İslami Cemaat ve Sivil Toplum Kuruluşlarında Yapılaşma ve Organizasyon Problemleri / Nuri YILMAZ

Düşünce, iş ve eylemlerinde “İslam’a uygunluk” vasfını arayan; yeryüzündeki sorunların üzerine “İslam” bakış açısı ile gitmeye çalışan ve problemlerinin çözümünü “İslam düşüncesinde” arayan Müslümanlar, her dönemde var oldular. Nitekim günümüzde de varlar…

Kimileri kaygılarını, bireysel duyarlılığı gösteren niyetlerle açığa vuruyorlar; kimileri ise tek başına “niyet”i yeterli bulmayıp organize faaliyetlere girişiyorlar.

Pratiğe dönüşmeyen bir niyet, filizlenmemiş tohum gibidir; belki çok faydalı cevherler, belki muazzam bir potansiyel içerir. Ama toprağa düşmeyen tohumun kendindeki cevherleri açığa çıkaramaması gibi, uygulama sahasına inmeyen niyetin de bir faydasını algılayamayız. Hatta kimi durumlarda sahibine tatmin duygusu yaşatıp, atalete sürükleyen bir rol bile üstlenebilir.

Yeryüzünde (ve dolayısıyla ahirette) mutlu bir yaşam sürmek; zulmün son bulması ve adaletin her alana yaygınlaşmasıyla mümkün olur. Ne var ki adalet herkes tarafından sevilmez; azgınlar ve kendi çıkarlarının esiri haline gelen insanlar, adaleti bir engel ve tehdit gibi algılarlar. Onun olduğu yerde çıkarlarını gerçekleştiremezler, haksız düzenler kuramazlar. Bu yüzden de el birliği yaparak onu ortadan kaldırmaya çalışırlar. Adaletin son bulduğu ve toplumsal düzenin “çıkar” üzerine kurulduğu durumlarda zulüm egemen olur. Bu düzen pek az kişinin faydasına, çoğunluğun ise aleyhine çalışmaya başlar. Haksızlık ve sömürü her tarafa yaygınlaşır.

Çıkar odakları menfaatlerine uygun olanı gerçekleştirebilmek için güç birliği yaparken ve organize bir şekilde hareket ederken, zulme son vermek; sadece “dilemek” ve “temenni etmek” ile gerçekleşmez. Bir şeyi engellemenin veya değiştirmenin yolu, ona denk bir güç ortaya koymaktır. Gerçi Yüce Allah, çaba gösterenlerle birlikte olacağını belirtmiştir[1]. Ancak bu vaat, Allah’ın ordularını göndermesi ya da zalimleri kendi elleriyle helak etmesi anlamına gelmez. Bu insanın sorumluluğudur. Bütün olayların gerisinde işlemekte olan ilahi plan[2] haricinde her şey sebep ve sonuç ilişkisine göre işler. İnsan sadece çalıştığının karşılığına ulaşır.

Organize olmuş ve kendisini koruyacak organları oluşturmuş bir zulüm düzenine muhalefet edebilmek ve nihayetinde onunla başa çıkabilmek için, organize mücadele vermek kaçınılmazdır.

Fakat bu noktada Müslümanlar, önemli bazı problemlerle karşı karşıya bulunmaktadırlar.

Günümüzün İslami oluşum ve organizasyon anlayışı, esaret dönemlerinin veya soğuk savaş dönemlerinin zihniyetini temsil etmektedir. Kendisini “din” ile özdeş gören, kendi din anlayışını bayraklaştırıp yaymaya çalışan ve nihayetinde iktidar gücünü ele geçirip kendi anlayışına uygun bir toplum düzeni kurmayı hedefleyen bir zihniyete sahiptir. Kendisinden olmayanı dışlar, kendi faaliyetleri haricindeki faaliyetleri önemsemez. Bu bakış açısı İslami oluşumları, ulaşılmak isteneni bırakıp, oraya ulaşmak isteyenleri rakip edinmek gibi bir kısır döngüye sürüklemiştir. “Zulüm düzenini nasıl olsa sona erdireceğiz. Gerçek problem o değil, İslam’ı yanlış anlatarak önümüze engel çıkaran diğerleridir!” zihniyeti, kendisiyle aynı kaygıyı paylaşan diğerlerini düşman edinmeye götürmektedir. Bir araya gelip gerçek hedefe odaklanamadıkları gibi, bu zihniyetin doğal sonucu olarak küçük meselelerden dolayı kavgalar baş göstermekte, var olanlar da küçük parçalara ayrılmaya devam etmektedir.

Bu problemler, “sivil toplum örgütü” mantığıyla kurulmuş ve eski zihniyeti aşmaya çalışan günümüz organizasyonlarında dahi az veya çok kendisini göstermektedir.

Bu anlayışla zulmü engellemek ve adaleti yaygınlaştırmak mümkün olmadığı için, bu problemlere mutlaka çözüm bulmamız gerekiyor. Ancak bu kadar derin ve çok boyutlu bir konunun, bir makale ölçeğinde ele alınmasına imkan bulunmamaktadır. Bu yüzden de konuyu sınırlamak icap etmektedir. Bu makalemizde biz, İslami mücadelelerdeki “yapılaşma” problemini gündemimize alacak ve meseleyle ilgili tartışmalara bu noktadan katkı sunmaya çalışacağız.

Yapılaşma (veya yapısal) problemler dediğimizde; 1- Lider vesayetini, 2- Hiyerarşik yapılanma düzenini, 3- Birey iradesinin yok edilmesini kastediyoruz. Ve bu makalemizde, bu noktadaki problemlerin nasıl çözülebileceğine dair düşüncelerimizi paylaşmak istiyoruz.

Meseleyi tartışırken;

–  Önce “Kolektiflik” ve “bireysellik” kavramları çerçevesinde birey–toplum ilişkisini değerlendirmeye çalışacağız

–  Sonra İslam tarihinde kendisini gösteren tek merkezli, otoriter, dayatmacı kültürü ele alacak ve bunun İslami oluşumlara yansımasını değerlendireceğiz

–  Sonra da bu noktadaki sorunları aşabilmek için önerilerimizi ortaya koyacağız.

Kolektiflik ve Bireysellikten başka seçeneğimiz yok mu?

Bireyselliğin karşıtını düşündüğümüzde, ilk akla gelen kavram “Kolektiflik” değil; “toplumsallık” olmalıdır. Fakat bununla birlikte, geçmiş dönemlerden günümüze miras kalmış yapılaşma geleneği “kolektif” kavramıyla ifade edilmeye daha uygundur.

Kelime manası olarak kolektif; “birçok kişinin bir araya gelmesiyle oluşan kurum ve ortaklıklar”ı ifade eder. Yani belirli sayıdaki bireyin farklı katılımlarla vücuda getirdikleri ilişki ve ortaklık, herkesi eşit hale getiren bir isim altında toplanmış olur. Birçok kişinin katkısı ve ortaklığıyla oluşan bir yapılaşmanın tek bir birim veya isim olarak anılması kimi durumlarda elbette ki gereklidir. Ama isimlendirmede yaşanan durum, aynı zamanda sosyolojik bir gerçeklik olarak karşımıza çıkar. Merkeziyetçi, baskıcı ve otoriter zihniyet; bireyden korkar. Onu, uyum ve düzenin karşıtı olarak görür. Bu yüzden de herkesi aynılaştırmaya, toplum içindeki bir nefere ve sayıya dönüştürmeye çalışır. Farklılıkları yok ettiği oranda da kendisini başarılı sayar.

Fakat toplum, kendi aklı ve kendi hareket kabiliyeti olan canlı bir varlık değildir. Hiç bir şeyi kendi bağımsız varlığıyla yapmaz. Bireyden korkanlar ve herkesi aynılaştırmaya çalışanlar, toplumu yönlendirme gücünü elinde bulunduran seçkin bireylerdir. Yani toplum demek, yönetici(ler) demektir. Toplum içinde erimek demek, toplumu yönlendiren insanlar karşısında birer nesneye dönüşmek demektir.

İnsanlık; derebeylerin, ağaların, kralların ve padişahların hüküm sürdüğü uzun dönemler boyunca hep böyle yönetilmiş, hep böyle toplumsal yapılaşma örnekleri görmüştür.

İnsanlık tarihinin bu genel görüntüsünü bozan en temel itiraz İslam’dan gelmektedir. İslam, “irade” konusuna yaptığı vurguyla farklılaşır ve imtihan dünyasında herkesin kendi iradesiyle karar vermesini sağlamaya çalışır. İnsan üzerinde baskı oluşturarak karar vermesini engelleyen veya kararını yönlendirmeye çalışan her türlü baskı unsuruna ve otoriteye karşı çıkar. Gerektiği durumlarda zalim güç ve otoritelerle savaşmaktan çekinmez. Dünyada ve ahirette mutlu bir yaşam sürmenin yapılan tercihle ilişkisini sıklıkla vurgulamakla birlikte, hiç kimseyi “övdüğü” tercihe zorlamaz. Ve hatta bağlılarını (Müslümanları) iyilik, doğruluk ve adalet için mücadeleye yönlendirdiği halde; zorla bir fikri veya yaşam biçimini kabul ettirmeyi asla onaylamaz.

Buna mukabil, tarih sürecinde ortaya çıkan pratik uygulama, İslam’ın bu yaklaşımıyla her noktada örtüşmemiştir. Farklı İslam ekollerinin çoğu, irade göstermeyi, karşı çıkmayı, muhalefeti ve eleştiriyi kötü görmüş; itaati, suskunluğu ve razı gelmeyi övmüştür. Sistem, düzen, hakikat ve ümmet gibi kavramlar yüceltilmiştir. Sistemin kutsallaştırılması devleti toplumdan daha değerli hale getirmiştir; düzenin kutsallaştırılması muhalefetin kötü görülmesine ve yok edilmesine sebep olmuştur; hakikatin kutsallaştırılması tek bir yorumun kabul edilmesini diğerlerinin ise dışlanmasını doğurmuştur; ümmetin kutsallaştırılması ise toplumun bireye tercih edilmesine yol açmıştır. Yani bir dengede yürüdüğü takdirde faydalı sonuçlar üretecek olan kavramlar, birbirlerine tercih edilmişlerdir. Böylece, kendisini merkeze alıp diğerlerini yok sayan bir zihniyet ve baskıcı, otoriter, dayatmacı, tek merkezli bir siyasi yapı ortaya çıkarmıştır. Sivil toplum yapılanmaları bile aynı zihniyetten beslenmiştir.

Bahsini ettiğimiz dönemlerde (Orta Çağ), İslam dünyası ile dünyanın diğer coğrafyalarını kıyasladığımız zaman karşılaşacağımız tablo, bizlere daha insani, daha adil gelebilir. Yani gördüklerimizle avunabiliriz. Ama maksat problemleri görüp çözüm aramak ise, tarihi süreç içerisinde, İslam’ın kendi zihniyetiyle her noktada uyuşmayan bir pratik oluştuğunu görmek zorundayız. Zira günümüz tarikat, cemaat ve sivil toplum kuruluşları tarih içerisinde oluşan o zihniyetin izlerini taşımaktadırlar; lider merkezli, hiyerarşik ve bireyin iradesini eriten bir yapılanma biçimine sahiptirler. Oysa tarih içerisinde ortaya çıkan bu tablo; dinin temel yaklaşımlarıyla örtüşen ve günümüz dünya şartlarında sürdürebileceğimiz bir tablo değildir.

Peki, tarihin bu mirasını nasıl değiştirecek ve dinin irade konusundaki yaklaşımını işler hale nasıl getireceğiz?

Kadim kültürümüzde maalesef bununla ilgili yeterli örnek ve arayış ortaya çıkmamıştır. Hatta modern dönemlere kadar İslam coğrafyasında bu yönde bir gündem oluştuğunu da göremiyoruz. Çünkü 18. yüzyıla kadar İslam coğrafyası çoğunlukla refah içerisinde ve çoğunlukla insanlığın öncüsü durumunda olmuştur. Kısacası halinden memnundur. Fakat gerilemeye başlayıp sıkıntıyla karşılaşınca, üstelik bu sıkıntının kaynağı da “merkezi otorite” olunca; eleştiri, muhalefet, irade, birey, çözüm önerileri gibi kavramlar ihtiyaç haline gelmeye başlamıştır. Ne var ki tarihi süreç içerisinde bu kavramlar yok edildiğinden, çöküş ve esaret engellenememiştir.

Sonraki dönemlerde “sivil toplum” bilinçlenmiş, kurtuluş ve direniş mücadelesine girişmiş, bu çerçevede farklı kurum ve organizasyonlar oluşturmaya başlamış; ancak merkeziyetçi, otoriter zihniyeti değiştirememiştir. Oluşturduğu yapılaşmalar, eski dönemin yapılaşma zihniyetini yansıtmaktadır. Geçmişin birçok hatalı uygulaması “din” olarak anlaşıldığı için, eleştirilememekte ve sorgulanamamaktadır. Arayışlar “kutsal” duvarına çarpıp geri dönmektedir. Bir ret söz konusu olduğunda din reddedilmiş gibi; eleştiri yapıldığında din eleştirilmiş gibi tutum takınılmaktadır.

Bireyciliğin Yükselişi

İslam coğrafyası yönetimde ve sivil yapılaşmalarda kolektif zihniyetin ayak bağı ile boğuşup dururken ve eleştiri, muhalefet, irade, birey, çözüm gibi kavramları aslına döndürememenin sıkıntılarını yaşarken; Batı dünyasında ilgi çekici gelişmeler olmaktadır. Rönesans ve Reform süreçlerinin ardından baskıcı ve otoriter zihniyet terk edilmiştir. Yönetime karşı muhalefet, toplumun ve hiyerarşinin ezici rolüne karşı ise birey hak ve hürriyeti kavramları ortaya çıkmıştır. Modern sosyoloji; birey, bireyin toplum içerisindeki yeri ve birey toplum ilişkisine dair farklı kuramlar geliştirmiştir.

Bu kuramlardan biri anarşizmdir. Eski Yunancada an-sız, (olumsuzluk eki)” ve archos “yönetici” sözcüklerinden türetilmiş olan anarşizm “toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi; her koşulda her türlü otoriteyi reddetmeyi; merkezi politik yapıları, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve ekonomik kurumlar yerine toplumsal ilişkilere dayanan gönüllü etkileşim ve özyönetimi savunmayı; özgürlük ve otonomi ile karakterize edilen bir toplumu arzulamayı” ifade eder.

Fakat bu kuramın temel bir problemi vardır: Anarşistler genellikle karşı oldukları şeyler ve karşı oluş biçimleri üzerinden tanımlanırlar. Ya nasıl olması gerektiğine dair bir önerileri yoktur ya da önerilerinin nasıl gerçekleştirileceğine dair bir tezleri bulunmaz. Ütopik bir geleceği işaret ederler.

Bir başka kuram da liberalizmdir. Önde gelen liberal düşünürlerden Hayek, bireyciliğin Hristiyanlıktan ve klâsik eski çağdan beslendiğini, Rönesans’ta tam bir gelişme gösterdiğini ve Batı medeniyetini yaratanın da bu bireycilik olduğunu ifade ederek bireyciliği şöyle tanımlar: “Ferde fert olarak saygı göstermek; kanaat ve zevklerinin ne kadar dar olursa olsun, kendi sahası içinde kendine ait bir mesele olduğunu kabul etmek; insanların ferdî kabiliyet ve temayüllerini inkişaf ettirmelerinin arzuya şayan olduğuna inanmak.[3]

Liberalizm, bireyi ele alış biçimi ve ona biçtiği rol açısından “irade sahibi insan” profiline yaklaşan bir görüntü oluşturmaktadır. Fakat yaptığı tanımlamayla “bireysel kanaat ve zevklerin bir sınırı var mıdır, yok mudur?” tartışmasını başlatmıştır. Kimi düşünürler bu sorunu, “başkalarının özgürlük alanına girmedikçe” kayıt ve şartıyla çözmeye çalışmışlardır. Bu şartın yeterli olup olmadığı da tartışma götürür bir konudur. Fakat kanaatimizce liberalizmin temel sıkıntısı; “toplumsal sorumluluk” yönünden içerdiği zaaftır. “Birey-toplum ilişkisi nasıl olmalı? Birey toplumu için kendi özgürlüklerinden hangi durumda vazgeçmeli, hangi durumda vazgeçmemeli? Birey merkezli bir kuramda, bireyin kendi dışındaki insanları düşünmesi ve onlar için fedakarlık yapması nasıl mümkün olabilir?” gibi bir dizi soruya tatminkar cevaplar verilememiştir. Nitekim liberal toplumların ortak sıkıntısı, kanunla belirlenmiş konularda (kanun sebebiyle) fedakarlık yapan ama kanunlarla belirlenmemiş konularda fedakarlık yapmayı reddeden vatandaş olgusudur. Gerçi anarşistlere göre yaşanan süreç gayet doğaldır ve zaten böyle olması gerekir. Toplum yapılanmaları her geçen gün daha da gevşemelidir ki otoriteye ihtiyaç olmadan yaşanabilen bir sürece geçilebilsin. Oysa liberalizmin ürettiği bireyler anarşistlerin beklentilerine uygun bireyler değildir. Çünkü onlar başkalarıyla uyumlu yaşamayı ve başkaları için fedakarlık yapmayı değil, kendi yaşamlarının otoritesi olmayı istemektedirler. Günümüz siyaset anlayışında “kendi yaşamının otoritesi” haline gelen bireyler yasalarla denetlenmekte ve kişisel tercih ve arzularının başkaları için yıkıcı olması engellenmektedir. Yasa koyucunun olmadığı bir ortamda bunun nasıl sağlanacağı tamamen belirsizdir. Bu meseleyi düşünürken, İngiliz düşünür John Acton’un sözünü de zihinde canlı tutmakta fayda vardır: “Güç yoldan çıkarır, mutlak güç mutlaka yoldan çıkarır.

Sonuç olarak bireyciliğin yükselişe geçtiği tecrübelerde ortaya çıkan tablo şudur:

İslam coğrafyasında toplum kutsanıp birey ihmal ediliyorken, modern Batı’da ise birey kutsanıp toplum ihmal edilmeye başlanmıştır. Bencillik sınırında gidip gelen bir bireysellik ortaya çıkmış, insanlar evliliklerini bile sürdüremez olmuşlardır. Kendisini düşünen ve kendisi için yaşayan nesiller ortaya çıkmıştır.

Peki, hem bireysel farklılıkları yok etmeyen, hem de farklılıkları bir araya getirmeyi başarmış bir yapılaşma nasıl mümkün olacaktır?

Konumuzu şimdilik burada noktalayıp, bir diğer yapılaşma problemine geçmek ve “nasıl mümkün olacak” sorusunun cevabını o konudan sonra aramak istiyoruz.

Tek merkezli, hiyerarşik ve otoriter yönetim anlayışından başka seçeneğimiz yok mu?

Son birkaç yüzyıla kadar insanlık, güçlünün sözünün geçtiği ve kendi hedefleri doğrultusunda kitleleri hakimiyeti altına alan yönetimlere şahitlik etti. Tabii böyle yönetimler otoritelerini paylaşmaya yanaşmıyor, hatta bunu “gücün zaafa uğraması” olarak görüyorlardı. Her şeyin en iyisini onlar bildiği (!) için de; halkın görüşüne, aklına ve becerisine ihtiyaçları yoktu. Bireyin bedenen güçlü olması yeterliydi. En iyi vatandaş, savaş zamanı gidip kahramanca savaşan, savaş olmadığı zamanlarda ise dönüp kendi işine bakan kimse idi.

Tarih boyunca, bazı istisnai örnekler haricinde hep aynı tip yönetim anlayışı yaşayageldi.

Gücü elinde bulunduranın mutlak hakim olduğu dönemlerde, bu yönetim anlayışını haklı ve gerekli gören bir zihniyet de hakimdi. Eski Yunan site devletlerinde farklı bir yönetim anlayışı gelişmeye başladığında, dönemin en değerli filozofları (mesela Platon) bile bu yeniliğe itiraz edebilmişlerdi.

Nitekim İslam, hiçbir baskı ve yönlendirme altında kalmadan herkesin iradesini özgürce kullanması ilkesini hayata geçirmeye başladığında da benzer bir durum ortaya çıktı. İlk başlarda yönetim anlayışı buna uygun bir şekilde oluşturulmaya çalışılırken, kısa süre sonra güçlünün hakim olduğu yönetim anlayışına geri dönülebildi. Ve bu yönetim anlayışı “İslami yönetim anlayışı” olarak kabul ettirilebildi.

Bu yüzdendir ki bugün, sivil İslami oluşumlarda bile, lider merkezli bir yönetim anlayışı geçerliliğini sürdürüyor. Tarikat, cemaat veya sivil toplum kuruluşlarında kurucular; kendilerini o toplumsal yapının sahibi gibi görüyorlar. Otoritelerini tartışmayan bir çevre oluşturmaya çalışıyorlar. Kimsenin kendilerini geçmesine müsaade etmiyor, sözlerinin üstüne söz söylenmesini istemiyorlar. Eleştirilere karşı en fazla tahammül gösterenler bile kendilerine kırmızı çizgiler oluşturmuş durumdalar. Bu çizgileri aşanları veya aşmakta ısrar edenleri kolayca dışlıyorlar. Böylece yapılaşmalar kurucularıyla veya yöneticileriyle özdeş hale geliyor. Onları geçecek bir akıl ve onlarınkinden daha ileri bir beceri, o toplumsal yapı içerisinde barınamıyor.

Aslında şura veya istişare heyeti gibi organları bütün İslami organizasyon ve yapılaşmalarda görmek mümkündür. Fakat ne var ki mevcut zihniyet, şura veya komite gibi isimlerle oluşturulan istişare heyetlerini işlevsizleştiriyor. Varlığı lideri güçlendiren ama proje ve kararlarda neredeyse hiç tesiri bulunmayan sembolik organlara dönüştürüyor. Çünkü bu heyetler, lidere veya cemaate olan sadakatini ispatlamış bireylerden veya iddiası olmayan kimselerden seçilmektedir. Liderin görüşlerini onaylamaktan başka, fazlaca bir şey yapamazlar. Bu heyetlerdeki bireyler için en büyük onur, liderin ağzından dökülecek kelimeleri ondan önce söyleyebilmektir. Akıl ve becerilerinin çoğunu liderin aklından geçeni okumak için kullanırlar.

En modern İslami sivil toplum kuruluşlarında dahi böyle bir tabloya rastlıyor olmak, olayın vahametini göstermesi bakımından yeterlidir. Yüzyıllar geçiyor, nesiller değişiyor, toplumlar değişiyor; ama kadim zihniyet bir türlü değişemiyor.

Bu durum bütün Müslümanlar için bir sıkıntı kaynağıdır. Allah rızası için adaleti yeryüzünde gerçekleştirmek gibi bir hedefe sahip ve neredeyse kendisini bu hedefe adamış olan geniş bir kitle, bu uğurda; malını, enerjisini ve vaktini sarf ediyor, hatta canını ortaya koyuyor. Ama (masallardaki gibi) bir arpa boyu bile yol gidilemiyor. Bu durum depodaki suyun ince bir boru aracılığıyla binaya dağılmasına benzer. Depoda ne kadar su bulunursa bulunsun, sonuçta aktarım o ince borudandır; boru ne kadar genişse, ihtiyaç duyanların eline de o kadar su ulaşır. Bir tarikat, cemaat veya sivil toplum kuruluşunun iş yapabilme becerisi de lideriyle (veya lider kadroyla) sınırlıdır. Toplumsal tabanı ne kadar geniş olursa olsun fark etmez; mevcut zihniyetten dolayı tabanın akıl ve enerjisi liderinin çapı kadar bir sonuç doğurur.

Bu yüzdendir ki azımsanmayacak bir kitlenin varlığına, niyete ve kararlılığa rağmen havanda su dövülüp duruluyor. Bir türlü gelişme kaydedilemiyor. Genişlemeye ve farklı kimseleri bünyesine dahil etmeye başlayan bir yapılaşma, 5–10 yıl gibi kısa süreler içerisinde bölünmenin eşiğine geliyor. Liderin önüne geçmesine müsaade edilmeyen akıllar çareyi kopmakta buluyor ve yollarına öyle devam etmek zorunda kalıyorlar. Böylece bir yandan cemaat kendisini daha ileri taşıyabilecek akılları bir bir yitirirken, diğer yandan kopanlar çevrelerine yeterince fayda sağlayamayacak şekilde yalnızlaşıyor.

Peki, başka seçeneğimiz yok mu? Her biri yönettiği toplumsal yapının, derneğin, vakfın sahibi gibi olan liderlik anlayışına mahkum muyuz? Liderinin çapından daha fazla büyüme şansı bulunmayan toplumsal yapılaşmalar içinde, akıl ve enerjimizi tüketmekten başka bir alternatifimiz olamaz mı?

Ne yapmalı?

Ucunu açık bıraktığımız iki soru sormuş olduk:

–  Kolektiflik ve bireysellikten başka seçeneğimiz yok mu?

–  Lider merkezli yapılaşmalara mahkum muyuz?

Gerçek şu ki, doğası itibariyle insanoğlu, kendisini toplumdan soyutlamış olarak tamamıyla bireysel bir hayat yaşayamaz. Birey ile toplum arasında bir “karşılıklı mecburiyet” ilişkisi vardır; birey varlığını sürdürebilmek için topluma, toplum oluşabilmek için bireye ihtiyaç duyar. Fakat bu zorunlu ilişki, eski zamanlardan beri toplumun lehine sonuçlar vermiştir. Bir yandan birey “kendisi” olmaya çalışırken, diğer yandan toplum kendini bireye kabul ettirmeye çalışmıştır. Bir yandan toplum oluşmak için insana ihtiyaç duyarken, diğer yandan oluşumu için bireyden bir şeyler almıştır. Dolayısıyla insanın topluma yönelmesi demek, kendisinden fedakarlık yapması anlamına gelmiştir. Tabii toplumsallığın olduğu yerde yönetim, organizasyon ve yapılaşma kaçınılmaz olduğu için, toplumsallaşmak demek; dönemin zihniyetine uygun bir lidere ve onun kurduğu düzene tabi olmak olarak da tanımlanabilir.

Kısacası “toplum”un daha avantajlı olduğu bir ilişki ile karşı karşıya bulunmaktayız. Öyle ki, hiyerarşi netleştiği ve otoriter tavır arttığı oranda, bireyin kaybı da o kadar artar.

Peki, toplumsallaşmak zorunlu mudur?

Anarşizm ve komünizm kuramları “otoritesiz toplum” diyerek, bilinen anlamıyla toplumsallaşma olmadan yaşanabileceğini bize göstermeye çalışmışlardır. Fakat ideal olarak ifade edilen durumun nasıl gerçekleşeceğine dair tatminkar açıklamalar yapamamışlar, gelecek dönemleri işaret ederek “ileriki dönemlerde gerçekleşecek” demişlerdir.

İnsanoğlunun gerçekten otoritesiz yaşayacak olgunluğa erişip erişemeyeceğini veya ileriki dönemlerin otoritesizliğe imkan verip vermeyeceğini bilemiyoruz. Eğer böyle bir durum gerçek olursa, otoritelerle birlikte yaşamaya alışmış Müslümanların ciddi sıkıntı yaşayacakları bir gerçek. Ama “Allah’tan başka otoriteleri” reddeden İslam, böyle bir tablo karşısında hiç de sıkıntı yaşamayacak ve o günün şartlarına hitap edebilen yeni yorumları kolayca doğuracaktır.

Fakat biz günümüzden mesulüz. Bugünün gerçekleri çerçevesinde baktığımızda ise “toplumsallaşmak” hala insanoğlunun vazgeçilemez bir gerçeği olarak karşımızda duruyor. O halde bizim odaklanmamız gereken nokta, toplumsallaşmanın adil ve kabul edilebilir hale gelmesi için çareler düşünmek olmalıdır.

Bu açıdan bakıldığında bireyler, toplumu yansıtan bir ayna gibidir. Bireyin tercih, beceri ve özelliklerinin bir potada eritilmesi başlangıçta “toplumu güçlü kılan bir unsur” gibi algılanabilir ve aynada “uyumlu” bir yapı görüntüsü oluşmasını sağlayabilir. Ama “tek tipleştirilmiş” bireylerden oluşan bir yapılaşma, kendisini “sınırlılığa” mahkum etmiş demektir. Tercih, beceri ve özelliklerini kaybeden bireyler, kendilerine söyleneni yapmaktan başka toplumlarına bir yarar sağlayamazlar. Toplum tek bir kişinin veya kadronun; aklına, tercihlerine ve becerilerine sıkışıp kalır.

Oysa her bir birey farklı kabiliyet ve özelliklere sahiptir. Farklılık ve toplumsallık bir araya gelmesi zor iki kavram olmasına karşın; farklılıklardan korkmayıp, onları koruyarak bir araya getirmeyi başaran bir yapılaşma, muazzam bir sinerji yakalamış olur. Her bir unsurundan ayrı ayrı güç alan bir mekanizmaya dönüşür. Hiç bir zaman kendisini tekrarlama sıkıntısına düşmez, sürekli yeni açılımlarda ve üretimlerde bulunabilir.

Peki, hem bireysel farklılıkları yok etmeyen, hem de bunları bir araya getirmeyi başarmış bir yapılaşma nasıl mümkün olacaktır?

  1. Ne yaptığı değil var olması önemsenen ve varlığı İslam ile özdeşleşen yapılaşma anlayışını terk etmeliyiz

Günümüz tarikat ve cemaatlerinin en yenisi, neredeyse yüz yıllık bir geçmişe sahiptir. Bunlar ortaya çıktıkları dönemin lider merkezli, kendi düşüncesini dayatan yönetim anlayışı içerisinde doğmuşlardır; kendi İslam yorumlarını tek doğru yorum, hatta dinin kendisi gibi görürler. Bu yüzden cemaatin varlığı, dinin varlığıyla özdeşleşmiştir. Cemaatin yok olması halinde dini temsil eden bir gücün kalmayacağına dair var olan inanç, cemaatin varlığı ve bekası için yapılan her işin ibadet olarak algılanmasına yol açmıştır. Tabii diğer bakış açısıyla, cemaati eleştirmek dini eleştirmek ve cemaatten ayrılmak dinden ayrılmak gibi yorumlanmıştır.

Bir yapılaşmanın kendisini dinin tek temsilcisi olarak görmesi, müntesiplerinde; “insanlığın kurtuluşu için cemaatin doğrularını gerekirse zorla hakim kılmak” anlayışı geliştirmiştir. Herkes kendi dini yorumunu iktidarda görmek istemekte ve herkes ancak bu gerçekleştiğinde toplumun selamete ulaşabileceğini düşünmektedir.

Dernek, vakıf ve sivil toplum örgütü gibi daha modern İslami yapılaşmalar, bu problemin aşılmasını sağlayacak arayışlar olarak görülebilirler. Ama bu yapılaşmalar Müslümanlardaki bir zihniyet dönüşümünün sonucu olmaktan ziyade, modern şartların dayatmasıyla ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla “kimse kendisini dinin tek temsilcisi olarak görmemelidir” diyen organizasyonlarda bile söylenenin tam tersi refleksler ortaya çıkabilmektedir.

Sorunun temel sebebi düşünsel olduğu için, çözümün zihniyet değişiminden geçtiğini görmek zorundayız. “Hakikat” olgusuna yaklaşım tarzımızda ve “hakikat” olgusu ile kurduğumuz ilişkide problem bulunmaktadır. Herkes kendi elindekini hakikat olarak görmekte, kendisine yakın olanları eksik veya kusurlu, uzak olanları ise fitne veya küfür olarak isimlendirmektedir. Oysa mutlak manada hakikat sadece Allah’a aittir. “Tanrı” haline gelmedikçe insanların mutlak hakikate ulaşması mümkün değildir. Hakikati bulduğumuza inandığımız an o artık kendi hakikatimize, yani bize ait bir yoruma dönüşür. Hakikatin farklı yorumları olan görüşlerin hepsi hakikatten bir parça içerirler. Ama hakikatin kendisi olamazlar. Her birinde dönem şartlarından ve zihniyetinden kaynaklanan dönemsellikler veya yanlışlıklar mevcuttur. Zamanın ve ihtiyaçların değişmesiyle hepsi misyonunu tamamlar, yerini başka yorumlar alır. Hakikat arayışı hiç bir zaman bitmez.

İslam’ın evrensel oluşunu sağlayan da temelde budur. Bu sayede farklı zaman ve coğrafyalarda yaşayan tüm insanlığın yolunu aydınlatabilmektedir.

Her hakikat arayışının denge noktada durduğunu ve hepsinin hakikate aynı yakınlıkta olduğunu söylemek mümkün değildir. Bazen çok uç ve birbirine zıt görüşler de ortaya çıkabilmektedir. Fakat bir görüşü eleştirmek ve ona karşı kendi hakikatini savunmak başka bir şeydir, onu din dışı ilan etmek başka bir şeydir. Kendi görüşünü mutlaklaştırmadan eleştirme ve kendi görüşünü savunma şeklinde ortaya çıkan rekabet, İslam düşüncesinin ve Müslümanların sürekli diri kalmasını sağlar. Tartışma ve rekabet ortamında düşünce sürekli gelişir. Ama kendi görüşünü din sayan, diğerlerini din dışı veya kusurlu ilan eden yaklaşım Müslümanları bölüp parçalar, birbirlerine düşman haline getirir.

Sonuç olarak:

Doğru olduğuna inandığı bir düşüncenin savunuculuğunu yapmak ve onu yaygınlaştırmaya çalışmak herkesin doğal hakkıdır. Bireyi canlı tutar ve toplum içerisinde yok olmasını engeller. Ona bir kimlik ve şahsiyet kazandırır. Aynı doğruları paylaşan bireylerin güçlerini birleştirerek organize olmaları ve kurumsal bir faaliyet içinde olmaları da bir haktır. Hatta organize olmuş toplumsal yapılanma içerisinde, bireylerin kendilerini daha etkin bir şekilde ifade edebilmeleri için gereklidir.

Ancak ulaşılan bir düşünceyi “tek doğru” veya “ulaşılabilecek son nokta” olarak görmek, yanlış bir hakikat anlayışına sahip olmaktan başka; bireyi nesneleştirir, aklını işlevsiz hale getirir ve kimliğini elinden alır. Çünkü bu anlayıştaki bir bireyin kendi düşüncesi olamaz. O ancak tam bir adanmışlık içerisinde kendisine öğretilen fikrin taşıyıcılığını yapar.

Dolayısıyla aynı fikri paylaşanların oluşturacakları kurumların da “dinin teminatı” olarak görülmemesi gerekir. Bunlar dinin değil, sadece temsil ettiği düşüncenin temsilcisi olabilirler. Bir kurumun bir düşünceyi temsil edebilmesi için, kurucularının o düşünceden olması yeterli gelmez. O düşüncenin yaygınlaştırılması ve o düşünceye uygun düşmeyen uygulamalara muhalefet için ortaya koyduğu projelerle mümkün olur. Yeni projeler geliştiremeyen bir kurum, “düşünce temsilcisiz kalmasın” diye kutsanır ve ebedileştirilmeye çalışılırsa anlamını yitirir. Çatısı altında toplanan bireyler için bir yük ve bir ayak bağı olmaya başlar.

Her dönemin mücadele anlayışı, araçları ve imkanları farklı olduğu için yapılaşma anlayışları da değişmek zorundadır. Ömrünü tamamlamış, kendisini yenileyemeyen ve geliştiremeyen bir yapılaşmayı ısrarla devam ettirmeye çalışmak, hem müntesipleri için anlamsız bir yük oluşturur hem de ardından gelmesi muhtemel daha dinamik çabaların önünü kapatır. Dinamizmini yitirmiş, hedeflerini gerçekleştiremeyen yapılaşmaların gerektiğinde son bulması; o yapılaşma içerisinde rutin faaliyetler gösteren müntesiplerin kendi gerçekleriyle yüzleşmesini sağlar. Onların daha ileri düşünceler ve projeler geliştirmesine imkan vermiş olur.

  1. Oluşturduğu yapılaşmanın sahibi haline gelen ömür boyu liderlikten, otoritesini paylaşan liderliğe geçmek zorundayız

Bir cemaat veya organizasyonun, bir lider veya kadronun mülkü haline gelmemesinin en etkin yolu, “belli aralıklarla değişmesi” şeklindedir.

Köklü yapılaşmalarda, liderin (veya kadronun) değişmemesini haklı gösterecek birçok gerekçenin yedekte tutulduğunu tahmin etmek zor olmasa gerekir. Çünkü hiyerarşik bir nitelik taşıyan eski tarz yapılaşma zihniyeti, hiyerarşinin farklı basamaklarındaki herkesi; maaşını ve gücünü o düzen sayesinde elde eden birer memura çevirmektedir. Memurlar ellerindeki gücün kaybolmasını istemezler. Zaman zaman eleştirseler ve hatta bırakıp gidecekleri izlenimi verseler de, statükoyu tehdit eder boyuttaki değişimlere direnirler. Dolayısıyla lider ile kadro arasında psikolojik bir yardımlaşma doğar.

Bu tarz bir yapılaşmanın İslam ile irtibatlandırılamayacağı ortada olmasına rağmen, herkesin kendi cemaatini/kurumunu dinin tek temsilcisi gibi görmesi sebebiyle, bu ilişki tarzı dini bir meşruiyet kazanmaktadır. Hiç kimse sorgulamaya ve değiştirmeye yanaşmamaktadır.

Oysa günümüz siyaset felsefesi, liderine endeksli olmayan yapılaşmaların mümkün olduğunu ve “işleri aralarında danışma iledir[4] ilkesinin daha etkin bir şekilde işletilebileceğini açıkça göstermiştir. Yönetim gücünün yasama, yürütme, yargı şeklinde farklı erklere bölünmesi; bunların kendi görev tanımları içerisinde bağımsız ama sonuçta birbirlerini denetleyecek şekilde hareket etmeleri; icraat yetkisini elinde bulunduran yürütme organının halkın oyuyla ve belirli bir süre için seçilmesi; o sürenin sonunda yine halkın karşısına çıkarak icraatlarının hesabını vermesi ve halkı ikna edebildiği takdirde yeniden seçilip, ikna edemediğinde yerini başkalarına terk etmesi, sözü edilen başarının temel dayanaklarıdır.

Elbette günümüz siyaset felsefesiyle ortaya çıkan bu durum “sorunsuz” değildir ve insanlığın ulaşabileceği son nokta olarak da görülemez. Ancak İslam’ın yeryüzünde gerçekleştirmeye çalıştığı ilkeler açısından da bakınca, üzerinde çalışmaya değer bir nitelik arz etmektedir.

Gücünü farklı erklerle paylaşan, ulaşılabilir ve hesap sorulabilir liderlik; bireylerin karşısında çaresiz kaldığı, sorgulanamaz liderlik anlayışına göre daha adil ve kabul edilebilirdir.

Belirli dönemler için bireyler tarafından seçilen liderlik; bir kere elde edince ömür boyu o konumda kalan liderlik anlayışına göre, bireyin iradesini yansıtmaya daha yakındır.

Yöneticinin icraatlarından ve tasarruflarından dolayı hesap vermek zorunda olması ve bireylerin de hesap sorabilme imkanlarının bulunması ise yapılaşmayı sürekli canlı tutar.

Eski tarz yapılaşma anlayışında; yapılanları yetersiz gören ve daha iyi olduğuna inandığı farklı düşünceleri bulunan bireyler, bu düşüncelerini gerçekleştirmeye kalktıklarında ya engellenirler ya da toplumlarından dışlanırlar. Belli ölçülerde büyüyüp büyüyüp sonra da parçalara ayrılmak, bu yapılaşmaların bir kaderi gibidir. Ayrıca kısa sürede statüko oluştuğu için toplumsal yapı hantallaşır, rutini sürdürmekten başka bir şey yapamaz hale gelir. Oysa değişebilen liderlik anlayışında farklı düşünceler, kopmak yerine seçim anına kadar beklerler. Sonra bireylerin karşısına çıkarak kendilerini ifade eder, onları ikna edebilirlerse yönetimi devralırlar. Koltuk hiç kimsenin tekelinde olmayacağı için, o konumda oturmaya devam etmek isteyenler veya koltuğu mevcutlardan devralmak isteyenler, büyük bir gayretle çalışmak zorunda kalırlar. Liderlik çalışma ve üretme makamına dönüşür. Üretkenliği biten veya yorulan yerini, ardından gelen daha taze beyinlere ve genç bedenlere bırakır.

Kısacası, oluşturduğu yapılaşmanın sahibi haline gelen ve statükocu yönetim anlayışına son vermenin yolu (en azından bugün bilinen yöntemlerle) şöyle özetlenebilir:

  1. Liderliğin birbirini denetleyen parçalara ayrılması
  2. İcra yetkisini elinde bulunduran fiili liderliğin seçimle belirlenmesi ve belli dönemlerle sınırlı olması
  3. Bireyler tarafından denetlenmesine imkan veren organlar oluşturulması

Bu sayılanlar, aslında tamamen yeni ve orijinal öneriler değildir. Günümüz siyaset felsefesi içerisinde sivil toplum kurumları için öngörülmüş yapılaşma modeli bu unsurları yeterli şekilde içermektedir.

  1. Tebaa olmaktan vazgeçip, düşüncemizin ve irademizin takipçisi olmak zorundayız

Tarih boyunca insanoğlu, kendisinden üstün güçlere boyun eğme eğilimi göstermiş, kulluk boyutuna varan bir sadakate razı olabilmiştir. Üstün bir güce sığınma eğilimi; menfaat, kolaycılık, korku ve sevgi gibi gerekçelerle izah edilebilir. Menfaat, sevgi ve nispeten kolaycılık, (sığınılacak güç hakkında) bilinçli olmayı gerektiren gerekçeler iken, hışmından korku duymak için zulmüne şahit olmak yeterli gelebilmektedir. Geçmişin siyaset felsefeleri içerisinde iktidar ve zulüm çoğunlukla birbirinden ayrılmaz bir ikili olduğu için, halk daima; ya ölümü göze almak ya da zalime boyun eğmek gibi iki seçenekle karşı karşıya kalmıştır.

Günümüz siyaset felsefesi içerisinde halkın sadece iki seçeneği bulunmuyor. İtiraz etmek, direnmek ve kendi görüşünü savunmak eskisine göre daha mümkün. Halkın iradesi ve becerisi toplumun gidişatında daha etkin olabiliyor. Bu sayede toplumlar, farklı akıl ve becerilerin aktif hale gelmesinden doğan bir sinerjiyle hızla gelişebilmektedir. Zeki, karizmatik ve etkin bir liderin başarıyı getirdiği dönemler artık geride kalmıştır. Etkin ve karizmatik bir lider, sadece takımın yıldız oyuncusu olabilmektedir. Günümüz şartları takım oyununu zorunlu kılmaktadır.

Günümüzde çok daha belirgin hale gelmiş bir gerçeklik olarak bir toplumun başarısı, kendisini oluşturan bireylere bağlıdır. Fakat bu bağlılığın rakamsal değil niteliksel olduğu ortadadır. Niteliğin; yani zeka, kültür ve becerinin faydalanılabilir hale gelmesi ise bireyin kendisini ifade etmekte göstereceği kararlılıkla direk ilgilidir.

Tebaa olmaya razı, kendi halinde bir yaşamı tercih eden bir birey; becerileri ne kadar üst düzey olursa olsun kendisinden başkasına fayda sağlamaz. Düşüncesinin ve iradesinin takipçisi olan, kararlı bir birey ise bulunduğu ortamlara gücü nispetinde katkı yapar.

İslami yapılaşmalardaki liderlik anlayışının ve statükoculuğun son bulması için çözümün bir yönü “yeni bir liderlik” ve “yeni bir yönetim anlayışı” tanımı yapmaktan geçiyorsa, diğer bir yönü de bireyin tutumunun değişmesinden geçmektedir. Çünkü her lider despot olmayı hedeflemez; bazen çok samimi niyetlerle hareket eden bir lider tebaanın yanlış yaklaşımlarıyla despotlaşabilir. “Şeyh uçmaz mürit uçurur” cümlesi, bu yanlış ilişki tarzının kadim bir ifadesidir. Gücü elinde bulundurması ve esas belirleyici olması bakımından ilk vurgunun liderliğe yapılması ve orada değişiklikler önerilmesi gayet normaldir; ancak tek başına yeterli gelmez. İkinci vurgunun da, tebaanın/toplumun zihniyetine yapılması gerekmektedir.

Allah katında hiç bir topluluk, tek bir vücut gibi kabul edilerek hep birlikte sorgulanmaz. Herkes kendi yaptıklarının rehinidir ve herkes yaptıklarının karşılığını mutlaka görecektir. “Kurtuluşu” bir topluma intisap etmekte gören bir birey, onunla birlikte olduğunda istediğini elde etmiş olmaz. O toplum gerçekten iyi ve hayırlı bir topluluk olsa bile, bireyin ondan nasibi; toplumun iyilik ve hayrına yaptığı katkı oranında gerçekleşir.

Kısacası en mükemmel yöntem dahi, bireyler o zihniyette olmadıkça bir işe yaramaz.

Sonuç

Bireysellik-kolektiflik meselesi ve hükmedici liderlik anlayışı sadece İslami oluşumların değil, bütün insanlığın ortak bir problemi olagelmiştir. Yöneten yönetilen çatışmaları ve bu alanda ortaya çıkan gelişmeler, aynı zamanda bu probleme dönük çözüm arayışlarının tarihini oluştururlar. İnsanlık zorlu bir sürecin sonunda; mutlak hakimiyet anlayışından, sivil toplum ile yönetimi dengeleyen yönetim anlayışına; mutlak güç sahibi yöneticilerden, otoritelerini paylaşmak zorunda kalan yöneticilere geçiş yapmayı başarmıştır.

İslam dünyası ise şartların dayatmasıyla ilerleyen bir değişim sürecini yaşamakla birlikte, bütün farklı görüşlerin üzerinde ittifak ettiği yeni bir yönetim anlayışına henüz ikna olmamıştır. Teorik meşruiyet oluşmadan ortaya çıkan gelişmeler ise “İslamilik” ve “İslam dışılık” ekseninde tartışmalara sebep olmaktadır. İslam ve küfür ekseninde yapılan sert tartışmalar zihniyetlerin dönüşümü önünde bir engel oluşturduğu için; yeni bir yönetim anlayışına ikna olduğu izlenimi veren İslami yapılaşmalarda bile eski liderlik ve yönetim zihniyeti terk edilememektedir. Dernek, vakıf, sivil toplum örgütü, gazete, dergi, yayınevi, TV, radyo vs. gibi İslami kurumlaşmalarda bile cemaatçi ve grupçu refleksler gözlemlenmektedir.

Bu yapılaşma anlayışı günümüz insanlığının ihtiyaç ve beklentilerine cevap veremediği için, Müslümanların; bu zihniyeti sürdürerek insanlığa örnek olmaları ve olası bir gelecekte insanlığa öncü olmaları mümkün değildir. Bu zihniyette ısrar ettikçe Müslümanlar, bırakın insanlığa örnek olmayı, kendi çevrelerindekileri bile kaybetmektedirler.

İnsanlığın taleplerini görmek ve yapılanmalarımızı ona uygun hale getirmek zorundayız. Bunu başaramayan yapılanmalar, tarihin eleğinde elenmekten kurtulamazlar. Direnenler her geçen gün küçülmeye ve marjinalleşmeye mahkumdurlar. Zihniyet dönüşümüyle birlikte yönetim ve yapılaşma anlayışını değiştirebilenler ise başlangıçta Müslümanlar için, sonrasında da tüm insanlık için bir ümit ışığı olabilirler.

Bireyin iradesini yok etmeyen, onun enerji ve birikiminden azami yararlanma imkanı sunan yapılaşma tarzları oluşturmayı başarmalıyız.

 

 

[1]  Ankebut 29/69

[2]  Bu plan insan tarafından görülemez ve bilinemez, dolayısıyla onun çabasının niteliğini de etkilemez. Ancak her şeyin gerisinde işleyip giderek, olayları bir menzile doğru götürür.

[3]  F.A. Hayek, Kölelik Yolu, çev., Turhan Feyzioğlu-Yıldıray Arsan, Ankara, Liberte Yayınları, 1999, s. 19

[4]  Şura 42/38

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir