İslami Mücadelede Yöntem Sorunu / Yusuf İmamoğlu

  1. yüzyılda hız kazanan İslami gelişmenin önemli sorunlarından biri yöntem konusudur. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sistematik bir nitelik kazanan konunun daha önce kayda değer olmadığı söylenemez. Aksine yöntem, öncesinde de önemli kavramlardan biridir, ama bugün bizim tartıştığımız biçim, öncekilere göre önemli farklılıklar ihtiva etmektedir.

Hilafetin saltanata dönüşmesinden sonra kurulan devletlerin İslami esaslara dayanmak, İslam’ı yaymak, Allah’ın adını yüceltmek gibi iddiaları olmasına rağmen biçimi ve icraatları sebebiyle zulmü irtikâp ettiğini düşünen pek çok İslami hareket bu devletlere karşı mücadele vermiştir. İşte ilk sultanlıkla birlikte başlayan bu mücadelelerin içinde yer alanlar da bu mücadeleleri meşru saymayanlar da yöntem tartışması yapmışlardır. Nevin Abdulhalık Mustafa’nın otoriteye karşı muhalif tavırları, sabır, temekkün ve huruç olarak sınıflaması, dönemin yöntem konusundaki tercihlerini de ifade etmektedir. Otoritenin, elinde bulundurduğu güç ve imkânlar sebebiyle kıyama kalkışmanın neye mal olacağı, başarı şansının ne olduğuna dair kanaatler bu yöntem tartışmasının en önemli nirengi noktası olmuştur.

Ayrıca yöntem, İslami ilimlerin de önemli tartışma konularından biridir. Hatta bu konudaki tercihleri sebebiyle çeşitli ekoller ortaya çıkmıştır. Tartışma, kendisini daha çok usul konusunda gösteriyormuş gibi görünse de öze ilişkin yaklaşımın teknik boyuttaki uzantısı olduğunu söylemek mümkündür. Hadis değerlendirmelerinde metnin mi yoksa senedin mi, lafzın anlaşılmasında zahirin mi yoksa batının mı esas olduğu tartışması gibi…

Hulasa yöntem tartışması hepten yeni bir konu değildir, ilk yüzyıldan beri tartışılan bir konudur. Gerek bir anlayış/zihniyet oluşturma çabasında teorik/ilmi boyutta, gerekse pratik hedeflere nasıl ulaşılacağı hatta bu pratik hedeflerin ne olduğu gibi eylemsel boyutta yöntem tartışılagelmiştir.

Bugün yöntem konusu, metodun ilahi olup olmaması, dolayısıyla da tekliği-çokluğu, değişebilir ya da değişmez olduğu, sistem içi araçların kullanılıp kullanılamayacağı, demokrasi gibi modern çağın muhalefete sistem içinde tayin ettiği konumların meşru olup olmadığı bağlamlarında tartışılmaktadır. Bunlara bağlı olarak da eklemlenme, cahiliyenin oyununa gelme, küresel planların parçası olma gibi karşılıklı nitelemeler telaffuz edilmektedir. Bu bakımdan kazandığı sistematik boyut nedeniyle yöntem konusu Müslümanlar arasında geçmişe göre daha “ayırt edici” bir boyut da kazanmıştır.

Konu şüphesiz ki hedefin/hedeflerin ne olduğundan bağımsız değildir, aksine hedefle ilgili tespitlerin sonuçlarına sıkı sıkıya bağlıdır.

İslami mücadelenin yöntemini tartışmak elbette yapılacak herhangi bir işin nasıl yapılacağını tartışmaktan çok daha mühim ve de çetrefillidir. Yöntemin hedefle olduğu kadar özle ilişkisi de konu üzerindeki ağırlığını hissettirmektedir. Çoğu zaman ulaşılan sonuçtan çok, bu sonuca ilişkin sorumluluğun nasıl yerine getirildiği daha önemli bir tartışma konusu haline gelmektedir. Kısacası konu, her dönem olduğu kadar hatta daha fazlasıyla bugünün de önemli bir konusu aynı zamanda zor ve tarafların birbirlerini ciddi ithamlara tabi tuttuğu, ayrılıklara neden olan bir konudur.

Bu makalede konuya bu tartışmalardan bütünüyle bağımsız olmayacak bir şekilde kavramsal bir boyutta yaklaşmaya çalışacağız. Yöntemin ne olduğu, araçlarla, taktik ve strateji gibi kavramlarla nasıl ilişkilendirilebileceği, öze eşit olmasının ne demek olduğu ve yönteme etki eden faktörlerin neler olduğunu ortaya çıkarmaya çalışacağız.

Yöntem Nedir?

Yöntem ya da metot, genel olarak bir işi/eylemi gerçekleştirirken, hedefe ulaşmak için çalışırken nasıl sorusuna verilen cevaptır. Cevdet Said’in de dediği gibi insan eylemlerine esas teşkil eden iki temel sorudan biri neden, diğeri ise nasıl sorularıdır. Çünkü “İnsan rastgele ve hiçbir vasıtaya tutunmadan eylemde bulunan bir varlık değildir. Onun için insan birinci sorunun çizdiği çerçeveden mahrum kalırsa, muhal (gerçekleşmesi mümkün olmayan) bir faaliyete, aynı şekilde ikinci sorunun çerçevesinden yoksun kalırsa makul olmayan (akıl dışı) bir gayrete girişmiş olur ve kendine yazık eder. Sonuç itibarıyla beşeri gayretler, kendilerini pratiğe yansıtan metotlardan ayrı planlanamayacakları gibi onlara sebep olan etkenlerden de ayrı planlanamazlar…”[1]

Yöntemle ilişkin olarak taktik-strateji, plan-program gibi başka kavramlar da kullanılmaktadır; en önemlileri sayılabilecek bu ikisine kısaca değinmenin faydalı olacağını düşünüyoruz.

Yunanca asıllı bir kelime ve askeri terminolojiden devşirilmiş olan strateji, maddi ve manevi, fiziki ve fiziki olmayan tüm kaynakların ahenk içerisinde ve etkin bir biçimde kullanılmasını sağlayarak, belirlenen hedefe en kestirme, en etkin ve en verimli yoldan varmak için kullanılan bir mefhumdur. Taktik ise bu genel belirlemenin pratik hale getirilebilmesi için adımların tespitidir. Strateji, hedefe ulaşmak için, bir disiplin veya düşünce doğrultusunda kabul edilmiş genel tarz ve prensipleri ihtiva ederken taktik, daha somut ve doğrudan uygulanabilir direktif veya belirlemeleri içerir; strateji genel bir düzenleme, taktik ise bu düzenleme çerçevesinde uygulanacak merhaleleri ve onların araçlarını tespit etmektir.[2] Dolayısıyla taktik ancak bir stratejinin varlığından sonra ve onun belirlemeleri, ilkeleri doğrultusunda hedefleri gerçekleştirmek için çevresel şartlardan da etkilenerek vücut bulabilen dinamik adımlardır.

Strateji, bir savaşın savunma ya da saldırı esasına göre belirli adımlar şeklinde organize edilmesi yahut da beş yıllık kalkınma planının hedeflerini ve ilkelerini belirlemek gibidir. Taktik ise bu hedef ve ilkelerin fiiliyata nasıl aktarılacağını tespit etmek, tercih edilen savaş stratejisinin başarıyla sonuçlanması için yapılacak operasyonları belirlemek gibidir; strateji savaşın bütününü taktik ise onun içindeki muharebeleri, çeşitli dönemlerini, kesitlerini hatta anlarını kapsar. İkisi arasında; sabitlik değişmezlik, uzun veya kısa vadeli olmak, bütüncül olmak veya parçaları teşkil etmek, birbirine tabi olmak, bilineni veya bilinmeyeni yönetmek, tek ve genel olmak veya birden çok olmak gibi hususlarda ters orantı vardır.

Bir işin nasıl yapılacağını taktik-strateji kavramsallaştırmasından istifade ederek izah ederken, stratejinin bir öğretiye göre genel anlamda düzenleme işi, yöntemin stratejiye göre izlenen yol veya stratejinin uygulanış şekli, tekniğin yöntemin bir alt basamağı ve onun farklı türleri, taktiğin ise tekniği kullanırken başvurulan küçük davranış değişiklikleri olarak kullanıldığını da ifade etmiş olalım.

Program-plan arasında da strateji-taktik ilişkisine benzer bir ilişki vardır. Program, yapılacak işi icabında çeşitli ayrıntıları da ihtiva edecek şekilde genel olarak belirlemek iken plan, bu programın hayata nasıl aktarılacağının zaman, zemin gibi değişkenlere bağlı olarak çizelgesini oluşturmaktır. Bu durumda plan, programı fiil haline getirebilmeyi sağlayan bir kılavuzdur, tasarlanmış komutlar zinciridir.

Yöntemle ilişkilendirilebilecek hermenötik ve tarihselcilik gibi başka kavramlar da var ve bunlar, yönteme ilişkin farklı yaklaşımlara kaynaklık da etmektedirler. Fakat bunlardan örneğin hermenötik daha çok düşünce, tefsir ve analizlerle yani anlam yorumu ile ilgili bir kavramdır. Bu nedenle bizim yöntemden kastettiğimiz şeyle doğrudan ilgili değil. Tarihselciliği ise yöntemle ilgili bir kavram olarak değil bir yaklaşım biçimi olarak kabul etmek daha doğrudur.

Gerek dini, ideolojik konularda gerekse eğitim, ekonomi ve sosyal alanlarda dünya işlerini organize ederken yöntemle ilgili kavramları kullanırız. Hatta günlük işleri yapmak için bile yöntemin, taktiğin zaruretinden bahsederiz. Kimi zaman birini diğerinin yerine ya da yanlış yerde/anlamda kullandığımız da olur. Maksadımız bu kullanımları düzeltmeye çalışmak değil, büyük bir plan veya hedefin hayata nasıl aktarılacağının boyut, kapsam ve değişkenlik gibi genel ilkelerine dikkat çekmektir. En genel ilke ve büyük hedefleri belirlemekten “taktiğe” kadar değişik aşama ve boyutlara dikkat çekmek, kanaatimizce yöntemle ilgili bir bakış açısı ortaya koymak için bir başlangıç olması bakımından da önemli bir noktadır.

Ancak biz “yöntem”i yukarıdaki kavramlar arasında geçtiği anlam ve boyutta değil daha genel anlamlarda kullanacağız. Çünkü İslami literatürde, en azından İslami mücadelenin nasıl bir yol takip etmesi söz konusu olduğunda kullanılan terim metot/yöntem terimidir, diğerleri değildir.

“Yöntem”le Ne Kastediyoruz?

Günlük birçok işimizde olduğu gibi İslami pek çok konuda da yöntemden söz ederiz. Tefsirde veya hadiste belli yöntemlerden, Kur’an’ı okumanın usul/metotlarından, eğitimin nasıl bir tarz veya yol takip etmesi gerektiğinden sıkça konuşur/tartışırız. Şu yöntemin doğru olmadığına, onunla sonuç alınamayacağına ama şöyle bir metot takip edilirse daha verimli sonuçlar alınacağına dair değerlendirmelerle her zaman muhatap oluruz. Bunlar İslami ilimlerin konusuna giren konularla ilgili olduğu gibi dünyalık belli bir işin İslami olarak nasıl yapılacağına ilişkin de olabilir. Kısacası bir Müslüman olarak hayatın pek çok alanında yöntemden bahsederiz.

Bu makalenin yöntemle ilgili kavramsal bir çalışma olacağını söylerken bütün bu alanlarla ilişkin ve onları kuşatacak boyutta bir kavramsal çerçeveyi kastetmiyoruz. Örneğin hermenötik gibi anlam analizi ve usul alanına giren tartışmaların konumuzla alakası dolaylı bir alakadır. Alanımızı belirleyen genel çerçeve “İslami mücadele”dir. Yöntemden kastımız İslam’ın hayata nasıl aktarılacağı ile ilgilidir. Ancak bu sınırlama, toplumsal hareketlerden çok bireysel çabaları, nasıl daha iyi bir Müslüman olunacağını çağrıştırmaktadır. Oysa yöntem söz konusu olduğunda daha çok İslam’ın toplum hayatına nasıl müdahale ettiğine dair düşünceler gündeme gelmekte; bireysel değişim, gelişme, sorumluluk gibi konular bu kavram içinde pek zikredilmemektedir. Dolayısıyla, yaklaşım ve kabullere göre; İslam’ın hayata nasıl egemen kılınacağı, toplumun İslami dönüşümünün nasıl sağlanacağı çerçevemizi daha doğrudan belirleyen ifadelerdir. Yani bu makalenin yöntemle kastettiği şey, İslam’ın hayata aktarılma çabasının pratik ve de toplumsal boyutuyla ilgilidir.

Bu noktada İslam’ın hayata aktarılması, hâkim kılınması veya yeniden yürürlüğe konulması amacıyla farklı yöntemlerin esas alındığı/uygulandığı malumdur.

“İslam dünyası” ile tabir edilen dünya ölçeğindeki kesimin büyük çoğunluğu, kendini İslam’a nispet ederken belirli bir bilince sahiptir. En azından bu tercihin ayırt edici bir tercih olduğunu düşünmektedir. Hatta bunların büyük bir kısmı İslam’ın yeniden topluma hâkim olmasını/şeriatın gelmesini de istemektedir. Ancak bilinç düzeyi, samimiyet, bilgi, baskı, asimile edilmiş olmak, statükonun nimetleri gibi değişken sebepler nedeniyle istedikleri şey için bir çaba içinde değildirler. Kendilerini, istedikleri şeyin öznesi değil nesnesi olarak düşünmektedirler. Dolayısıyla hayatta birçok şeyin mücadelesini veriyor olmalarına ve bu mücadelelerin kendilerince İslami açıdan da bir anlamı olmasına karşın bunlar için İslami mücadele ifadesini kullanmak, İslami hareket içinde tahayyül etmek doğru bir kavramsallaştırma değildir.

Tasavvufun, her mistik dünya görüşü gibi farklı tezahürleri olmakla birlikte içinde bulunulan halin eleştirisinden doğduğu söylenebilir. Başlangıcı, dünyaya eğilimin yarattığı problemlere tepkiye dayanmaktadır. İslam’ın yayılması ve Müslümanların birlik ve bütünlüğü gibi hususlarda çaba ortaya koymuş olmasına karşın mistik tabiatından ayrılmayan bir asosyalliğe sahiptir. Dünya işlerini dünya ehline bırakarak zulme rıza gösterirken, aslında işlerin göründüğü gibi olmadığını, iyi adına her ne varsa şeyhlerin gizli elleriyle müdahalesinin bir ürünü olduğunu, bu gizli elin her şeyi kontrol altında bulundurduğunu savunarak/inanarak bir ironi de yaratmaktadır.

Tasavvufun, topluma ilişkin değiştirmek istediği şeyler vardır. Fakat bu, örneğin üstatların idareyi ele alması şeklinde değil dergâhın alanını, yönetici kesimi de içine alacak şekilde genişletmektir. Bu, aynı zamanda toplumun kurtuluşuna ilişkin düşüncesini ve yöntemini de ifade etmektedir: Mürşid-i kâmilin peşine takılıp hiçbir şeyi sorgulamadan onlardan gelenlere mutlak itaat içinde olmak… Halk üzerinde sahip oldukları etki alanına, dolayısıyla sözlerinin sosyal gücüne bağlı olarak yöneticilerce özellikle dikkate alınanları her zaman olagelmiştir. Ama “sözü edilen yöntem, toplumsal değişim, kurtuluş, toplumun İslam’ın rengine bürünmesi için mümkün bir yöntem midir?” sorusuna ancak kendileri evet cevabını vereceklerdir. Zira tasavvufun, toplumun değişimine ilişkin ciddi hiçbir hedefi olmadığı gibi bireye ilişkin olanları da dışarıdan tezahürü pek görünmeyen sırf iç dünyaları ile ilgilidir.

Şia, inanç dünyası bakımından Sünni tasavvuf düşüncesine çok benzer özellikler taşımasına karşın, sosyalliği, toplumsal yönetime ilişkin hedefleri ve zulme karşı tavrı ile ondan ayrılır. Klasik Şia’nın, zulme karşı tavrı, takiyye; devlet düşüncesi ise “imam”ın tek yetkili yönetici olduğu şeklindedir. İmam Humeyni’nin “velayet-i fakih”e getirdiği yaklaşım Şia’ya bir kıyam ve ardından da bir devrim imkânı sağlamıştır. Şia’nın kendi tarihsel süreci, mollaların toplumsal yapı içindeki konumlanma biçimi ve İran’ın konjonktürel durumu kıyamın ve devrim başarısının önemli sebepleridir. Ancak bu başarı Sünni dünyadaki gelişmelerden bütünüyle bağımsız değildir. İran da global anlamda Sünni Müslümanlarla ortak problemleri yaşamakta, zihinsel anlamda benzer süreçlerden geçmekte, tartışmalardan onlar da etkilenmekte/faydalanmaktadır. İhvan-ı Müslimin tecrübesi ve bu tecrübe içinde tartışılan yöntem konusu devrimin önemli tetikleyicilerindendir. İmam Humeyni bir anlamda Benna, Kutup ve Mevdudi tarafından yürütülen mücadele ve geliştirilen yaklaşımın Şia dünyasındaki tezahürüdür.

Şia, beyan (neşriyat) yani bilinçlendirme, tebliğ, fikri anlamda gerekli olgunluğa ulaşma çabası ve buna bağlı olarak hareket (mukavemet) yani cihad, teorik boyutta kalmayıp inancı hayata aktarma, zulme kıyam etme sıralaması bakımından Sünni dünyadaki yaklaşımlara katılmakta ama ıslahatçılık-devrimcilik, sistem içi olmak-sistem dışı kalmak gibi konulara ilgisiz görünmektedir. Genel anlamda Şia’nın, Afgani’den sonraki İslami mücadele anlayışını benimsediğini ama uygulamada kendi iç dinamiklerinin daha etkin olduğunu söyleyebiliriz.

Sünni dünyada İslami mücadele, Cemaleddin Afgani’den sonra daha da belirginlik kazanmaya başlarken yöntemi konusunda iki farklı yaklaşım belirmektedir. Afgani’nin devrimcilikten, Abduh’un ise ıslahatçıktan yana tutumu gittikçe belirginlik kazanarak iki farklı yaklaşıma[3] bürünecektir.

Her birisi birçok hareket tarafından temsil edilen bu yaklaşımlardan ıslahatçılık, var olanı ıslah etmeyi amaçlamakta; var olanın/mevcut sistemlerin içinde yer almakta ve sistem içi araçları kullanmakta bir beis görmemektedir. Devrimcilik ise var olanın cahiliye olduğunu, dolayısıyla kökten değiştirilmesi gerektiğini, demokratik sisteme ait parti gibi sistem içi araçları kullanmanın “uzlaşmacılık” anlamına geldiğini ifade etmektedir.

Genelde yakın dönem İslami gelişmelerin başlangıç ismi olarak zikredilen Afgani, devrimci tutumuyla biliniyor olmasına rağmen ıslahatçılığın daha eski bir geçmişe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Zira Batı’nın yıkıcı saldırılarından önceki İslam devletleri içinde, devrimciliğe yakın içerikler yüklenmiş olsa da ıslahatçılık çok daha baskın bir gelişme/değişme yöntemi olarak benimsenmiştir. Bu iki yaklaşımın zamanla kendi içinde çeşitli versiyonlarının oluştuğu da bilinmektedir. Sistemle ilişki biçimi, kısa ve uzun vadeli hedeflerin içeriği, Sünnetin yöntem bakımından nasıl bir anlam ifade ettiği gibi konularda her bir yaklaşımın kendi içinde çeşitlilik göstermesinin nedeni de budur.

Şia dünyası İran İslam Devrimi ile bir anlamda hedefe ulaşmış, yöntem açısından kendisini bir bakıma ispatlamıştır. Bugün ise Suriye meselesinde olduğu gibi genetiğinden getirdiği problemlerle yüzleşirken dünya Müslümanları gözünde yeni sınavlar vermektedir. Sünni dünyadaki devrimci yaklaşım, İran İslam Devrimi ve Sudan gibi başarıların ardından gündemi belirlemekte daha baskın hale gelmiştir. Sadece bu tür başarılar değil, devrimci yaklaşımın kendi içinde taşıdığı dinamizm ve çaba, kendisine İslami gelişmeleri belirlemede etkin pozisyonlar kazandırmıştır. Ve aslında bu durumun bugün de halen büyük oranda devam ettiğini söyleyebiliriz.

Bu etkinliği, önemli ölçüde yönteme getirdiği yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşımın belirlenmesinde özellikle Merhum Seyyid Kutub’un rolü önemlidir. Kutub, yöntemin beşeri tercihlere bırakılmış bir konu olmadığını, kaynak ve hedef gibi Rabbani olduğunu ifade etmiş, çağlara ve toplumlara göre değişemeyeceğini savunmuştur. Yöntemin teferruata ait bir konu değil öze ilişkin olduğunu, metot üzere olmanın hedefe ulaşmaktan daha önemli olduğunu ifade etmiştir. Bunların dışında yöntemin tedrici olduğu ve buna uygun olarak öncü cemaatin nasıl davranması gerektiği ve fonksiyonunun ne olduğu üzerinde de durmuştur. Uzlaşmacılığa karşı olmak, cahiliyenin bünyesinden ayrı ve ondan daha güçlü bir yapı teşekkül ettirmek, bu yapının yatay ve dikey genişlemesi ile toplumun değişeceği, önce yıkmak sonra yapmak, fıkhın ve sorunların çözümünün toplumun oluşumundan sonra mümkün olacağı gibi ifadeleri de yöntemle doğrudan ilgilidir ve yöntemden ne kastettiğini belirginleştirmektedir.

Merhumun metotla ilgili belirlemelerini birbirinden farklı şekillerde hayata aktaranların olduğu bir gerçektir. Sünnetten devşirilmeye çalışılan bu yaklaşımdan, gizli ve açık davet, Mekke ve Medine dönemi şartları ve bunları orijinaline uygun senelik dilimlerle tespit etme, hücresel örgütlenme, tekfir, bağımsız koloniler oluşturma, şiddeti yöntem olarak kullanma gibi uygulamalar çıkmıştır. Bütün bunları şüphesiz ki merhumun çalışmalarına bağlamak doğru olmaz ama ne kastettiğini bir uygulama ile ortaya koyma fırsatına sahip olmadığı için bunlara malzeme olabilecek yanlarının olduğu da hepten reddedilemez. Örneğin, sistem içi araçların kullanımı konusunda kendisi doğrudan bir şey söylememiş olmasına rağmen, bugün tartışmalar “uzlaşmacılık” üzerinden ona dayandırılarak sürdürülmektedir.

Tarihsel süreçleri, ilişkileri ve nispeten sonuçları hasebiyle değişik yöntem anlayışlarından söz etmekle, yöntem anlayışının çeşit ve süreçlerini irdeleme niyetinde değiliz. Maksadımız, farklı yaklaşımların her zaman var olduğuna ve bunların her şeyiyle belirlenmiş bir yöntem anlayışından aslında belli bir yöntemin olmadığını savunan anlayışlara kadar bir yelpaze çizdiğine dikkat çekmektir. Her birisinin kendisince ciddi delillere/gerekçelere sahip olduğu bu yaklaşımlardan, son dönem devrimci yaklaşımın argümanları, yöntem söz konusu edildiğinde öyle veya böyle dikkate alınması gereken bir yaklaşım olmayı hak ediyor. Bu makalede de bu yaklaşımın argümanlarının ağırlığını hissettirmesinin bilinçli bir tercih olmasının nedeni budur.

Yöntem’in Öz’e Eşit Olması

Yöntemin öze eşit olması, özün yöntemle ilişkin ilkeler belirlemesinden farklı ve daha öte bir şeydir. Seyyid Kutub’un ifadesiyle yöntemin “hakikat”le özdeş olması, kesinlikle birbirinden ayrılamayacakları anlamına gelmektedir. İslami her türlü harekette yönteme bağlılık, nizama ve akideye bağlılık kadar önemlidir.”[4] Çünkü “Bu din haddi zatında nasıl Rabbani bir din ise pratikte uygulanan yöntemi de öylece Rabbani’dir; doğal karakteristiği ile tam bir uyum halindedir. Bu dinin hakikatini, pratikte uygulanan yönteminden ayırmak imkânsızdır.”[5] Din nasıl yüce yaratıcı tarafından belirlenmiş, beşer müdahalesinden arındırılmışsa yöntem de aynı şekilde belirlenmiştir, dine içkin vaziyettedir. Kur’an’ın nüzul sıralaması, dolayısıyla olaylara müdahale biçimi, takdim ve tehir ettikleri, durduğu ve hızlandığı noktalar, ilişkilerdeki yönlendirmeleri metodu oluşturmaktadır. Kur’an’ın indikçe uygulanmasından doğan süreci belirleyen iniş biçimi olduğuna göre o iniş biçimini belirleyen Allah, aynı zamanda yöntemi de belirlemiştir. Böylece, yaşayan Kur’an, Kur’an’ın müşahhas biçimi, yöntemin diğer adı olarak da zikredilen Sünnetin, Resul’ün tercihlerinden ve iradesinden bağımsız olduğu da ifade edilmiş olmaktadır. Zira Rabbani, Rabbe ait olan demektir. Oysa Sünnetin, Resul’ün vahyi esas alarak kendisine ait/kendi irade ve tercihleriyle dolu bir yaşam biçimi olarak anlaşılması daha doğrudur.

Görüldüğü gibi, yöntemin öze eşit/hakikatle özdeş olması, birbirinden ayrılamaması, özün Rabbani olduğu gibi yöntemin de Rabbani olmasına dayanmaktadır. Bu, şüphesiz ki hedeflerin de Rabbani olmasından bağımsız değildir ve Rabbani hedeflere ancak Rabbani bir yöntemle ulaşılabilir. Beşeri yöntemlerle bu hedeflere ulaşmak mümkün değildir. Haddi zatında bu şekilde Rabbani hedeflere ulaşmaya çalışmak, İslami olmayan bir hayatı yaşamak anlamına gelmektedir. İslami hareket, hedefe ulaşmak için yolun önemli olmadığı ya da her yolun mubah olduğu düşüncesini kesin olarak reddeder, ayrıca fırsatçı ve keyfi bir tavır izleyemez. “Çünkü bu hareketin her anı, her aşaması ilahidir ve ilahi esaslara riayet edildiği sürece hareket, bir sonuca götürülmeksizin de amacına ulaşmış sayılır.”[6]

Toplumsal hareket ya da toplumsal değişim dendiğinde sosyalizm, kapitalizm gibi beşeri pek çok hareketten söz edilebilir. Fakat bu cahili hareketlerin topluma müdahale biçimleri, “karanlıkta el yordamıyla nesneleri düzenleme girişimleridir. İslami hareket ise özgün bir yöntemi ve hedefi bulunan bir harekettir.”[7] “Allah’ın dinini, İslam’ı, özünden boşaltarak şeytani mecralara kanalize edilmekten kurtaran ve kendi asli mecrasına, tevhidi ve ilahi bir mecraya akıtan, tarihsel akıştaki çarpıklıkları, beşeri isteklerin oluşturduğu tahrifatı önleyen, hareketin yöntemsel özgünlüğü yani nebevi hareket yöntemine (hikmete) uygunluğudur. Din ancak bu şekilde bir hayat nizamı, tevhidi bir esas olma özelliği arz edebilecektir. Aksi halde din, ulusların ya da yönetimlerin ellerinde bir araç ya da mahrum madun kitlelerin afyonu olmaktan öteye gidemeyecektir.”[8] “İslam’a yabancı hiçbir yöntem, son tahlilde İslam’ın yeniden yürürlüğe konması amacını gerçekleştirmez. İslam’a hizmet adına bizim böyle bir yöntemi kullanmamız imkânsızdır.”[9]

İslam’ın yönteminin kendine özgü olması, bu yöntemi terk etme durumunda ortaya çıkacak hastalıklarda kendisini daha belirgin bir biçimde ifade etmektedir. En ciddi sorunlar yöntem meselesinin askıya alınması durumunda boy gösterecektir. “İslami hareketin yöntemi bir kez toplumsal bir gerçekleşim imkânı kazanan dinin belki en fark edilmeksizin terk edilen ve fakat en önemli esasıdır.”[10] Bu yöntemi gündeme getirmemek, bilinçli ya da bilinçsiz unutulmasına çalışmak, İslami sapma ve yozlaşmanın artması ve evrensel istikbarın güçlenmesi”ne neden olacağı için hıyanet ve düşmanlıktır. Çaba sarf etmeden sahip olunan değerlerin üstünlüğüyle avunmak Allah’ın rızasını kazandırmayacağı gibi nebevi yöntemi, ilahi stratejiyi izlemeden zelil ve zayıf durumdan kurtulmak da mümkün değildir.[11]

Yöntemin öze eşit olması, belirlenmiş olması anlamına da geldiği için bu, şu açıdan da önemlidir: “Önyargılı yaklaşımlar sonucu ele alınan ayetler, sanki bu sapmaları” onaylıyormuş gibi sunulabilir. “Oysa Resulullah (s.a.v)’in uygulaması müşahhastır ve asla böylesi bir yorumlamaya imkân tanımaz. Nitekim Ali (r.a), Haricilerle münazara ve ikna için Abdullah bin Abbas’ı gönderirken, ona şunu tavsiye etmiştir: Onlarla Kur’an’a dayanarak tartışmaya girişme. Çünkü Kur’an birçok yönü olan, her tür yorumlarla yorumlanabilecek bir kitaptır. Sen söylersin onlar da söylerler. Onlara sünnete dayanarak delil getir, çünkü ondan kaçmaya yol yoktur.”[12]

Yöntemin öze eşit olmasının zorunlu sonuçlarından biri de değişmezliğidir. “Bu yöntem belirli bir aşamanın belirli bir yapının ve ilk dönem İslam toplumunun doğup gelişmesine özgü, belirli koşulların yöntemi değildir. Bu yöntem bütün zamanlarda, bütün mekânlarda bu dinin yeniden yürürlüğe konulabilmesi için, mutlaka kendisine başvurulması gereken bir yöntemdir.”[13]

Yöntemin değişmezliği, suyun buharlaşma şartlarının değişmemesi gibi bir şeydir. Dünya yerinde durdukça suyu buharlaştırmak için nasıl sabit şartlar gerekiyorsa İslami mücadelenin yöntemi de aynı şekilde değişmez bir yöntemdir. Nitekim tarihin başından beri gönderilen peygamberlerin izlediği yöntemde de bir değişiklik görülmemektedir.

Yöntemin değişmezliği bir taraftan Rabbani olmasına, beşer müdahalesinden hatta resullerin tercihlerinden azade olmasına bağlı iken diğer taraftan da içinde yaşanan şartların değişmezliği ilkesine dayanmaktadır. Toplumların değişimine ilişkin olarak söylenebilecek olan şeyler gerçek anlamda birer değişim değil, yüzeysel özelliklerle ilgilidir. Cahiliyenin ne karakteri ne de yapılanma biçimi değişmiş değildir. Değişen isimler ve maskelerdir. Dün putperestlik veya Ehl-i Kitap şeklinde görünürken bugün Müslüman adıyla karşımıza çıkabilmektedir. Aslında bugünkü Müslüman topluluklar da ulûhiyet ve rububiyet konusunda öncekilerle aynı cahiliyeyi yaşatmaktadırlar. Dolayısıyla her dönemde cahiliyeyi İslam toplumuna dönüştürmek için izlenmesi gereken yöntem bugün de aynı şekilde takip edilmelidir. İnsanlık bugüne kadar yöntemin değişmesini gerektirebilecek bir farklılaşma yaşamadığı gibi bundan sonra da yaşamayacaktır. Yöntem bu bakımdan da sabit ve değişmezlik özelliğine sahiptir.

Yöntemin değişebileceğine dair kanaatlerimiz kimi zaman vakıayı, kimi zaman da vakıaya hitap eden ayetleri yanlış anlamamızdan kaynaklanmaktadır. Cihad konusunu buna örnek olarak verebiliriz:

İslami cihad hareketi, insanı kula kulluk illetinden kurtarma, ulûhiyet ve rububiyeti yalnız Allah’a has kılma, “yeryüzünde insani isteklerin hâkimiyetini ortadan kaldırıp yerine, ilahi şeriatın egemenliğini yerleştir”me çabası olması nedeniyle evrensel bir bildiridir.[14] İlahi düzenin yaşandığı İslam toplumuna, din ve vicdan özgürlüğünü tanıması emredilmiştir. Ancak “kendi dışında yürürlükte olan siyasal bir otorite varsa onu ele geçirip kendi “dünya düzeni”ni kurması için harekete geçmesi” istenmiş ve bu fırsat ona tanınmıştır. “Eğer Cenabı Hak, Müslüman bir cemaate belirli bir dönem için cihaddan elini çekmesini emretmiş ise, bu bir ilke sorunu değil, tamamen bir taktik sorunudur… Hareketin o evrede gerekli kıldığı bir mecburiyettir.” Koşullara uygun bir şekilde indirilen Kur’an ayetleri genel ilkeler ışığında kavranmalıdır. “Ancak böylelikle bu ayetlerin uzun erimde, değişmez İslami hareket stratejisine işaretleri ile bu hareketin belirli bir evresine olan işaretlerini birbirine karıştırıp yanlış anlama tehlikesinden kurtulmuş olabiliriz.”[15]

Buna göre genel ilkeler ve bütünlük anlaşılmadığı takdirde geçici veya istisnai direktifler bütünü ifade ediyormuş gibi anlaşılabilir. Oysa geçici durumlara ilişkin hitaplar, taktik gereğidir dolayısıyla da yöntemin değişkenliğine dair bir şey ifade etmez.

Toparlayacak olursak; yöntemin öze eşit olması, yöntemin dine/hakikate özdeş ve içkin olması, özün Rabbani olması gibi Rabbani olması demektir. Dolayısıyla tamamen kendine özgüdür, evrenseldir, zamanın ve zeminin değişmesi ile değişmez.

Yöntemi etkileyen faktörlerden biri olarak düşündüğümüz ideolojinin kendisi/paradigma konusunda yine gündeme geleceği için burada kısaca şunu belirtelim: Paradigma ile yöntem arasında öyle veya böyle bir ilişki vardır. Her yolu meşru sayan bir ideoloji de nihayetinde mubahlık sınırlarını bir hayli deforme etmiş bir ideolojidir. Oysa erdemli olmaktan, ahlak ve değerlerden söz eden bir dünya görüşü, “yapın da nasıl olduğu önemli değil” demediği gibi İslam da kendisinin hayata aktarılmasının nasıl olacağını kişilerin keyfine bırakmaz. İslam’ın hayata aktarılma biçimi zaten doğrudan O’nun yaşanması anlamına gelmektedir. Sonra veya bir yere/hedefe ulaşıldığında değil şu an olması gereken bir durumdur. Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki, yöntemin öze eşit olduğuna dair yukarıdaki çerçevede bir söylem, on üç senede devrim, yirmi üç senede mükemmellik, Medine’yi kurmadan o döneme ait hükümlerle sorumlu olunmadığı, şu an daru’l-harp fıkhının geçerli olduğu gibi sonuçlara ulaşmış, buna göre örgütlenmiş, toplumdan ayrı koloniler oluşturmuştur. Peygamber’i, yedikleri ve giydikleriyle örnek alanlara karşı çıkarken aynı şekilciliği, şekilcilik mantığını siyasete aktararak kendisi yapmıştır. Bu şekilciliğe karşı çıkıldığında da cübbesi elinden alındığında dinini kaybedeceği korkusuna kapılanların korkularını yaşamaktadır. Yöntemin öze eşit olduğunu söylemenin en önemli riski Kur’an’ın iniş sürecindeki olan bitenleri zahiri bir bakış açısıyla kalıplaştırmaktır.

Onun için buradaki önemli soru; yöntemi, dinin kendisinden başka belirleyen bir faktörün olup olmadığıdır. Yöntem sadece öz tarafından mı belirlenmektedir yoksa belirleyen başka faktörler de var mıdır?

Yöntemi Belirleyen ya da Etkileyen Faktörler

Yöntemin en temel belirleyicisi şüphesiz ki ideolojinin kendisidir. Buna bir de dış faktörleri yani vakıayı ilave edebiliriz. Ancak vakıanın belirleyiciliği ideolojinin kontrolü altındadır. Son derece despot, nefes aldırmayan ortam şartlarında olduğu gibi dış faktörlerin cebri olarak devreye girdiği ve yöntem üzerinde değişikliğe yol açtığı durumlar vardır. Fakat böyle bile olsa vakıanın belirleyiciliği, vakıaya ideolojinin getirdiği yoruma bağımlıdır.

Kanaatimizce hiçbir ideolojiyi, kendisini gerçekleştirecek yöntemden bağımsız düşünmek mümkün değildir. “Hedefe götüren her yol mubahtır” düşüncesine sahip bir ideolojide bile bir yöntem düşüncesi mevcuttur. Eğer ideolojinin insan eylemlerine hitap eden ilkeleri ahlakla, hakla, adaletle ilgili değerler bakımından meşru/gayrimeşru sınırlarına kayıtsız ise yöntem konusunda da aynı serbestliği kullanması gayet doğaldır. Dolayısıyla ideolojinin rengi ne ise yönteminde de aynı renk kendisini belli eder.

Buna göre dünya görüşünün yöntemi iki şekilde belirlediğini söylemek mümkündür: Birincisi insan eylemlerine hitap eden ilkelerinin, kendisini doğal olarak yöntem konusunda da göstermesi şeklindedir. Buradan yöntem, şekil olarak değil de genel prensipler şeklinde çıkarılabilir. Bu çıkarımların niteliği, işlevselliği ve insan doğasıyla ilişkisi de ideolojinin, hayatın bütününü kuşatacak bir bakış açısına sahip olup olamamasına bağımlıdır. İkincisi ise yöntemin ne olması gerektiğine dair doğrudan model, şekil ya da süreç belirleme biçimindedir. Örneğin klasik Marksizm, sınıfsız toplum hedefine nasıl ulaşılacağına dair şekli belli bir yöntem önermektedir. Aktörlerin kimler olması gerektiği, hangi aşamalardan geçileceği, bu aşamaların hangi araçlarla aşılacağı tespit edilmiş vaziyettedir. Ancak bu şekilde yöntemin belirlenmesi, değişen koşulları gözetmekte başarısızlığa ve dış dünya ile öngördüğü değişime zıt ilişkilerin oluşmasına neden olma riski taşımaktadır.

Dünya görüşünün yöntemi belirlemesindeki önemli bir nokta da hedef konusudur. Hedefe dair belirlemeler yöntemi de doğrudan etkiler. Klasik Marksizm, belirlediği hedefe proletaryanın sınıf bilincine sahip olması yani iç dinamikleriyle ulaşması şeklinde bir yöntem belirlemiştir. Ancak bunun bu şekilde gerçekleşmediği ortaya çıktıkça hedef, yöntem üzerindeki ağırlığını hissettirmiş; Lenin, proletarya adına hareket eden grupların oluşturulması düşüncesini savunmuştur. “Bütün İslami emirler içinde en önemlisi” olarak gördüğü İslami hükümetin korunmasının diğer dini vecibelerden öncelikli olduğunu hatta gerekiyorsa bu vecibelerin yasaklanabileceğini, camilerin yıkılabileceğini söyleyen İmam Humeyni de Şia’nın İmamet inancını savunmuştur. İran’ın Suriye konusunda bugün sergilediği tavır da aynı şeyi anlatmaktadır. Bu, doğrudan doğruya hedefin yöntem üzerindeki ağırlığıdır.

Cevdet Said, hedefle ilişkin birer kavram olan hak ve sorumluluk konusunun da yöntem üzerinde etkili olduğuna dikkat çekiyor: “Üzerimize düşen görev ve sorumlulukları belirleyen metotla, hak ve hukukumuzu belirleyen metot birbirinden farklı olmalıdır.” “Zira onların hepsi görev ve sorumlulukların aksine, hakların elde edilmesine çalışır, toplumu bina etmek yerine devleti oluşturmaya önem verir ve ilmi manada anlatma ve ikna etme yerine şiddet ve baskı üslubunu tercih ederler.”[16]

Dış faktörlere gelince; İdeoloji ne kadar güçlü, kuşatıcı, belirleyici ve evrensel olursa olsun yöntem, vakıadan bağımsız değildir. Vakıa nihayetinde insani gerçeklik demektir. Ve “İnsani gerçeklikten kopuk bir idealizm (ülkücülük), er ya da geç bir tür despotizme dönüşür.” “Tıpkı üretim araçları ve güçlerinin, maddi tezahürlerin kendi düşünce ve beklentileri doğrultusunda oluşmadığını gören Marksistlerin de, komünist parti diktatörlüğünde karar kılmaları gibi, sonuçta idealleri hiçe sayan kaba ve saldırgan bir müdahalecilik belirir.”[17]

İdeoloji gibi dinin de geleceği kuşatması/evrenselliği, şekilsel kuralcılıkla değil kuşatıcı ilkelerle mümkündür. Bu da doğal olarak ona gönül verenlerin bu ilkeleri vakıaya göre ete kemiğe büründürmesini gerektirir. “Hiçbir paradigma tek başına geniş halk kitlelerini harekete geçiremez. Kesinlikle bu değişim projesine, paradigmayı referans alan ve onun tarihi geleneksel mirasından türetilmiş uyarıcı fikirler eşlik etmelidir.”[18] “Toplumsal diriliş projesine öncülük edenlerin içine düştükleri en önemli yanlışlardan biri, geniş halk kitlelerinin gerçekte toplumsal diriliş projesine desteklerini temin edecek olan kitlelerin yaşadığı yakıcı sorunları ve onların arzularını gündemlerine almaksızın, kitleler için bir anlam ifade etmeyen salt teorik düzeyde olan paradigmaya dayanmalarıdır.”[19]

Vakıa kavramının içine, bulunduğu ortamı dönüştürmeyi öneren dünya görüşünün müntesipleri de girer, dönüştürülmesi gereken hedef sosyal yapı ve müntesipleri de girer. Bunların ilişkilerinden doğan söz konusu ortam da vakıanın bir parçasıdır. İçinde bulunulan ortam ve karşı tarafı, paradigmaya uygun uyarıcı fikirler geliştirmeye ve bunların uygulanma biçimini onlardan bağımsız düşünmemeye çalışanlara nispeten dış dünya olarak isimlendirebiliriz. Dış dünya değiştirilmek istenen şeydir. Yöntemin de bir şekilde değiştirilmek istenen şeyden etkileniyor olması beklenir. Bu etkilenme, onlara kendi vakıalarından bağımsız bir diktatörlük anlayışıyla hareket etmemek anlamına geldiği gibi “davetçi”nin aslında bu vakıanın bir parçası olmasından da kaynaklanmaktadır. “İnsanların ani bir değişme ile tüm cahili davranışlardan kopması beklenemez. Bu ancak kalbi ve zihni bir değişmenin akabinde gerçekleşebilir.”[20] Değişmekte olan toplum, geniş toplumun bir kesimi de olsa dönüşümünü, her terk ettiği kötü bir özelliğin yerine kazandığı iyi bir davranış koyarak sürdürür. Bu sebeple işte bu toplumun zihin dünyası, içinde bulunduğu vakıadan bağımsız çalışmaz. “İnsanoğlu eşya ve hadiseleri kültür birikim ve sosyal mirasıyla yorumlar. Evreni seyreden iki gözünün yanında, gördüklerini kendisiyle yorumladığı bir basireti vardır. İşte bu basireti toplum oluşturur, insan da onu toplumdan alır.”[21]

Yöntem konusunda değişmezliği ve sabitliği ile en çok tartışma konusu olan Resul’ün Sünnetinin de içinde bulunduğu vakıadan bağımsız değerlendirilmesi mümkün değildir. “Ne nebevi vahy ne de nebevi davranış, karşı karşıya bulunduğu durumu ihmal edip tamamen soyut genellemelere dalamaz. Allah konuşur, Peygamber ise belli bir tarihi bağlamda hareket eder. Ancak, onun sırf bu tarihi bağlam için hareket etmediği de kesindir.”[22] Hedef ve ilkeleri ne kadar evrensel olsa da Sünnetin şekillenme biçimini işte bu tarihi bağlamdan bağımsız değerlendiremeyiz. “Sahabeler Hz. Peygamber’in birçok davranışını görmüşler ve dolayısıyla onun vazettiği gayeler doğrultusunda hareket etmişlerdir. Sonra gelen nesil de sahabelerin davranışına tanık olmuşlardır. Bu sebeple, Nebevi Sünnet’in, karşılıklı öneri ve eleştiriyi içeren bir süreç sonucu, üçüncü nesille birlikte, cemaat içinde uygulama olarak yerleşmiş olduğu kabul edilebilir.”[23]

İslam gibi belli bir tarihi bağlamda hayatiyet bulmuş bir dünya görüşünün, farklı toplumlarda ve farklı zamanlarda yeniden ilk indiği günkü gibi yönetim mekanizmaları da dâhil toplumu dönüştürmesi için yöntemin dinamizminden bahsedilirken gündeme gelen daha çok yöntemin genel iskeletinin sabit kalarak araçların değişmesinin mümkün olacağı şeklindedir. Yani değişmeyen/evrensel bir şekil vardır ancak eğer değerlere aykırı olmazsa araçların değişmesi mümkündür. Bu nedenle yöntem-araç ilişkisi, bu noktanın biraz daha aydınlığa kavuşması için üzerinde bir miktar durmayı hak ediyor.

Yöntem-Araç İlişkisi

Yöntem veya metot en genel anlamıyla, bir hedefin gerçekleştirilebilmesi için izlenen yol ya da usuldür. Araç ise bu yöntem izlenirken kullanılan vasıtadır. Yöntem bir tarzı ifade eder ve kuralları içerir, araç ise soyut ya da somut bir enstrümandır. Örneğin demokrasi, sosyal bir mücadelenin veya iktidarı ele geçirmenin bir yöntemidir, siyasi parti ve sivil toplum kuruluşları ise onun araçlarıdır. Devrimcilik bir yöntemdir, örgütlenme, yapı ve tebliğ onun araçlarından bazılarıdır. Tebliğ de yatay genişleme hedefinin bir yöntemidir, araçları ise kamuya açık veya gizli toplantılar yapmaktan kitle iletişim araçlarına kadar değişiklik gösterebilir. Araçlar, yöntemin somut hayatiyet vasıtalarıdır yani yöntem araçlardan müteşekkildir, onlar olmadan fiili bir durum kazanamaz.

Yöntem-araç ilişkisi hedef teriminden bağımsız değildir. Bu bakımdan arka arkaya dizilen hedeflerin büyük ölçekte yöntemi ifade ettiğini ve aslında bu hedeflerden her birinin araçsal bir nitelik taşıdığını da hatırlamak gerekir. Örneğin bir kurum oluşturmak veya devlet kurmak, kendisine ulaşmadan önce bir hedeftir ve başarılması için yönteme, araçlara ihtiyaç vardır. Fakat bunların her birisi adaletin tesisi, siyasi bir hedefin gerçekleştirilmesi gibi başka hedefler için aynı zamanda birer araçtır.

Yöntemleri, mantıki veya bilimsel bir hedefe ulaşmak için parça bütün ilişkisi bakımından tümdengelim veya tümevarım; incelenen konuya göre bilimsellik bakımından teorik veya pratik/deneysel gibi çeşitlere ayırabiliriz. Sosyal bir mücadelede ise çoğunlukla sistem içi ve sistem dışı şeklinde bir ayırım kullanılmaktadır. Devrimcilik-ıslahatçılık, zora/şiddete dayalı-barışçıl gibi kavram, ayırım ve sınıflamalar bu ayırımın içine dâhil edilebilir.

Doğal olarak, tercih edilen, doğru/meşru sayılan yöntem ne ise ona uygun araçların kullanılması beklenir. Burada, tercih edilen araçların yönteme uygunluğu bir sorun olarak ortaya çıkar. Ancak ikiye ayırdığımız yöntemlerden her birine ait olduğu söylenebilecek araçların her zaman kesin çizgilerle birbirinden ayrılabileceğini söyleyemeyiz. Örneğin sistem dışı kalmayı tercih etmiş bir mücadelenin sistem içi olan siyasi partiyi araç olarak kullanmak istemesi, onun sistem içi olduğu anlamına gelmez. Eğer sistem izin veriyorsa söz konusu hareketin ilkelerine uygun bir siyasi parti kurması mümkün olabilir. Ancak aynı şeyi bu partiyi tercihen oy kullanacak kişiler için söylemek mümkün değildir. Hareket her ne kadar ilkelerine sadık ve sistemin dayatmalarına karşıt olarak partiyi bir araç olarak kullanıyorsa da oy vermek tamamıyla sistem içi bir davranıştır. Ve aslında ilkelerinde ısrarlı olan hareket, tüzük ve hedefler konusunda taviz vermemiş olsa bile sistem içi araçları kullandığında bir yönüyle sistem içi olmuş demektir. Böyle bir durum, hareketin sistem dışı kalmaktaki başarısı değil, sistemin onu kabul etmekte esnemesi anlamına gelir.

Buradaki durumu, somut tezahürü ve görünen yüzü olması nedeniyle çoğunlukla yöntemle karıştırılan araçların metoda nispeten değişken/değiştirilebilir bir yapıya sahip olması bağlamında izah edebiliriz. Aynı araç, her zaman ya da her toplumda aynı işlevi icra etmez. Bu da araçların zamana ve zemine göre değişkenlik karakterine sahip olmasından kaynaklanır. Zira araçlar nihayetinde toplumların kendileri tarafından üretilip belirli bir anlam içeriği ile donatılırlar. Kolay olması için şöyle bir örnek verilebilir: Peygamber’den resmi yasaklayan bazı hadisler nakledilmektedir. Bunlara bakarak evlerde resim bulundurulup bulundurulamayacağı, insan resminin yapılıp yapılamayacağı tartışılmıştır, halen de bunlara göre fetva verenler bulunmaktadır. Oysa Resul’ün resmi yasaklaması, resme o dönemde yüklenen anlamla ilgilidir. O dönem resim anlayışı putperestlikle ve uluhiyet/yaratma konusuyla özdeşleşmiş vaziyettedir. Oysa bugün resmin böyle bir anlam dünyasıyla ilgisi yoktur; varsa da son derece marjinaldir. Ayrıca resim o günkü gibi bir işleve sahip olmaktan çıkıp günlük bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Bu örnekte olduğu gibi araçlar zamana ve topluma göre farklı işlevler görebilirler. Araçlardaki bu değişkenlik, toplumların birçok bakımdan değişen bir tabiata sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu değişim, önemli anlamlar yüklenen bir olgu, nesne ya da olayla ilgili olabileceği gibi siyasi muhayyile ve yapılanma biçimi ile de ilgili olabilir. Dinamik ve kuşatıcı bir yöntem anlayışından bu değişimleri dikkate alması beklenir. Eğer bu değişimleri eşyanın tabiatına uygun olarak anlamaz ya da dikkate almazsa donuklaşır, ortam şarlarına uyum sağlayamayan katı ve statik yapıların üretilmesine neden olur. Bu yapılar, içinde bulunduğu ortamla iletişim sorunları yaşadığı gibi toplumdaki sosyal ve siyasi değişim ya da takibe uğrama durumlarında çok çabuk kriz yaşarlar. Çünkü statik bir yapı karakterine sahiptirler. Bu statiklik, toplumsal/sosyal, siyasi değişimi sabit araçlar üzerinden değerlendirmeye eğilimli olmalarına, toplumun yapılanma biçimindeki değişikliklerin kayda değer olmadığını düşünmelerine dayanmaktadır.

İslami mücadelenin 12 Eylül öncesi ve sonrasında gösterdiği farklılık, araçlar bakımdan dikkate değer bir farklılıktır. Öncesinde, şiddet, silah ve bunlara dayalı örgütlü yapılar İslami mücadelenin araçları ve biçimi olarak görülmüştür. “Eylem” kelimesine imanın gereği olan “amel” anlamı yüklenmiş, çatışmadan kaçınan/uzak duranlar “soft” Müslüman veya imanı zayıf kişiler sayılmıştır. Bunların doğruluğu veya yanlışlığı tartışması bir yana, herkes kabul edecektir ki, aynı araçları bugün kullanmaya kalkmak İslami mücadeleyi baltalamak anlamına gelecektir.

Bizce, İslami mücadelenin içinde yer aldığını düşünen kesimlerin sistem içi ve sistem dışı da dâhil olmak üzere kullandıkları bütün kavramları, dolayısıyla da araçları gözden geçirmeleri gerekir. Sistem anlayışındaki değişmeler, sistemin/siyasi otoritenin muhalif anlayışlara davranış tarzı, onlara biçtiği rol, doğru ve faydalı duruşların, pozisyonların belirlenmesi için değerlendirilmelidir.

Hızlı bir değişim dünyasında yaşıyoruz. Dün, fıkhi tutum, İslami mücadele ve hareket kavramı karşısında nasıl sorunların üstesinden gelemeyen bir söylem/araç haline gelmişse İslami mücadele ve hareket adına ortaya çıkan yapıların da artık yetersiz kaldığı pek çok yön bulunmaktadır. “İslam imparatorlukları”ndan sonra işgalci, emperyalist, sömürgeci yönetimlerin oluşması nasıl araçlar üzerinde etkili olmuşsa, halkın iradesinin yönetime yansıma imkânı bulduğu yapıların da araçlar üzerinde etkide bulunması beklenir.

Peygamber, etrafındaki farklı devletlere farklı şekillerde davrandığı halde toplumsal yapılanma biçimlerindeki değişimleri dikkate almayan anlayış, sorunların çözümüne mesafeli durmakta ve gelişen İslami hassasiyet ve ilgiyi toplamakta başarısız olmaktadır. Halen işgalci sömürge yönetimleri ya da 12 Eylül öncesi şartlarını yaşamakta olan yapıları bulmak mümkündür.

Değişimin her zaman tehlike/tehdit olarak algılanıyor olması nedeniyle belirtmek gerekir ki yoldan çıkmamayı sağlayacak şey, metodun sabitliği değil ilkelerin sağlamlığıdır. O ilkelere ne kadar sağlam tutunursak, yoldan çıkma korkusundan o kadar emin olabiliriz. İlke ve kuralların yöntemle ilişkisi bu noktada önemli bir konu olarak karışımıza çıkmaktadır.

İlke/Kural-Yöntem İlişkisi

Çoğunlukla eşanlamlı kullanılıyor almalarına rağmen kural ve ilke tam olarak aynı anlama gelmez. Kurallar ilkelerden türetilir ve doğrudan davranışlara yön verirler. İlkeler ise daha çok normatif olup değer ifade ederler; bu yüzden başka şeylerin kendisinden türetildiği ilk madde, temel bilgi olarak tanımlanır; tartışmaların dışında tutulan öncül, yargı ya da temel düşünceyi ifade ederler. Prensip terimi de ilke ile aynı anlamda kullanılmaktadır.

Hayatımıza genel olarak kurallar yön verdiği gibi her yöntem birçok kuraldan müteşekkildir/kurallar içerir, ama bu kuralların dayandığı bir de ilkeler vardır. Örneğin yöntemin tedrici/aşamalı olması bir ilkedir. Bu ilkenin nasıl uygulanacağına dair, “gizli davet şu aşamaya geldikten sonra şu şekilde açık davete geçilmesi gerekir” demek gibi vakıayı dikkate alarak yapılan belirlemeler birer kuraldır. Buna göre ilkeler kalıcıdır, ama kurallar değişebilir.

Yöntemle ilişkilendirilebilecek pek çok kuraldan söz edilebilir. Zira Kur’an, bireysel hayatı yönlendirmekten beşeri ilişkilere, zulme ve tağuta karşı duruştan Müslümanlar arası ilişkilerin niteliğine, vahyi anlatmaktan savaş meydanındaki davranışlara kadar birçok konuda kural ve ilkeler barındırmaktadır. Buradaki önemli soru şudur: Davranışlarımıza ve ilişkilerimize yön veren her hüküm, emir ya da tavsiyeden yönteme ilişkin bir sonuç, ilke çıkarabilir miyiz? Eğer çıkarabilirsek bizim çıkarımımızı doğrulayan ikinci bir araç var mıdır?

Sirke helaldir, ama benzer bir süreçte elde edilen içki haramdır. Çalışarak kazanmak helaldir, ama hırsızlık ederek kazanmak haramdır. Evlilik helal, zina ise haramdır. Verilebilecek daha pek çok örnekte helal ve haram olanlar arasındaki farkın bir yönüyle yöntem farklılığı olduğu söylenebilir. Bunun gibi davranış ve beşeri hatta otorite ile ilişkilere dair birçok kural hatta ilke yöntemin önemine, sonuçların yönteme bağlı olarak değerlendirileceği durumlara işaret eder. Ancak buradaki yöntemden kasıt İslami mücadelenin genel yöntemi değildir. Haddi zatında yukarıda verilen örneklerdeki gibi yönlendirmelerin amacı bir yöntem izahı değildir. Bunlardan söz ederek bir yöntem dizgisi oluşturmaya çalışmak, aslında bu yönlendirmeler ışığında oluşturulmuş bir yöntem değil, zihnimizde mevcut olan bir yöntem için bu yönlendirmelerin uygun yerlere yerleştirilmesinden ibarettir. Genel alışkanlık ise beşeri ilişkilere, sorumluluklara ve hatta haklara dair her türlü ayetin yöntemle kural, şekil/model, hatta ilke olarak ilişkilendirilmesidir. Bu alışkanlık kendisini Peygamber’in her türlü davranışını, yöntemin sabitliğine bir delil olarak kullanmakta da göstermektedir.

Peygamber davetini, kısa veya görece uzunca bir süre gizli sürdürmüş yani muhataplarını seçmiş sonra herkesin duyacağı bir şekilde bir ayırım gözetmeksizin seslendirmiştir. Önce akrabalarından ve yakınlarından başlamış sonra davet halkasını, bütün Mekke’yi, Arabistan’ı, komşu ülkeleri içine alacak şekilde genişletmiştir. Anlatmakla başlamış, şiddetten uzak durmuş sonra saldıranlara karşı savaşmış daha sonra da güvenlik çemberini genişletmeye çalışmıştır. Uzlaşma tekliflerini, tavizler karşılığında önerilen liderliği, dönüşümlü olarak dinin uygulanmasını kesin bir dille reddetmiştir. İçkinin, faizin yasaklanması, zekâtın emredilmesindeki gibi izlenen aşamalı süreçlerin de bu süreçler içindeki paralel bir işleyiş olduğunu unutmamak gerekir. Bütün bunlarda vahyin yönlendirmesi ile hareket etmiş, Ümmü Mektum olayındaki gibi hatalarında ikaz edilmiştir. Bedir esirleri konusunda Hz. Ömer’in haklı çıktığını, Hudeybiye Anlaşması’nda ise neredeyse herkesin Peygamber’e muhalefet edercesine anlaşmanın imzalanmasını sindiremediğini görmekteyiz. Bedir’de savaş mahallinin tespitinden daha enteresan bir olay ise şudur: Peygamber, Hendek Savaşı’nda Gatafanları karşı saftaki yerlerinden ayırmak/savaştan vazgeçirmek için Medine’nin bir yıllık hurma hasadının üçte birini onlara vadetmişti. Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde, Peygamber’in bu karar/teklifine karşı çıkmış ve Peygamber de önerisinden vazgeçmiştir.[24]

Bunlardan yöntem adına ne çıkarıyoruz? Belli bir İslami düşünceye ulaşmış topluluğun kendisini İslam’ın yegâne temsilcisi olarak görmesini, önce gizli örgütlenme, gizli davet sonra topluma açılması ve bünyeye dâhil olmayan diğerlerini kazanmayı ana faaliyet konusu haline getirmesini çıkarıyoruz. Bunların ışığında Merhum Kutub’un “Söz konusu topluluk aktif, organize bir yapı kazanarak varlığını iyice kökleştirmeli, alanını genişletmeli, varlığına kasteden şer güçlere karşı topluca direnmeli; bütün bu savaşım ve etkinlikleri cahiliye toplumundan tamamen bağımsız kendi özgün İslam toplumunun yeni kurulan yönetim ve denetimi altında gerçekleştirmelidir.”[25] şeklindeki tespitlerinden tam bir örgütçülük düşüncesini çıkarıyoruz. Bu anlayışı izah etmek için sanıyorum şu yeterlidir: Her yapı İslam’ın varlığını ve hayatiyetini kendi varlığı ile İslam’ı da kendi ideolojisi ile özdeşleştirmiş vaziyettedir. Kendisini Bedir meydanına çıkmış bir ordu olarak görmektedir. Eğer başına bir şey gelir de varlığı son bulursa bu, İslam’ın yeryüzünden silinmesi anlamına gelecektir.

Peygamber’in, Mekke’nin ileri gelenleriyle ilişkilerinden davetçi-siyasi otorite ilişkisinin modelini çıkarıyoruz. Onların taviz taleplerine, uzlaşma önerilerine verilen cevaplardan sistem dışılık kavramını çıkarıyoruz. Otoriteyi ele geçirmeye çalışmanın doğru bir yöntem olmadığı sonucunu çıkarıyoruz, ama diğer taraftan siyasi otoritenin ele geçirilmesinin İslam’ın tam olarak uygulanması için bir zorunluluk olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyoruz.

Peygamber’in, ileri gelenleri ikna etmek ve başka kabilelerin himayesini sağlamak için bir hayli mesai sarf etmiş olmasına karşın Ümmü Mektum olayından, önemli olanın taban olduğu ekâbirin sonraki iş olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Ümit Aktaş bu durumu şöyle izah ediyor: “Tüm insanları ilahi hakikatler doğrultusunda mücadeleye çağırırken, özellikle müstekbirlerin karşılarına çıkmaları, bu kimselerin toplumun önünde daveti engelleyen ve insanları kullaştıran bir konumda olmaları nedeniyledir. Ama tüm olumsuzluklara rağmen resuller tevhidi prensipleri açıklamak için öncelikle topluma egemen olmayı düşünmemişler; hakikat kavgasını iktidar üzerinden okumaya ve yürütmeye çalışmamışlar; vermiş oldukları mücadeleyi bir güç kazanma savaşımı haline getirmemişlerdir.”[26] Aynı konuya ilişkin olarak başka bir örnekten yola çıkan Casim M. Sultan ise şöyle diyor: “Allah Resulünün davet metodunda toplum değişinceye kadar zincirin halkaları gibi tek tek bireyleri muhatap alan bir üslup yoktu. Allah Resulünün hareket stratejisi ve özellikle gücü elinde bulunduran unsurlar üzerinde yoğunlaşma gereği hususunda zihin yoran bir kimse için böyle bir iddianın hiçbir delile dayanmadığı anlaşılmış olacaktır. Aksine Peygamber, Mekke toplumunun bireysel çabalarla değişme olanağının olmadığını anladığı için bir kısım Müslüman’ı Habeşistan’a göndermiştir. Şayet bireylerin değişimde katkısının olacağını düşünmüş olsaydı bir tanesinin bile katkısını zayi etmemek için Habeşistan’a göndermezdi.”[27] Ümmü Mektumlar veya başkalarını da etkileme imkânına sahip ve gücü elinde bulunduran stratejik hedefler… Bizce Peygamber bu iki farklı davet yönteminden birini diğerine kurban etmemiş, gerçekten de hakikat kavgasını iktidar üzerinden okumaya ve yürütmeye çalışmamıştır.

Aslında Hz. Ömer’in iradesi ile gerçekleşen Kâbe’ye yürüyüş (Casim Sultan) hareketinden, kırk kişiye ulaşıldığında daveti alenileştirme kuralını çıkarıyoruz. Ondan önceki az sayıdaki Müslüman’ın bütün risalet boyunca fedakârlıklarıyla öne çıkıyor olmasından, öncü cemaat, beyin takımı, liderlik kadrosu gibi hiyerarşiyi kökleştiren sonuçlara ulaşıyoruz. Elbette ki, “Değişimin yasası bireysel değil toplumsaldır, uhrevi değil dünyevi bir yasadır. Allah’ın bir toplumu değiştirmesi için önce o toplumun kendi içindekileri değiştirmesi gerekmektedir. Ve yine hiçbir toplumsal değişim, değişimin yasalarını kavramış ve söz konusu yasaları nasıl işleteceğini bilen kadro, dönüştürücü bir organizma olmaksızın gerçekleşemez.”[28] “Birçok toplumsal değişim hareketine öncülük eden şahsiyetin değişim fenomeni, araçları ve geçmesi gereken süreçler hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları” bu sebeple “değişimin kendiliğinden, ilahi bir etki ile gerçekleşeceğine inanıyor” oldukları, deyişimin nasıl olacağını bilmedikleri, sadece kesinlikle gerçekleşeceğine inanıyor oldukları bir gerçektir.[29] Fakat bu “çekirdek kadronun”, “mevcut durumu ve toplumsal yapıları değiştirmek için bir proje içinde çalışmaya girişmeden önce belli bir eğitim almaları gerektiği” düşüncesi, “Peygamberimizin yapmadığı bir şeydir.” Haddi zatında çekirdek kadro ile ilgili bütün tanımlamalar Kur’an’ın saydığı mü’min kişinin özelliklerinden ibarettir.[30]

“İslami hareket, toplumsal ve kolektif bir çabadan asla kopmaz ve kendisini, toplumdan soyut bir hücresel bir hareket olarak da vazetmez.” Toplumsal ve dünyevi gerçeklikten/vakıadan ne kopar ne de ihmal eder. Bu hareket bir toplumun kendisini tevhidi bir eksende dönüştürmesi ve ifadesidir. “Bu ise, her ne kadar ilmi ve ameli yetkinliğe sahip bazı öncülerin riyasetini gerektirse de, temelde tüm mensuplarının sorumluluğunda olan, toplumsal bir dönüşüm çabasıdır. Ümmetin sorumluluk ve yükünün bir öncüler grubunun omuzlarında taşınması İslami hareketin amacı değildir. İslami hareketin en ayrıcalıklı mensubu ve öncüsü durumunda bulunan Resulullah’ın dahi bir beşer olduğu, gaybı bilmediği ve bir melek olmadığı, cahili zan ve beklentileri cevaplamak amacıyla Kur’an’da açıklanmıştır.”[31]

Uygulanmakta olan bir yöntem doğal olarak kurallar hatta şekiller ihtiva eder. Ancak bir de bunların arkasında yatan ilkeler vardır. Bizce ilke/kural-yöntem ilişkisinde yaşanan sorun, kurallar şeklinde tebarüz etmiş olan ilkelerin kurallardan ibaret olarak algılanmış olmasıdır.

Sonuç

Toplumun İslami ilkeler doğrultusunda değişim ve dönüşümünü, ıslahını sağlamak, zulmün ortadan kaldırılıp hakkın ve adaletin tesis edilmesi, münkerin nehyedilip marufun emredilmesi, İslami mücadelenin faaliyet alanı olarak telakki edilen konulardır. Ancak yöntem konusu, bunların nasıl yapılması gerektiğinden değil; siyasi otoriteyi bunları gerçekleştirebilmenin ön koşulu olarak kabul edip etmemek ve bu siyasi otoritenin nasıl ele geçirileceğinden doğan bir tartışmadır.

Siyasi otoritenin, toplumsal dönüşümle de hak/adalet ve zulümle de münker ve marufun fiili durumuyla da hem sebep hem de sonuç olarak ilgili olduğu muhakkaktır. Ancak 20. yüzyılın başından itibaren gittikçe sistemleşen yöntem anlayışı, “hilafet modeli”nin halen ideal yönetim biçimi olarak tahayyül edilmesi gibi, meydana gelen sosyal değişimleri dikkate almayan, vakıayı bir anlamda göz ardı eden bir tutum sergilemektedir.

İslam’ın anlaşılma biçimi önemli, ancak bu durumun önemli bir sebebi de yöntemciliğin bilim camiası ve bilim geleneği içindeki apayrı bir itikadi ve ameli mezhep olması gibi uygun olduğu farz edilebilecek bir yönteme, özneden bağımsız olarak” güç atfedilmesidir.[32] Ve bu anlayış, irili ufaklı sayısız İslami oluşumun, kendisini dünyanın kurtarıcısı olarak gören hiyerarşik yapılar üretmesine de kaynaklık etmektedir.

Biz bu makalede, Kur’an’ın ve Sünnetin konuyla ilgili şekil, model ve kurallarının bir hayli gündem edilmesine rağmen ilkelerine yeterince kıymet atfedilmiyor olmasına dikkat çekmeye çalıştık. Kabul etmek gerekir ki, şekil ve kurallara sıkı sıkıya bağlılık doğrudan ilkelere riayet anlamına gelmediği gibi onların ihlaline bile yol açabilir. Oysa ilkelere bağlılık, şekilsel ve dönemsel nitelik taşıyan emir, belirleme, tavsiye ve örnekliklerin arkasında yatan hakikati ortaya çıkarmaya daha elverişlidir.

İslami mücadelenin nihai hedefi şüphesiz ki Allah’ın rızasını kazanmak yani O’nun razı olacağı bir hayatı yaşamaktır. Bu da yeryüzündeki fitnenin ortadan kaldırılıp, hakkın ikame edilmesi, hak ve batılın birbirinden ayırt edilmesi gibi pek çok konuda sorumlulukların farkında olunmasını, gerekli fedakârlığın gösterilmesini zorunlu kılmaktadır. Toplumun dönüşümü, ıslahı, adaletin temini, münkerin defedilmesi gibi sosyal meselelere gelince. Bizim kanaatimiz, Müslümanlar her halükarda doğal olarak bu hedefleri gerçekleştirmek için çalışır; bunun için de ilkelere uygun olması şartıyla günün vakıasına uygun olan araçları kullanır. Her ne olursa olsun bu araçlarla ilgili olarak, Kur’an, Sünnet ve örnek nesilden devşirilecekler konusunda şekiller değil ilkeler esastır. Bu konuda belirleyici olarak en çok gündeme gelen Sünnetin belirleyici bir fonksiyonu vardır. Fakat bu fonksiyon, şekil ve kuralları değil ilkeleri belirginleştirmektir.

Söz konusu sosyal hedeflere ulaşmak için, siyasi otorite, olmazsa olmaz bir araç değildir. Bu hedefleri gerçekleştirmek için siyasi otoriteyi en sağlıklı, sağlam, garanti yol olarak görenlerimizin, onu olmazsa olmaz/zorunlu bir araç olarak görmekten doğan sayısız sorunu göz ardı etmemesi ve buna göre davranması gerekir.

Toplumların yapılanma biçimleri değişebilir. Yönetimin el değiştirmesine dair bugünkünden çok daha farklı uygulamalar ortaya çıkabilir/keşfedilebilir. Gün gelir devlet kavramı önemini hepten yitirebilir. Bütün bu değişimlere şekiller üzerinden cevaplar üretmeye devam edersek bir sonuca ulaşmamız da insanlığın geleceğini aydınlatmamız da mümkün olmaz. Oysa şekiller değişebilir, ama ilkeler kalıcıdır.

Gelişecek ve değişecek her türlü koşulda İslami mücadelenin bir yöntem anlayışı olacaktır. Çünkü yöntem, bir bakıma günün vakıasına vukufiyet ve geleceği planlama da demektir. Ancak bu yöntem geçmişi tekrarlamak değil, yolda sabit kalmak için Peygamber’in de taviz vermediği ilkelere sahip çıkmaktır. Peygamber’in sarık ve cübbesini giymeyi onu örnek almak olarak görüyorsak diğer davranışlarını da aynı şekilcilik içinde tekrar etmemizde bir sakınca yoktur.

 

 

 

[1]  Cevdet Said, Güç İrade Eylem, Pınar Yayınları, 4. Baskı, S. 31

[2]  http://atifacikgoz.wordpress.com/tag/strateji/

[3]  İhsan Eliaçık, İslam’ın Yenilikçileri, İnşa Yayınları, 2. Cilt, S. 448

[4]  Yoldaki İşaretler, S. Kutub, Pınar Yayınları, 7. Basım, S. 53

[5]  S. Kutub, A.g.e. S. 49

[6]  Ümit Aktaş, İslami Hareket ve Yöntem, Çıra Yayınları, S. 81

[7]  Ümit Aktaş, A.g.e. S. 25

[8]  Ümit Aktaş, A.g.e. S. 37

[9]  S. Kutub, A.g.e. S. 53

[10] Ümit Aktaş, A.g.e. S. 27

[11] Ümit Aktaş, A.g.e. S. 68

[12] Ümit Aktaş, A.g.e. S. 99

[13] S. Kutub, A.g.e. S. 50

[14] S. Kutub, A.g.e. S. 82

[15] S. Kutub, A.g.e. S. 107

[16] Cevdet Said, A.g.e. S. 13, 14

[17] Ümit Aktaş, A.g.e. S. 24

[18] Casim M. Sultan, Toplumsal Dönüşümün Yasaları, Mana Yayınları, S. 28

[19] Casim M. Sultan, A.g.e. S. 30

[20] Ümit Aktaş, A.g.e. S. 38

[21] Cevdet Said, A.g.e. S. 53

[22] Fazlur Rahman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, Ankara Okulu Yayınları, S. 23

[23] Fazlur Rahman, A.g.e. S. 35

[24] http://www.enfal.de/itarih19.htm

[25] S. Kutub, A.g.e. S. 60

[26] Ümit Aktaş, A.g.e. S. 19-20

[27] Casim M. Sultan, A.g.e. S. 86

[28] Casim M. Sultan, A.g.e. S. 63

[29] Casim M. Sultan, A.g.e. S. 92

[30] Casim M. Sultan, A.g.e. S. 107-126

[31] Ümit Aktaş, A.g.e. S. 23

[32] Yasin Aktay, Milel ve Nihal, Cilt 5, Sayı 2, S. 58

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir