İslami Olmayan Yönetime Katılım / Raşid El Gannuşi

Print Friendly, PDF & Email

Çeviren: Fatih Peyma

 

Giriş

Bu yazı, gayri İslami bir yönetimin/rejimin kurulmasında ya da idaresinde takipçilerinin iştiraki hakkında İslam’ın pozisyonuyla alakalı meseleye cevap vermeyi amaçlamaktadır.

Bu meseleye cevap aramaya başlamadan önce bazı gerçeklerin altını çizmek gerekiyor:

Birincisi, “İslami yönetim/hükümet/idare” gibi bir fikrin var olduğu ve Müslümanların hem bireysel hem de gruplar halinde böylesi bir yönetimin/idarenin kurulması için çalışmalarının dini bir görev olduğu gerçeğidir.

İkincisi, böylesi bir “İslami yönetim”in halihazırda mevcut olmadığı ve eğer mevcut olsaydı bir Müslüman’ın onu desteklemekten ve onun içinde var olabilecek çürüme unsurlarının giderilmesi için çalışmaktan başka bir seçeneği olmadığı gerçeğidir.

Üçüncüsü, hali hazırdaki durumlar İslami bir yönetimin kurulması lehine görünmediği gerçeğidir. Tarih boyunca böyle bir yönetimin kurulması için çok fazla çaba sarf edildi. Müslümanların, şu ana kadar böyle bir başarı sağlayamamalarına rağmen yeryüzünde adaleti tesis etmeleri ve Allah’ın emrinin gerçekleşmesi için işbirliği yapmaları ve yapılagelen çabayı devam ettirmeleri onların en önemli görevidir.

Kur’an şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide, 8)

Aynı surenin 49. ayeti şöyle buyuruyor: “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma.” Yine aynı surenin 44. ayeti ise şöyle buyuruyor: “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.”

İstisnai Durumlar

Burada tartışma konumuz, ümmetin; entelektüel, siyasi, ekonomik, uluslararası sistemini ve sair ilişkilerini İslam temeli üzerine, kendi inanç ve kültür mirası (ki bu miras, onun en önemli ilkelerini yok etmek isteyen Batı işgaline rağmen Müslümanların kalplerinde, ruhlarında kök salmaya devam eden bir mirastır) üzerine kurabildiği normal durum hakkında değildir.

Buradaki tartışma, ümmetin doğrudan “İslami yönetim” kurma hedefini başaramadığı zamanki istisnai duruma odaklanmaktadır. Bu durumda Müslüman topluluk zor seçeneklerle karşı karşıya kalır.

Gerçekçilik ve esneklik İslam metodolojisinin en önemli özellikleri arasındadır. Bu özellikler, bu dinin bütün zamanlara ve her ortama uygun olan sonsuz bir hayat yöntemi olduğu gerçeğini açıklar. Dahası, Müslüman topluluklar da dahil tüm insan topluluklarının hayatları, tıpkı bağımsız/bireysel bir insanın hayatı gibi sürekli dinamizm içindedir. Sağlık ve hastalık, zafer ve yenilgi, başarı ve başarısızlık, gelişme ve gerileme, güçlülük ve zayıflık arasındaki değişim doğal durumlardır. Bundan dolayı her nerede ve her ne zaman var olsa, bütün insanlığın hayatını düzeltmek maksadıyla gelen bir din, ortaya çıkan bütün sorunlara ve Müslüman toplulukların içinden geçebileceği gelişim şekillerine cevap verme kapasitesine sahip olmalıdır. Ve bunu yaparken böyle bir din, eğik olduğu kadar düz çizgiler de çizmek zorunda kalabilir. Başka bir deyişle, normal şartlarda sadece mutlak esaslar için çizgiler çizmekle yetinmeyip aynı zamanda sıra dışı, istisnai durumlarla karşılaştığında gözlemlenmesi ve takip edilmesi gereken kuralları ve mekanizmaları da belirleyebilir. Bu şekilde müminler hem güçlülük hem de zayıflık durumlarında şeriatın kurallarıyla yakın bir irtibat içinde kalırlar.

Gereklilik ve İhtiyaç Fıkhı

Müslümanların fıkıh mirası tüm zamanlar boyunca bir topluluk tarafından sahip olunmuş en büyük ve en zengin ‘’kanunlara ve dini esaslara ait’’ mirastır. O kadar büyüktür ki, Müslümanlar haklı olarak fıkıh toplumu olarak adlandırılabilir. Bu fıkhın büyüklüğü, en büyük İslam ilimi olan usul ilmi[1] olarak bilinen büyük yasama temelleri üzerine kurulmuş olmasından kaynaklanır.

Bu ilim, en yetenekli ve yetkili alimler tarafından asırlar boyunca her yönüyle incelenmiş ve geliştirilmiştir. Bu gelişmenin zirvesi, 1388’de ölen Endülüslü alim Ebu İshak eş-Şatıbi ile olmuştur. Şatıbi’nin çalışmaları ve düşünceleri, selefi İmam Şafi (767-820)yi tamamlayıcı niteliktedir. Hayatlarını bu önemli bilgi alanına adamış alimler, İslam’ın büyüklüğüne inanmış, Kur’an’ın, sünnetin ve fıkıhın mirasını baştan sona incelemiş kimselerdi. Onlar aynı zamanda, kendi dönemleri boyunca elde edilmiş bilgilerin toplamıyla beraber yüzyıllar boyunca fıkıhın çeşitli pratik deneyimleri ve uygulamalarını da göz önüne almışlardır.

Bu bilgi kaynakları koleksiyonu sayesinde ve İslam’ın amaçları ve hedefleri hakkındaki anlayışları ışığında, onların en büyük amacı insanların ihtiyaçlarına hizmet etmek olan (zaten İslam mesajının özü de budur) bir dizi kanun esasları geliştirdiler.

Eş-Şatıbi şöyle diyor: Şeriat hakkında araştırmalarımızdan şu sonucu çıkardık ki, şeriat insanın ihtiyaçlarına hizmet etmek için oluşturulmuştur. Bu, kimsenin hatta Fahreddin er-Razi (1149-1209)’nin bile tartışamayacağı bir konudur. Dini kanunlar, tek bir amaç için vardır: Bu dünyada ve ahirette insanların ihtiyaçlarına hizmet etmek. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (21/107) Bir diğer ayet ise şöyledir: “Allah size güçlük çıkarmak istemiyor. Fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor.” (5/6) Ve son olarak Bakara suresi 179. ayette şöyle buyuruyor: “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.”[2]

Şatıbi “Muvafakat” adlı eserinde, resullerin insanların hayatlarında tamamlamak için gönderildikleri ihtiyaç türlerini ayrıntılarıyla anlatıyor. Şatıbi adı geçen türleri “elzem ihtiyaçlar” diye sınıflandırmıştır ki, şüphesiz bunlar olmasaydı hayatın devamı da olmazdı. Bu ihtiyaçlar; inancın, neslin, servetin ve aklın korunmasını ihtiva eder. Akabinde, yokluğu durumunda insanın sıkıntı ve zorluk içinde olması kaçınılmaz olacağı, “özel ihtiyaçlar”dan bahsediyor. Bunlar, hayatta zevk alınan güzel ve meşru şeyleri ihtiva eder. Son olarak da, yokluğu durumunda dünyadaki yaşamı ciddi derecede sarsacak olan “iyileştirici ihtiyaçlar”dan bahsediyor. Bunlar da örneğin yeme-içme gibi çeşitli ihtiyaçlardır. Bu tür ihtiyaçların giderilmesi, hayatın kalitesini artırmada öncelikli unsurlardır.

Çağdaş İslam siyaset düşüncesinde genel eğilim, Şatıbi’nin ortaya koyduğu “dinin amaçları” düşüncesini benimsemekten yanadır. Şatıbi’nin bu düşüncesini açacak olursak şunları söyleyebiliriz: Ona göre din, ümmetle alakalı yeni problemlerin üstesinden gelmek için genel bir çerçeve olarak, insanoğlunun gereksinimlerini, bu dünyadaki ve öbür dünyadaki kazanımlarını gerçekleştirmek ve korumak için gelmiştir. Bu genel perspektifin çerçevesi ya da şeriatın amacı içerisinde dinin ayrıntıları, temel esasların dalları olarak kendi uygun yerlerini bulurlar. Aynı perspektif içerisinde, sadece Müslümanların değil bütün insanoğlunun hayatındaki bütün yeni problemler, onların ihtiyaçlarının giderilmesini garanti eden doğru cevaplar bulabilir.

Allah’ın kanunu zaten, hayat ne zaman bir gelişim ve değişim gösterse içinden yeni sonuçların çıkarılabildiği genel prensipleri içerdiğinden dolayı, bu yolla kötülükler Allah’ın hükümlerini ihlal etmeden engellenebilir. Bu prensiplerin bazıları standart durumlar ya da normal şartlarla ilgili iken, bazısı da istisnai durumlar ve sıra dışı şartlarla alakalıdır. İkincisine örnek, “ihtiyaçlar yasakları bertaraf eder (ihtiyaç kanun tanımaz)” prensibidir. Bu prensip Kur’an’da şöyle geçer:

“Ama kim mecbur kalırsa başkasına saldırmadan ve sınırı aşmadan bunlardan yemesinde bir günah yoktur.” (2/173)

Buna benzer bir prensip de ‘’daha iyi ve daha kötü arasında kıyaslama’’ ve ‘’insanların menfaatine en iyi şekilde hizmet ediyor gibi görüneni seçme’’ prensibi ve ‘’ameller yol açtıkları sonuçlara göre değerlendirilir’’ prensibidir. Bütün bu durumlarda en iyi ölçüt, insanların menfaatine en iyi şekilde hizmet etmesi ve insanların ihtiyaçlarını yerine getirmesidir.

Gayri İslami Bir Yönetimde Güç Paylaşımı

İnsan davranışları hakkında fikir belirtmede en öncelikli kural, bir yasak açık olarak belirtilmedikçe bütün davranışların caiz olduğu kuralıdır. Bu durumda yasak, Allah’ın kanununu uygulama ve Allah’ın kanunundan başka kanunlara yönelmeme emrinden hasıl olur. Bu yüzden Allah’ın emrine uymak ve O’nun yönetimini/idaresini kurmak için elinden geleni yapmak bütün Müslümanlara farzdır. Fakat Müslümanlar ya bunu başaramazsa? Bizler sadece yapabildiğimizi yapmakla mükellefiz. Kur’an şöyle buyuruyor:

“Herkes gücü ölçüsünde sorumlu tutulur’.” (2/233)

İslami yönetim/hükümet şöyle olmalıdır:

  1. Bünyesinde mevcut olan yüksek yasama otoritesi, bütün kanunların üstünde olan “şeriat”a yani Allah’ın kanunlarına uygundur. Bu bağlamda, hakimler tarafından ölçütler olarak kullanılacak detaylı kanunları ve düzenlemeleri meydana getirmek alimlerin sorumluğundadır. İslam devletinin lideri bu tür kanunları ve düzenlemeleri uygulamanın sorumluluğuyla görevlendirilen icra kurulunun lideridir.
  2. Bünyesinde mevcut olan siyasi güç ümmete aittir. Ümmet, zorunlu bir danışma sistemi olan bir nevi şura biçimini benimsemek durumundadır.

Eğer bu türden bir yönetim mümkünse, o zaman onu kurmak için hiç bir çabayı esirgememek her Müslüman’ın görevidir. Fakat eğer bu mümkün değilse, o zaman Müslümanlar ne yapmalıdır?

İslam’ın genel esasları ve onun halka hizmet etme (bunlar inancın, ruhun, zenginliğin korunmasını ve kötülüklerin önlenmesini ihtiva eder) ve ihtiyaçlarını yerine getirme amacı temelinde, pasiflik ve tecrit siyasetinden kaçınmak her Müslüman’ın görevidir. Her Müslüman’ın, İslami yönetimi/hükümeti kurma görevi ve sorumluluğu vardır. Eğer böylesi bir görevi başarabilmeleri mümkün değilse o zaman Müslümanlar her ne başarabilirse onu başarmak için uğraşmalıdır.

Müslüman ya da gayri İslami bir ortamda güç paylaşımı, sosyal düzenin temellerini kurmak için bir gereklilik olur. Bu güç paylaşımı illa şeriata göre olacak değildir. Fakat İslami yönetimin önemli bir temeli üzerine, yani şuraya ya da ümmetin otoritesine göre olmalıdır. Diktatörlüğün, yabancı hakimiyetin, ya da yerel anarşinin önüne geçmek için bu gereklidir. Böylesi bir güç paylaşımı süreci; aynı zamanda bağımsızlık, kalkınma, sosyal dayanışma, sivil özgürlükler, insan hakları, siyasi çoğulculuk, yargının bağımsızlığı, basın özgürlüğü, ya da camilerin ve İslami faaliyetlerin serbestleşmesi gibi ulusal ya da insani menfaatleri başarmayı hedefleyebilir.

Herhangi bir Müslüman toplum, eğer İslami demokratik bir yönetim kuramaz ise seküler bir demokratik sistemin kurulmasına katılımda tereddüt etmeli midir? Cevap hayır. Bireysel ve toplu olarak, böyle bir sistemi kurma çabalarına katılmak bütün Müslümanlara dini bir görevdir. Bu şekilde, İbni Haldun’un ifade ettiği gibi[3] Müslümanlar “şeriat yönetimi/hükümeti”ni kuramadıklarından dolayı ‘’mantıklı/rasyonel hükümet’’in kurulması için uğraşmalıdırlar.

Belgeli Durumlar/Olaylar

İslam tarihinde Müslümanların, bireysel ve toplumsal olarak iyi olanı yapmak ve kötülüğü engellemek adına gayri İslami hükümetleri yönetmede ve kurmada iştirakçi olmalarına izin verildiğine dair Kur’an’dan bazı olaylar iktibas edilebilir.

Kur’an’ın bir bölümünde Yusuf kıssası anlatılır. Hatırlanacak olursa, Yusuf kardeşleri tarafından kuyuya atılmış ve daha sonra kurtarılıp, Mısır’da Firavun’un sarayına bir şekilde yerleşmiş,  iftiraya maruz kalıp, mahkemeye çıkarılmıştır. Hapse atılmış ve horlanmış bu genç adam, açlık ve kıtlık tarafından tehdit edilen pek çok ülkeyi kurtarmayı görev bilerek uygun bir anı yakalamış ve Firavun’un yönetiminde en önemli makamla ilgilenmek için hazır olduğunu ifade etmiştir. Yusuf, İslami bir yönetimin temellerini atmak için Mısırlıların putperestliği terk ederek tek tanrılı bir dini benimsemelerini beklemedi.

Bu genç adamın aklında olan şey şuydu ki, din insanlara hizmet etmek ve onların en gerekli ihtiyaçlarını yerine getirmek için gelmiştir. Yusuf, insanları açlıktan ve sonrasında yok olmaktan kurtarmanın bekletilemeyeceğini düşünüyordu. Yardım edebileceğini fark edip, yardım etti. Halkın işlerini idare etmedeki etkin katılımı sayesinde, diğer sorumluluğu olan “insanları İslam’a çağırma”ya devam etti ve hayatlarını yeniden şekillendirmeleri ve kötülükten uzak durmaları gerektiğini tembih ederek peygamberlik görevini layıkıyla yerine getirdi.

Kur’an’da Yusuf kıssasının detaylı anlatımı bu yaklaşımın övülmeye değer olduğunun açık bir kanıtıdır. Yusuf’un başına gelenler, her yerde ve her zaman bütün Müslümanların başına gelebilir. Benzer durumlarda, Müslümanların ümmetin çıkarlarına hizmet etmek ve onları kötülükten korumak için gayri İslami bir yönetime siyasi aktör olarak katılımcı olmak dışında başka bir seçeneği olmayabilir. Böyle davranmamak; bu çıkarların, kazanımların yok olmasına, kötülüğün yayılması ve topluma hakim olmasına yol açacaktır.

İkinci örnek ise, İslam’ın ilk yıllarında yaşamış olan ‘’Habeşistan kralı’’ örneğidir. Peygamber, kralı ‘’ülkesinde kimseye haksızlık etmeyen bir kral’’ olarak tanımlamış ve ağır bir şekilde işkenceye maruz kalmış sahabeden bazılarına Habeşistan’a hicret etmelerini tavsiye etmiştir. Habeşistan’da bu küçük Müslüman topluluğun varlığı, kralın İslam’ı kucaklamasıyla sonuçlandı. Ama kral, hükümetinde şeriatın uygulanması yönünde değişiklikler yapmadı. Çünkü böyle bir girişim onun krallığını ve misafirlerinin hayatını tehlikeye sokabilirdi. Bu asil kralın hikayesi İslam tarihinde belgelenmiş ve bugüne kadar anlatılmaya devam etmiştir. Peygamber, kralın ölüm haberi kendilerine ulaşınca cenaze namazının kılınması için talimat vermiştir.

Bu konuda İbn Teymiye’nin yorumu şöyledir. “Biz kesinlikle kralın, toplumunda Kur’an kanunlarını uygulayamadığını biliyoruz. Çünkü halkı böyle yapmasına izin vermezdi. Buna rağmen kral ve onun gibiler, İslam’ın kanunlarına tümüyle uyamamalarına ve sadece belirli durumlarda uygulanabilecek hükümleri takip ederek ülkelerini yönetebilmelerine rağmen yine de Allah rızasına giden yolda hayatlarına devam edebildiler.[4]

Üçüncü örnek ise “hılfu’l fudul” örneğidir. Yani el-fudul antlaşması ya da ittifakı. Bu, İslam öncesi Arabistan’da kabileler arasında haksızlığa uğramış olanlara destek çıkmak, akrabalarla yakın ilişkileri sürdürmek ve onlara bakmak için yapılmış bir anlaşmaydı. Peygamber, risalet görevinden önce bu ittifak imzalanırken şahitliğini yapmış ve sonraki yıllarda “eğer peygamberlik görevi sırasında da benzer bir ittifaka çağrılsaydı tereddütsüz iştirak edeceğini” bildirmiştir. Daha sonra peygamber, ‘’cahiliye döneminde yapılmış herhangi iyi ve asil bir anlaşma kesinlikle İslam tarafından desteklenir ‘’diye belirtmiştir.[5] Bu şekilde şu sonuca varabiliriz ki; ümmet, adaletsizliğin ve baskının önlenmesinde, insanlığın çıkarlarına hizmet etmede, insan haklarını korumada, halkın itibarını/hakimiyetini tanımada ve seçim sistemi sayesinde iktidara gelmeyi hedeflemiş bir anlaşmada katılımcı olabilir. Müminler kendileriyle aynı inancı ve ideolojiyi paylaşmayanlarla bile bu asil hedeflere varmak için uğraşabilirler.

Dördüncü örnek ise, Ömer bin Abdülaziz örneğidir. 2 yıla yakın bir süre halifelik yapmış bu Emevi halifesi, Raşid Halifeler dönemiyle arasındaki yarım yüzyıla rağmen merhameti ve adaleti sebebiyle tarihçiler ve İslam âlimleri tarafından 5. Raşid halife olarak kabul edilir. Emevi saltanatından gelen bir melik olmasına rağmen babadan-oğla geçen monarşi anlayışını tasvip etmiyordu ve prensip olarak buna karşıydı. Fakat sistemi değiştiremedi ve yıllar boyunca birikmiş olan yozlaşma yüzünden istişareye dayalı bir yönetim şekli içinde ümmetin hakkını tüm çabasına rağmen iade edemedi. Fakat buna rağmen, pek çok yanlış uygulamayı önemli şekilde düzeltebildi, adaleti ve hakkı tesis edebilmede önemli mesafeler kaydetti. Onaylamadığı monarşiyi kabul ederek, Müslümanların hayrına pek çok şey gerçekleştirebildi ve kimse onun yanlış yaptığını ya da hareketlerinde yanlış yolda olduğunu iddia etmeye kalkışmadı.

Çağdaş Düşünceler

İslami yönetimin, bir bütünlük içinde uygulanması durumunda mükemmel ya da mükemmele yakın sonuç verecek olan bir takım değerlere dayandığı görülür. Fakat her zaman bütün bu değerlerin uygulanması çok mümkün olmayabilir ve bu yüzden bazıları, belli şartlar altında, mevcut adaletli olan bir yönetimle yetinmelidir. Adaletli bir yönetim, İslami olmasa bile İslami olana çok yakın olarak düşünülebilir. Çünkü ‘’adalet’’ İslami bir yönetimin en önemli özelliğidir. Ve adaletin, Allah’ın kanunu olduğu söylenmiştir.

İbni Akil, ‘’el-siyaset el-şeriat (İslami idare siyaseti)’’ kavramını, Peygamber tavsiye etmemiş ve vahiyde yer almamış olsa bile insanları iyiliğe yakınlaştıran, kötü olandan ise uzaklaştıran ameller olarak tanımlamıştır.

İbni Akil ilaveten, bu türden amellerin şeriatla çelişmemesi gerektiğini anlatmak için, bu amellerin “şeriatla uyumlu” ifadesini kullanarak tanımlanmasının mümkün olduğunu söylüyor. Fakat eğer biri böyle bir tabirle, bu tür amellerin özellikle Kur’an’da veya sünnette bahsedilmiş olması gerektiğini kastederse o zaman bu, yanlış olur ve sahabenin de yanlış yaptığını ima etmiş olur. Her şeye rağmen onlar, pek çok yeni hareket tarzının öncülüğünü yaptılar, yeni gelişmelere ve değişen şartlara cevaben toplumun ihtiyaçlarını yerine getirmek için sayısız tedbirler aldılar.[6]

Günümüzde, Müslüman bireylerin ve grupların gayri İslami bir çerçevede topluma hizmet etmek ya da kötülüğü önlemek için ittifaka girdiğini gösterecek sayısız örnekler verilebilir. Halen, ısrarla pek çok Müslüman alim[7] bu türden yolların takip edilmemesi gerektiğini söylemesine rağmen bu gerçekleşmektedir. Bütün saygıma rağmen şunu söylemek isterim ki bu alimler, Müslümanlara hayatı gereksiz şekilde zor hale getiriyorlar. Onların fikirleri, kesinlikle caiz ve meşru olan ve gerçekten de Müslümanları zor durumlarda pozitif şekilde tepki verme yeteneği ile donatma amacı güden bir siyaset anlayışına sınırlamalar getiriyor.

Bu türden bir kaç örneği sayacak olursak:

Birincisi; dünyadaki Müslümanların üçte biri yaşadıkları ülkelerde azınlık durumundadır. Yani onların yakın gelecekte ülkelerini İslami bir şekilde yönetmek gibi bir umutları yok. Bu Müslüman azınlıkların çoğu, etnik temizlik ve diğer baskılar yüzünden yok olma ya da sürgün gibi tehditlerle kaşı karşıyadırlar. İslam fıkhı onlar için ne gibi seçenekleri sunabilmektedir? Bazı insanlar, bu türden azınlıkların Müslüman çoğunluğun yaşadığı yerlere göç etmesi gerektiğini teklif ediyorlar. Eğer bu mümkün olsaydı (normalde mümkün değildir) böyle bir şeyin onlara ne gibi bir iyiliği dokunurdu, ya da bu türden bir teklif onları yaşadıkları yerlerden çıkartmak için Müslümanlara karşı bir komplodan mı ibaret? Bazıları da Müslüman azınlıklara, kendilerini tecrit etmelerini ve beklemelerini tavsiye etmektedir. Fakat bu da İslam’ın mesajının özüyle çelişmektedir. Çünkü İslam mesajı, müminleri pozitif, aktif ve ilgili olmaya yönlendirir.

Bu türden azınlıklar için en iyi seçenek, seküler demokratik gruplarla işbirliğine girmektir. Onlar o zaman, insan haklarına saygı duyacak, güvenliği, ifade ve inanç özgürlüğünü sağlayacak (ki bunlar İslam’ın tamamlamaya geldiği en önemli insani gereksinimlerdir) seküler demokratik bir yönetimin kurulması için çalışabilirler.

Her hangi bir toplumda böylesi önemli değerlerin başarılması, hemen onu İslam anlayışındaki ‘’daru’l harp’’den huzur ve sükunetin ülkesine çevirecektir. İmam Nevevi (1233-1277) “daru’l harp”i inananların dini görevlerini özgürce yapamadıkları ve sonuç olarak da oradan hicretin zorunlu bir hale dönüştüğü yer olarak tanımlar.[8] Gerçek demokrasiler böyle değildir. Onlar ibadeti ve inancı garanti altına alırlar.

İkinci olarak; Müslüman çoğunluğa sahip olan ülkelerde yaşayan pek çok İslami cemaat ve hareket var, ama İslam’a düşman diktatörlükler ya da Müslüman olduğunu iddia eden diktatörlükler tarafından yönetiliyorlar. Bu türden İslami hareketler, rejimi düzeltemezler ya da tek başına onu değiştiremezler. Şeriat, bu İslami hareketler ve seküler gruplar (ki onlar da diktatörlükleri devirip insanlara saygı duyacak ve onların özgürlüklerini garanti edecek olan seküler demokrasiler kurmak için çabalamaktadırlar) arasındaki işbirliğine karşı mıdır? Kesinlikle hayır.

Üçüncü olarak; benzer şekilde, diktatörlükle yönetilen Müslüman ülkelerdeki İslami gruplar halktan gelecek yoğun desteği elde edebilir ve İslami bir yönetim kurabilir. Fakat böyle bir geçiş, kendi ülkelerinden ya da diğer ülkelerden onlara yönelik olan düşmanlığı körükleyebilir ve yeni kurulmuş olan İslami hükümeti, zulümlere ya da onun başarısız olmasıyla sonuçlanabilecek baskılara açık hale getirebilir.

Bu tür İslami grupların, şartlar izin verene kadar İslami yönetim kurmak gibi uzun vadeli hedefi erteleyerek, seküler bir demokrasi kurmak ve var olan baskıcı gücü izole etmek için seküler gruplarla koordine içinde olmamaları için bir sebep yoktur.

Şunu vurgulamak gerekir ki, böyle bir durumda aralarında seçim yapılacak seçenekler İslami yönetim ve gayri İslami yönetim seçenekleri değil, demokrasi ve diktatörlük arasında yapılması gereken bir seçenek olacaktır.

Dördüncüsü ise; yabancı güçler tarafından sömürgeleştirilmiş ülkelerde var olan İslami gruplar. Bu İslami grupların, sömürge otoritesi altında yaşamaktansa içinde daha iyi şartlar altında yaşayacakları ve kendilerine alternatif olacak bir ülkenin ortak düşmanına karşı mücadele etmemesi ve seküler gruplarla “birleşik cephe” oluşturmaması için bir sebep yoktur. Kesinlikle, onları böyle bir şey yapmaktan engelleyecek hiçbir şey yoktur.

Sonuç

Eğer Allah’ın emirlerini yerine getirmek için İslami bir yönetim kurmak, her İslami grubun uzun ya da kısa vadede hedefiyse; şeriat, böyle bir hedefin kolaylıkla başarılmayacağı ihtimalini ve bu yüzden bir alternatifin sağlanması gerektiğini göz önünde bulundurur. İstisnai şartlar altında İslami gruplar, gücün çoğunluk olan grup/parti tarafından elde tutulduğu “çoğulcu bir hükümet sistemi” kurmak için İslami olmayan gruplarla işbirliği içine girebilir.

Böyle bir ittifak aynı zamanda saldırıyı caydırmak ve diktatörlükten kurtulma hedefi için de olabilir. Bu gibi durumlarda, ittifak hiç bir şekilde, İslam’ın aleyhine şartları ihtiva etmemeli ya da İslam için çalışanlar ve ülkede İslam sistemini kurmak için çabalayanlar üzerinde sınırlandırmalar getirmemelidir.

Bu hususlar;

“iyi olanı meydana getiren ve kötü olanı üreten şeyi engellemenin desteklenmesi’’ ilkesine,

“zorunlu bir görevin gerçekte bağlı olduğu şey, kendi için de zorunludur” kuralına,

“neticeler ve sonuçlar” kaidesine

ve “gereklilik/ihtiyaç” prensibine dayanmalıdır.

Önemli olan şey şudur ki bir Müslüman, kısmen de olsa bütünlük içinde de olsa, şartlara ya da kaynaklara bağlı olarak, Allah’ın kanunlarını uygulamak için pozitif kalmalı ve bu kanunları uygulamada yapılacak çabalara aktif bir şekilde dahil olmalıdır. Allah’ın kanunlarının özü, gönderilmiş bütün ilahi mesajlara uygun olarak, insanoğlu için adaletin kurulması içindir.

“Biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber kitabı ve ölçüyü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler.” (Hadid, 57/25)

Şunu vurgulanmak gerekir ki, “güç paylaşımı” kavramının karşı karşıya kaldığı en büyük sorun; demokrasiyi, çoğulculuğu, güç-paylaşımını kabul etmek konusunda İslamcıları ikna etmenin zor olmasıdır. İslami çevrelerde halihazırdaki genel eğilim, güç paylaşımını (hatta seküler tarzda bir yönetimde bile) milli dayanışma, insan haklarına saygı, sivil özgürlük, kültürel, sosyal ve ekonomik gelişme ve dış tehditlerin caydırılması gibi karşılıklı hedeflerin başarılması için bir araç olarak benimsemekten yanadır.

Asıl sorun; “halkın egemenliği” ilkesi ve İslamcıların (diğer siyasi gruplar gibi) siyasi partiler kurma, siyasi etkinliklere dahil olma ve iktidar için yarışma ve demokratik araçlar yoluyla iktidarı paylaşma hakkı konularında “diğerini” yani hüküm süren yönetimleri ikna etmede yatıyor.

Tunus ve Cezayir’deki seçimlerde galip gelen İslamcıların cezalandırılması, bizlere -ki esef verici olan, bunlar her iki ülkedeki baskıcı rejimlerle işbirliği içinde olan yerel ‘’laik teolojik elitler’’in desteği ve Batı demokrasilerin rızasıyla gerçekleşmektedir- İslam dünyasındaki problemlerin kökeninin, despotizmin hegemonyasında yattığının kesin kanıtını sunmaktadır. Şimdi bizim en büyük görevimiz, demokrasiye gerçek anlamda geçiş için despotizmle mücadele etmektir.

 

 

[1]  Usul ilmi: Delillerden hüküm nasıl çıkarılacağını öğreten ilim. Diğer adı da “usul-u fıkıh”tır.

[2]  Ebu İshak Eş-Şatıbi, El-Muvafakat, “Şeriat Usulü” Bölümü

[3]  İbni Haldun, Mukaddime, “Giriş” Bölümü

[4]  İbn Teymiye, Fetvalar, “Dini Yargılar” Bölümü

[5]  Müslim ve Ebu Davut rivayet etmiştir.

[6]  İbni Kayyim El-Cevziyye, “Yönetim Şekilleri”

[7]  Mevdudi, “İslami Yönetim” ve Dr. Muhammed Ebu Faris, “Yönetime Katılımın Aykırılığı” bu şekilde düşünen yazarlardan sadece ikisidir.

[8]  İmam Nevevi, 40 Hadis”

Check Also

Demokrasi ve Hakimiyetin Kaynağı Problemi / Yusuf İmamoğlu

İslam ve demokrasi konusu, Müslümanlar arasındaki en tartışmalı konulardan birisidir. Kimileri “demokrasi” ile “şura” arasında ...

İslami Kimlik ve Demokrat Olmak / Nuri YILMAZ

Demokrat, “demokrasiye inanan” olarak tanımlanmaktadır. Fakat tek bir demokrasi anlayışı veya herkesin üzerinde uzlaştığı sabit ...

İslam’da Demokrasi / Malik B. Nebi

“Faslı Öğrenciler Kulübü (1960)”nde yaptığı konuşma. Çeviren: Muharrem Tan   Beyler, İslam halkları olarak, bizimle ...