İslami Kimlik ve Demokrat Olmak / Nuri YILMAZ

Demokrat, “demokrasiye inanan” olarak tanımlanmaktadır. Fakat tek bir demokrasi anlayışı veya herkesin üzerinde uzlaştığı sabit bir örnek uygulama bulunmadığı için, bu tanım oldukça belirsiz ve çözümleyici olmaktan uzaktır. Bu sıfatla neyin kastedildiği sorusuna verilecek cevap, değişik fikir gurupları arasında zıtlıklara varan farklılıklar içerecektir. Bireyin sınırsız özgürlüğünü savunan bir liberal ile “önce güçlü bir devlet, sonra devlet gücünü zafiyete uğratmayacak kadar özgürlük” diyen ulusalcının demokrasi ve demokrat tanımlarında ortaya çıkan fark gibi…

Ne var ki bu kavram, 28 Şubat 1997 yılında yapılan milli güvenlik kurulu toplantısı ile başlayan ve günümüze gelen süreçte, Müslümanların gündemini yoğun bir şekilde meşgul etmeye başlamıştır. Bu tarihe kadar Müslümanlar; “demokrasi cahili bir nizamdır”, “kendini İslam’dan başka bir sıfatla tanımlamak küfürdür” gibi net görüşlere sahip iken, bu tarihten sonra farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.

Kimi bireyler veya guruplar, “demokrasi şirktir, küfürdür” şeklindeki yaklaşımlarını aynen sürdürerek, demokrasiyi ve beraberinde getirdiklerini peşinen dışlamaya devam etmişlerdir. Bu tavırdan uzaklaşanları ise “savrulma” kelimesiyle vasıflandırmışlardır.

İktidar odaklı bir mücadele içerisinde bulunan kimi bireyler veya guruplar, 28 Şubat sürecindeki baskı ve engellemelerle ortaya çıkan tıkanıklığı aşabilmek için, pragmatist (faydacı) bir yaklaşımla “demokrat” kimliğini sahiplenmeyi tercih etmişlerdir. Hayata iktidar odaklı bakanlardan kimileri, İslam kimliğinin yanına demokrat kimliğini de yerleştirerek kendisine kolayca; “Demokrat Müslüman” deyivermiştir. Nitekim sürecin sembol isimlerinden birisi, kendi durumunu şöyle ifade etmektedir: “Sadece İslamcılık beni tanımlamaz. Ben aynı zamanda demokrat biriyim. Demokrasiden yoksun bir İslamcılık anlayışını, yani İslami bir devlet ideolojisi olarak tanımlanan totaliter ve otoriter bir İslamcılık anlayışını elinin tersiyle iten bir demokrat İslamcıyım.[1] Gerekçesini ise şöyle açıklamaktadır: “Hayatımın hiçbir döneminde silahlı mücadeleyi savunan bir İslamcı olmadım. Ama laik devleti dinsiz, demokrasiyi de küfür ve şirk rejimi olarak tanımlayan bir İslamcılık anlayışına sahip oldum. Kâhta’da İslamcılık yaptığımız ilk gençlik yıllarımda Nemrut dağındaki o sanat harikası olan heykelleri “put” diye telakki edip yıkmayı düşünecek kadar da Talibancı bir anlayışa sahiptim. Ama sonradan kanaatlerimi değiştirdim. O dönemde savunduğum İslamcılık anlayışının yanlış olduğunu görüp paradigmamı değiştirdim.[2] Mücadele için zaten demokratik kanalları kullananlarda ise söylem farklı bir noktaya evrilmiştir. 28 Şubat sürecinden sonra, İslami söylemlerle bu yolda yürümenin mevcut şartlarda mümkün olmadığını düşünerek: “Biz milli görüş gömleğini çıkarttık.”[3] sözüyle sembolleşen başka bir tavır içine girmişlerdir. Bu ifadeyle, değiştiklerini; demokrat kimliklerinin daha öncelikli hale geldiğini; artık farklı bir insan olduklarını vurgulamak istemişler, kendilerine bir mücadele alanı açmaya çalışmışlardır.

Kimileri ise kalıpları ve ön yargıları terk edip, yeni bir anlama ve tanıma sürecine girmeyi tercih etmişlerdir. Diğer beşeri tecrübeleri olduğu gibi demokrasiyi de anlamaya çalışmışlar; ne getirdiğini, ne götürdüğünü görüp; reddedeceklerse bilerek reddetmeyi, kabul edeceklerse bilerek kabul etmeyi seçmişlerdir.

Peki, doğru olan hangisidir?

–  Demokrasiye ve getirdiklerine peşinen düşman olmak mı?

–  “Demokrat Müslüman” kimliğine veya direkt “demokrat” kimliğine sahip olmak mı?

–  Yoksa daha farklı bir bakış açısı mı?

Gelişen şartlar, istesek de istemesek de kavramı gündemimizin bir parçası haline getirmiştir. Geçmiş ezberlerle değerlendirmeye kalktığımızda veya günün gerçeğini görmezden geldiğimizde, hem doğru tavır belirleme şansımız kalmayacak, hem de bu kimliği kullananlarla ortak zemin yakalama imkanımız olmayacaktır. Şu halde mesele incelenmeyi ve üzerine tartışılmayı fazlasıyla hak etmektedir.

İşte bu makale, yukarıdaki sorulara cevap aramak ve daha uzun dönem tartışılması gereken bu konuya mütevazı bir katkı yapabilmek amacıyla kaleme alınmıştır.

İslam haricindeki düşüncelere düşman olmak

Bu tavır, emperyalist saldırıların İslam dünyasını doğrudan hedef aldığı dönemden kalmıştır. İslam dünyasında kimi coğrafyalar işgal altında bulunmaktaydı, kimi coğrafyalar ise emperyalistlerle işbirliği yapan azınlıkların yönetimine geçmişti. Coğrafyaların yönetimini ele geçirmiş olan azınlıklar daha sert politikalar izlemekte, kendilerini emperyalistlere ispatlamaya çalışmaktaydılar.

En yaygın görüş olan geleneksel Ehli Sünnet anlayışı, “ulu’l-emre/yöneticiye itaat”i esas kabul eden ve dinin gereği sayan bir ekoldür. İlk ortaya çıktığı dönem haricinde (ki o zaman da “sabır” ile muhalefet etmiştir) hiçbir zaman “muhalefet” hareketlerinin yanında olmamıştır. Muhalefet, isyan, başkaldırı gibi kavramlar, bu ekolün lügatinde “fitne” olarak karşılık bulmuştur. Bu yüzden Ehli Sünnet ekolü iktidarların çok hoşuna gitmiştir. Her dönemde kendisine güç merkezlerinden destekler bulmuş, bu sayede de kendi düşüncesine uymayan görüşleri dışlaya dışlaya o güne kadar etkinliğini sürdürmüştür.

Fakat İslam dünyasının esaret altına girdiği dönem, Ehli Sünnet ekolünün kendi mantık bütünlüğü içerisinde çözüm getiremeyeceği bir süreci başlatmıştır. Çünkü bu ekolün bütün düşünce örgüsü, -öyle veya böyle- kendisini İslam’a dayandıran bir iktidarın varlığına göre oluşmuştur. İslam’a savaş ilan etmiş iktidarlara karşı mücadele vermenin; onlara baş kaldırmanın; muhalif olmanın, bu düşünce örgüsü içerisinde olumlu bir karşılığı yoktur.

“Hilafetin yeniden ihyası”, “acil devlet” gibi hedeflerle bir takım çabalar vücut bulmuşsa da, bunlar, Ehli Sünnet ekolünün düşünce örgüsünü kırmayı ve toplumu harekete geçirecek fikri dönüşümü gerçekleştirmeyi başaramamışlardır.

Zamanın düşünürlerinden Mevdudi ve Seyyid Kutub ise düşüncede devrim sayılabilecek güçte bir söylem geliştirmeyi başarmışlardır. Özetle: “1) Din sadece ibadet ve merasimlerden ibaret değildir; yeryüzünde adaleti tesis etmek ve zulme başkaldırmak esası üzerine kurulu bir yaşam biçimidir, 2) Adaletsizliğe ve zulme sebep olan Suret-i Hak’tan bile görünse tağuttur, 3) Tağuta itaat şirktir, onu ortadan kaldırıncaya kadar mücadele vermek Müslüman olmanın gereğidir” diyerek güçlü bir “muhalefet kültürü” oluşturmayı başarmışlardır. Bu söylem, günün ihtiyaç ve problemleriyle öylesine denk düşmüştür ki, İslam dünyasının farklı coğrafyalarında baş gösteren “sol” karakterli kurtuluş hareketleri birer birer İslami renge bürünmeye başlamıştır. Bu düşünürlerin görüşlerini direkt benimsemeyen hareketler bile, oluşturdukları muhalefet kültüründen etkilenmişlerdir. Fakat zamanla Seyyid Kutub ve Mevdudi bir ekol haline gelmiştir.

Tarihi süreç incelendiğinde her ekolün, çıkışını haklı kılacak kimi gerekçeler üzerine filizlendiği görülecektir. Ekolleşmeye giden süreç ise, günü için doğru sayılabilecek söylemin mutlaklaştırılması ve tarihi bağlamından çıkarılmasıyla başlamıştır. Bu şekilde, günü için devrim niteliği taşıyan bir fikir olsa bile, sonraki süreçte önem ve değerini yitirmiş, Müslümanları ezber ve kalıplara hapseden bir ekol/mezhep/fırka halini almıştır.

Seyyid Kutub ve Mevdudi’nin fikirleri etrafında da benzer bir sürecin yaşandığını söyleyebiliriz.

Bu düşünürler, gerçekten güçlü bir söylem dili yakalayabilmişlerdir. Ancak bu söylem dili “evrensel” hale getirilince:

–  O gün “dinin ibadetlerden ibaret olmadığı, tüm hayatı kuşattığı” gerçeğini ifade etmek için söylenen sözler, bugün “din bütün problemlere cevap içermektedir, onun haricindeki bütün düşünce ve tecrübeler reddedilmelidir” şekline dönüşmüştür.

–  O gün “Kur’an sadece önemli gün ve gecelerde okunacak bir sevap kitabı değil, bir hayat kitabıdır” gerçeğini ifade etmek için söylenen sözler, bugün “mutlu ve huzurlu bir yaşam için Kur’an yeter. Hayat Kur’an’daki naslara göre oluşturulmalıdır” şekline dönüşmüştür.

–  O gün “adaletsizlik ve zulme hizmet eden her yönetim tağuttur” şeklinde ortaya çıkan uyarıcı sözler, bugün “Kur’an’daki naslara göre hareket etmeyen her yönetim tağuttur” şeklinde, Müslümanların kendi düşüncelerine uymayan yönetimleri meşru görmedikleri bir anlayışa dönüşmüştür.

Örnekleri artırmak mümkündür. Fakat artırıldıkça görülecektir ki, bir düşünce ne kadar değerli olursa olsun mutlaklaştırıldığı takdirde Müslümanların zihinlerini ve hareket alanlarını daraltan bir niteliğe bürünür. En temel düşüncelerin dahi değişik zaman ve coğrafyalara göre söylem dilinde farklılıklar olmalı, dil; o zamanın ve o coğrafyanın gerçeklerinden fışkırmalıdır.

Bu düşünürlerin ifade ettikleri doğruları güne uyan bir söylem diliyle geliştirmeyi başaramayan Müslümanlar, bugün “İslam” diye kabullendikleri dar bir çerçeve haricinde her şeye düşman kesilmişlerdir. Kendileri tarafından kurulmayan hiçbir yönetimi beğenmemekte, dahası “tağuti” olarak nitelemektedirler. Karşılaştıkları bütün beşeri tecrübe ve düşüncelere peşinen düşman kesilmektedirler. Seyyid Kutub ve Mevdudi öncülüğünde oluşan muhalefet kültürü, tam bir “ret” ve “düşmanlık” kültürüne dönüşmüştür.

Halbuki birkaç noktanın üzerinde durmak gerekmektedir:

  1. a) Vahiy, kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün sorunlara ayrıntılı cevaplar içermez

Vahyin kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün sorunları çözdüğü şeklindeki düşünce, iyi niyetli ama eksik bir düşüncedir. Din tek tek sorunları çözmeye uğraşmaz; kavram, değer ve prensipler aracılığıyla bir zihniyet oluşturur. Bu zihniyet, yeryüzünde adaletin tesis edilmesini (tevhidi) esas alır ve zulmün her türlüsüne karşı çıkar. Farklı zaman ve coğrafyalarda ortaya çıkan sorunların; zulme son verecek ve adaleti sağlayacak şekilde çözümü, insanoğlunun imtihanıdır. Zaten insanoğlunun yeryüzündeki sorumluluğunu bildiren hilafet kavramı da bu gerçekliğe işaret eder. Hilafet, yeryüzünün iyilik, güzellik ve adaletle imar edilmesidir.

Vahyin her türlü soruna çözüm içerdiği şeklindeki algı; “Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim[4] ayetinde geçen ifadelere dayanmaktadır. Kemale erdirilmiş din; olmuş, bitmiş, tamamlanmış ve Allah’ın razı olacağı şekilde her şeye cevap içerir hale getirilmiş bir din olarak anlaşılmaktadır. Eğer böyle bir din varsa, doğal olarak onun dışında kalan her şey; şirk, küfür ve cahiliye olacaktır.

Halbuki ilk müfessirler bu ayetten; bütün zaman ve coğrafyalarda aynen uygulanacak bir yaşam biçimini değil, yaşam biçimine temel teşkil eden zihniyeti anlamışlardır. Mesela İbn Abbas: “Allah, Nebisine ve mü’minlere haber veriyor ki, imanı onlar için kemale erdirmiştir. Onlar bu konuda ebediyen bir ziyadeliğe ihtiyaç duymayacaklar. Allah, onu tamamlamıştır, ebediyen noksanlaştırmayacaktır. Allah onlardan razı olmuştur, ebediyen onlara kızmayacaktır.[5] şeklinde açıklama getirmiştir. Taberi ise bu ayette geçen din kavramıyla toplumsal kural, yaşayış, düzen ve yürürlükte olan sistemin kastedilmediğiyle ilgili olarak, bu ayetten sonra nazil olmuş bir ahkam ayetini örnek göstermiştir: Ona göre, Nisa 4/176[6] numaralı ayet, “Bugün sizin dininizi tamamladım …” ayetinden sonra nazil olmuştur.[7]

Bu gerçeklerin yanında zikredilmesi gereken bir diğer önemli husus da şudur: Her çağda, her ortamda uygulanabilecek sabit bir uygulama modeli olamaz. Çünkü her çağın ve her coğrafyanın gerçekliği birbirinden farklıdır.

Vahiy, zulmün sona erdirilmesi ve yeryüzünde adaletin tesis edilmesi konusunda pek çok şey söylemiştir. Ama zulmü sona erdirecek, yeryüzünde adaleti tesis edecek yönetim modelinin nasıllığı üzerinde teferruatlı açıklamalar yapmamıştır. Kur’an’daki yönlendirmelere ve kavramlara bakarak, “Allah şöyle bir yönetim modeli bildiriyor” denilemez. Adaleti tesis edecek yönetim modelini oluşturmak, vahyin zihniyetiyle donanmış Müslümanların imtihanıdır. Böyle bir yönetim modeli, bütün insani tecrübeleri ve gelişmeleri yok sayıp, sıfırdan başlayarak oluşturulamaz. Sıfırdan başlamak, insanlığın başlangıcından beri yaşanan bütün süreci yeniden yaşamak demektir.

Bu yüzden, demokrasi de dahil bütün çağdaş yönetim modellerini önemsemek gerekir. Onları doğru bir şekilde anlamak ve vahyin temel ölçüleri ışığında; zulüm üreten yönlerini atmak, adalete hizmet edebilecek yönlerinden yararlanmak icap eder.

  1. b) “İslami” olarak nitelenen yaşam tarzı bir ütopyaya dönüşmüştür

Kimi Müslümanlar tarafından dile getirilen, beşeri düşünce ve tecrübelere ihtiyaç duymaksızın her çağda ve coğrafyada kendi yaşam biçimini oluşturabilen din algısı, aslında bir ütopyadır. İyi niyetli ama gerçeklerle örtüşmeyen bir görüştür. “Peki, İslam nasıl bir yaşam biçimi öngörüyor; yönetim modeli, ekonomi modeli, hukuk, eğitim, sağlık, ordu vs. sistem ve modelleri nasıldır” diye sorulduğunda verilecek bir cevap yoktur. Cevabın yokluğu ise Seyyid Kutub’un, söylendiği dönem için makul gerekçelere dayanan şu sözleriyle meşrulaştırılmaktadır:

“(İslam) toplum(u) meydana gelmeden önce fıkıh ve yönetim biçimi ile ilgili hükümler alanında çalışma yapmak, havaya tohum serpmek gibi insanın kendini aldatmasıdır. Tohum havada yeşermediği gibi, İslâm fıkhı da boşlukta gelişmez.”[8]Bu dinin elimizde bulunan hükümleri cahiliye toplumlarının ihtiyaçlarına uymazlar, onlara cevap verecek nitelikte değildirler. Çünkü bu din daha baştan bu toplumların varlığını meşru saymıyor, onların varlıklarını sürdürmelerinden hoşnut değildir. Bu yüzden cahiliye toplumu oluşundan kaynaklanan ihtiyaçlarını tanımak zorunlu değildir. Bunlara cevap vermek gereğini de duymaz.”[9]

Bugün bu söylemi hala sürdürenler, vahyin ortaya koyduğu değerler ile bu değerlerden neşet edecek hayat nizamı için söylenmesi gerekenleri birbirine karıştırmaktadırlar. Değerler evrenseldir ve ekmeldir. Hiçbir düşünce sistemi ile takviye edilmesine ihtiyaç yoktur. Ancak değerlerin hayatta nasıl uygulanacağı konusu bu nitelikler içerisinde değerlendirilemez. Değerlendirilmeye kalkışıldığında gerçekliğe dayanmayan bir ütopya üretilmiş olur.

  1. c) “Yaşam biçimini, hataya meyilli olan bir varlığın (insanın) tesis etmesi” karşısında oluşan soru işaretleri

Yaşam biçiminin, vahyin değerleriyle donanmış Müslümanlar tarafından oluşturulması fikri; dinin değerleri ile bu değerlerin hayatta gerçekleşme biçimini birbirinden ayırmayan kimselerin zihninde şüphelere ve soru işaretlerine yol açmaktadır. Şüphelerin yoğunlaştığı iki temel noktadan birincisi, hataya meyilli bir varlığın bu işi hakkıyla yapamayacağı yönündeki kaygılar; ikincisi ise, insan sayısınca farklı görüşün ortaya çıkacağı yönündeki endişelerdir. Tabii bunların temelinde de insan aklına olan güvensizlik yatmaktadır.

Oysa; “Bir millet özündekini değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez.[10] ve “Biz uğrumuzda canla başla gayret gösterenleri yollarımıza eriştireceğiz.[11] ayetleri çerçevesinde düşünüldüğünde, şu gerçeklerle karşı karşıya kalınır:

  1. Her birey ve toplum kendi imtihanını yaşamaktadır ve herkes layık olduğuna erişir.
  2. Allah, gösterilen çabalara layık oldukları karşılığı verecektir. İyiliği ve hayrı arzulayıp bunun için çok çabalayanların ulaşacakları karşılık ile çok arzulasalar bile az çaba gösterenlerin ulaşacakları karşılık bir olmaz.

İnsani olan hata riski barındırır, ama var olduğu zannedilen diğer seçenek aslında yoktur, bir ütopyadır. Dolayısıyla gerçeklerden kaçmak yerine, imtihanı hakkıyla yaşamayı seçmek daha doğrudur. Bunu konuda Resulullah da şöyle cesaretlendirmektedir:

“Bir müçtehit, yaptığı içtihadında isabet etse iki sevap, hata etse bir sevap kazanır”[12]

İstişare kavramının işletilmesi ise her kafadan farklı bir ses çıkmasını engeller. Her kafadan farklı bir ses çıksa bile her fikir değil, başkalarını ikna edebilen fikir geçerlilik kazanır.

  1. d) Hilafet sorumluluğu, beşeri tecrübeleri doğru bir şekilde algılamayı gerektirir.

Yaşadığımız zaman ve coğrafyada adaletin nasıl tesis edileceği ve zulmün nasıl ortadan kaldırılacağı; sadece dini iyi bilmekle çözümlenebilecek bir mesele değildir. Dinin zihniyetiyle donanmanın yanında; insanlığın ihtiyaç ve problemlerini doğru teşhis etmek ve dünyayı da doğru anlamak gerekir. Ayrıca isabetli çözümler önerebilmek için; beşeri tecrübeleri iyi tahlil etmeye, doğrularını ve yanlışlarını önyargısız bir şekilde görmeye ve doğrularını sürdürüp yanlışlarını reddeden dengeli bir tavra ihtiyaç vardır.

Bir fikri/düşünceyi kimlik haline getirmek

Müslümanlar açısından bir fikri veya düşünceyi kimlik haline getirmek, kökü çok eskilere dayanan bir alışkanlıktır. Mezhebin, tarikatın veya cemaatin kimlik haline getirilmesi gibi birçok çeşidi vardır. Bu geleneğin özünde, kimlik haline getirilen düşüncenin din ile özdeşleştirilmesi yatar. Kimlik haline getirilen düşünce dinin kendisi olunca, ona uymayan düşüncelere ise (en iyi ihtimalle) dışlanmak kalır.

Herhangi bir düşünceyi fikri kimliğini oluşturacak ölçüde sahiplenen kişi, çoğunlukla içine düştüğü durumu fark etmez ve bu düşünceyi din edinme iddiasında değildir. Ancak sarıldığı düşünceyi:

–  “Dinin yorumlarından birisi” olarak göremediği

–  Ve “din budur” anlayışıyla sahiplendiği için

onun zihninde, bu düşünce ve din özdeş hale gelir.

Nitekim demokratik mücadele yöntemini tercih eden ve bu tercihlerine temel teşkil eden din anlayışını kimlik haline getirenler, vaktiyle partilerini “Nuh’un gemisi” olarak nitelemişlerdir. Böylece kurtulmak isteyenleri kendi gemilerine binmeye, başka bir ifadeyle; kendi kimliklerini kimlik edinmeye davet etmişlerdir. Bugün ise “biz milli görüş gömleğini çıkarttık” diyenlere karşı: “Milli Görüş Gömleği: Hz. Yusuf’un, babası Hz. Yakup’a gönderdiği gömlektir; Hz. İbrahim’i Nemrut’un ateşinde koruyan gömlektir; Hz. Davut’un kendi eli ile diktiği ve zalim Calut’u yendiği gün giydiği gömlektir; Alparslan’ın Malazgirt’te ‘ölürsem bana kefen edin’ dediği gömlektir; Hocası Akşemsettin’in hediyesi, Fatih’in İstanbul’u fethettiği gün giydiği gömlektir; Erbakan Hocamızın, ‘çare var’ konferansında ekmek arabasının ardından koşan yalın ayaklı çocuğun dramının anlatırken gözyaşları ile ıslattığı gömlektir; Milli Görüş gömleği, giyenin çıkarmadığı, çıkardık diyenin ise hiç giymediği gömlektir” diyerek, kendi görüşlerini din ile özdeşleştiren yaklaşımlarını sürdürmektedirler.

Oysa dinin bir yorumunu din haline getirmek, dengeli bir durum değil bir aşırılık halidir. Yorumun sahibini, dinin sahibi pozisyonuna düşürür. Kişi artık dini nasıl anladığını anlatan bir kişi olmaktan çıkar; dinin nasıl olduğunu belirleyen güç haline gelir. Nasıl Müslüman olunacağı veya nasıl dinden çıkılacağı artık onun söylediği kelimeler arasında gizlidir. Kimin Müslüman veya kimin kafir olduğu onun din adına söylediği ölçülerle ortaya çıkar. Bu ise (çoğunlukla istenmeden ortaya çıkan) çok ağır bir vebaldir.

Din adına Müslümanlar birbirinden uzaklaşır; din adına aralarına duvarlar örülür; din adına birbirlerini dinin dışına ittirirler. Herkesin kendi benimsediği din yorumunu kimlik haline getirmesi, bir yandan; tepkisellik, rekabet ve düşmanlığı artırırken, diğer yandan; müsamaha, anlayış ve diyaloğu azaltır.

Dinin bir yorumunu kimlik haline getirmenin sakıncalarını görmekten mi kaynaklanıyor bilinmez! Artık; bugüne kadar “İslam dışı” görülen düşünce ve kavramların kimlik haline getirilme modası başlamıştır. Müslümanlar kendilerini kolaylıkla “demokrat, laik, liberal, solcu” gibi sıfatlarla niteleyebilmektedirler. Yahut Müslüman kimliklerinin yanına bu kavramları çekinmeden yerleştirebilmektedirler.

Bu tutum içerisinde bulunanları şöyle sıralayabiliriz:

  1. Sadece modaya uyan ilkesiz ve omurgasız kimseler: Bunlar dikkat çekmek, popüler olmak, ya da ilkesizliklerini meşrulaştırmak gibi niyetlerle hareket etmektedirler.
  2. Takiyeci bir mantıkla hareket etme zorunluluğu hisseden birey ve kurumlar: Bunlar içinde bulundukları duruma politik gerekçeler gösterebilen ve bu gerekçelerin kendilerini olmadıkları gibi görünmeye zorladığına inanan kimselerdir.
  3. Bütün sorunları çözen din anlayışının yanlış olduğunu, sorunların çözülebilmesi için İslam’ı kavramış olmakla birlikte beşeri tecrübelerden yararlanılması gerektiğini düşünen kimseler: Bunlar iyi niyetli bir şekilde, Müslümanların karşı karşıya bulundukları açmazlara kendi çaplarında çözüm aramakta ve bu çerçevede de; ya beşeri tecrübeleri peşinen kabullenen ya da sentez öneren yaklaşımlar sergilemektedirler.

Fakat beşeri tecrübeler bile olsa, herhangi bir düşünceyi peşinen kabullenmek ve kimlik haline getirmek, her halükarda dengeli bir yaklaşım tarzı değildir:

Birincisi; beşeri düşünce ve tecrübelerin felsefesiyle birlikte kabullenilmesi gibi bir tehlike içerir. Bu durum, bir yanlıştan kaçarken başka bir yanlışa düşmek gibidir. İslam anlayışlarının iyice yozlaşmasına, ilkelerden ve prensiplerden iyice uzaklaşılmasına sebep olur.

İkincisi; beşeri düşünce ve tecrübelerin hatalı ve eksik yönlerinin görülmesini engeller. Hatalı veya eksik olabileceği varsayılmayan bir düşüncenin daha iyisini aramaya ihtiyaç yoktur. Böylece bulunan ile yetinme durumu ortaya çıkar. Bu ise gelişmenin ve güzelleşmenin önünde bir engeldir.

Üçüncüsü; düşüncenin dinleşmesi tehlikesini potansiyel olarak içerisinde barındırır. Bu durumun en ironik örneklerinden birisi; gurupçu ve cemaatçi anlayışlardan muzdarip olmuş “İslami sol” söylemi temsilcilerinin, bugün insanları sermayeye bakışlarına göre kategorize eder hale gelmiş olmaları ve sol gözüyle sermayeye bakmayan Müslümanları “abdestli kapitalist” olarak nitelemeye başlamalarıdır.

Demokrasiyi kimlik haline getirmek, yani “demokrat” olmak da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

İslam kimliği ile demokrat kimliğini birlikte taşıyanların günümüz itibariyle en belirgin özellikleri; kendinden olmayana karşı sınırsız hoşgörü içinde bulunmaları, fakat buna karşılık İslam kimliği yanına demokrat kimliği yerleştirmeyenleri radikal, Selefi gibi sıfatlarla sıfatlandırmalarıdır.

Bir durum tespiti olarak ifade etmek gerekirse, radikal ve Selefi görüşlere sahip olanlar, gerçekten de demokrasiye karşı ön yargılıdırlar. Ancak beşeri tecrübelere karşı (ve dolayısıyla demokrasiye karşı) önyargılı olmak ne kadar aşırı bir tavırsa, bu tecrübeleri peşinen kabullenmek de o kadar aşırı bir tavırdır.

İslam ile birlikte Demokrasi ve Laiklik gibi beşeri tecrübeleri kimlik haline getirmiş olan din anlayışının en popüler kavramları, “hoşgörü” ve “diyalog”dur. Bu kavramlar zikredildiğinde, ülkemizin en büyük siyasi partisinin ve özellikle de en büyük cemaatinin akla gelmesi ise bu anlayışın toplumu ne denli etkilediğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu anlayış küfrü ve zulmü olmayan bir din anlayışıdır. Bütün dinlere ve görüşlere karşı aşırı toleranslı ve müsamahakardır. Pragmatist, yani faydacı ve fırsatçıdır: Kendi ideallerine ulaşmayı esas aldığı için çatışmacı davranmaz ve muhatabının durumunu görmezden gelebilir. Bir nevi “köprüyü geçene kadar ayıya dayı de!” ilkesiyle hareket eder.

“Belli durumlar karşısında takınılan bir strateji” olarak bakıldığında, bu duruşun da gerekli olduğu yerler bulunabilir. Ama özellikle bu ifadelerle özdeşleşen cemaatin yaklaşımlarını ifade etmek için “strateji” kavramı yeterli gelmez. Zikredilmesi gereken iki farklı yön daha vardır. Birincisi; cemaat farklı din mensuplarına karşı aşırı toleranslı iken İslam sınırları içerisindeki farklı görüş ve yorumlara karşı oldukça dışlayıcıdır. Hatta bir nevi kader birlikteliği yaptığı partiyi bile (Filistin meselesinde olduğu gibi) zaman zaman yalnız bırakabilmektedir. İkincisi; cemaatin davet ettiği din anlayışı kalp temizliği ve ibadetlerden ibarettir. Sürekli iyilik yapmayı düşünen, ibadetlerine hassas ve bunları yapabildiği ortamlarda itaati elden bırakmayan, uyumlu davranan, itiraz etmeyen ve boyun eğen bireyler yetiştirmeye çalışmaktadır. Bu ise dünya egemenlerinin ve zalimlerin arayıp da bulamayacağı bir din anlayışıdır.

Kısacası “Demokrat Müslüman” kimliğinin (en azından Türkiye’deki) karşılığı, pek de sevimli ve iç açıcı değildir.

Belli bir bölge veya örnek çerçevesinde değerlendirmeyip “genel” bakmaya çalıştığımız zaman da varacağımız sonuç pek farklı olmayacaktır: Bir fikri veya düşünceyi kimlik haline getirmek dengeli bir tavır değildir. Problemlere ve yanlışlara da oldukça açıktır.

Demokrasi evrensel bir değer ve sorunsuz bir yönetim modeli olsa idi, hakkında söylenecek şeyler de değişecekti. Ama olumlu ve dikkate değer yönlerinin yanında kimi zaaflar ve eksiklikler içeren bir değer kimlik haline getirildiği zaman, ondan sağlıklı bir şekilde yararlanma imkanı da kalmayacaktır.

Sonuç

İslam insanı aşağıların aşağısı rezil bir varlık olmaktan kurtarıp; iyi ve değerli bir varlık haline getiren düşünce sisteminin adıdır. İlk insandan itibaren bütün nesillere, peygamberler aracılığıyla bildirilmiş ve öğretilmeye çalışılmıştır. Ve son defa olarak Hz. Muhammed aracılığıyla Kur’an’da sunulmuştur.

Kur’an değindiği konuları; ilke, prensip ve kavramlar şeklinde ele alan bir kitaptır. Pek az kısmında da, ilke, prensip ve kavramlarla ortaya koyduğu değerlerin hayatta nasıl uygulanacağını örnekler. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın ortaya koyduğu değerlerle donanmış bir aklın; hangi yönde ve hangi şekilde çalışması gerektiğini gösterir.

Kur’an’ın ele aldığı konular, insanlık ne kadar gelişme gösterirse göstersin, ne kadar olgunlaşırsa olgunlaşsın; önemini asla yitirmeyecek, bir üst kimlik olarak daima varlığını sürdürecek konulardır. İnsanoğlunun zaafları ve kusurları göz önünde bulundurulduğunda ise, “rehber”liğine daima ihtiyaç duyulacak olan konulardır.

Kur’an’ın meseleleri çoğunlukla ilke, prensip ve kavramlar şeklinde ele alıyor oluşu, bunların hayatta nasıl gerçekleştirileceği sorusunu gündeme getirir. “Hilafet” sorumluluğunun ana gündem maddesi bu soruya verilecek cevapla ortaya çıkar. İnsanoğlu tam da bu hedefle, yani; “Allah tarafından belirlenmiş olan ilke, değer ve kavramlarla yeryüzünü imar etmek” üzere yaratılmıştır. Ve bununla imtihan olunmaktadır.

Allah tarafından gönderilmiş olan bütün peygamberler, bulundukları zaman ve coğrafyayı vahyin değerleriyle inşa etmeye çalıştılar. Kendilerinden sonra gelenler için, bu sorumluluğun hangi mantıkla yerine getirileceğini örneklendirdiler. Peygamberlerden sonra gelen kimseler ise kendi zaman ve coğrafyalarında inşa faaliyetlerini sürdürmeye çalıştılar. Fakat Müslümanların büyük çoğunluğu, “inşa etme” sorumluluğunu “peygamberi aynen taklit etmek” olarak anlamaya meyilliydi ve onun yaptıklarını aynen tekrarlamaya çalıştılar. Fakat bu durum imtihanın ruhuna uygun bir tercih değildi. Ne kadar samimi ve iyi niyetli olsalar da eşyanın tabiatına ve imtihanın ruhuna uygun davranmadıkları için, insanlığın dertlerine derman olmayı başaracak bir gelenek ortaya koyamadılar. İnsanlığın muhtaç olduğu evrensel değerler onların ellerinde bulunmasına rağmen, sorunlara ve problemlere çözüm arama işini başkalarına bıraktılar. Onlar suskun kaldıkça, hak etmeyenler bu alanı doldurdular.

Fakat dünya üzerinde yaşanan gerçekler açıkça gösteriyor ki, insanlığın İslam’a şiddetle ihtiyacı vardır. Çözüm arayışı içerisinde girilen yolların çıkmaz sokak olduğu anlaşılmış, insanlık yeni arayışlar içerisine girmiştir. Tarihin bu dönüm noktasında Müslümanların sorumluluklarını yeniden kuşanmaları ve peygamberlerinin yaptığı gibi; zamanı vahyin değerleriyle inşa etmeye girişmeleri gerekmektedir.

İşte tam da bu noktada göz önünde bulundurulması gereken bir takım gerçekler vardır:

  1. “Vahyin değerleri” sihirli bir değnek değildir. Şöyle bir sallayıp sihirli cümleleri söylediğimizde, aniden her yer güllük gülistanlık olmaz. Bunlar sadece insan aklı ve üretkenliği için rehberdir.
  2. Peygamberin rehberliği, vahyin değerlerinin hayatta; nasıl ve hangi mantıkla gerçekleşeceğini göstermek içindir. Birebir uygulanacak bir model değildir. İhtiyaçların, problemlerin, imkanların ve araçların hızla değiştiği bir dünyada, her çağda geçerli bir model olamaz. Bu durum eşyanın tabiatına aykırıdır.
  3. İçinde bulunulan zamanı ve coğrafyayı vahyin değerleriyle inşa etmek, vahyin değerleriyle donanmış olan Müslümanların sorumluluğudur. Peygamberin kendi zamanını inşa ederken ortaya koyduğu hareket mantığını göz önünde bulundurarak bugünü inşa etmek zorundadırlar.
  4. Bunu yaparken, her şeyden önce günü iyi bir şekilde tanımalı; ihtiyaç ve problemlerini doğru bir şekilde tespit etmelidirler. Ardından bu ihtiyaç ve problemlere çözüm olarak üretilmiş beşeri tecrübeleri incelemeli; bunların iyi ve güzel yönlerini sürdürecek, zulme ve adaletsizliğe yol açan yönlerini ise düzeltecek çözümler aramalıdırlar. Vahyin rehberliği, zulüm ve adaletsizlik olanın tespiti ve adil olanın ikamesi sırasında kendisini göstermelidir.

İslam’ın kazandırdığı sağlam kimlik, beşeri tecrübelerden objektif bir şekilde yararlanma imkanı sunar. İslam’ın kazandırdığı bir üst kimlik varken başka kimliklerle kendini ifade etmek, bir Müslüman için izahı kolay bir durum değildir. “Hangi değerin İslam’da bir karşılığı yok ki, buna ihtiyaç duyuldu?” sorusunu gerekli kılar.

Demokrasi, insanlığın karşı karşıya bulunduğu “yönetim” sorunlarına dikkate değer çözümler üreten bir beşeri tecrübedir. Fakat önerdiği çözümler kusursuz değildir ve hatta adalet duygusu olmayan insanların elinde istismara çok açıktır.

Sadece demokrasi değil, hangi düşünce ve tecrübe olursa olsun; taraftarlık da, tepkisellik de dengeli bir tavır değildir. Yeryüzünü güzellikle imar ederken beşeri tecrübelerden yararlanmak gereklidir. Ancak, ne aşırıya kaçıp olumsuzunu bile görmeyen bir tarafgirlikle hareket edilmeli, ne de tepkisel bir karşıtlık sergilenmelidir.

 

– BİTTİ –

 

 

[1]  Mehmet Metiner ile söyleşi. http://www.kahtanet.com/?Syf=15&cat_id=72&baslik_name=UsO2cG9ydGFqLU1ldGluZXI

[2]  Mehmet Metiner ile söyleşi. http://www.kahtanet.com/?Syf=15&cat_id=72&baslik_name=UsO2cG9ydGFqLU1ldGluZXI

[3]  Recep Tayyip Erdoğan. 2002 Seçimlerine gidilirken yaptığı konuşmalar.

[4]  Maide 5/3

[5]  el-Firuzabadi. Tenviru’l-Mikbas’an Tefsiri İbn Abbas. (Sahifetu’Ali b. Ebi Talha). Kahire 1991. S 170. (Bu kaynağa “İlhami Güler. Sabit din Dinamik Şeriat. Ed-Din. Kur’an’daki anlam içeriği. Ankara Okulu yayınları. S 13” kanalıyla ulaşılmıştır.)

[6]  “Senden kendilerini aydınlatmanı isterler, de ki: “Allah size ikinci dereceden mirasçılar hakkında şu açıklamayı yapıyor: “Şayet çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunan kimse ölürse, bıraktığının yarısı kız kardeşe kalır. Fakat kız kardeşinin çocuğu yoksa kendisi, ona tamamen varis olur. Eğer iki kız kardeş kalmışsa, bıraktığının üçte ikisi onlaradır. Eğer mirasçılar erkek ve kadın kardeşlerse, erkeğe, iki dişinin hissesi kadar vardır. Doğru yoldan saparsınız diye Allah size açıklıyor.” Allah her şeyi bilir.” (Nisa 4/176)

[7]  et-Taberi. Cami’u’l-Beyan. 4/80. (Bu kaynağa “İlhami Güler. Sabit din Dinamik Şeriat. Ed-Din. Kur’an’daki anlam içeriği. Ankara Okulu yayınları. S 13” kanalıyla ulaşılmıştır.)

[8]  Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55

[9]  Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55

[10] Ra’d 13/11

[11] Ankebut 29/69

[12] Buharî, İtisam 21; Müslim, Akdıye 6; Nesaî, Adabu’l-Kudat 3; Tirmizî, Ahkam 2; Ebu Davud, Akdıye 2; İbn Mace, Ahkam 3

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir