İslami Mücadele ya da Yola Koyulmadan Uçuruma Düşmek / Ali ÖNER

“Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz

Divanelerin hemdemi divane gerektir.”

Ziya Paşa

Havada bir sis bulutu var. Bir metre ön, ya görünüyor ya görünmüyor. Buna rağmen ulaşılması gereken yerler var. Yol tekin değil. Her an bir uçurum kucağına alabilir. Sis yetmiyormuş gibi, gidilen yol sığ ormanlıklarla kaplı. Tabiri caiz ise balta girmemiş bir yer var. Yolu şaşırmak bu ormanlara dalmaktır. Daldığında burada asıl olana ulaşmak zor görünüyor. Onun için uyarılar peş peşe geliyor. Her bir uyarı bir meşrebin temsilcisi. Onun için tavsiyeler çeşitlilik göstermekte. Bazen tavsiyeler tasfiyeye rahatlıkla dönüşebilmekte. Bu metinler, içinden çıkılmak üzere verilmiş. Onun için iyi tetkik edilmeli. Üzerinde konuşulacağı ya da yazılacağı bir şey, telafisi mümkün olmayan bir maceraya sürükleyebilir.

Yol tekin değil dendi ya, bunu biraz açmak gerek. Girilen yol, sonunun belli olmamasından kaynaklanıyor. Bir yol var, ama bir metre sonrasında bu, bin yola ayrılmakta ve yüründükçe de ayrışmalar baş gösterip, her bir yol yine yüzlerce yola dönüşmektedir. Böyle uzayıp gitmektedir. İlk adım, cennet bahçelerinden bir bahçeye çıkacağı gibi, cehennem çukurlarından bir çukura da sürükleyebilir. Kafanın karışıklığı gibi, sunulan bilginin karışıklığı ve yanlışlarla hercümerç edilmesi de yolculuğu bir tehlike haline getirmektedir. Bunun içindir durgunluklar. Bunun içindir birçok mesele içinden çıkılmaz bir sorun olarak önümüzde durmaktadır.

Ezbere söylev bir maharetmiş gibi, ortalığı kavurduğundan, hakikatler ortalıkta bir betona dönüşmektedir. Yapılmaya çalışılan şey, gerçekliğin etrafından dönmektir. Bunu sonraları bir tavafa muadil görmeye başlayanlar var. Sonra herkesin kutsalı, anlam ve yer kaymasına uğramaktadır. Önemli olan gerçeklik değil zaten. Ezber, hayatın merkezine oturunca, vahyin kendisi uzaklaşmaktadır. Sonra birileri onu ulaşılmaz kabul etmeye, diğerleri ise, sırf kullanım açısından ona yaklaşmayı uygun görmektedir. Paradigma bu şekilde olunca, yolcu yolun neresinden gideceğini bilmez ve şaşkın bir şekilde etrafında dönüp durmaktadır.

Yol sadece sis değil. Karlı ve soğuk hava nedeniyle buza dönüşmüş. Adım atılacak gibi değil. Ama yürümek gerek. Gerek diyorum, çünkü yürünmesi isteniyor. Bu kadar metnin masaya konmasının sebebine gelince; bu metinler yolun kullanma kılavuzu olarak görülmesi istenmesindendir. Bir baskıdır başını alıp gidiyor. Herkes bunu farklı mahallelere çekiyor. Güçlü taraf, haklı taraf olarak kendini gördüğünden, tüm baskı ve dayatmalarını hafifçe göz ardı ettiriyor.

Bilim saptırıldığından, okuyanın “vali olup”, “adam olmadığından” ortaya konan argümanlar, rahatlıkla manipüle edilebiliniyor. Cehalet dediğimiz şey, kendini kaybetmekle kalmadığı gibi, isim değiştirerek bilimsel bilgiye dönüşmesi yetmediği gibi, nefsi arzu ve istekler bilimsel yayınlar olarak önümüze konmaktadır. Televizyonlarda arzı endam eden beyefendi ve hanımefendilerin konuşmaları ve sık boğazlamalarını gördükçe cehaletin nasıl bir sınıf atladığına şahit olmaktayız.

Cehalet, bilginin bilgisizleştirilmesinin yanında, nadan bir duruş sergilemenin ön adı olmuştur. Bu kendini bilmezlik alıp başını gitmiştir. Bu tartışmalara bakıldığında aklı başında olanların neden her oturuma katılmadıklarını anlayabiliyor. İsimlerini önüne birçok sıfat konmuş olmasına rağmen, kaba saba kişilerle iki laf edilemeyeceğini Ziya Paşa ne güzel ifade etmiştir: “Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz / Divanelerin hemdemi divane gerektir.” Yani; haddini bilmez ve kaba kişi ile sohbette aynı özellikteki kişi lezzet alır. Böyle olunca da delilere yakın arkadaş/dost deli gerektir.”

Halk arasındaki cahil tabir edilen kişi, içinde bulunduğu durumun farkındadır. Okuyamamıştır. Ama nasıl oturup kalkacağını bilir. Oysa Kur’an-ı Kerim cahil kavramını farklı şekilde kullanmaktadır. Ebu Cehil, okuryazardır ve Mekkelileri yönlendirecek kapasiteye sahiptir. Ona bu özelliği sağlayan şey, gerçekler karşısında kabalaşması, inatlaşması ve gerçekliği yok etmek için baskı oluşturmasıdır. Böylece cehaletin babası olma unvanını almıştır. Bugün onun yolunu bilimsel bilgi adına yürüten nice cahilcikler vardır. Kafalarını deve kuşu misali kuma gömmüş ve toprağın üzerinde ne olup bittiğinden haberleri yoktur. Yapmaya çalıştıkları tek şey, yerin üstünden, yerin altına gelen seslerden hareketle fikir yürütmektir. Bunu bazı temiz kelimeleri kirleterek ve anlam kaybına uğratarak yapmaktadırlar. Bunun için çeşitli yollar arşınlanmakta ve de arşınlatmaya çalışmaktadırlar. Bunun o mahallede veya bu mahallede olması fark etmez.

Mahalle çokluğuyla boğuşmanın yorgunluğunu günden güne taşıyarak, bir oda dolusu endişe taşımaya başlamamız bundandır. Birileri, mahalle arası geçirgenliğin yoksandığı çığırı açarak bir mevzi edinme uğraşısında basamak atlamanın meydan okumalarını yapmaktadır. Böylece boz bulanık suda balık avlanmayacağını bilenler kenara çekilecek ve arena boşalacaktır. Boşalan yer için yeni kurallar yazılacağından, bu kuralları yazmakta, orada bulunanlara kalacaktır. Böyle olunca da yola koyulmadan uçuruma düşmek yakamıza yapışmaktadır. Yakaya yapıştırılan bu kirin çıkartılması çok kolay görünmemektedir. Nedenine gelince; her mahallenin çıkarı gereği başkasına hayat hakkı tanımama gibi bir misyon yükletilmesinden kaynaklanmış olmasıdır. Mahalle bireyleri yan yana geldiklerinde kaynaşma sorunu yaşamadıkları halde, kazılan mevzilere yerleştirildiklerinde, ağızlar barut kokmaya ve kelimeler birer kurşun gibi çıkmaya başlamaktadır.

Olay kızıştırılmaya çalışıldıkça, mahalleli galeyana gelmeye başlamakta ve ağızlarından çıkanı kulakları duymamaktadır. Yıllarca ve kibarca komşuluk yaptığı Ayşe teyze bir düşüncenin veya ideolojinin militanı gibi görmek ve onun bertaraf etmek için bütün yollar mubah görünmeye başlamaktadır. Ne oldu da böyle bir hezeyanın içindeyiz. Bu genel anlamda orada yaşayanların düşünceleri değildi. Herkes herkesin ne düşündüğünü ve nasıl yaşadığını bilmekte idi. Fakat bu seferde birilerin işi tıkırında gitmiyordu. Güneşi balçıklamak ve ayı taşlamak gerekiyordu. Bunun için geceleri karabasanlardan bir ordu oluşturuldu ve bütün rüyalar basılmaya başlandı. İlginç rüyalar ve yeni yorumcular mahallenin altını üstüne getirmişti. Artık kim kimdir bilinmiyor ve kim nerede durmakta karıştırılıyordu. Bir tartışmadır alıp başını gidiyordu, o sakin ve durağan mahallede. Böyle olunca da her biri bir mahallede bir gece kondu edinmeye başladı.

Bütün bu tartışmalar sosyal bilimler üzerinde yürütüldüğünden, kimin algısındaki sosyal bilimler sorusu sorulmadan edilemez. On sekizinci yüzyıl kafasıyla bugünün değerlendirilemeyeceği söyleyen batılı sosyal bilimcilerin varlığı “taraf olmayan bertaraf edilir” anlayışına sahip tipleri rahatsız etmektedir. İman ettikleri değerler, kendilerinin oluşturmuş oldukları modern cahili algılamalarına ters düştüğünde, saldırganlaşmaya ve “vali olma” durumunu sergilemenin bir adım ötesine geçememektedir. Bu doğmanın içinde kısılıp kalmalarının temel nedeni hayatı ve zamanı anlayabilecek kapasiteye ulaşmamalarından kaynaklanmaktadır. Mahalle horozluğunu sürekli üstlenmenin ve bunu cebren elde etmenin mutluluğunu yaşarken, buna gelebilecek eleştirilerin sesi yükseldiğinde ise, birilerine görevi ihale edip, balans ayarı çekmektedirler. Böylece oynayan taşlar sabitleştirilip, yerinde oynamamaları sağlanmaktadır. Diğerleri ise; bir seçimlik güçlerin arkasına sığınarak “kutsal devlet” paranoyasına sığınarak özgürlükleri görmezlikten gelip, urganın boyunlarına geçmesini beklemektedir.

Oyuncu sürekli değiştirilmektedir. Olmadı oyunda değiştirilir. Tavsiye üretilir. Tavsiye kendi özelliğini yetirdiğinden olacak ki, emir telakki edilerek, “leş bırakmaktan” konuşulmaya başlanır. Mesele bir fiilin yapılıp yapılmaması hakkında kanaat belirtmenin çok ötesine taşmış durumdadır. Kan ve para üzerine yeni tozlanmış beyaz imparatorlukların oluşmasına engel teşkil edecek olan her şeyin tasfiye edilmesi sürecinin başlatılmasıdır. Mahalleli mahallesinden uzaklaştırılmaktadır. Bu bazen fiziki, bazen de duygusal olarak gerçekleştirilmektedir. Gereksinimleri belirlemek başkaların elinde olduğundan yüreksiz bir yaşamın süründürülmesinden başka bir şey değildir artık hayat.

Oysa tasfiye; saf hale getirmekti yüreği ve temizlemek ve arındırmaktı tüm kötülüklerden. Nefsanî ve şeytani tüm istek ve arzulardan uzak olmak tasfiye olarak nitelendirilirdi. Oyda çıktığı yolculukta, uğradığı saldırı onu nereden nereye getirdi. Nefsanî ve şeytani arzulardan uzak olmaktan çıkıp hayata karşı kişiyi diskalifiye etmekte buldu kendini. Onun için konuşulanlar netleşmiyor. Anlamaktan aciz bir şekilde bakılıyor gözlerimizin içine.

Yolculuğun berrak bir havada olmaması temennisi, önlerini görebilecek insanları istememelerinden kaynaklanmaktadır. Tavsiyelerin ortaya çıkması bundandır. Bazı zevatların bu sisli havada bazı şeyleri ortaya atmaları ve toplum mühendisliğine oynamaların altında yatan gerçeği hiçbir zaman konuşmamaları, kendi zavallılıklarındandır. Bu zavallılıklar, dönüşmedikleri, bu dönüşmemelerinin temel kaynağı da inanmadıkları bir şeyin savunusuna kapılmalarıdır. Bir sürü şeyin ortalığı kavurması, çeteler ve çetecilerin zirve yaptığı bu dönemde meydanın sislerle kaplı olması kadar doğal bir şey yoktur.

İki yönlü olaylar yürümektedir. Kullanılan dilin düzeysizliği bizde ve onlarda hesabı yapılarak sineye çekilmektedir. Eleştirilen ve yanlış telakki edilen şeye dönüşme başlamış ve fark edilmemektedir. Bizdendir anlayışının yanlışlığı burada yatmaktadır. Seviyesiz dili hangi mahalle kullanırsa kullansın, karşı çıkması gerekenler, sahip oldukları kanaatleri, karşı çıkışlarını engellemektedir.

Benzememek ve benzeşmemek, farklılığımızda yatmamaktadır. Bunun en temel özelliklerinden biri de kuracağımız iletişimin düzeyli olmasıdır. Kim hangi dili kullanırsa kullansın, bize vazedilen dilin dışına çıkılmamalı, çıkılmaması gerekir. Bunu dışına çıkıldığı vakit eleştirilen, düzeysiz olarak nitelendirilenden fark ne olacak. Bu mahalle bunu hoşuna giden bir unsur olarak kabul edebilir ve bu mahallenin çocuğu olunabilir. Eleştiriler adaletsiz olmamalı, ikisine de yanlışlarında eşit mesafede olunmak zorundadır. Hatta kendi evindekilere daha acımasız davranılmalı ki, kendini bulabilsin yanındaki.

Bugün içinde bulunduğumuz duruma bakılırsa, mahallelinin ipinin ucunun kaçtığı rahatlıkla söylenebilir. Birileri iple oynağında, bir bakıyorsunuz meydanlarda insanlar inanmadıkları naralar atmaya başlamaktadır. İp başka bir şekilde çekildiğinde meydanlar boşalmakta ve karşı çıktıkları emperyalizmin kucağında kendilerini bulmaktadırlar. Bağırıp çağıranlar ağızlarından çıkan sloganların kime hizmet ettiğinin bilmiyorlar. Bilgisizliğin bu kadar ayağa düştüğü bir başka zaman olmasa gerektir. İnsanın bilgiye ulaşmak için zahmet etmediği ve her şeyin bir tuşa dokunmak kadar kolay olduğu bu zamanda, üniversitelilerin konuşmaları, sulu kule sokağını aşmadığı görünmektedir.

Bütün bu hengâmenin içinde iki mahallenin de çok nezih bir ortam oluşturduğu söylenemez. Baskıyı dillendirme cesaretini gösterenlere rastlamak çok azdır. Bunu dillendirdiklerinde, sel baskınına uğrarlar. Tipiye yakalanır ve bu felaketlerin, bir gerçeği ifadelendirmenin sonucunu nasıl etkilediğine şaşırırlar. Böyle olunca da, adımlar ona göre atılır. Asıl baskının bu olduğunu da artık kimse korkudan dile getirmez. Güçlünün baskısının tadı bir başka oluyor tabi. Bütün yazılı ve görsel iletişim araçlarına sahip olununca ve orada her köşeye bir tetikçi yerleştirilince işler böyle yürüyor. Diğer tarafta hukuk ayaklar altında heba olup gitmekteyken kimseden ses çıkmıyor. Objektif davranmaları gerekenler, en militan tutumlarını sergileyerek, bedenlerine bağladıkları bombaları gittikleri her ortamda patlatıyorlar. Arkalarında binlerce ölü bırakarak mahalleyi şaşkına çeviriyorlar. Tetikçiler ve canlı bombacılar el ele verince, mahalleli ne yapacak, kafasına doğrultulmuş namlunun arkasındakinin ağzından çıkana “evet” anlamında kafa sallamak başka.

Bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi bu mahalle bunu hakkı olarak kabul ediyor. Bilgiyi kaynağından değil, üçüncü ve dördüncü anlatanın algısıyla anlıyor. Bundandır militanlığı, kıblesi olarak gördüğü yere, işine gelmediğinde tükürmesi de bundandır. O mahalle böylede, öbür mahalle bundan farklı mı davranıyor. Her cephenin kendine mahsup kutsalları vardır. Herkes bu kutsalların beşinden koşarken, öbürünün kutsalına saldırıyı bir şeref olarak telakki etmektedir. Söylenenin ne olduğu önemini kaybetmeye ve kimin söylediği önem kazanmaya başladı. Bilgi bir uğraş ve zaman gerektiğinden, kimsenin bu kadar zamanı olmadığından birilerin sipariş verdiği kanaate konmak daha kolay gelmektedir. Çünkü bunun için düşünmen gerekmeyecek, birilerin seni yönlendirmesi ve sokağı göstermesi yetecektir. Sloganlar kavi, destekçiler renkli ve güçlü olunca gerisi yalan.

“Böyle çıktık meydanlara ve yürüdük, yürüdük” bir de ne göreyim. Her şey aynı, düşünme biçimleri, analitik şekli ve bağırma ve çağırmadaki ses tonajları dahi ayni. Bu mahalle diğerine, öbürü buna kendini beğendirme peşinde koşup durmaktadır. Güç kimdeyse haklı olan o olmaktadır. Hani mazlumun yanında olunacaktı ya da hani ezilmişlerin yanında dik durulacaktı. Söz sahibi siz olmayınca ve ip başkasının elinde olunca değişen bir şey olmayacaktı. Olmadı da.

Üniversitedeki akademisyenlerin konuşmalarına bakın kaçı bilimsel diye sığındıkları değerleri içeriyor. Herkes bulunduğu yerden yani mahallesinden atıp tutuyor ve onun için konuşulanlar değersiz ve içi boş. Birileri bulunduğu mahallenin değerlerini teğet geçtiği zamanda topa tutulmaktadır. Nasıl olurda böyle konuşur. Rektörler dahi “mahalle baskısından” istediği davranamamaktan ve konuşamamaktan şikâyetçi. Tavsiyeler çerçevesinde hareket etmediği zaman tasfiye edileceğini biliyor. İnanılmayan şeyler ortalıkta dolandığından, kimin neyi savunduğu da tartışma götürmektedir. O zaman şu söylenebilir. Bırakın “bilim böyle söylüyor”u ve yine “din böyle emir buyuruyor”u, siz neye inanıyorsunuz ve nasıl bir davranış ortaya koyuyorsunuz. Bu davranışlarınızı ne belirliyor/düzenliyor. Onu konuşalım. Bundan hareketle hangi mahallenin içinde top koşturduğunu anlayabilelim. Çünkü konuşulan bilgiye değil, kanaate dayanarak ortalığı velveleye veriyor. Kol kırılır yen içinde kalır mantığının öldüğünü ve beraberinde bizi de tükettiğini bilelim.

Atlar koşturuyor bu mahalleden öteki mahalleye. Öteki bir ontolojik değer gibi zihinlerde yer buldu. Böylece katılmadığını ötekileştirerek yağ gibi su üstüne çıkma maharetini en çok kim gösterecekse, “en” o olacaktır. Yapılmaya çalışılan bütün olay bu. Onun için kenarda seyreylemekteyim. Onun için sizi seyirci kılmaya çalışmam. Beni, seni çekmeye çalışmaları bizim yararımıza değil, aynileştirmek, farklılığın olmadığını, aynı basitlikte bir dile ve davranışa sahip olduğumuzu ifadelendirmek içindir. Bu bir oyundur. Oyunun kuralları yeni değil uzun süre önce bir mühendislik projesi olarak hazırlanmış ve karşı çıkanlar tasfiye edilmişti.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir