İslami Camiada “Din-Devlet” Tartışmaları / Hamdi Tayfur

“Din ve devlet” başlığı altında çıkarttığımız yaz–2010 sayısının ardından İslami camiada bu konuda muhtelif tartışmalar yapıldı.  Yapılan tartışmalara ve eleştirilere başlıklar halinde biraz değinmemiz gerekiyor.

“İslam Devleti” kavramından vazgeçmek Müslümanları depolitize mi eder?

Tartışmaların merkezinde yer alan bir konu “İslam devleti” kavramından vazgeçmenin, Müslümanların siyasi ideallerinden vazgeçmeleri ve tamamen depolitize olmaları anlamına gelip gelmeyeceği meselesiydi.

Bu tarz bir itiraz, “İslam devleti” kavramının yakın dönemlerdeki bazı düşünürler tarafından İslam tarihinde oluşmuş algılardan yola çıkarak üretilmiş insani bir proje ve öneri olduğunun anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Oysa siyaset, insanın toplumsal bir varlık oluşunun kaçınılmaz bir gerekliliğidir. Bu nedenle Müslümanlar siyasetten bigâne kalamazlar. Sorun, “İslam devleti”, “hilafet” gibi muhtelif devlet projelerinin İslam’ın önerdiği sabit devlet sistemleri olarak anlaşılmasındadır. İslam’ın sabit bir devlet sistemi önerisinin olduğuna dair yanlış algı, devletin bir amaç haline dönüşmesine yol açmakta, hatta devletsiz Müslüman olmanın mümkün olmadığına dair iddialar bile dile getirilebilmektedir. Oysa devlet bir amaç değil, din tarafından öngörülen muhtelif amaçların gerçekleştirilmesinin ve değişmez değerlerin hayata geçirilişinin bir aracıdır. Devlet bir amaca dönüştüğünde kendisine tapınılan bir fetişe dönüşmektedir. Eğer insanlar arasındaki ilişkileri adil bir temelde yürütmenin daha rasyonel bir aracı bulunabilirse devlet, bırakalım amaç olmayı araç olmaktan bile çıkar. Bu nedenle dinin devlet kurmak gibi bir emri yoktur. Çünkü böyle bir emir verilmiş olsaydı, devlet araç olmaktan çıkar amaca dönüşürdü.

Dinin iktidar talebi yoktur. Din iktidar talep etmez, ancak Müslümanlar akli bir gereklilik olarak muhtelif amaçlarla iktidar talep edebilirler. Bu nedenle dinin devleti olmaz ama Müslümanların devleti olabilir ve dinin devleti olamayacağı için din tarafından önerilmiş sabit bir din devleti modeli de olamaz. Oysa Müslümanlar muhtelif devlet modelleri üretebilirler, üretilmiş olanlardan faydalanabilirler. Önemli olan bu modellerin zulüm üretmemesi, adil bir temele dayanması ve insanlığın faydasına işleyebilen modeller olmasıdır.

“Din ve Devlet” tartışmaları yapmak emperyalist bir projenin parçası olmak mıdır?

Dinin sabit bir devlet modeli öngörmediği, bu konuları insanlara bıraktığı, “İslam devleti”, “hilafet” gibi kavram ve modellerin tarihte insanlar tarafından üretilmiş kavram ve modeller olduğu, devlet sistemi oluşturulurken kim tarafından üretilmiş olursa olsun tüm makul ve faydalı model ve önerilerden faydalanılabileceğine dair görüşlere getirilen bir itiraz da; tüm bunların emperyalist bir projenin parçası olduğuna dair düşüncedir. Böylesi tartışmaları yürütenler, emperyalist projelerin istediklerini yapmaktadırlar! Bu konuları tartışan herkesi hemencecik komplonun parçası olmakla veya sistemle uzlaşmaya çalışmakla suçlamak bir moda haline geldi.

Oysa Müslümanların başına gelen şeyler biraz da, tartışmaları gereken sorunları düşmanlarının işine yarar kaygısıyla sürekli ertelemelerinden kaynaklanmaktadır. Sağlıklı bir zeminde sorunlar masaya yatırılmadığından, problemli alanlar tüm eksiklik ve yanlışlıklarıyla Müslümanlar tarafından gözü kapalı bir şekilde savunulan alanlar olarak kalmaya devam etmektedir. İlginç bir şekilde bunları tartışmak ve sorunlara yön vermek, gene Müslümanların düşman bildiği kesimlere veya marjinal kaldıkları için söyledikleri dikkate alınmayan Müslüman düşünürlere kalmaktadır. Olağan dışı anlarda, problemler fitili ateşlenmiş bir dinamit gibi ortaya düşmektedir. Bu anlarda bir taraf bağnazca sorunlu görüşlere sarılırken, diğer taraf da retçi bir tarzda saldırganlaşmakta ve problemler sağlıksız bir yöntemle tartışılmakta ve asla sonuç alınamamaktadır. Bu nedenle komplocu bir bakış açısına düşmeden asli problemlerimizi sağlıklı zeminlerde tartışma olgunluğuna erişebilmeliyiz.

Ortaya atılan her tartışma konusunun arkasında bir bit yeniği arayan komplocu yaklaşım tarzıyla hareket edersek, emperyalistlerin sadece “ılımlı İslam” tartışmalarından değil, “İslam devleti” düşüncesinden veya radikal düşüncelerden de nemalanmak istediğini görürüz. Unutmayalım, Afganistan-Rus savaşında tüm Afganlılar Batı basınında birer mücahit ve kurtuluş savaşı kahramanı olarak gösteriliyorlardı. Şimdi ise birer teröristler(!) İngiltere yaklaşık yüzyıldır, “hilafet” ve “İslam devleti” savunusunu emperyal planlarının parçası olarak kullanmaktadır. Bazı İslami örgütler günümüzde bile İngiltere’nin aleti olmaya devam etmektedirler.

İngiltere’nin, Pakistan’ı Hindistan’dan ayırmak için Pakistanlı Müslümanlar arasında bağımsız İslam devleti fikrini yaygınlaştırmaya çalıştığı bilinen bir husustur. İngiltere, birlikte yaşayan Hindu ve Müslüman halkları ulus-devlet temelinde ayırmak için, Müslümanlar arasında “kâfir devletin otoritesi altında Müslüman kalınamayacağı” fikrini yaygınlaştırmaya çalıştı.[1] Aynı şekilde şeriatı şeklen uygulayan Suudi Arabistan tarzı yönetimler ABD ve Batı tarafından şiddetle desteklenmektedir. Ayrıca “yeşil kuşak” projesini de unutmamamız gerekmektedir. Görüldüğü gibi emperyalistler sadece “ılımlı İslam”, “Protestan İslam” vs. gibi projelerle değil, “İslam devleti” ve “hilafet” gibi radikal kavramlarla da projeler yürütebilmektedirler. Burada önemli olan düşünceyi ve tartışmayı sağlıklı bir zeminde yürütebilmek ve bunun kontrolünün emperyalist emellere sahip olanların eline geçmesine izin vermemektir. Eğer biz kendimize ve düşüncelerimize güveniyorsak, cinsi ne olursa olsun her türlü öneri ve fikri masaya yatırmanın bize zararı değil faydası dokunur. Yapmamız gereken de budur.

Adalet Müslümanların tekelinde midir?

“İslam devleti” tartışmalarında ortaya atılan bir iddia da, İslamsız veya tevhitsiz adaletin olamayacağına dair görüştür. İnsanları yöneten rejimin temel niteliğinin, normatifliğin üzerinde başta adalet ilkesi olmak üzere insanlık tarihi boyunca değişmeyen evrensel değerler ve ilkeler üzerine kurulması gerektiğini söyleyenlere bir eleştiri olarak getirilen bu düşünceye göre, İslam’dan ve tevhitten bağımsız bir adalet arayışı adaleti “Allahsızlaştırmaktır”. Oysa bu düşüncede “Allahlı” bir adaletin nasıl olacağına ilişkin açık bir cevap da yer almamaktadır.

Anlaşılan o ki tevhitli adalet mutlaka Müslümanların tekelinde olması gereken ve Allah’ın kitabında yer alan bazı sosyal, hukuki, ekonomik, medeni ve cezai hükümlerin hayata geçirilmesiyle gerçekleştirilecek olan bir adalet anlayışıdır. Oysa bu adalet anlayışı, adaleti şeriat kurallarının şeklen uygulanmasına indirgeyen sığ bir adalet anlayışıdır. Adalet, zannedildiği gibi şeriatın bazı kurallarını şeklen uygulamaktan ibaret olsaydı, Hz. Ömer kıtlık yıllarında hırsızların elini kesmekten vazgeçmezdi. Adalet cezai hükümlerin yerine getirilmesiyle mümkün olsaydı Ömer her durum ve koşulda yakaladığı hırsızın elini keser, bunda ön şart falan aramazdı. Aynı şekilde bugün dünyanın en adil devletinin de şeriatın kurallarının harfiyen uygulandığı Suudi Arabistan gibi devletlerin olması gerekirdi.

Oysa adalet, normların çok üzerinde bir yerde aranmalıdır. Adaleti şeriatın kurallarında ararsak ve bununla sınırlarsak, üstüne bir de bunları uygulamak için zorlarsak oradan adalet çıkmaz, zulüm çıkar. Bu görüş sahiplerinin zihninde tevhit akidesine teslim olup, Allah’ın adıyla hükmettiğimizde adaletin de otomatikman tecelli edeceği gibi bir algı vardır. Oysa sorun tam da burada başlamaktadır. Adalet, Kur’an’daki birkaç hüküm ayetiyle sınırlanamayacak kadar geniş bir kavramdır. Bu sınırlı sayıdaki ayetlerin uygulanması bile belli koşulların sağlanmasıyla mümkündür. Belli maksatlara racidir. Gerekli koşulları oluşturmadan ve doğru maksatlara hizmet etmeden bu emirleri uygulamak adalet değil zulümdür.

Adaleti tevhit ön koşuluyla sınırlamak isteyen mantığın geri planında hâkimiyetin kayıtsız şartsız Allah’ın olduğu ve her alanda uygulanan hükümlerin sadece Allah’ın kitabından alınan hükümler olması gerektiği gibi bir anlayış vardır. Oysa bu mantığın sahipleri ne Kur’an’ın iniş mantığını ne de hüküm koyma mantığını anlayabilmiş değildirler. Bu nedenle Allah’ın hudutları denildiğinde kitapta yer alan sınırlı sayıdaki bu hükümleri anlarlar. Kur’an’da siyasi, sosyal, hukuki, ekonomik, kamusal alanları düzenleyen ve yöneticilere bu alanlarda bol bol çözümler sunan pek çok hükmün varlığı gibi bir zanna sahiptirler. Oysa Kur’an ne bir siyaset kitabıdır, ne bir hukuk kitabıdır, ne de bir ekonomi kitabı… Vermeyi amaçladığı mesajını pratik bir yöntemle indirdiğinden, tüm bu alanlarla ilgili bazı örnekleri onda bulmak mümkün olduğu halde, bunlarla kıyamete kadar insanların tüm problemlerini çözmek ve bunlardan yola çıkarak her zaman geçerliliğini sürdüren bir ekonomi, siyaset, hukuk vs modeli çıkartmak mümkün değildir. Kur’an’ın böyle bir amacı da yoktur zaten. Bu bir realite olduğu halde, kitapta bu çözümleri ve modelleri bulamayacağımıza göre ve kendi çabamızla çözüm üretmemiz gereken çok geniş bir problemler alanı insana bırakılmışken, bu alanların tümünde Allah’ın adıyla nasıl hükmedilecektir? Ortaya çıkarılan hükümlerin Allah’ın hükmü olduğunun garantisi nedir? Şeriatın şekli şartını, Allah’ın değişmez hükmü olarak anlayanların bu sorulara vereceği klasik içtihatçı fıkhi yaklaşımdan başka bir cevapları olduğunu zannetmiyorum. Sonuçta içtihat eden kendi sahip olduğu bilgi ve akıl yürütmelerle bu içtihatları ortaya koyduğuna göre bu nasıl Allah’ın hükmü olmaktadır ve bunların adil bir hüküm olacağının garantisi nedir?

Aslında bu düşünce sahiplerinin Allah’ın hükmetmesi dediği şey, elitlerin hükmetmesinden başka bir şey değildir. Son dönem hilafet tartışmalarının merkezinde yer alan Reşit Rıza da modern çağda hilafetin nasıl uygulanabileceğine ilişkin getirdiği önerilerde devleti yönetecek halife ve müçtehitleri yetiştirecek bir “Medrese-i Aliye”[2] kurulmasını önermekte ve yönetimi tamamen bunların eline terk etmemiz gerektiğini söylemektedir. Halife de bu medresede yetişenlerin arasından seçilmelidir. Yani tam bir elitler yönetimi önermektedir. Bu elit takımın Allah’ın muradının ne olduğunu bilme yetkisi ve yeteneği var mıdır? Kimdir bunlar? Senden ve benden ne üstünlükleri vardır da Allah adına hükmedebilmektedirler? Sonuçta ortada hükmeden gene Allah değildir. Allah tekrar vahiy indirmeyeceğine göre elitlerin Allah adına verdikleri hüküm, nasıl en adil hüküm olmaktadır sormak gerekiyor.

Olayı sadece adalet meselesi ile de sınırlamamak gerekiyor. Birçok alanda tekelcilik yapmak bazı Müslümanların ortak karakteri haline geldi. Bu problem sadece bugünle sınırlı bir anlayış da değildir. Değerler ve değerlerin üstünlüğü üzerinden yürütülen bir mantıkla meselelere yaklaşmak yerine, dinsel asabiyet ve üstünlük mantığı merkeze yerleşince “tekelcilik” bir anda ön plana çıkıvermektedir.

Olayın arkasında tevhidi yani Allah’ın tek oluşunu her alanda görme isteği yatmaktadır. Allah’ın tek oluşunu her şeyin tek olması olarak anlayan tekçi mantık, hayatın her alanında tekelcilik yapmaya kalkışmaktadır.

Oysa Allah tektir, ama varlık tek tip değildir. Hakikate ulaşmanın ve insanlar arasındaki doğru ilişki biçiminin de tek bir yolu yoktur. Allah tektir, ama Allah’ın rızasını kazanmanın, O’nun razı olacağı bir hayatı yaşamanın yolu birçoktur. Çok değişik tipteki hayat tarzları, ilişki biçimleri ve modelleri Allah’ın rızasına uygun olabilir. Bunların hiçbirisi yadsınamaz. Bu nedenle din, değişebilen alanı sınırlamamış tersine önünü açmıştır ve bu alanda insana çok geniş bir hareket imkânı tanımıştır.

Oysa tekelci zihniyete göre hakikate ulaşmanın tek bir yolu ve modeli vardır. Bu tip zihniyet sahiplerinin varsa yoksa tek amaçları, tüm insanları tevhidin gereği gördükleri bu tek tip modele uydurmak ve buna davet etmektir. Aksi takdirde kötü sonun insanı beklediğini muştulayıverirler. Cenneti kendi hayat tarzlarına tabi olanların tekellerinde zannederler. Oysa cennet bırakalım belli bir grup veya mezhebin tekelinde olmayı Müslümanların bile tekelinde değildir. Kur’an açıkça Yahudi, Hristiyan ve Sabiiler’den belli şartları yerine getirdiklerinde Yahudi, Hristiyan ve Sabii kalarak cennete gideceklerini açıkça ifade eder. (Bkz. 2/62, 5/69) Hâlbuki Müslümanlar bu apaçık ayetlere rağmen kendilerinden önce ehl-i kitabın yaptığı gibi (Bkz. 2/111) cenneti tekellerine almakta, “Müslüman olanlardan başkasının cennete giremeyeceğini” iddia etmektedirler. Daha da vahimi bazıları sadece Müslüman olmamak bir yana kendi cemaati veya mezhebinden olmayanı da cennetten mahrum etmektedirler.

Ümmetçi olduklarından Yahudilerin kendilerini kurtulmuş topluluk ilan etmesi gibi, tüm ümmetin mensuplarını günahlarıyla sevaplarıyla kurtulmuş topluluk ilan etmekte, bir kere bu topluluğun bir mensubu oldun mu cennet çantada keklik sayılmaktadır. Günahlar mı? Ne önemi var. Ümmetten olanlar cehennemde müebbet değildirler nasıl olsa, yanarlar çıkarlar öyle değil mi?! Yeter ki şirk koşma, gerisi kolaydır artık. Tekelci zihniyetin, seçilmiş İslam ümmetinin mensuplarını cehennemlik yapmaya bir türlü gönlü razı olmamaktadır.

Tekelci zihniyet, dini milliyetçi bir dine dönüştürdüğünden ne cennetini paylaştırır ne de Tanrısını… Rabb herkesin rabbidir. Onu ifade biçiminiz önemli değildir. İster Allah deyin, ister God, isterse Tanrı… Kendi dilinizle size kolay gelen her ifade Allah’ın ifadesidir. Oysa tekelci zihniyet Allah’ın ismini de tekeline aldığından O’nun Arap dilindeki isminden başkasının kullanılmasına tahammül edemez.

Tekelcilik kutsal kitap algısında da kendini gösterir. Tarihte Yahudi ve Hıristiyanlara karşı ümmi bir topluluk oluşlarının ezikliğini Kur’an sayesinde aşan Araplar, bununla yetinmediler ve onu kutsadıkça kutsadılar. Kitapta tekçilik veya tekelcilik anlayışı, meseleyi kitabın dışında hiçbir hakikat bulunamayacağı gibi tehlikeli bir noktaya getirdi. Vahyin inişi sırasında ehl-i kitabın kitaplarındaki doğru meselelere sahip çıkılırken ve hatta Hz. Muhammed onların bazı uygulamalarını tereddütsüz İslam’a mal ederken sonrakiler tekelcilik yolunu seçtiler. Hz. Ömer’in Tevrat’ı okumasını peygambere yasaklattırdılar. Bunu peygamber dönemindekiler yapmadı, sonrakiler tarihi böyle yazdılar.

İş böyle olunca meselenin cennette tekelcilikten mezhepte tekelciliğe ve hatta cemaat tekelciliğine gelmesine şaşırmamak gerekiyor. İnsan tipi tek, devlet tipi tek, yöntem tek, düşünce tek, cemaat tek ve nihayetinde dünyayı yönetecek olanların adaletleri de tek. Buradan tekelci bir adaletten başka ne çıkar ki?

Oysa adalet insanlığın ortak paydalarından bir tanesidir. Çünkü adaletin çıkış noktası vicdandır. Müslüman olsun ya da olmasın vicdan sahibi her insan adaleti arar. İnsanlık tarihi Müslüman olmadıkları halde sırf vicdan sahibi oldukları için adalet mücadelesi veren örneklerle doludur. Bunun bizce bilinen en yakın iki örneğinin birini peygamberin hayatından diğerini de yakın dönemlerden verebiliriz. Peygambere siret gelmeden önce biat ettiği Hılfu’l Füdul anlaşmasını düşünelim. Bu anlaşmaya biat edenler Müslüman mıydı? Oysa adaletin peşinde koşuyorlardı. Yine birkaç ay öncesini hatırlayalım. Mavi Marmara gemisine Avrupa ülkelerinden ve Türkiye’den binenlerin içinde Hıristiyanlar, Yahudiler, ateistler yok muydu? Onların yaptığı, zulme karşı çıkmak ve İsrail’e karşı Gazzelilerin yanında adalet arayışı değil miydi? Demek ki insan Müslüman olmadan da adaletin peşinde koşabilir, adalet duygusuna sahip olabilir, adalet için mücadele edebilir, hatta Rachel Corrie gibi hayatını dahi feda edebilir. Bu tarz insanlar iktidar veya mevki sahibi olurlarsa mahiyetindekilere adaletle davranabilirler. Bundan daha normal bir şey olamaz. Ancak adaletten anlaşılan şey şeriatı uygulamak olarak anlaşılırsa bizim adil kişileri tarihin derinliklerinde, İran’da veya Suudi Arabistan’da aramamız gerekir ki oralardaki adaletin nasıl olduğunu da çok net olarak görüyoruz.

Kurân’dan bir örnek verelim:

“Ehl-i Kitaptan öyle kimseler vardır ki, sen onlara bir kantar (altın) emanet etsen onu sana eksiksiz öder. Yine onlardan öyle kimseler vardır ki, ona tek bir altın emanet etsen sen onu ısrarla istemedikçe onu sana ödemez.” (3/Al-i İmran/75)

Ayetin bize açıkça söylediği şey şudur. Ehl-i kitabın içinden yani Yahudi ve Hıristiyanlardan emanete riayet etmeyenler olduğu gibi bu konuda çok hassas olanlar da vardır. Emanetlere kuruşu kuruşuna riayet ederler ve onları hak sahiplerine verirler. Bu emanetin verilen bir borç, emanete bırakılan bir eşya veya bir sermaye, emeğin karşılığı vs. olmasının arasında bir fark yoktur. Ehl-i kitaptan bazıları hakkı olana hakkını tereddütsüz vermekte ve adalete riayet etmektedirler.

Müslümanlar Habeşistan’a göçerken Hz. Peygamber onlara ne demişti? “Eğer istiyorsanız ve elinizden geliyorsa, gidip Habeşistan’a sığının. Zira orada, ülkesinde kimseye zulmetmeyen bir kral hüküm sürmektedir; orası bir doğruluk ve hakikat ülkesidir.”[3] dememiş miydi? Demek ki, Hıristiyan olmasına rağmen bir kral, ülkesinde vatandaşlarına zulmetmeden doğruluk ve hakikat üzerinde adaletle hükmedebilmektedir. Bunu biz söylemiyoruz. Bizzat Hz. Peygamber söylüyor.

Tersine olarak, Müslüman olmasına ve tevhit ilkesini kabul edip şirk koşmamasına rağmen bazı Müslümanlardan adaletsizlik ve zulüm sadır olabilir.

“Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.”(5/Maide/8)

Bu ayet kime hitap ediyor? “Ey iman edenler” diye başladığına göre Müslümanlara yani tevhit ilkesine sahip olanlara değil mi? Peki Müslümanlara neyi emrediyor? Kin duydukları bir topluma karşı adaletsizlik yapmamayı değil mi? O halde demek ki tek başına muvahhit olmak adil olmak için yeterli değildir. İnsan Müslüman olduğu halde de adaletsiz olabilmektedir ki, Allah bu konuda uyarıda bulunmuştur. Bunun tarihte pek çok misalini de görüyoruz. Hiçbir şekilde toz kondurmadığımız ve adını da mutluluk çağı (asr-ı saadet) olarak koyduğumuz dönemlerin insanları bile birbirlerine çok büyük adaletsizlikler yapmadı mı? En basitinden Cemel Savaşı’nı ele alın. Bu savaşın tarafları kimlerdi? Bir tarafta Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr; diğer tarafta Hz. Ali. Bu savaşta on binlerce insanın kanının döküldüğü rivayet edilmektedir. Ne için? Adalet için mi?  Bu mudur tevhitten ve Müslümanlardan çıkan adalet Allah’ınızı severseniz?

Şunu çok iyi bilmemiz gerekir ki, tüm insanlığın üzerinde uzlaşabileceği ortak değerler üzerinden yürütülebilecek proje ve teklifler Dünyayı daha yaşanabilir hale getirecektir. Değerlerde tekelcilik yapmak ve iyiye sahip çıkanları sırf bizden değil diye dışlayıp onlardan da adalet veya iyilik tecelli etmeyeceğini düşünmek, asabiyetleri ve düşmanlıkları körüklemekten ve Dünya halklarını karşımıza almaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Müslümanlar “kinik” olmak zorunda mı?

“Kinizm” (veya sinizm); konumuzla ilgisi bakımından zamanın tüm uygarlık değerlerine kökten karşı çıkmayı veya bunlara karşı aldırmaz bir tavır içine girmeyi ifade eden felsefi bir terimdir. “İslam devleti” tartışmalarında ortaya çıkan açık bir hakikat vardır ki, Müslümanlar kendi dışlarından gelen her türlü düşünce ve modeli iyi ve kötü diye tartmadan reddetme eğilimi içinde hareket etmektedir. Mevcut dünya düzenine dönük yapılan eleştiriler sistemin kökenindeki iyi ve kötü yönleri açığa çıkartma çabası üzerinden yürümemekte, tersine “kinizm” reaksiyonların çıkış noktasını oluşturmaktadır. Bunun tarihte yatan köklerinde ise Müslüman ümmetin çöküşünün müsebbibi olarak Batı medeniyetinin temsilcilerinin görülmesi yatmaktadır. Yaşanan çöküş anının meydana getirdiği travmatik örselenme nedeniyle Batı’dan ne gelirse kötü olarak görülüp reddedilmekte, hatta buna dinden gerekçeler de bulunabilmektedir. Oysa biz hikmeti nerede bulursak almaya aday bir medeniyetin çocuklarıydık.

Yukarda verdiğimiz ayet (5/8) bizi kinlerimizin esiri olmadan adaletli davranmaya sevk etmektedir. Bir taraftan kinik davranıp bir taraftan hakikatin ve adaletin mutlak temsilcileri olarak kendimizi görerek nasıl adalet sahibi olabiliriz, bu mümkün değildir. Adil olmanın kendisi, muhatabındaki iyiyi görmeyi ve hiçbir komplekse ve üstünlük duygusuna kapılmadan ondan faydalanmasını bilmeyi gerektirir. Ortak bir iyide buluşulamayacağını veya rakiplerimizden asla iyilik sadır olamayacağını düşünmek dinsel asabiyetten başka bir şey değildir.

Zaten din/İslam dediğimiz olgu, insana ait çift yönlülüğün iyi tarafına teşvikten başka bir şey değildir. Eğer bazı yönleriyle bu iyi taraf, Müslüman olmayanlarca da keşfedilmiş veya sahiplenilmişse bize düşen bu değerlere ve iyi uygulamalara sahip çıkanlar Müslüman değil diye bunları reddetmek değil, tersine sahip çıkmaktır. Çünkü sadece Müslüman veya muvahhit olmakla anlaşılabilen ve keşfedilebilen özel bir bilgi veya değer türü yoktur. Din olumlu anlamdaki tüm değer, bilgi ve uygulamaların savunucusudur ve sahibidir. Dolayısıyla Müslümanlar da sırf Batı’dan geliyorlar ve insan mahsulü hükümler diye hemen bunlara şirk damgasını vurup reddetmek yerine, içinde iyi olan değerleri ayıklayarak kendilerine mâl etmesini bilmeli ve bundan da asla gocunmamalıdır. Bu anlamda biz, seçilmiş bir halk falan değiliz. Değerlerin tek sahipleri de bizler değiliz. Dinin emrettiği ve kendisine çağırdığı değerler de, keşfedilmeyi bekleyen tüm iyilikler ve olumlu modeller de evrensel bir karaktere sahiptir. Bunlar herkese ait iyiliklerdir. Bu nedenle ya adam oluruz ve öncelikle kendi değişmez değerlerimizle birlikte insanlığın keşfedilmiş değerlerinden iyi olanları seçerek bunları sahipleniriz ve üzerlerine modeller ve sistemler üreterek kaybettiğimiz “insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet” olma vasfımızı geri kazanırız, ya da Allah bizi yok eder ve yerimize yeni bir halk getirir. Bu yeni gelecek halk da bizim bize ait sandığımız ve kimseyle paylaşmaya razı olmadığımız adalet gibi değerleri hayata geçirerek “insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet” oluverir.

 

[1]  Samir Amin, Modernite Demokrasi ve Din, s.69

[2]  Reşit Rıza, Hilafet, s.170

[3]  Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, s.104

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir