Nisa 4/89, Nisa 4/91, Tevbe 9/5

[12] Bakara 2/190-191

[13] Nisa 4/89-90

[14] İbn Esir, Nihayetu’l-Lugat; Bu konu İbn Esir’in nakliyle Lisanu’l-Arab’da da geçer

[15] Suyuti, Tarihu’l-Hulefa, s.137-138

[16] “Ben sana defalarca gelip birçok şeyler söyledim, sana tavsiyede bulundum, fakat ben ayrıldıktan sonra yine bildiğini okudun. Bu gün meydana gelen olaylar İbn Amir’in, Muaviye’nin ve Abdullah b. Sa’d’ın yaptıklarının meyvesidir. Sen bu adamlara uydun, beni dinlemedin.” (Belazuri, Ensab, V, 67; Taberi, Tarih, IV, 358-360 vs)

[17] İbn Asem, Futuh, I, 411; İbn Hibban, Kitabu’s Sikat, II, 258

[18] Halife b. Hayyat, Tarih, s 126; İbn Sa’d, et-Tabakat, III, 66-67; Belazuri, Ensab, V, 90; Taberi, Tarih, IV, 355-356, 367-368, 371-372, 375-377; İbnü’l Esir, el-Kamil, III, 85

[19] İbn Kuteybe, el-İmame, I, 132; Taberi, Tarih, IV, 338-339; İbnü’l Esir, el-Kamil, III, 77; İbn Kesir, el-Bidaye, VII, 163

[20] İbn-i Kesir. El-Bidaye ve’n-Nihaye. C 8, s 132.

[21] Ebî Davud, c.2, s.210, hadis: 4645, “Hulefa” babı

[22] Şerhu Şevahidi’l-Muğnî, Suyutî, Beyrut, Daru’l-Mektebi’l-Hayat, c.1, s 197

[23] Muhammed Rızâ el-Muzaffer, Akâidü’l-İmâmiye, Tahran ts., s. 34

[24] Bu durum ancak, 20. Yüzyılda ortaya çıkan Velayet-i Fakih nazariyesiyle değişmiştir. Ayetullah Humeyni, “İmam Mehdi kayıp bulunduğu müddetçe devlet ve ümmetin yönetimi, halkın çoğunun tanıdığı ve liderliğini kabul ettiği adil, takva sahibi, çağı bilen, cesur, tedbirli ve yönetici fakihe ait olacaktır” diyerek Şia’ya yeni bir yorum getirmiş, Şia’nın iktidar ve yönetimle yeniden ilgilenmeye başlamasını sağlamıştır.

[25] Bakıllani, Temhid, s 184 (Bu kaynağa “Nevin Abdulhalık Mustafa, İslam siyasi düşüncesinde muhalefet” isimli eser aracılığıyla ulaşılmıştır.)

[26] Cuveyni, Gıyasu’l-Umem, s 271 (Bu kaynağa “Nevin Abdulhalık Mustafa, İslam siyasi düşüncesinde muhalefet” isimli eser aracılığıyla ulaşılmıştır.)

[27] İci, Mevakıf, s 400 (Bu kaynağa “Nevin Abdulhalık Mustafa, İslam siyasi düşüncesinde muhalefet” isimli eser aracılığıyla ulaşılmıştır.)

[28] İbnu’l-Murteda, el-Munye ve’l-Emel, s 14-15 (Bu kaynağa “Nevin Abdulhalık Mustafa, İslam siyasi düşüncesinde muhalefet” isimli eser aracılığıyla ulaşılmıştır.)

[29] Hilafetin saltanata dönüşmesi, fetva yetkisinin sultanın elinden çıkması ve alimlerden fetva aramak zorunda kalması gibi bir tali sonuca da yol açmıştır. Ehl-i Sünnet; Kur’an’ı aşırı yücelten, dini naslardan ibaret hale getiren ve beraberinde de alim sultasına yol açan genel tutumuyla bir yandan Kur’an’ı hayattan koparırken, bir yandan da fetva gücünü sultanların elinden uzaklaştırmıştır. “Kur’an’ın mahluk olduğu” yönündeki Mu’tezile söylemi ise bir yandan Kur’an’ı yaşayan hayatın içine sokmayı hedeflerken, bir yandan da fetvanın/alimin gücünü zayıflatıyor, sultanlara yorum yapabilme kapısını aralıyordu. İmam Ahmet b. Hanbel bu konuda ciddi bir direnç sergiledi. Gerçi onun çabaları, katı bir şekilciliğin ve her şeyi naslara dayandırma mantığının iyice yerleşmesine yol açtı ama küçük tesellisi, fetva kapısının sultanlara kapalı kalması idi.

[30] Mustafa Hilmi, Nizamu’l-Hilafe fi’l-Fikri’l-İslami, s 346 (Bu kaynağa “Nevin Abdulhalık Mustafa, İslam siyasi düşüncesinde muhalefet” isimli eser aracılığıyla ulaşılmıştır.)

[31] Maverdi, Nasihatu’l-Muluk (çev. Mustafa Sarıbıyık), “Maverdi’nin Siyasi Görüşleri”, İstanbul 2000, s 78.

[32] Maverdi, Nasihatu’l-Muluk (çev. Mustafa Sarıbıyık), “Maverdi’nin Siyasi Görüşleri”, İstanbul 2000, s 86-90.

[33] Gazzali, Nasihatu’l-Muluk, Mektebetu’l-Cundi (çev. Osman Şekerci, Devlet Başkanlarına, Sinan yayınları, istanbul 1969), s 54.

[34] İbn Teymiyye, es-Siyasetu’ş-Şer’iyye (çev. Vecdi Akyüz), Dergah y, İst 1999, s 150

[35] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20; Tirmizî, Cihâd 27; Ebû Dâvud, İmâret 1.

[36] Ragıb el-İsfehani. El-Müfredat.

[37] Tirmizi, iman 18; Ebu Davud, Sünnet, 1; İbn Mace, Fiten, 17; İbn Hanbel, 2/332

[38] Taberi, Tarih, IV, 121

[39] Belazuri, Futuhu’l-Buldan, s 308

[40] İbn Sa’d, et-Tabakat, III, 339; Taberi, Tarih, IV, 112, 121-122; İbnü’l-Esir, el-Kamil, III, 2

[41] Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, s 146-147

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir