İslami Mücadele ve Yapılanma Problemi / Yusuf İmamoğlu

İslami mücadelenin yapılanması ile ilgili, yapıların kendilerinden kaynaklanan birçok problem yaşıyoruz. Bu problemler, İslami mücadelenin gereğine inanarak ortaya çıkan yapıların, sahip oldukları ideolojiden lider profillerine, diğer yapılarla ilişkilerinden genel insan toplumu ile diyaloglarına, müntesip bireylere ilişkin problemlere kadar birçok alanda kendisini göstermektedir. Her bir cemaat kendisini hakkın yegâne temsilcisi olarak görüyor, sahip olduğu ideolojiyi zamanın şüphe götürmez İslami düşüncesi olarak düşünüyor, liderler yapılar içerisinde her konuda birer otorite haline geliyor, aşılamaz karakter olarak algılanıyor, eleştirilemiyor, kendilerine küçük devletin halifesi olarak muamele isteniyor. Doğrunun ve Hakkın birden çok olamayacağı, onun ancak bir şekilde tezahür edebileceği, bu algının meşruiyet gerekçesi olarak ileri sürülüyor. Bunlara bağlı olarak da birçok grup arasında sınırlar çiziliyor; her bir yapı toplumsal dönüşümü, kendisinin büyüyüp toplumu kuşatmasıyla eşdeğer olarak hesaplıyor; davet ve tebliğ gibi kavramlar bunlar üzerine bina ediliyor; paylaşılan ortaklıklar değil ayrışmayı sağlayan mümeyyiz vasıflar daha önemli dayanaklar haline geliyor.

İslami mücadele, bir yapılanma çabası içine girdiğinde birçok problemin oluşmasına kaynaklık ediyor ve hatta mezheplerin halen dini aidiyet çerçevesinde tartışılıyor olması gibi kalıcı hastalıklara da yol açıyor. Ancak diğer taraftan, yapılanma dediğimiz şey çoğu zaman kendiliğinden ortaya çıkıyor ayrıca ortam ve şartlar Müslümanları böyle bir şeye doğal olarak zorluyor. Belli bir düşünceyi paylaşan insanlar arasında oluşan iletişim, ilgi ve ortak paydalar onları doğal olarak yardımlaşmaya sevk ediyor ve bu, zamanla bir organizasyona/yapılanmaya dönüşüyor. Zira karşı karşıya kaldıkları engelleyici unsurlar, bireysel çabalarla aşılmaya elvermeyen niteliklere sahip. İnsan toplumlarının ve toplum içindeki şer odaklarının organize davranışı ancak organize mücadeleyle aşılabilir bir nitelik arz etmekte. Bunlara bir de vahyin, yardımlaşmaya ve Müslümanların birlik içinde hareket etmesi gerektiğine dair yönlendirmelerinin algılanış biçimini eklememiz gerekiyor. Ki, bu algılayışın önemli biçimlerinden birisi, cemaat oluşturmanın doğrudan doğruya ve kendinden menkul bir sorumluluk olarak telakki edilmesidir.

Bu makalenin ana sorunu; yapılanmanın ortaya çıkardığı sorunların, yapılanmanın doğasından gelen bir tür anatomik sorun mu olduğu yoksa Müslümanların anlayış/algılayış ve icra ediş biçimlerinden mi kaynaklandığı sorunudur.

Sorun eğer yapılanmanın kendi doğasından kaynaklanıyorsa yapılması gereken, ya var olana razı olup aynı geleneği sürdürmek ya da biran önce yapılar oluşturma fikrinden vazgeçip yerine örneğin bireysel mücadele gibi başka bir şey koymaya çalışmaktır. Yok, Müslümanların işi tutuş biçimlerinden kaynaklanıyorsa anlayışlarına müdahale edecek bir şeylerin yapılması gerekmektedir.

Bu makalede bu soruna ışık tutmak amacıyla önce işin doğasını keşfetmeye çalışacağız, sonra da merkezi yapılanma taraftarlığı ile otonomi savunuculuğunu irdeleyeceğiz.

Toplumsal hareket, cemaat, hizip, dernek ve vakıf gibi kavramları ele alacağımız ilk kısımda bu kavramlarla işin doğasına ışık tutulabileceğini düşünüyoruz. Ayrıca eğer varsa, muhalif yapılanma biçimlerindeki gelişim/değişim seyrinin görünmesi mümkün olacaktır. Bu yapılabildiğinde cemaatlerin, günün şartlarına ve ihtiyaçlarına denk düşüp düşmediğinin görünme fırsatı da elde edilebilir.

Daha sonra ise çoğunlukla yapılanma ile eşanlamlı görülen merkezi otorite etrafında ve ona itaat esasına göre örgütlenme düşüncesi ile temelde buna karşı olan hiyerarşi karşıtlığını irdeleyeceğiz. Yapılanmanın gerekli, zorunlu veya faydalı olup olmadığına ilişkin tartışmalar öyle veya böyle “birey mi yoksa toplum mu?” sorununa gelip dayanmaktadır. Hangi yöntemle ne kadar işin altından kalkılabileceği, hangisi ile ne kadar güçlü olunabileceği, sonuca ulaşmanın bireyle mi yoksa toplumla mı daha kolay olduğu gibi sorulara verilen cevaplar genelde olduğu gibi Müslümanların eğiliminde de önemli rol oynamaktadır. Tartışma, bu sorundan bağımsız değil şüphesiz ama biz konuyu, tek merkezcilik-merkeziyetçi anlayışa karşı olmak, kuşatıcı otoritenin gerekliliği veya gereksizliği bağlamında ele alacağız. Karşımıza iki ucu savunan iki yaklaşım biçimi çıkmaktadır: Biri, bireyselliği daha kuramsal olarak savunan ve merkezi otoriteye karşı çıkan anarşizm; diğeri ise toplumsallığın ve merkezi idare tarafından yönetilen bir yapıya sahip olmanın meziyetlerinden söz eden, organize olabilmiş toplumun bireylerin toplamından öte bir şey olduğunu savunan ve adına sosyoloji okulu demeyi tercih ettiğimiz anlayış… Bunların iddialarını serdettikten sonra bir değerlendirme ve sonra da sonuç bölümü gelecek.

Makalede, topluma ilişkin terim, yaklaşım ve değerlendirmeler olacağı için şu noktanın da belirtilmesi gerekiyor: Bugün İslami mücadeleden bahsettiğimizde aslında toplumun bütününden değil onun içindeki belli bir kesimden söz etmekteyiz. Bu sebeple toplumun geneline ilişkin ilkelerin İslami mücadelenin yapılanması hakkında yeterli bir anlayış sağlayamayacağı düşünülebilir. Ancak yine de topluma ilişkin kuram ve anlayışların bu tür toplumsal hareketleri de açıkladığını söyleyebiliriz. Çünkü toplumsal hareketler hem topluma ilişkin bir düşüncesi olduğu için ortaya çıkmakta, hem de öyle veya böyle kendi içinde toplumsal bir yapıya sahip bulunmaktadır.

Toplumsal Hareket

İslami mücadelenin yapılanma biçimi karşımıza cemaat, hizip, grup, vakıf, dernek veya parti gibi oluşum, olgu ve terimleri çıkarmaktadır. Bunların ne ve nasıl bir şey olduğuna değinmeden önce İslami mücadelenin de bir çeşit toplumsal hareket olduğu ön kabulüyle toplumsal hareket üzerinde durmakta fayda görüyoruz. Toplumsal hareketin niteliklerinin ne olduğunu anlamak İslami mücadelenin yapılanmasıyla ilgili sorunlarımıza da ışık tutabilir.

Terimi ilk olarak Lorenz Von Stein (1789-1850) siyasal mücadele bağlamında kullanmıştır. Başlangıçta, Marks ve Engels’te de görüldüğü gibi işçi sınıfının iktidara giden örgütlü mücadelesini ifade etmek için kullanılmaktaydı. 19. yüzyılın sonlarından itibaren çiftçilerin, kadınların ve başka hak talep edenlerin çabalarını ifade etmek amacıyla da kullanılmaya başlandı.[1]

Farklı nitelikte, farklı amaç ve biçimlerde yapılanmış birçok örneği olduğu için toplumsal hareketin bir tanımını yapmak kolay görünmemektedir. Ortak özelliklerinden hareket ederek yapılan en genel tanımı ise şöyledir: “Toplumsal hareket; parçası olduğu toplumda ya da grupta değişme meydana getirmek ya da bir değişmeyi engellemek üzere süreklilik içinde eylemde bulunan bir insan topluluğunu ifade eder.”[2]

Ne olduğunu daha iyi anlamak için benzer kavramlardan ayrıldığı yönlerinden, özelliklerinden ve çeşitlerinden söz etmek faydalı olabilir:

Toplumsal hareket, toplumda bir değişimi hedeflemesi ve genellikle açıkça ifade edilmiş inanç ve doktrinlere bağlı olması yönüyle toplumsal eğilim kavramından ayrılır. İçinde belli konulara odaklanmış örgütler olabilir ama toplumsal örgütten ibaret değildir, ondan daha geniş ve kuşatıcıdır. Toplumsal örgüt, toplumsal hareketin eylemli bileşenlerindendir. Grup ise “bazı ortak ilgileri/çıkarları paylaşan ve belli etkileşim tabanlarına sahip olan bir insan topluluğu” olduğu için farklı inançlara sahip olanlar bir grupta bir araya gelebilirler. Ayrıca seçkinler eliyle başlatılan değişmelere toplumsal hareket denemez; toplumsal hareket halk kitlesinin taleplerine ilişkin bir kavramsallaştırmadır.[3]

Yine de toplumsal hareket, sadece geniş halk kitlesinin, toplumun bütününe ilişkin bir değişim talebi doğrultusunda eylemsel birlikteliği anlamına gelmemektedir. Talep edilen değişim toplumsal düzenin bazı yönlerine ilişkin de olabilir. Kadın hareketi, işçi hareketi, faşizm yanlısı ve karşıtı hareketler, çevreci hareketler, barış hareketleri gibi belli konulara odaklanmış toplumsal hareketlerden de söz etmek mümkündür.

Genel niteliklerine ilişkin pek çok özellik sıralanmaktadır. Bunlardan bizim için önemli olanlarını şöyle sıralayabiliriz:

Toplumsal hareketler hedef birlikteliğinin bir ürünüdür, bunun için dayanışmayı esas alır.

Ortak hedef ortak duyarlılıktan, hissedilen rahatsızlık ve eşitsizlikten kaynaklanır.

Ani bir oluşum değildir, belli bir birikimin ürünüdür ve süreklilik taşır.

Grup kimliği/bilinci söz konusudur, belli düzeyde organize olma özelliğine sahiptir; mücadeleci/kavgacı bir niteliği vardır. Çünkü içinde bulunduğu sistemin sınırlarını zorlar.

Katılımcıları gönüllüdür, değişim/muhafaza talebinin yönünü belirleyen ortak inanç, değer, ideoloji ve inşa edici düşünceler setine sahiptirler.

Hissedilen rahatsızlığın ve eşitsizliğin türü hareketin kapsamı ve içeriğini de belirler.

Şikâyet ve talepler, dernek, birlik, miting, gösteri gibi özellikle siyasal nitelikte eylemsel davranışlarla ifade edilir.

Bu talep ve şikâyetler kültür, ahlak, dini değer, hak veya maddi refahla ilgili olabilir.

Kurumsal nitelikteki yapılanmalar örneğin partiler toplumsal hareket değildir. Toplumsal hareket kurumsal davranışa değil daha az kurallı ve daha az yapılanmış toplumsal davranışa dayalıdır. Ama partilerin, toplumsal hareketlerle beslemek ve beslenmek şeklinde bir ilişkisi olabilir.[4]

Toplumsal hareketler; statüko ile ilişkilerine, kapsamlarına, toplumun vakıasına, yönelimlerine ve örgütlenme biçimlerine göre çeşitli ayrımlara tabi tutulmaktadır. Başka kriterleri kullananlar varsa da toplumsal hareketleri tanımlamak ve analiz etmek için bizce asıl önemli olan bu parametrelerdir.

Statüko ile ilişkilerine göre; kısmi değişimci reformist, kökten değişimci radikal, mevcuda sahip çıkan tutucu veya onu değiştirmek isteyen devrimci, terk edilen eski değerlere dönüşü isteyen reaksiyoner, statükodan ümidini kesmiş ayrılıkçı toplumsal hareket çeşitleri sayılabilir. Burada esas, egemen ideolojiye karşı bilişsel mesafedir.

Kapsamlarına göre ise belirli bir gayesi ve lideri olan “özel”, pek çok grubu ve tarzı içine alan “genel” şeklinde ayrımlama yapılmaktadır. Yine kapsamına göre; genel bir adalet prensibinin sağlanması için bazı özel amaçlara ulaşmaya çalışmak gibi “sınırlı hareketler”, oy verme hakkının genişletilmesi gibi merkezi siyasal kurumlarda bazı değişmeleri hedefleyen “reform hareketleri”, yeni bir toplum ve siyasetin gelmesini isteyen, farklı bir gelecek tahayyülü ile çalışan, dostlarla düşmanlar arasında aşırı ayırımlar yapan, Mesihçi ve apolitik “ideolojik-bütünsel hareketler” şeklinde de sınıflama yapılmaktadır.

Toplumun vakıasına göre; toplumun, yapılmak istenen eyleme hazır olduğunu düşünerek onu kristalleştirmeye çalışan protestocu, hazır olmadığını düşünerek toplumu hazır hale getirmeye çalışan eğitici toplumsal hareket olarak ikiye ayrılmaktadır.

Örgütlenme biçimlerine göre de; farklı fikirlere sahip çeşitli grupları içeren plüralist ve tek bir büyük ve güçlü örgüte sahip monolitik olmak üzere iki tür toplumsal hareketten söz edilmektedir.[5]

***

Halk ayaklanmaları, sisteme muhalif hareketler ya da sistemin kötüye gidişine dur demek için halktan gelen tepki hareketleri çok eski çağlardan beri bilenen bir olgudur. Ancak sosyal bilimcilerin yaklaşımı, çeşitli çıkar gruplarından oluşan geniş kapsamlı örgütlerin geliştirdiği toplumsal hareketlerin 18. yüzyılın sonlarında Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da ortaya çıktığı yönündedir. Yine bu yaklaşıma göre; modern anlamda toplumsal hareket 19. yüzyılın ortalarında görülmeye başlanmış, geleneksel olarak ya da cemaat grupları tarafından gerçekleştirilen savunmacı eylemlerden organize, öz bilincine sahip, daha kalıcı hareketlere ve yeni haklar ile fırsat arayışında olan saldırgan eylemlere doğru bir dönüşüm yaşanmıştır. Bu gelişmeyi 18. yüzyıldaki ekonomik değişimlere bağlı olarak bu yüzyılın sonlarında İngiltere’de başlatanlar da vardır.

Bu değerlendirmelerin Batı’ya ait gelişmeleri göz önünde bulundurduğunu, Batı’nın üstünlüğü kompleksini taşıdığını, dünyanın diğer bölgelerini göz ardı ettiğini unutmamak gerekir. Örneğin Çin Hanedanlığı’nı yıkan köylü isyanları bu kapsamda ele alınmamıştır.

Oysa toplumsal hareket, bir grup insanın bir şeylerin ters gittiğine inanarak nelerin yapılabileceği hakkında bir fikre sahip olması ve bu fikrin bu insanları bir girişime sevk etmesinden doğar ve bu eğilim kendisine uygun kanallar arar. Toplumda yaşanan hoşnutsuzluğun dışa vurumu, karşılanması istenen ihtiyaçların dile getirilmesidir. Bu dışa vurum insanlık tarihi kadar eskidir, toplumların hayatında meydana gelen değişimlerin sebebi de budur.[6] Ancak toplumsal hareketlerin, özellikle 60’lardan sonra toplumsal hayatta öneminin gittikçe arttığı ve toplumsal değişimi sağlayan temel mekanizmalardan biri haline geldiği doğru bir tespittir.

İnsanlar birçok sebeple bir araya gelerek güçlerini birleştirmek isteyebilirler. Bu bir araya geliş, karşımıza, farklı hedeflere matuf farklı organizasyonlar çıkarmaktadır. Bunlar dini, ideolojik ve çıkar organizasyonlarıdır. İlk ikisi toplumu ıslah etme niyetine sahip iken üçüncüsü belli bir kesimin çıkarlarını korumayı hedeflemektedir. Çıkar organizasyonlarından kastımız, maddi çıkar peşindeki çeteler değildir. Ekonomik veya statü anlamında haksızlığa uğrayanların/uğradığını düşünenlerin haklarını geri almak için başvurdukları organize girişimleri türünden hareketlerdir. Dolayısıyla hak/haksızlık, adalet, zulüm gibi değerlerle ilişkisinden dolayı çıkar organizasyonları da inanç, değer ve inşa edici düşünce setinden bağımsız değildir. Zaten toplumsal hareket “olan”la “olması gereken” arasındaki gerilimden kaynaklanmakta ve “olması gereken, mevcut yapının değerlerine alternatif bir değerler sisteminin varlığına ve harekete katılanların bu değerleri paylaştığına işaret etmektedir”. İdeoloji denen bu değerler, mevcut kötülüklerle gelecekte beklenen iyiliklerin ve düşmanlarla müttefiklerin arasındaki ayırımı iyice keskinleştirmektedir.[7]

Ancak dini ve ideolojik hareketlerde toplumun belli bir yöne doğru değişimini sağlamak gibi bir hedef söz konusu iken çıkar organizasyonlarında ancak belli bir kesimin refah seviyesini veya statüsünü yükseltmek gibi bir hedef vardır. Birincilerin hedefleri arasında maddi çıkarın yeri, sahip oldukları dünya görüşünün refah ve ona ulaşma biçimine getirdiği yaklaşıma bağlı iken, ikincilerin değerlerden kaynaklanması, çıkışlarına kaynaklık eden değerlerin kuşatıcılığı kadardır.

Her halükarda hareketin oluşumuna neden olan hedefler ve inançlar/değerler, ilişkileri ve yapılanma biçimini belirler. Yardımlaşma, organizasyon ve hedef odaklı hareket etmek gibi hususların ise değişmediği görülmektedir. Çünkü her ne kadar hareketi bir araya getiren ortak payda, hedef ve düşünceden söz ediyorsak da yapılanmayı gerekli kılan asıl neden, engelleyici faktörler/güçlerdir.

Toplumsal hareketler, aynı zamanda muhalefet olarak da tanımlanabileceği için yapılanma biçimi ve geçirdiği süreç konusunda toplumların/devletlerin örgütlenme biçimlerinden önemli ölçüde etkilenir. Toplumsal/devlet örgütlenme biçimlerinde yaşanan değişim süreci bu yapıların şekli üzerinde de doğal ve hatta zorunlu değişimlere neden olmaktadır:

Siyasi otorite katı ve şiddet esasına dayanıyorsa, muhalif örgütlenme de o nispette gizli ve şiddet eğilimli olmak durumundadır. Sosyal yapı ne kadar söz dinlemez ve müsamahadan uzak ise muhalif hareketler de o nispette uzlaşmaz ve örgütsel bir niteliğe sahip olacaklardır. Siyasi otorite ve sosyal yapıdaki yumuşama oranında diyalog zemini ve muhalefet için uygun mekanizmalar oluşur, farklı ve aykırı seslerin ne dediğinin anlaşılması mümkün hale gelir.

Otoriter, tek merkezci ve şiddete dayalı yapılardan daha serbest, kamuoyunun önem kazandığı, otoritenin seçimle belirlendiği yapılara doğru evrilme süreci, muhalif yapılanmalarda da değişimlere yol açmıştır. Bu süreci kabaca isyan hareketlerinden siyasi partilere oradan da sivil toplum kuruluşlarına doğru giden bir süreç olarak tanımlayabiliriz. İşte bu sebeple 60’lardan sonra toplumsal değişimlerde toplumsal hareketlerin rolünün daha fazla hissedildiği ifade edilmektedir.

Toplumsal hareketlerin yapılanmasında görülen bu değişim süreci aslında büyük oranda İslami hareketler için de söz konusudur. Hilafetin saltanata dönüşmesine kadar geçen zamandaki gerek resullerin gerekse diğer mü’minlerin verdiği mücadeleleri göz ardı edersek; daha önceleri kıyam hareketleri şeklinde kendini gösteren İslami hareket, şiddeti önemli bir araç olarak kullanmıştır ve otorite hedefli bir niteliğe sahiptir. Şüphesiz ki, İslami mücadele bundan ibaretti denemez, en azından eğitim ve ilim alanlarında önemli çalışmalar yapılmıştı, ancak genel olarak illegal bir pozisyonunun olduğunu söyleyebiliriz. Asıl önemlileri İhvan ve Cemaat-i İslami olmak üzere yakın dönem tecrübeleri ile İslami yapılanma önemli kırılmalar yaşamıştır. Kıyam anlayışı, İhvan sayesinde yerini, İslam’ın daha sosyal bir dava olarak algılanmasına terk etmeye başlamış, Kutub sayesinde de yapılanmanın amacı, yöntemi ve biçimi netleştirilmiştir. Bundan sonraki gelişmelerle birlikte siyasi parti örgütlenmesi ve STK şeklinde İslam adına mücadele verenler boy göstermeye başlamıştır. Yani örgütlenmesi ve kendini ifade etmesi konusunda genelde toplumsal hareketlerde görülene benzer bir evrilme süreci yaşanmıştır.

Bu durumun hayır mı şer mi, mücadeleyi farklı alanlara taşımak mı yoksa tağutun oyununa gelmek mi, direncin mi zaafın mı ürünü olduğu konusu başka bir tartışmanın konusudur. Biz bu tartışmaya girmeyeceğiz. İslami mücadelenin yapılanmasıyla ilişkili kavramlara döneceğiz. Fakat bundan önce İslami mücadelenin toplumsal hareket kavramıyla ilişkisi bakımından bir-iki noktaya değinmek istiyoruz:

Müslümanların, içinde yaşadıkları toplumun değişimiyle ilişkin hedefleri vardır; fakat bunlar, kendi çıkarlarıyla değil toplumun ıslahıyla ilgilidir. Toplumun, dini, ahlaki ve siyasi bakımdan içinde bulunduğu cehalet, bozukluk, yozlaşma ve zulüm onları bu gördüklerini düzeltme çabasına sevk etmektedir. Bir zulmün kendilerine yapılmıyor olması, olup bitenden doğrudan doğruya etkilenmiyor olmaları onların duruşunu belirlememektedir. Zira zulme karşı direnmek ve ıslah etmeye çalışmak Müslüman’ın başkalarına değil öncelikle Allah’a karşı bir sorumluluğudur. Onlar toplumun ıslahını insani ve İslami bir sorumluluk olarak algılamaktadırlar.

Bu nitelikteki bir İslami çabanın kapsamına birçok faaliyet türü dâhil edilmekte yahut birçok mücadele biçimi kendisini İslami mücadele olarak addetmektedir. Yazı yazanından televizyon programı yapanına, yardım kampanyası düzenleyeninden dünyanın bir yerindeki savaşa katılmak için evini barkını terk edenine, örgütsel faaliyet yürüteninden şarkı veya şiirleriyle derdini/mesajını anlatanına kadar pek çok biçim, kendisini İslami bir mücadele veya bu mücadelenin bir parçası/şubesi olarak görmektedir.

Bu noktada şöyle bir kavramsallaştırma faydalı olabilir: Toplumun İslami ilkeler doğrultusunda dönüşmesi uğrunda çaba sarf etmekle ilgili önemli kavramlardan ikisi, İslami hareket ve İslamcılıktır. İslami hareket, İslam toplumu yaratmayı amaçlayan harekettir. “İslamcılık ise siyasal ve ideolojik karaktere sahip bir akım olup, İslami hareketler tarafından gerçekleştirilebilecek bir ideal oluşturmaktadır.”[8] Bu durumda İslamcılık işin ideoloji, İslami hareket ise pratik eylemcilik boyutunu ifade etmektedir.

Son dönem İslami gelişmeler, kazandırdığı çok şeyin yanında, içe kapalı, kendi içinde hiyerarşik, neredeyse bütünüyle siyasi hedeflere matuf, başka hedefleri meşru saymayan, ayrışmacı, kimi zaman tekfirci bir mücadele/yapılanma anlayışı üretmiştir. Bunlar, yeniden öze dönüş öncülerinin yanlış anlaşılması olarak izah edilse de zamanın emperyalist diktatör iktidarlarından dolayı bu kurgunun doğal olarak ortaya çıktığı söylense de bugün için sonuç değişmemektedir. Zira bugün cemaat dediğimiz ve her birinin kendini Fırka-i Naciye olarak gördüğü yapılar bu süreç içinde doğmuştur. Cemaat, hizip, yapı, organize olmak gibi kavramlara hiyerarşi esasına göre anlam verildiği zemin de nihayetinde burasıdır. Parti, dernek, STK gibi başka mücadele/yapılanma biçimleri, nispeten önceden beri bilinen ama kendilerine atfedilen kıymetin gittikçe arttığı yöntemlerdir. Yakın zamanın alternatif yöntemleri olarak gösterilse de kadim problemlerden azade olduğu söylenemez.

Yapılanmaya İlişkin Terimler

Cemaat: Cem, camii, mecmua kelimeleri gibi, Ce-Me-A (Cim-Mim-Ayn) kökünden türemiş olan cemaat, topluluk, toplananlar, bir araya gelenler demektir. Mescitlere, aynı amaçla bir araya gelen Müslümanları toplama fonksiyonu nedeniyle camii, bireysel olarak değil toplanarak eda edilen bir namaz olduğu için Cuma günü malum namaza Cuma/toplu namaz denmektedir. Ancak cemaate verilen topluluk anlamı, kitle/yığın terimine verilen anlamdan farklıdır. Çünkü kitle veya yığın şartların bir araya getirdiği, hedefi belli olmayan rastgele bir kalabalığı ifade ederken cemaat, bir fikir ve inanç etrafında, bir hedef için bir araya gelen insan topluluğu demektir. Namaz için bir araya gelen Müslümanlar bunun için cemaat olarak tanımlanır. Burada önemli olan sayının azlığı veya çokluğu yani kalabalık olmak değildir. Cemaat için asgari üç rakamından bahsedilmesi sanıyorum Arapça çoğul sayılmanın ilk basamağı olmasından kaynaklanmaktadır. Yoksa insan tek başına cemaat namazı kılamaz, ama iki kişi cemaat olabilir. Dolayısıyla cemaatte her ikisi birden olması gereken, önemli iki noktadan birincisi inanç ve fikir birliği, ikincisi ise bir hedefi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş olmaktır. Bu durumda cemaat, aynı fikir, inanç veya dünya görüşüne sahip insanların birlikte bir eylemde bulunmak için bir araya gelerek oluşturdukları insan topluluğudur. Bu açıdan şuurlu bir birliktelik olarak nitelenmektedir. Aynı hedef uğruna sarf edilen çabaların, belli bir programa göre sürdürülmesinin cemaat olmanın bir gereği olduğunu da ilave etmemiz gerekir. Bu tanıma uygun her türlü beşeri topluluk cemaat sayılabilirse de daha çok dini yapıları/grupları ifade etmek için kullanıldığı da hatırlatılmalıdır.

Bu genel tanıma göre bütün Müslümanların aynı dini aidiyeti, aynı Allah, peygamber ve kıbleyi sahiplenmeleri sebebiyle bir cemaat sayılması gerekmektedir. Ancak Hıristiyan veya Yahudi cemaati ifadesi karşıdan bakanlar olduğumuz için kullanılabilir olmakla beraber, farklı ve bazı konularda karşıt fikirlere sahip olmaları nedeniyle Müslümanların genelini ümmet olarak tanımlamak daha doğrudur. Cemaat ise İslam’ın kendilerine has bir yorumunda bir araya gelen insan topluluğunu ifade etmek için kullanılabilir. Belli bir tasavvuf ekolünün, Ehl-i Sünnet veya Şia gibi farklı fikirlere sahip mezheplerin ya da radikal bir yapının cemaat olarak nitelenmesi gibi…

Cemaatle namaz eda edilme biçiminde/esnasında da görüldüğü gibi cemaati cemaat yapan hususlar vardır: Ortak inanç ve düşünce, ortak hedef, organizasyon yani ritmik ve koordine hareket ve organizasyon/koordineyi hem sağlayan hem de temsil eden itaat mercii, imam, lider… Toplu namaz, cemaatin “ideal tip”i olması açsından da önemlidir. Şartları eksik olduğunda nasıl namaz sahih olmazsa yukarıdaki unsurlardan biri eksik olduğunda da bir arada bulunanların cemaat sayılması mümkün olmaz.

Müslümanların birlikteliğini ifade etmek için kullanılan en prestijli terim ümmet terimidir. Ümmet hem çağın hem de her çağın İslam toplumunu ifade etmek için kullanılmakta ve her Müslüman kendisini İslam ümmetine nispet etmekten şeref duymaktadır. Ehl-i Sünnet vel-Cemaat ifadesinde de olduğu gibi cemaatin de Muhammed Ümmeti anlamında kullanıldığı zaman her Müslüman kendisini bu cemaate ait saymaktadır. Fakat terim, belli bir yaklaşım tarzı anlamında kullanıldığında herkes için aynı oranda cazip değildir, hatta birçoğu için itici hale gelmekte, bir cemaat olarak nitelenmek istememektedir. Yine de ortada kalıp, kurda kuşa yem olmaktansa bir cemaate mensup olmanın faydasına ve cemaatin şahs-ı manevisinin üstünlüğüne inananlar çoğunluktadır. “Mü’minler bir vücudun azaları gibidirler. Bir organ hastalanır ve zarar görürse bütün vücut onun ile ilgilenir” hadis-i şerifi de genellikle bu doğrultuda yorumlanmaktadır.[9]

İslam adına oluşan birliktelikleri ifade etmek için kullanılan ve cemaatten daha az sevimli görünen terim ise hizip kavramıdır.

Hizip de sözlük olarak cemaat terimine benzer şekilde belli bir inanç, hedef veya çıkar doğrultusunda bir araya gelmiş insan topluluğudur. Kur’an’da kullanılan kelime değişik mezheplere ve dinlere bölünmüş insan toplulukları, (30/32)[10] anlamında, şeytanın ordusu, (58/19)[11] Rahman’ın ordusu anlamında (58/22)[12] kullanılmaktadır. Buradan da görüldüğü gibi bir gaye uğruna çalışmayı bir taraftarlığı da ifade etmektedir.

Arapçada siyasal parti anlamında kullanılmasından da anlaşılacağı üzere cemaate göre daha örgütsel, daha sıkı ve daha marjinal bir topluluğu ifade etmektedir. Kendine has ilke ve fikirlere yahut hedef ve yöntemlere, bütün bunları örgütleyip gerçekleştirecek sabit ve değişmez ilkelere sahip olmak hizbin temel vasıfları olarak görülmektedir. Hizip, müntesiplerinin hizbin görüşlerine teslimiyet gösterip, bunları yaymak için çalışması bu görüşlerin yanlışlıklarını eleştirmekten kaçınması esasına dayanır. Kültürel ve örgütsel bir hâkimiyet bağı ve hiyerarşi söz konusudur.[13]

Hizip; “bir siyasi partinin içinde, partinin izlemekte olduğu ana siyasi çizgiye karşı olan, ayrı bir teşkilat merkezi bulunan ve partinin çoğunlukla aldığı kararlara karşı savaşan parti içi grup, fraksiyon, klik” şeklinde de tanımlanmaktadır. Yani hizip, grup içinde grup veya cemaat içinde cemaat ama içinde bulunduğu yapının amaçları, ilke ve düşüncesi ile çelişen ve de cemaatin onaylamadığı düşünce ve hedeflere sahip, yapının kararlarını etkileyebilecek potansiyele ulaşmış alt gruptur. Bu alt grup çeşitli sebeplerle sahip olduğu farklı eğilimleri nedeniyle kendilerini örgüt içinde farklı şekilde nitelendirmektedir.

Örneğin Mısır’da Cihad Hareketi veya et-Tekfir vel-Hicre, kendi başına bir yapı olarak değerlendirildiğinde birer cemaat olarak tanımlanabilir, ama kendilerini İhvan’a nispet etmeleri veya onun içinden bir parça olarak değerlendirilmeleri durumunda birer hiziptir. Grup içinde grup olmaktan da öte hizip, cemaatten daha sınırlı bir zihniyetin ürünüdür. Sınırlılık, az ilkeye sahip olmaktan değil, daha az sayıda insanın rıza göstereceği daha ayrıntılı ve zor şartlar ileri sürmesinden kaynaklanmaktadır. Cemaat gibi, ilke, hedef bütünlüğü ve bunlar için de yine koordine çalışma söz konusudur, ama cemaatin ümmete nispeten kapsam darlığı cemaate nispeten hizip için söz konusudur.

Belki Arapçadaki anlamları nedeniyle Arap dünyasında sıradan bir taraftarlığı ifade etmekte ve “Hizbullah” ibaresindeki gibi rahatça kullanılmaktadır, ama Türkçede olumsuz bir anlam çağrıştırmaktadır. Cemaat olmak bir meziyet sayılabilirken hizip olmak istenmeyen bir nitelemedir. Genelde İslami yapılar özellikle de Türkiye’dekiler kendilerinin hizip olarak nitelenmesini istemez. Ayırt edici vasıflara sahip olduklarını düşündükleri halde hiziple vasıflandırılmak marjinalliği, genel İslam ümmet bedeninden ayrılığı çağrıştırmaktadır.

Grup ise “bazı ortak ilgi/çıkarları paylaşan ve belli etkileşim tabanlarına sahip olan bir insan topluluğudur.” Kişinin kendi içinden gelen ilgi, dışarıdan oluşturulmuş bir rüzgârın meydana getirdiği eğilim veya belli bir propagandacının etrafında toplanmak gibi grubu bir araya getiren ortak bir nokta vardır. Ama bu nokta bir ideoloji, dünya görüşü veya ortak hedef gibi bir kavramla izah edilemez. Müzik yapmak için, belli bir olayı protesto etmek veya desteklemek için bir araya gelenlerin oluşturduğu topluluktur. Kitleden tek farkı spesifik de olsa “bir şeyin” toplanmaya neden olmasıdır. İdeolojik yapıların grup olarak ifade edilmesi aslında kelimenin anlamına uygun değildir. Diğerlerinden ayrı ve kendi başına müstakil bir yapı olduğunu belirtmek için kullanılmaktadır.

Parti, vakıf ve dernek gibi terimler ise cemaat, hizip ve gruptan farklı bir kategoride yer almaktadır. Cemaat ve hizip türü kavramlar, yöntemden bağımsız değildirler ama daha çok yapılanmanın biçimiyle ilgili fikir vermektedirler. Parti, vakıf, dernek türü terimler ise yapılanma biçiminden bağımsız değildirler ama daha çok yönteme dair anlamlar barındırmaktadırlar ve ilk göze çarpan özellikleri, sistem içi araçlar olmalarıdır.

Bunlardan parti, en sistem içi araçtır ve doğrudan doğruya siyasal bir yapılanmadır. Vakıf ve dernekler ise daha dolaylı olarak siyasal nitelikler taşırlar. Hatta siyasal alana hiç bulaşmayan vakıf ve derneklere rastlamak mümkündür. Vakıf ve derneklerin, özellikle de mazisi oldukça eski olan vakıfların amaçları daha çok sosyal konularla ilgilidir. Çok çeşitli alanlarda gösterdikleri faaliyetleri, “yardım” başlığı altında toplamak mümkündür. Tamamen ideolojik veya dini bir niteliğe sahip olmadığı sürece “yardım”ın siyasal bir niteliği ve amacı yoktur; bu kurumlar, ideolojik bir misyona sahip değildir. Yardım edenlerin, örneğin Müslümanların yardımseverliğine, yaşam biçimine, insani ilişkilerine bakarak yardım görenlerin Müslüman olması bile asıl amaç değildir, böyle bir durum kendiliğinden oluşan bir sonuçtur.

Fakat diğer yandan siyasi, ideolojik amaçlarla ya da böyle amaçlarla yürütülen faaliyetlere destek olmak için kurulan vakıf/dernekler de bulunmaktadır. Bu, daha yakın zamanlarda ve gittikçe daha sık rastlanan bir durum olmaya başlamıştır.

Parti, vakıf, dernek gibi kavramların konumuz açısından bir önemi de mücadelenin evrilme sürecinde işgal ettikleri pozisyondur. Değişik fikir, ses ve iddialar, bunlar için otoriteye ulaşmaya veya yakın durmaya çalışmak her zaman vardı ama siyasi partiler, muhalif hareketlerin sistem içinde kendilerini ifade edebileceği mekanizmaların oluşmasından sonra legal/sistem içi bir araç haline gelmiştir. Parlamenter demokrasinin, temsil mekanizmasını iddia edildiği gibi iyi işletemediği ortaya çıktıkça da yeni arayışlar belirmiş; sivil toplum bu dertlere bir çare ve parlamenter demokrasiden daha ileri bir mekanizma olarak savunulmuştur. Sivil toplumun en önemli işleyiş aygıtı ise sivil toplum kuruluşlarıdır. Sivil toplum kuruluşları aracılığıyla toplumun, idari yapı ve kararlarda yer alma biçimi, parlamenter demokrasiden sonra ve daha ileri bir işleyiş biçimi olarak kabul edilmektedir.

Vakıf ve dernek gibi kurumlar da aslında birer sivil toplum kuruluşudur. Zira ister yardım, isterse düşünsel, siyasi bir konuda faaliyette bulunmak için kurulmuş olsun her bir vakıf/dernek sivil bir kuruluştur ve sivil toplum olmanın gereğidir. Politik, sosyal, kültürel veya hukuki amaçlar doğrultusunda lobi faaliyetleri veya eylemlerle kitleyi veya belli bir kesimi ikna etmeye çalışan, kar amacı gütmeyen, gönüllülük esasına göre yapılanıp çalışan, gelirlerini bağışlar ve aidatlardan sağlayan sivil toplum kuruluşlarının siyasi ve ideolojik hedeflere sahip olabileceği tanımından da anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla STK’lardan sistem eleştirisinde bulunmak/muhalefet amacıyla da siyasi otoriteye akıl vermek, destek olmak amacıyla da kurulanlar bulunmaktadır.

Sistem içi araçlar olmaları nedeniyle siyasi partide olduğu gibi sivil toplum kuruluşlarının da bir araç/yöntem olarak kullanılmasının İslami olup olmayacağı halen süregiden bir tartışmadır. İslami mücadelenin yapılanma sorununu irdelemeye çalışıyor olmamız nedeniyle STK’larla ilgili son olarak şuna dikkat çekmek istiyoruz: Dernek, vakıf, sendika, meslek kuruluşları veya başka sivil toplum kuruluşu şeklinde çalışmak Müslümanların kitleye ulaşıp kendilerini ifade etmelerinde, halka karışmalarında mesafe kat etmelerini sağlamaktadır ama yapısal sorunları buraya da taşınmaktadır. Yapılanmanın, hiyerarşik, tek merkezli veya otoriter/diktatörlük şeklinde olması gibi problemler parti veya vakıf/dernek olma durumunda da kendisini gösterebilmektedir.

Siyasi partileşmede olduğu gibi bu tür STK’ları ana faaliyet konusu olarak belirleyenler olduğu gibi cemaat bünyesi içinde belli bir alanda yan bir faaliyet olarak yürütenler de bulunmaktadır. Eğer söze konu dernek bir camiaya aitse cemaatin lideri derneğin de zorunlu olarak lideri oluvermektedir. Her faaliyette otorite o olduğu gibi burada da o nihai karar mercii olarak kabul görmektedir.

Ayrıca küçük olsun benim olsun mantığı cemaatin sivil toplum kuruluşlarında da kendisini göstermektedir. Eğer yardım edecekse bunu yılların tecrübesi ve kadrosu ile yapan ve daha profesyonel hale gelmiş diğerlerinin eliyle değil de bizzat kendisi yapmayı tercih etmektedir. Yapılan iş, bu tür algılayış ve işleyişten dolayı bir süre sonra yardım rekabetine dönüşmektedir.

***

Bu kavramlardan cemaat, hem Müslümanların gözündeki itibarı/kıymeti hem de yapılanma düşüncesini benzerlerinden daha genel ifade etmesi nedeniyle temel kavram olarak ele alınabilir.

Bu noktada cemaatin, cemaatleşmenin söz ettiğimiz problemleri yapısal olarak taşıyıp taşımadığına bakmak gerekmektedir. Fakat bundan önce yapılanmaya dair, başta zikrettiğimiz iki farklı görüşün fikirlerine bakalım:

Anarşizm

Anarşiden anlaşılan şey çoğunlukla kargaşa, kuralsızlık, şiddet ve devlet karşıtlığıdır. Fakat bu tanımlama, terör ve kaos/anomi (normsuzluk) kavramları ile karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Anarşizm, Eski Yunanca yöneticisiz anlamına gelen an-archos kelimesinden gelmektedir, ama doğrudan “hükümetsizlik” anlamına gelmez. “Her koşulda her türlü otoriteyi reddetmek” en yalın tanımı sayılabilir, tamamen hükümet/devlet karşıtı olmaktan ziyade toplumsal otoriteyi içeren ve kurumsal tahakkümü temsil eden hiyerarşiye karşı bir harekettir. Devlet karşıtı olarak tanımlanması, devletin, hiyerarşinin ulaştığı en ileri biçim olması nedeniyledir. Bu nedenle anarşizmi devlet karşıtlığı olarak tanımlamak yetersiz bir tanımdır.

Anarşizmin yaklaşımını, şu ifade genel ve özet bir şekilde ortaya koymaktadır: “Hiç kimsenin bir diğerini baskı altına almasının imkânsız hale gelmesini mi hedefliyorsun? Öyleyse, hiç kimsenin güce/iktidara sahip olmamasını sağlaman gerekir.” (Maximoff, G. P: Bakunin’in Siyasi Felsefesi: Bilimsel Anarşizm)[14] Bu görüşe dayanan hareketler genel olarak, merkezi iktidara, üretim araçlarının özel mülkiyetine, ekonominin kurumlar aracılığıyla sevk ve idare edilmesine karşı çıkmakta, bunun yerine toplumsal ilişkilerde gönüllülük ilkesinden beslenen etkileşime dayanan özyönetimi savunmakta; “özgürlük ve otonomi ile karakterize edilen bir toplumu” arzulamaktadır. Bunun ifade ettiği şey, bireylerin özgürlüğü, sosyal olaylara katılımında gönüllülüğün esas olduğu bir toplum, “bireylerin ve toplulukların, alınan kararlardan etkilendikleri ölçüde söz sahibi olması”dır.

Bu ele alış biçimine göre anarşizm, zorlayıcı kurumlara ve toplumsal otoritenin merkezileşmesini ifade eden hiyerarşiye karşıdır, ama toplumsal yapının sağlanması konusunda olumlu bir yaklaşım sahibidir. Toplumun nasıl işleyeceği konusunda kaos ve kargaşayı değil gönüllük ilkesine dayalı bir düzeni öngörür, genel bir ifade ile şiddete, geleneksel siyasete karşıdır. Parlamentoyu sahte bir kurum olarak görür, halkın iktidarı olmadığı gibi iradesini de yansıtmadığını savunur; bu yüzden sisteme katılmak anlamına geldiği için oy verme eylemine de karşıdır. Devlet, doğası gereği kötü olduğu için siyasi parti ve sunduğu alternatifler de ona ait birer aldatmacadır. Üretim araçlarının özel mülkiyetine karşı olmasından da anlaşılacağı üzere genel olarak Marksist hareketlerle bir paralelliğe sahiptir, ama Marksist anarşistler olduğu gibi Marksist olmayan hatta Marksizm’e, sosyalizme karşı olan anarşist yaklaşım/hareketler de vardır.

Şiddet, ekonomi sitemi, özel mülkiyet, çevre, endüstri, sanayileşme gibi konulara yaklaşımlarından kaynaklanan farklı anarşist anlayış/hareketler söz konusudur. Hıristiyan anarşist hareketler olduğu gibi Komünist olanlar da vardır. Anarşizmi daha iyi anlamak için bu değişik türlerinden kısaca söz etmekte fayda var:

Bireyci Anarşizm, “bireysel bilincin ve bireysel çıkarın herhangi bir kolektif organ ya da kamu otoritesi tarafından engellenmemesi gerektiğine inanır. Sosyal, sosyalist, kolektivist, komünist akımların, ortak mülkiyet düşüncesine karşı mülkiyetin bireylerin elinde bulunmasına olumlu yaklaşır.” Bilinen temsilcilerinden William Godwin, “yardımseverlik düşüncesini savunurken bunun yanında her bireyin, kendi emek ve mülkiyeti üzerinde bireysel söz hakkını dile getirmiş ve sonunda ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak olan hükümetin zamanla küçülmesine yol açacak ilerlemeci akılcılığa inanmıştır.” İlk ve en tanınmış bireyci anarşist Max Stirner’in felsefesi, “bireyci anarşizmin egoist formudur; ona göre tanrı, devlet, ahlak kuralları ve toplumu dikkate almadan istediği gibi eyleyen bireyin, toplum üyelerine karşı hiçbir sorumluluğu yoktur. Stirner’e göre haklar insan aklındaki korkulardır ve toplum denen şey yoktur; “bireyler onun gerçekliğidir” mülkiyeti haklarla değil, güç ve kudretle sahip olunan varlıklar olarak görür. Stirner, merhametsizliğe saygının gösterileceği egoistler birliğini, insanları bir araya getirecek örgütlenme modeli olarak görür.”

Daha az radikal bireyci anarşizm türü olan Boston anarşistleri ise serbest piyasa ve özel mülkiyeti desteklemişlerdir. Özgürlük ve mülkiyeti özel sözleşmelerle korumak gerektiğini düşünüyorlardı. Kapitalizmin, emeğin karşılığını sağlayamayacağına dikkat çekmelerine rağmen “emeğin, maaş karşılığı takasını” onaylamışlardır. Aralarında entelektüel mülkiyet hakkına karşı çıkanlar, sadece kullanıldığı sürece toprak mülkiyetini savunanlar veya bir kısıtlamadan söz etmeyenler olmak üzere farklı görüşleri savunanlar olmuştur; bu yüzden bireyci anarşizmin belirli bir teorisinden bahsetmenin mümkün olmadığını savunanlar da vardır. Elitist bireyci anarşizmde ise devlet yoktur, vergi yoktur, askerlik yoktur, polis yoktur, kanun yoktur, kolektiviteler yoktur ve sonunda toplum yoktur.

Anarko-Komünizm, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran “özyönetimli komünlerden oluşan ve siyasal organizasyon biçimi olarak doğrudan demokrasinin işlediği, diğer komünlerle federasyon ilişkisinin geçerli olduğu bir toplumun, olabilecek en özgür toplumsal örgütleme biçimi olduğunu” savunmaktadır. Bireysel özgürlüğü engellediği için doğrudan demokrasinin çoğulcu yapısına karşı çıkan ve konsensüse dayanan bir demokrasi anlayışını öne sürenler de vardır. Kâr, emek-ücret konusunda komünün artı değerine ve kaynaklarına özgürce erişim hakkı öngörülür. Böyle bir toplumun üyeleri gerekli görevleri kendiliklerinden yerine getirecektir, çünkü komünal yaşamın ve yardımlaşmanın yararlarını, baskı ve sömürünün nedenlerini ve zararlarını görecek ve yok edilmesini isteyeceklerdir. Baskı ve sömürünün kaynağının özel mülkiyet olduğunu söyleyen Kropotkin, barınak, toprak ve fabrikanın özel mülkiyete ait olamayacağını, komüne veya ulusa ait olacağını ifade etmektedir. Devletin ilga edilmesi gereken bir zararlı olduğu düşüncesi, Marks’tan önce anarşistler tarafından savunulmuştur. Hatta Marks, bu yaklaşımını onlardan devralmıştır. Bolşevik devrimin arkasından devrime karşı olan hatta karşı direnişe geçen anarşistlerin bulunduğu, belirtilmesi gereken ilginç bir noktadır.

Anarko Sendikalizm, 20. yüzyılın başlarında farklı bir akım olarak ortaya çıkmış, öncekilerden farklı olarak emek hareketine odaklanmış, “radikal sendikaları devrimci toplumsal değişimi sağlayacak güç olarak” görmüştür. “Kapitalizm ve devleti, işçilerin özyönetimine dayanan yeni bir toplumla alaşağı etmek temel amacıdır.” Sınıf ayırımına neden olduğu için ücret sistemini ve üretim araçlarının özel mülkiyetini reddeder. İşçi dayanışması, grev ve iş yeri işgali gibi doğrudan eylemler, işçilerin özyönetimi temel bazı ilkelerindendir. “Özellikle Fransa ve İspanya’da olmak üzere birçok sendikalist örgüt aracılığıyla etkinliğini sürdürmektedir.”

Mutualizm, (mutual: karşılıklı) “federasyon, karşılıklılık, özgür ortaklık, gönüllülüğe dayanan sözleşmeler, kredi ve para reformu” gibi kavram/konuları öne çıkarır. Mutualistlere göre “hükümet müdahalesinin olmadığı bir serbest piyasa, kâr, kira ve faizi kaldırarak, fiyatları emek maliyetlerine çeker” yani artı değer çalışanlar arasında pay edilir. İşçilerin, mümkün olduğunca az ücrete razı olarak şirketler için rekabet etmesi yerine; “firmaların ücretleri arttırarak işçiler için rekabet ettiği bir düzen sağlanır.” Mutualizmi, bireyci ve kolektivist anarşizm arasında bir sentez olarak görenler de vardır. Örneğin ünlü mutualist, “mülkiyet hırsızlıktır” diyen Pierre-Joseph Proudhon, “anarşi” terimini, komünizm ve mülkiyetin diyalektik sentezi ve “özgürlük” kavramına eşdeğer olarak önerir. William B. Greene, mutualizmi üç felsefenin sentezinde arar: “Komünizm, kapitalizm ve sosyalizm”.

Kolektivist Anarşizm, “özellikle Mikhail Bakunin ve Birinci Enternasyonal’in anti-otoriter kesimi ile ifade edilen anarşist akımdır. Mutualistlerden farklı olarak üretim araçlarının her türlü özel mülkiyetine karşıdırlar ve mülkiyetin kolektifleştirilmesini savunurlar.” Ancak buradaki kolektifleştirme gelir paylaşımını kuşatmaz, işçilerin çalışma zamanına göre ücretlendirilmesini ifade eder. “Kolektivist anarşistler çalışma tazminatlarını desteklerler ve ihtiyaca göre komünist paylaşımı devrim sonrası süreçte olanaklı görürler. Kolektivist anarşizm, devletsiz, kolektivist toplum için birlikte mücadele ettiği ve kendisiyle aynı dönemde yükselişe geçen Marksizm’in işçi diktatörlüğüne mesafeli yaklaşmış onu reddetmiştir.”

Yeşil Anarşizm ise özellikle doğa ile insan ilişkisi üzerine odaklanmakta; “endüstri öncesi toplumu hatta bazen tarım öncesi toplumu yeniden canlandırmak” isteyen bir anlayışa dayanmaktadır. “İnsanları doğal yaşamdan yabancılaştıran (ve kapitalizmi doğuran) teknoloji ve ilerleme düşüncesiyle ifade edilen endüstri toplumu”nun eleştirisi yeşil anarşizmin yaklaşımında önemli bir yer tutar ve onu değiştirmeyi hedefler. “Kendilerini primitivist olarak adlandıran bazı yeşil anarşistler, doğal yaşama tam bir dönüş ve göçebe avcı-toplayıcı hayat tarzını savunurken, birçok yeşil anarşist ise gündemine sadece endüstri toplumunun ortadan kaldırılmasını alır, evcilleştirmeye veya tarım etkinliğine karşı kesin bir karşı duruş sergilemezler.” Devrim sonrası gelecek ile bağlantılı bu sorunlarla uğraşanları olmasına karşın bu tür sorunları bir kenara bırakarak, “bugünün dünyasının karşı karşıya olduğu sorunlara ve toplumsal devrim konusuna” odaklananları çoğunluktadır.[15] “Toplumsal ekoloji” düşüncesi, yeşil anarşizmin en yetkin şekli olarak kabul görmektedir. “İnsanın doğaya hükmetmesi gerektiği kavramı doğrudan doğruya insanın insana hükmetmesi olgusundan kaynaklanır” ifadesi, toplumsal ekolojinin temel yaklaşımını göstermektedir. Ekolojik krizin kökeninde yer alan şey de insanlar arası tahakküm ilişkileridir. “Doğaya tahakküm toplum içindeki tahakkümün bir ürünü olarak görülür, ama bu hükmetme kriz haline ancak kapitalizm altında varır.” “İçsel olarak sahip olduğu rekabetçi doğası nedeni ile burjuva, insanoğlunu birbirine düşürmekle” kalmamış “aynı zamanda da insanlık kitlelerini doğa ve dünya ile birbirine” düşürmüştür. “Nasıl ki insanlar mallara dönüştürüldüyse, benzer şekilde doğanın her bir öğesi de bir mala, üretimde kullanılacak ve pazarlanabilecek bir kaynağa umarsızca” dönüştürülmüştür.

***

Görüldüğü gibi belli bir anarşist teori değil birçok anarşist yaklaşım biçimi vardır. Anarşist yaklaşımlar arasındaki farklılık, bireysel terörcülerden, genel grevciler, devletsiz liberalizmi savunanlar hatta merkeziyetçiliği öne çıkaran post-yapısalcı anarşistlere kadar varan bir çeşitlilik arz etmektedir. “Eylem ile propagandayı itici güç olarak” görerek,  savunmacı şiddet adı altında şiddeti savunan ekolleri de vardır; genelde özel mülkiyete karşı oldukları halde mülkiyeti özgürlüğün zaruri bir parçası olarak değerlendirerek özel mülkiyete izin veren versiyonları da bulunmaktadır.

Uç noktalardaki çıkışlarını nispeten göz ardı ederek ortak özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Otorite ve özel mülkiyet karşıtlığı, bütünsellik ve merkeziyetçiliği reddetme, anti-dogmatizm, devrimcilik, “çelişki ve tutarsızlığı tutarlı kabullenme”, bireysel özgürlük. Anarşizm, devletin doğuşu ve mahiyeti veya tarihi gelişimi/vakıası itibarıyla kötü ve zararlı olduğu için ortadan kalkabileceğini/kaldırılması gerektiğini kabul eder, düzenin sağlanmasını doğal hale bırakır; kendi kendine işleyen bir ahlak düzeninin, yasasız ve devletsiz işleyebileceğini; yerel yapılanmaların doğrudan dayanışma ile devlet, sermaye ve dini kurumlara karşı özgürlükleri savunabileceğini öngörür. Maddi ihtiyaçların ve kolektif sorumlulukların, zorlama olmaksızın, kendiliğinden yerine getirilebileceği bir durumun imkân dâhilinde olduğunu kabul etmektedir. Tahayyül ettiği toplumsallıkta “sınır tanımama” ana ve genel bir ilke gibi görünmektedir, ancak bunun yanına insana yaklaşımının “insan insanın kurdudur” diyen Hobbes’un yaklaşımı gibi olmadığını da eklemek gerekir.

İspanya İç Savaşı’nda anarşistlerin de yer aldığı ama yenilerek marjinalize oldukları, bu savaşa katılan komünistlerle aynı safta olmaları beklenirken onlarla da karşı karşıya geldikleri not edilebilecek ilginç noktalardandır.

Anarşizm, toplumsallığa karşı son derece birey taraftarı görünmektedir. Ancak bu yaklaşıma karşın kolektif bilinci bireyüstü sayan ve organize merkezi idare altında yaşamın faziletinden bahseden toplum modelleri de vardır. Bunlar, anarşizmin devlet, otorite ve merkezi toplumsal organizasyon yaklaşımını eleştirmektedir. Hegel bunun örneklerinden biridir. Hegel’e göre insan doğası, “devleti sadece kendi güvenliğinin bir aracı olarak değil, fakat aynı zamanda özgürlüğün en yüksek ifadesi olarak görmeyi gerektirir.”[16] Çünkü devlet, insanların anlaşıp uzlaşarak egemenlik ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasal bir örgütlenmedir.

Şimdi de toplumsallığı öne çıkaran yaklaşımlara bir bakalım; kolektif bilinci bireyüstü bir varlık sayanlara Nurettin Şazi Kösemihal, sosyoloji okulu adını veriyor:

Sosyoloji Okulu

Sosyoloji okulu, toplumsal hayatın toplumsal koşullarla anlatılabileceğini savunan kuramların yaklaşımını ifade etmektedir. Sosyoloji okuluna göre “toplumsal hayat, bireyle, bireysel ruhla anlatılması mümkün olmayan orijinal bir varlıktır. Toplumsal hayat psikoloji hayatına bağlanamaz”. Bu tartışmanın arkasında Comte – Spencer, Mill arasında geçen bilimlerin sıralamasında sosyoloji ve psikolojinin nasıl yer alacağına dair farklı görüşler yer almaktadır ancak biz işin bu boyutuna girmeyeceğiz.[17]

Bu yaklaşımda temel fikir şudur; insan ruhu topluma bağlıdır, toplumsal hayat orijinal bir varlıktır, kolektif bilinç bireylerin basit bir toplamı değil onu kat kat aşan bir bileşimdir, birey zümrenin ürünüdür, toplumsal olayların açıklaması ancak zümrede aranabilir. Bunun, sosyal bilimlerle gelişen yeni bir anlayış olmadığı eski çağlardan beri rastlanan bir yaklaşım olduğu da unutulmamalıdır. Örneğin, Hint felsefesinde “Ben” toplumsal değinimlerin ürünüdür; “benliğimizi meydana getiren fikir, heyecan, haz, elem gibi psikoloji olayları toplumsal ilişkilerin bir sonucudur.” İnsan ruhu ile toplumsal hayat arasındaki ilişkiden bahseden Platon, “toplumsal hayatın dışında kalan bir insanın hayvandan farkı olmayacağını söyler”. Aristo’nun “insan toplumsal bir hayvandır” sözü meşhurdur, “kanun ve adalet olmasaydı insan hayvanların en kötüsü olurdu” sözü de ona aittir. Son derece bireyci düşünen 18. yüzyıl düşünürleri kendilerini toplumsal çevrenin önemini vurgulamaktan alamazken bu yüzyılın sonundan itibaren ve 19. yüzyıl düşünürleri ise bireyciliğe şiddetli tepkiler gösterdi, toplumcu kuramlar yeniden canlandı. Çünkü şiddetli toplumsal çalkantıların yaşandığı bu süreçte örneğin Fransa’da düşünürler, hasta toplumun derdine deva bulmak için bütün dikkatlerini toplumun sorunları üzerine çevirmişlerdi.

Auguste Comte’a (1798-1857) göre toplumsal olaylar doğanın en yüksek derecesidir. “Zihinlerde ortak bir toplumsal öğreti (doktrin) kurmaya elverişli birtakım genel fikirler yerleşmedikçe, uluslar içinde bulundukları kargaşalıktan kurtulamayacaklardır… Bugün zihinlerdeki ayrılık; teolojik, metafizik ve pozitivist felsefe gibi birbiriyle uzlaşamaz üç ayrı felsefenin aynı zamanda kullanılmasından doğmaktadır.” Bunlardan “biri tam bir üstünlük kazansaydı toplumlar da belli bir düzene kavuşmuş olurlardı.”

Comte’a göre “toplumsal birim birey olamaz. Çünkü herhangi bir bütünle parçası veya birimi arasında hemcinstenlik (tecanüs) olmalıdır. Bu bakımdan toplumsal birim olarak ancak aileyi kabul edebiliriz. Aile, bireyle cins arasında köprü ödevini görür. Özgecilik, başkaları için yaşamak aile ile başlar. “Her biri bir başka yöne giden toplumsal birimleri derleyip toplayacak, toplumsal birliği sağlayacak bir güç bulunmasaydı, toplumlar darmadağınık olurlardı. İşte her toplumda bu gücü –biçimi ne olursa olsun- hükümetler temsil eder.” “Comte’a göre insanlık insanla değil; tersine, insan insanlıkla anlaşılır.” İnsanlık bir soyutlama, metafizik bir nesne değil, birey bir soyutlamadır.

Rus sosyal bilimci neo-pozitivist Roberty’ye göre (1843-1915) düşünce beyinlerin karşılıklı etkisinin ta kendisidir, bu nedenle de bütünüyle toplumsaldır. “Bireysel tasarılar, hayaller hep yanlıştır, ama düşünce ve ‘bilgi’ daima doğru dediğimiz fikirleri temsil eder.” Düşünce kuşaklar boyu düzeltilmiş, tamamlanmış kolektif deneylerin ürünüdür. İnsanları diğer canlılar gibi içgüdülerle hareket etmekten kurtaran toplumsal çevredir. Düşünce ve zihinsel hayatın doğmasına neden olan da toplumsal hayattır, psikoloji sosyal davranışların nedeni değil sonucudur. Roberty’nin de katıldığı düşünceye göre; düşüncenin, toplumsal ilişkiler sonucu meydana geldiği kabul edilmeyecek olursa, bilim-dışı olan kuramına başvurmak zorunda kalınacaktır. Bu durumda bilincin doğmasını, gelişmesini, kültürün devamını ve birikimini bilimsel olarak izah etmek mümkün olmayacaktır. Zihnin çözümleme ve ayırma yetilerinin gelişmesi, tarih boyunca toplumsal farklılaşmanın gittikçe artmasıyla toplumsal çevrenin daha karmaşık bir biçim almasındandır. Espinas’a göre, “Bireyin toplumu meydana getirmesi şöyle dursun tersine birey toplumun bir ürünüdür.”

Bu anlayışa göre “bireyler arasındaki karşılıklı etki ne kadar şiddetli, karmaşık, sürekli olursa düşünce de o oranda çabuk ilerler.”

Durkheim (1858-1917) de “kolektif bilinç bireysel bilinçten büsbütün ayrı bir tür meydana getirir” görüşündedir. Ona göre toplumsal hayatın açıklaması gene toplumsal hayatta aranmalıdır. “Toplumsal olaylar din, ahlak, hukuk, mantık gibi türlü biçimlere bürünerek bireysel bilinçlere dışarıdan gelirler ve kendilerini istese de istemese de bireye zorla kabul ettirirler.” Bu doğrultuda, bireysel bilinç ve bireysel tasarıdan bağımsız toplumsal bilinç ve toplumsal tasarı diye ayrı bir gerçek kabul eder. “Toplum, çoğu zaman sanıldığı gibi mantıksız veya mantık dışı, ipe sapa gelmeyen bir varlık değildir. Tersine kolektif bilinç, bilinç hayatının en yüksek biçimidir. Çünkü bilinçlerin bilincidir. Bireylerin ve yöresel olanakların üstünde yer aldığı için her şeyi özlü, temelli tarafından görür, ayrıca söylenebilir fikir kalıplarına sokar… Toplum bireylere göre ileriyi daha iyi görür.” İntihar olayının nedenini de bireyden çok toplumda görmektedir. Devrim ve savaş gibi durumlarda intihar olayları hemen düşer. “Çünkü bu gibi hallerde kolektif bilinç bireysel bilinci sımsıkı sarar.” Toplumsal bağların zayıf olduğu durum ve toplumlardaki intiharları da bencil intihar olarak isimlendirir. Kutsal inançların oluşmasının nedenini de ilkel zümrelerin toplanma ve dağılma dönemlerinin birbirini izlemesinde aramaktadır. Toplumların, dağınık yaşadıkları dönemlerde “sönük, monoton ve sıkıntılı bir hayat” sürdüklerini ama toplu yaşadıkları zaman karşılıklı uyarım sonucu ruhlarında büyük değişimler baş gösterdiğini, vecd içinde yaşadıklarını ifade etmektedir.

Tarde ise Durkheim’in yaklaşımını eleştirerek birey kalkınca ortada toplum diye bir şeyin kalamayacağını ifade etmekte; Sorokin de toplumsal olayların sadece toplumsal etmenlerle açıklanamayacağını savunmaktadır. Toplumsal davranışın kutsanmasını eleştirenlerden biri de Gustave Le Bon’dur (1841-1931). O’na göre kalabalığa girildiğinde söz konusu kolektif şuur bireylerin akli melekelerini ve kişiliklerini siler ve bilinçaltı egemen olur. Kalabalıkların baştan çıkarmaya hazır olduğunu belirten ve aşırılığını vurgulayan Bon, toplumsal hareketlerin daha çok irrasyonellik durumu olduğunu savunmaktadır.

Polonyalı Yahudi sosyal bilimci Gumplowicz (1838-1909) de sosyoloji okulunun bir temsilcisidir; “toplumsal oluşumun gerçek öğeleri bireyler değil, topluluklardır” der. “Tarihte, bireylerin eylemlerindeki düzeni değil de zümrelerin hareketlerindeki düzeni” inceleme taraftarıdır. Ona göre “bireyci psikolojinin en büyük hatası insanın düşündüğünü sanmış olmasıdır. Bu yüzden düşüncenin kaynağını hep bireyde ararlar… Böyle bir görüş baştan aşağı yanlıştır: Çünkü düşünen birey değil toplumsal zümredir; insan düşüncesinin kaynağını, içinde yaşadığı toplumsal çevrede aramak gerekir… İnsan ruhu, insan düşüncesi, içinde bulunduğu toplumsal çevreden çıkmıştır.”

Tönnies (1855-1936) toplulukları akraba bağları ile oluşan ve bir amaç için bir araya gelen olmak üzere ikiye ayırır. Birincisinde bireysel irade ile toplumsal irade arasında bir fark olmadığını, bireysel iradenin kamu iradesi tarafından silindiğini söylemektedir. İkinci tür topluluklarda bireysel iradenin, bireysel kişiliklerin var olduğunu, bireysel çıkarların başta geldiğini, sözleşmeli dayanışma, ticaret ve kişisel mülkiyetin rastlanan olgular olduğunu savunmaktadır.

***

Birbirine taban tabana zıt denilebilecek iki farklı yaklaşım… Biri merkezi otoriteyi ve bu otorite altında bir vücut gibi organize olmuş toplumu, bunun uzmanlaşmış biçimi olan devleti, bu potada eriyip bütüne karışmış bireyleri kutsamakta; diğeri bunun bireylerdeki kişiliği ve kabiliyetleri körelttiğini, bireyin kendi sınavını veremediğini savunmakta. Biri, birey olarak kalmanın kurda kuşa yem olmak anlamına geldiğini, diğeri ise merkezi otoriteyi yüceltmenin ona dokunulamaz hale getireceğini, kişilikleri silikleştirip zayıflatacağını iddia etmektedir. Bir yaklaşım, bireyin de daha doğru hareket etmesi ve daha verimli olması için toplumsal ortak bilinç/aklın faydasına/üstünlüğüne inanmakta, diğer yaklaşım ise içten gelmedikten sonra dış baskının bir anlamı olmaktan öte hassasiyetleri körelteceğini savunmaktadır. Bu tartışma yüzyıllardır sürüyor ve ağırlık bir bu tarafa bir diğer tarafa meyledip gidiyor.

Anarşizmin, serseri başıboşluğa, vurdumduymazlığa, kaosa, kendi dışındakileri yok saymaya giden tarafını/versiyonlarını, toplumu hiçe saymasını, kuralsızlığı yüceltmesini göz ardı edecek olursak; bu iki uç, iyi ve kötü karşılaştırması olmadığı gibi belli ideolojilerin toplandığı uçlar da değil. Zira hemen her görüşten otonomiyi savunanlar çıktığı gibi merkeziyetçi toplumsallığı savunanlar da çıkmaktadır. Ayrıca çıkar ve hırs gibi faktörler, uçlar arasında bir tercihin tek nedeni olamaz. Örneğin dünyalık hırsı ve materyalist eğilim için otonominin en iyi alternatif olduğu söylenemez. Tam aksine merkezi ve güçlü otorite bunun için daha uygun bir zemin sağlayabilir.

Aslında her birinin, hem kendisi hem de karşı taraf hakkındaki iddialarında ciddi haklılık payları var. Bunlar, tarafların iddialarından kolayca anlaşılabiliyor. Toplumsalcılardan, bilincin ve düşüncenin bireye ait olamayacağı, bunların topluma ait olduğu iddialarında bile önemli haklılık paylarının olduğunu kabul etmek gerekir. Durkheim’in dediği gibi toplumsal değerler, kendi içine doğmuş olan bireye kendisini öyle veya böyle kabul ettirir. Bu nedenle de ortak bilinç, toplumsal otorite ve hegemonya oluşumuna son derece müsait bir tabiata sahiptir. Ortak ve merkezi güçlü yapılanmalar dışarıya karşı daha güçlü bir nitelik arz eder, ama yapıyı oluşturan bireylerin tek başlarına aynı niteliğe sahip olabilmesini sağlamaz; böyle bireyler güçlü bir ideoloji karşısında zayıftırlar. Bireyin yüceltilmesi ise toplumsal uyumu/huzuru tehlikeye atmakta kuralsızlığa davetiye çıkarmaktadır. Merkezi toplumsal yapılanmayı sırf hiyerarşi üzerinden değerlendirip reddetmek, bireylerin birbirlerine uygulayacakları haksızlıkları defetmenin garantisini sağlamamaktadır.

Toplumun doğru/hayırlı bir yapıya kavuşmasında her birinin avantajları vardır, ama aynı zamanda dezavantajlar da barındırmaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, önerilerinde, toplumun daha sağlıklı bir bütünlük içinde nasıl yapılanacağı, haksızlıklara, yanlış kararlara nasıl engel olup adaletin nasıl tesis edileceği endişesi ve arayışı içinde olup olmadıklarıdır. Her iki yaklaşımda da fıtratın bu endişeyi beşeri hırslara galip kıldığı noktalar vardır, doğruya isabet ettikleri yerler de işte o noktalardır.

Müslümanlardan da hem merkezi örgütlenmeyi hem de anarşizme yakın yapılanma biçimlerini savunanlar bulunmaktadır. Ancak genelde olduğu gibi Müslümanların eğiliminde de merkeziyetçi toplumsallık düşüncesinin ağır bastığını ifade etmemiz gerekir. Örneğin merhum Ercüment Özkan, “İslami ideolojinin… bağlıları aracılığıyla iktidara gelmeyi istediğini”; bunun ancak örgütlenmekle mümkün olacağını vurguladıktan sonra, “İktidar olmak dinlerin gıdasıdır. İktidarsız din gıdasızlıktan, besinsizlikten ölür” derken merkezi örgütlenmeye gönderme yapmaktadır.[18]

Putman’ın da dediği gibi toplumsal örgütlenme, “örneğin eşgüdümlü eylemleri kolaylaştırarak toplumun verimliliğini geliştiren güven, normlar ve ilişki ağları gibi” özellikler toplumsal bir sermayedir. Ve bu sermaye “öznel toplumsal normlar (güven), toplumun nesnel özellikleri (toplumsal ilişki ağları) ve sonuçların (verimlilik, etkililik) bir karışımı”dır. “Rahatsız edici olaylara karşı kolektif hareket etmek insanların birbirine güvenleriyle ilgilidir. Güvenin kaybolması toplumsal heyecanı da bitirir. Kriz dediğimiz şey de büyük ölçüde bu psikolojik koşullardan beslenir.”[19] Toplumun sağlam ve dirençli bir şekilde bir arada durabilmesi için bu sermayeye ihtiyacının olduğunu söylemek merkezi otoriteye doğrudan işaret etmiyor. Hatta daha çok bu sermayeyi oluşturmak için yapıya gönüllü katılımı ifade ediyor. Ancak bugün “Arap Baharı” üzerinden giden tartışmalarda da görüldüğü gibi Müslümanların hilafet modeline uygun bir toplum anlayışına ve ona giderken de devrimin “ideal tip”ine uygun bir devrimci hareket düşüncesine sahip oldukları görülmektedir.

Gerçi şunu atlamamak gerekir, Arap Baharı çerçevesinde ortaya çıkan hareketlerden de bir ders olarak çıkarılabileceği gibi organize olamamış ve bir lider çıkaramamış hareketlerin nereye doğru gelişeceğini tahmin etmek kolay değil. “Çünkü bir liderin failliğinde toplanmamış bir halk iradesinin her yanından çekiştirilmesi ve yönlendirilmesi mümkündür.”[20]

Anarşizm ve sosyoloji okulu adı altında dile getirdiğimiz yöntemden hangisinin sonuç almak için daha uygun olduğu üzerine daha fazla söz söylemenin gerekli olmadığı düşüncesindeyiz. Zira merkezi otoriteye dayalı yapıların zaafları da merkezi otoritenin bulunmadığı otonomi sisteminin kusurları da ve aynı zamanda sağladığı avantajlar da malumdur. Tercih edildiğinde her ikisinin de ciddi oranda ıslahına ihtiyaç vardır.

Müslümanların tercihlerinin çoğunlukla neden merkeziyetçi ve tek liderci bir yapıdan yana olduğunu anlamaya çalışmanın daha faydalı olduğu kanaatindeyiz.

Aslında merkeziyetçi/toplumsalcı yapılarla otonomi arasındaki tercihler döngüsel bir nitelik arz etmektedir. Bunun tarihi kayıtları daha gerilerde de bulunabilir örneğin site devletleri ile imparatorluklar arasındaki git-geller gibi… Fakat yakın tarihten yeterince materyal bulmak mümkün. 19. yüzyılda toplumsallığa, toplumun bireylerin toplamından öte bir şey olduğuna vurgu yapılmadan önce 18. yüzyılda savunulan şey otonomi sitemidir. Bu felsefi anlamıyla anarşizmi savunmak değildir ama imparatorluğun merkezi yapılanmasının doğurduğu fıtratı boğan zulme karşı otonomi savunulmuştur. Anarşizmin gelişmesi de aynı sosyal gerekçelere dayanmaktadır. Ulus-devletin doğuşunun imparatorluk çağından sonrasına rastladığını da hatırlatmaya gerek yoktur.

Bu, şu demektir: İktidar alanını alabildiğine genişletmek için merkezi otoriteyi hâkim kılmak isteyen bunun için de toplumu kutsayan, bireyin tek başına insan sınıfından bile sayılamayacağını iddia eden anlayışın meydana getirdiği tahribata/zulme karşı merkezi yönetimin ıslahını değil ilgasını savunan yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Ancak 18. yüzyılda merkezi idareye karşı oluşan hareketlerin estirdiği rüzgâr toplumda dirlik ve düzen bırakmamış her yer savaş alanına dönmüştür. Bu kaos ortamının topluma yaşattığı sıkıntılar, ruhsal boyuta ulaşan buhranlar toplumsallığın yeniden kutsanmasına neden olmuştur. Kural olarak zaten “gerginlik ve çöküş dönemleri kolektif davranış üretir.” Bu dönemde “çılgın kalabalıklar” tanımlaması yaygın bir ifadedir. Ayrıca site devleti gibi küçük yapılarda otoritenin zulmüne bir de dışarıdan gelen saldırılar eklenmektedir. Bu tür küçük yapıların birlikte hareket edememesi veya çok merkezli bir yapının hızlı tepki/cevap geliştirememesi gibi zaafları bulunmaktadır. Oysa büyük ve merkezi örgütlü yapıların, tek söz, hızlı karar alma, saldırıya anında tepki verme gibi tercihe şayan avantajları bulunmaktadır. Dolayısıyla bu yöntemlerden birinden zarar gören diğerini savunmakta ve bu döngü sürüp gitmektedir. Demokrasi denen yöntemin de henüz bu derde deva olduğu söylenemez.

Her iki yaklaşımda da olumlu ve de olumsuz yönler olduğu halde Müslümanların tercihi neden toplumsallıktan yana oluyor? İlk akla gelen sebep; yardımlaşmaya, Allah’ın ipine el-birlik sarılmaya, gücün zaafa uğramaması için ayrılığa düşmemek gerektiğine, Müslümanların birbiriyle ilişkisinin bir vücudun azaları gibi olduğuna dair ayet ve hadislerdir. Ancak gerçek şu ki, bu ayetlerden, yönlendirmelerden ve hatta “Medine devletinden” bir hilafet modeli çıkarmak bize ait bir çıkarımdır, vahyin doğrudan söylediği bir şey değildir. Bunu böyle anlamamıza neden olan ise daha çok dış faktörlerdir. Bu noktayı, Müslümanlar arasında yardımlaşma, birlik, kardeşlik, toplumsal düzen/itaat gibi konularla ilişkin ayet ve hadislerin neden böyle anlaşıldığının ve aslında ne demek istediğinin, müstakil bir makalenin konusu olmaya daha uygun olduğunu belirterek geçelim.

Toplumun ve toplum içinde yok olmanın kutsiyetine vurgu yapan söylemlerin toparlanma döneminde dile getirildiğini belirtmiştik. Ve biz de “İslam imparatorluklarının” da varlığına dayanarak/güvenerek 11. yüzyılda başladığımız uykudan 19. yüzyılın ortalarında uyanmaya başladık ve halen bir toparlanma telaşı içindeyiz. Tek parça bir imparatorluk düşüncesinden sonra yine bütün ümmetin bir çatı altında toplanacağı bir geleceği hayal etmekteyiz. Çünkü toplumun yapacağı iş ve göreceği işlevden önce ve öte, kendisinin kutsal olduğunu düşünmeye devam etmekteyiz.

Ayrıca geçmişimizde otonomiye ilişkin tecrübeler son derece sınırlı. Oysa en büyük ve dünya çapında etkinlik göstermiş devletler hep tek kişilik idareler şeklinde yapılanmış. Hangisi daha iyidir diye geriye doğru baktığımızda birine ilişkin birçok örnek görülebilirken diğerine dair önemli somut bir veri bulamamak bir eğilimin oluşmasına da neden olmaktadır.

Daha büyük ve tek ses olmanın beşeri zaafları daha çok okşayan bir şey olduğunu da teslim etmek gerekir. Düşmanlara korku salma, dostlara ise güven verme konusunda bir aile kadar uyumlu ama olabildiğince de büyük bir toplumun her bakımdan sağladığı avantajlar vardır.

Merkezi idarelerin otonomi yapılarına göre toplumsallık konusunda daha kolay bir tercih olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Gerek karar alma süreçleri gerekse alınan karaları süratle ve etkin bir biçimde uygulama konusunda merkezi idareler kıyas kabul etmez bir üstünlüğe sahiptir. Oysa otonomilerde veya bireysel tercihlerin önemli sayıldığı ve onlara da başvurulduğu yapılarda karar almak ve uygulamak hem çok zor hem de “istenen” yönde karar çıkarmak riskli bir durumdur. İyi bir sonuç çıkarmak isteyenin günlerce uğraşıp kulis faaliyetleri yapıp sonunda da karara razı olması gerekir. Elbette daha zor bir durum…

Yapılanmanın Yapısal Problemleri

Gelelim ana sorunumuza; cemaatleşmek, yapılanmaya ilişkin şikâyette bulunduğumuz problemleri yapısal olarak taşımakta mıdır? Bizim kanaatimiz cemaatleşmenin bu problemleri yapısal/anatomik olarak taşıdığı yönündedir. Şüphesiz ki Allah yolunda mücadele etmek; ayrılığa düşmemeyi, Allah’ın dinine el-birlik olarak sarılmayı, velayeti, hakkı ve sabrı tavsiye etmeyi, bir vücudun azaları gibi birbirinin derdine deva olmayı/eksiğini tamamlamayı gerektirir. Mücadelenin gerekli olduğunu düşünen hiçbir Müslüman, bunlarsız bir mücadele tahayyül etmez, tam aksine binanın fonksiyonel bir tuğlası olmayı arzu eder. Zaten problemlere kaynaklık eden şey de bu prensiplerden/sorumluluklardan hiçbiri değildir. Sanıyorum burada cemaat ve cemaatleşmeden kastımızın, toplumsal bir bilince/ümmet bilincine sahip olmak ve onun gereğince davranmak olmadığını; İslam’ın, kendine has bir yorumu etrafında bir yapı teşekkül ettirmek olduğunu söylememize bile gerek yoktur.

Her ne kadar yardımlaşma, zulme karşı birlik olma, beraberlik, mücadelenin hakkıyla ifa edilmesi için gerekli donanıma sahip olma gibi yukarıda saydığımız ilkeler, cemaat olmanın altında yatan gerekçeler olarak ileri sürülüyor olsa da belli bir cemaatin varlık nedeni bunlardan ibaret değildir. Varlık gerekçesi olarak ileri sürülen bu ilkeler geneli değil belli bir kesim Müslüman’ı ilgilendirmekte/içine almaktadır. Bu prensiplerle kast edilen şey, bütünleşmekten çok ayrışmadır. Ayrışmadan kastımız, sıkı kriterler, aranan özelliklerdeki incelik sebebiyle veya ağır disiplinden dolayı belli sayı ve nitelikteki insanın diğerlerinden doğal olarak ayrışması değildir. Cemaat oluşumunu sağlayan asıl saiklerin, birlik, bütünlükten çok ayrışma üzerine kurulu olmasıdır.

Cemaati oluşturan, insanların bir araya gelmesini sağlayacak ilkeler değildir. Cemaati asıl, diğerlerinden ayrıldığı özellikleri, yönleri oluşturur ve bir arada tutar. Birliği vurgulayan genel ilkeler, cemaatin bu kendine has vasıfları çerçevesinde bir anlama kavuşmaktadır. Her cemaat aynı şeyi söylüyor, aynı vasıflara sahip bulunuyor olsa çağrısını duyanlar neye göre tercihte bulunacaklardır ki? Böyle bir durumda ancak liderin veya vaizin vasıfları, cezp edici yönleri tercih sebebi haline gelir ama bu tür bir tercihin uzun ömürlü olması beklenemez. Diğerlerinden farklı olmalı ve farklı bir şeye çağırmalıdır ki, etrafında kendine has insanlar toplayabilsin. Buradaki farklılık ve ayrışmadan kasıt, genel insan toplumu içinde değil kendini İslam’a nispet eden bütün kesimler içinde bir farklılık ve buna bağlı bir ayrışmadır.

“Biz farklı bir şey söylemiyoruz, çağlar boyunca tekrar edilen mesajı tekrar etmekten başka bir iddiamız yok” diyerek “farklılığı” bir zül olarak kabul edenler varsa yapmaları gereken en makul şey, yeni bir teşekkül için onca meşakkat içine girmeden, sarf edecekleri zamanı, enerjiyi hazır bir çatı altında yeni olmanın kaybettirdiklerine maruz da kalmadan sarf etmeleridir. Ayrıca velev ki üstün meziyetleri olsa bile söyleyecek farklı bir sözü veya mesajı/iddiası olmayanların çıkıp ayrı bir yapılanma yoluna gitmesi, kişiliklerle, beşeri zaaflarla ilgili problemlere, dolayısıyla da yapısal problemlere işaret etmektedir.

Cemaatleşmek, hakkın yegâne temsilcisi olma iddiasını zorunlu kılar. Hak dinin tek olması gibi onun tezahürünün de tek olması gerektiği bu sonucu ortaya çıkaran ilk önermedir. Hak dinin yorumu/tezahürü tek olduğuna ve aynı zamanda yeni bir yapılanma teşekkül ettirmek de gerekli olduğuna göre mevcutlardan hiçbirisi hakkın temsilcisi olmaya ve yanında mücadele verilmeye layık değildir. Bu, başkalarının her söylediğinin batıl olduğunu, haktan hiçbir şey taşımadıklarını düşünmek anlamına gelmez. Tam aksine birçok yapıyı kendine yakın hissedebilir, kimi fikirlerinden istifade edebilir, bazı uygulamalarını örnek alabilir. Fakat bütün bunlar onu hakkın bir temsilcisi olarak görmeye yeterli değildir. Kimisi şu sebeple kimisi bu sebeple batıl/cahili özellikler taşımaktadır. Bunun için de onlarla birlikte hareket etmek doğru değildir, yardımlaşmak olabilir ama davetin muhatabı olarak görülmeleri daha doğrudur. Oysa asıl olması gereken, leke taşımamak, pürü pak olmaktır. Bu da ancak içinde bulunulan yapıda tezahür edebilmiştir.

Hiçbir cemaat hakkın tek ve yegâne temsilcisinin kendisinden ibaret olduğunu doğrudan doğruya söylemez. Ancak “yeni bir teşekkül içine girmek ve hakkın tek tezahürü olur” demekle zımnen benden başka doğru yoktur, hakkın yegâne temsilcisi benim demiş olur. Aksi olsaydı mevcutlardan en doğru gördükleri birini destekleyip güçlendirmeleri, onlarla güç birliği oluşturmaları beklenirdi.

Oysa görülen ayrışmadır ve ayrışma sebebiyle cemaatler arasında geçişlilik bile yoktur. Bir cemaate mensupsanız siz oraya aitsiniz demektir. Başka bir yapının etki alanına giremezsiniz, belki yardımcı olabilirsiniz ama aynı anda onun adına da çalışamazsınız. Eğer iş yapabilecek enerjiniz, zamanınız ve kapasiteniz varsa onu burası için harcamanız gerekir. Başkalarına iş görmek için ekstra zamanınız oluyorsa, içinde bulunduğunuz yapının üzerinizdeki sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmemişsiniz demektir.

Cemaatler, kendi mensuplarını kendi hâkimiyet alanları olarak görmektedir. Bu alanda hem sözün kendilerine ait olduğunu hem de bu alana başkalarının müdahale hakkına sahip olmadığını düşünmektedirler. Bu kuralı ihlal etmek, yapılar arasında çeşitli problemlere bile yol açabilir.

Demek ki cemaat, farklılık ve doğrunun tek temsilcisi olma iddiasının bizatihi sebebidir veya bu iddianın somut delilidir. Dolayısıyla hem cemaatin gerekliliğini savunmak hem de Müslümanlar arasında birlik beraberlik çağrısında bulunmak çelişik bir durum arz etmektedir.

Bizce cemaatleşme hiyerarşi ile ilgili sıkça gündeme getirilen problemlere de bizatihi kendisi kaynaklık etmektedir. Bu problemleri, lider sultası, farklı düşüncelerin bu sultayı zorlayacak bir niteliğe sahipse dışlanması, bireylerin ancak bu bütün içinde bir varlık ifade etmesi, kişiliklerin silikleştirilmesi, emir komuta zincirine benzer hiyerarşik ilişkilerin oluşması, düşüncenin bile tepeden aşağıya doğru oluşturulup söylenene göre fikir sahibi olma/fikir değiştirme gibi başlıklar şeklinde özetleyebiliriz.

Müslümanların zihnindeki cemaat anlayışı piramit şeklindedir, emir sahiplerine kesin itaat esasına dayanır, bir çeşit devlet yönetimine benzer, belirli bir programı ve somut hedefleri vardır. Bu zihniyeti oluşturan en önemli model Medine İslam Devleti’dir. Buradan devşirilen modele göre; peygamber, otoritenin merkezi ve tek kişilik oluşunu, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer üst düzey danışma kurulunu veya liderlik kadrosunu, kimi ifadelere göre beyin takımını temsil etmektedir. Onlara yakın olan Ali, Ammar, Zeyd, Bilal gibi az sayıdaki ikinci bir halka ise öncü cemaati oluşturmaktadır. Bununla ilgili olarak, bu okumanın doğru bir okuma olmadığını belirtmekle yetineceğiz.

Bu ilk üç aşama neredeyse bütün cemaatlerde standart bir şeydir. Bundan sonra verimliliklerine, yakınlıklarına göre tebaa gelir ve bu tebaa sempatizanlara varana kadar genişler. Kabaca bakıldığında bunda yadırganacak bir şey yoktur. Bir insan topluluğu başka nasıl idare edilir ki? Mecburen idare eden bir merkez ve bu idareye yakınlıklarına ve iş yapma biçimlerine göre insanların sıralandığı bir yapı doğal sürecin zorunlu sonucu gibi görünmektedir. Ancak cemaatlerdeki yapılanma bir toplumun veya devletin yapılanmasından biraz daha farklı işlemek durumundadır.

Cemaatin algılanışında, lider, organizasyon, program, disiplin gibi tıpkı namaz kılan cemaate benzer standartlar bulunmaktadır. Örneğin Arap Baharı’na getirilen eleştirilerden birisi de bunlardan yoksunlukla ilgilidir. Yani bir lider etrafında toplanmış bir hareket olmamaları… Dağınık olmamak, belli bir amaca matuf olarak ve de verimli bir şekilde çalışmak topluluk için de aranan ve güzel bir haslettir. Böylece topluluk her rüzgârın peşinde eğilmekten de kurtarılmış olur. Bilinçli tercihlerle bilinçli hareket eder. Bütün bunların başarılmasında liderin/liderliğin icra edeceği önemli fonksiyonlar vardır.

Fakat cemaat ve lider dediğimiz hemen her yerde/yapıda neden karşımıza eleştirilemez, değiştirilemez, aşılamaz bir kadro ve daha da özelde bir kişi çıkmaktadır? Sadakatle çalışmak, ilerlemek, yükselmek, paye almak anlamına gelirken; neden yönteme, kadroya, yapılan işlere yani cemaati cemaat yapan herhangi bir şeye eleştiride bulunmak ve bu eleştiri üzerinde ısrar etmek, dışlanmakla, ikinci bir yapı teşekkülü ile sonuçlanmaktadır?

Kanaatimizce bu tür problemlerde, cemaatin teşekkül biçimi ve cemaatin algılanışının bu teşekkül biçiminden etkileniyor olması önemli bir rol oynamaktadır. Şöyle ki; cemaatin oluşumu, belli bir inanç etrafında toplanmış, belli hedefleri ve programı olan bir grup insanın, organize olmak için çare geliştirmesi, bir lider edinmesiyle nihayete ulaşan bir süreç değildir. Cemaat, ideali olan kişi/kişiler etrafında toplananların organize olması şeklinde teşekkül eder. Önce, tabi olanlar değil, çağıran/davet eden, kişi/birey vardır. Aslında bu gayet olağan bir durumdur, varlığın doğasının gereğidir. Bir çağrıya, mesaja sahip olan, inancının gereği olarak dünya görüşünü yaymanın mücadelesini verir ve icabet edenlerden oluşan topluluk, gelişimine bağlı olarak kendi içinde bir organizasyona dönüşmeye başlar. Sorun teşekkül eden kısım ise tabi olanların varlığından önce tebarüz eden davet edicinin icabet edeceklerden oluşacak topluluğun doğal, zorunlu ve tek lideri olarak kabul edilmesidir. Bunun böyle olması gerektiği veya böyle olduğunda sorun yaşanmayan örneklerden söz edilebilir. Örneğin peygamberler, başlattıkları hareketin doğal ve tartışılmaz lideridir. Ancak unutmayalım ki, din konusu hariç Hz. Peygamber, toplumun herhangi bir bireyi gibi davranmaya ne kadar çok özen göstermiştir. Yine buna riayet etmeye çalışan başka liderler de olmuştur. Ancak cemaatlerin, bir düşünceyi paylaşmakta olan insanların organize olma ihtiyacının ürünü olarak değil, kişi etrafında toplanmaktan teşekkül etmesi önemli bir noktadır. Bu nokta, cemaatin, cemaati oluşturan müntesiplere değil, önayak olan, derleyip toparlayan, etrafında toplanılan kurucuya ait bir şey olarak algılanmasının da nedenidir. Doğal olarak da mülkü üzerinde tasarrufta bulunmak, sahibinin hakkı olarak görülmektedir. Buradan da şirkete benzer modeller çıkmaktadır. Bunun için de liderin ne yönlendirilmesi, eleştirilmesi ne de değiştirilmesi mümkün değildir. Liderin değiştirilemeyeceği ilkesi, kadronun eski kurucularından birinin liderle değiştirilmesine bile engel teşkil etmektedir.

Model, hilafet veya imamet modelinin minyatürize edilmiş halidir. Ama liderin yetkilerinin niteliği minyatürize edilmemiştir. Kurucuya ait yetkiler ancak ölümüyle birlikte yeni gelecek olana devredilebilir. Genel kanaat, yeni gelenin de selefinin yetkilerine/dokunulmazlığına sahip olması yönündedir. Fakat fiili durum, haleflerin daha dokunulabilir olarak düşünüldüğünü göstermektedir. Bu algılayışta kurucudan sonra rekabetin önünün açılmasının payını göz ardı etmemek gerekir.

Genel algı, cemaatin lidere özdeş olduğu şeklindedir. Bu, müntesiplerin zihninde de böyle olduğu için aslen diktatör bir karaktere sahip olmayan liderlerin yapı içinde konumlandırılması bile otoriter bir algıyla fonksiyonelleştirilmektedir. Başlangıçta eşit mesafelerde olan cemaat içi ilişkileri, zamanla hiyerarşiye dönüşmektedir.

Lider-cemaat özdeşleştirmesinin önemli sakıncalarından biri de cemaatin, kapasite, kabiliyet, verimlilik gibi hususlarda liderin vasıflarıyla sınırlı olmasıdır.

Sonuç

Öyle anlaşılıyor ki, bugün cemaat olmak demek şikâyet ettiğimiz problemlerle malul olmak demektir. Bunda, toplumsallığın/toplumun, organize yapıların, liderliğin kutsanması, tarihi geçmişimizin hilafet/imamet modeliyle şekillenmiş olması, üretkenliğin değil hazırcılığın alışkanlık haline gelmesi gibi birçok sebep sayılabilir. Bu sebepler, yapılanmanın kodlarına işlemiş, cemaat olmayla özdeşleşmiş vaziyettedir.

Oysa diğer yandan yapılanma, mücadelenin hem doğal/kaçınılmaz hem de gerekli bir unsurudur. Anarşizmin hiyerarşik yapılara getirdiği eleştiride haklılık payı ve söylediklerinden alınabilecek dersler olmakla beraber İslami mücadele ve yapılanma için derde deva bir model olmadığı da görülmektedir.

Öyleyse Müslümanların, cemaat yapılanma biçiminin yerine daha farklı toplumsal hareket modelleri geliştirmeleri gerekmektedir. Bugün yönetim biçimi olarak krallık modelleri ve ona benzer hilafet modeli üzerinde ısrar etmek nasıl anlamsız ise cemaat yapılanma biçimi üzerinde ısrar etmek de o nispette anlamsızdır. Zira Müslümanların ihtiyacını karşılayamamaktadır. Bu modelle ne vahdeti sağlamak, ne sorumluluğunu bihakkın yerine getirebilecek bireyleri yetiştirmek, ne de sorunların çözümü için etkin bir iletişim imkânı yakalamak mümkün görünmemektedir.

Bu modelin bugün ihtiyacı karşılayamadığını, problemleri çözemediğini söylerken geçmişte bunu yapabiliyordu, biz geliştik ve artık yeterli gelmiyor demek istemiyoruz. Tam aksine geçmişte de ihtiyaca uygun bir model değildi. Asla bir araya gelmeyen ve her biri bir din haline gelmiş mezheplerin yani cemaatlerin oluşumu aynı zihniyetin/modelin ürünü değil midir? Yani yöntem gibi problemler de kadimdir.

Bu kadar kadim/köklü problemlere, onların üstesinden gelecek bir model geliştirmek öyle kolay bir şey değil. Teoride olsa bile en azından pratikte kolay değil.

Şikâyet ettiğimiz problemleri terk ederek işe başlarsak faydalı bir model/modeller üretme sürecini de başlatmış olabiliriz.

 

 

[1]  Yeni Toplumsal Hareketler, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2345, http://eogrenme.anadolu.edu.tr/eKitap/SOS309U.pdf

[2]  Orta Doğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler, Alev Erkilet, Hece Yayınları. S. 31

[3]  Alev Erkilet: 32-34

[4]  Yeni Toplumsal Hareketler, Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2345

[5]  Alev Erkilet: 35-39

[6]  Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2345

[7]  Alev Erkilet: 40

[8]  Erkilet: 33

[9]  (Buhari, Edeb, 27; Müslim, Birr, 17)

[10] “Her hizip kendinde olan ile övünmektedir.” (30-Rum: 32)

[11] “İşte onlar şeytanın hizbidir.” (58-Mücadele: 19)

[12] “İşte onlar Allah’ın hizbidir.” (58-Mücadele: 22)

[13]   http://www.islah.de/menhec/men00018.pdf

[14] http://www.isyan.8m.com/anarsizm_nedir.htm

[15] http://tr.wikipedia.org/wiki/Anar%C5%9Fizm

[16] http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/anar%C5%9Fizm

[17] Bu başlıkta başvurulan kaynak ve alıntıların yapıldığı eser: Sosyoloji Tarihi, Prof. Nurettin Şazi Kösemihal, Remzi Kitabevi, S. 147-212

[18] (Dindar-Dinci, İktibas, sayı 184, S:8-10), Orta Doğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler, Alev Erkilet, Hece Yayınları. S. 199

[19] Karizma Zamanları, Yasin Aktay, Timaş, S. 39-40.

[20] Karizma Zamanları, Yasin Aktay, Timaş, S. 18.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir