İslam’ın Vadettikleri / Roger GARAUDY

Print Friendly, PDF & Email

Bu makale “Roger Garaudy. İslam’ın Vadettikleri. Pınar yayınları 8. Baskı. ‘Sonuç’ bölümü”nden alınmıştır.

Bonaparte’ın 1798’de Mısır’ı istila etmesi, gelenek ile modernizm arasındaki ilişkiler problemini en kötü bir biçimde vazetmiştir. Bu istilayı Arap-İslâm dünyasında Rönesans’ın menşei olarak kabul etmek, bizim garip tarih anlayışımızın ortak noktalarından biridir. Buna göre düşünce ve eylemi donuklaştıran Osmanlı boyunduruğu altında asırlardan beri ezile gelen bir İslâm’da, o zaman bir gedik, bir yenilik, modernlik ufku açılmış olmaktadır.

Böylece daha baştan modernleşme ile Batılılaşma arasında öldürücü bir karışıklık yaratılmış oldu ki, neticeleri bugün bile korkunç bir şekilde etkisini hissettirmektedir. Modernlik sadece Batı değil, fakat aynı zamanda, en kötü şekilleri içinde güç, hem de askeri güçtü.

Bunun üzerine, önce Mısır’da sonra tüm Arap-İslâm aleminde ve yavaş yavaş diğer tüm kıtalarda ve başka medeniyet bölgelerinde iki düşünce akımı ortaya çıktı: Modernlik veya gelenekçilik.

  1. Modernistlere göre, gelecek; Avrupa’nın taklit edilmesinden ibaretti. Başta milliyetçilik olmak üzere, öncelikle onun hastalıkları ithal edildi. Avrupa’nın sömürgeci milletleri arasındaki anlaşmazlıklar, savaşlar ve rekabetler sömürgelere de sıçratıldı. İster Latin Amerika, ister siyahi Afrika, isterse İslâm ülkeleri söz konusu olsun. “Milli devletlerin sınırları” bilhassa önceleri İspanya ile Portekiz ve sonraları İngiltere ile Fransa arasındaki yapılan sömürge taksimlerinin bir mirasıdır.

Siyasi alanda modernlik, parlamenter sistemden, yani yapı ve kültürü tamamen farklı olan ülkelere, İngiltere ve Fransa’ya has tarihi şartlarda doğmuş olan ve siyasi müesseseler alanına kapitalizmin ilk dönemine ait (prensip olarak serbest) piyasa kaidelerini aktaran rejimlerin ihraç edilmesinden ibaret idi.

Ekonomik alanda modernlik, Batı pazarına dahil olmaktı. Rekabetçilerin değil, aksine müşterilerin bulunmasına önem verildiği için ilk zamanlar, Batı üretim tarzının transferine (sanayileşme) yardımcı olunmamasına dikkat edildi. Fakat buna mukabil onun tüketim tarzının taklit edilmesi sıkı bir şekilde teşvik edildi. Bunun neticesi olarak, önce sömürgeleştirilen sonra da gayri adil mübadelelere maruz bırakılan ülkeler, hammaddelerini ve el emeklerini, elit olarak vasıflandırılan bir azınlığın, yani işgal edenin ya da hakim olanın bir kaç aracısı ve işbirlikçisinin bu tüketim tarzına katılmalarını sağlamak üzere vermek zorunda bırakılmışlardır.

Kültür alanındaki modernlik ise, Batı tipi üstü kapalı büyüme felsefesinin yani; tabiat ve insanlar üzerindeki gücün arttırılmasından başka bir şey olmayan (sözüm ona) tekamülün benimsenmesinden başka bir şey değildi.

Bunun sonucu olarak:

  1. Tüm aşkınlık reddedilmiştir; çünkü teknokratik gücün bizatihi gayesi onun yerini almış ve onun fonksiyonunu icra etmiştir.
  2. Ferdiyetçilik yüceltilmiştir; çünkü kapitalizmin başlangıcından itibaren Hobbes’un da, yerinde olarak öngördüğü gibi, pazarlar arasındaki rekabet insanı insanın kurdu haline getirmiştir.
  3. Akıl araçların araştırılmasına indirgenmiştir. Çünkü gayeler, büyüme ve güç politikası ile tespiti zaten tespit edilmiş bulunmaktadır.

O halde modernlik, modernizm, modernleşme, başka milletler tarafından (iyi ya da kötü) bir şekilde kendi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya konan bir hayat tarzının naklinden başka bir şey değildi. Yabancı ihtiyaçların İslâm ülkelerine nakledilmesi Müslüman’ı, bizzat kendisine, yakınlarına, tarihine, kültürüne, kendi geleceğine yabancı bir hale getirmiştir. Demek ki, modernleşmesi için Arap İslâm dünyasına teklif edilen; onun dört asırdan bu yana Avrupa tarafından aşılan etapları yeniden aşması ve başkalarının geçmişini bizzat kendi geleceği gibi görmesiydi.

  1. Gelenekçilere göre, “Arap-İslâm dünyası, var olma hakkını nasıl kabul ettirebilir?” sorusu tamamen aksi bir cevabı gerektirir. Modernistler gibi, “bizi öldürenleri taklit ederek ve onlar gibi olarak” diyecekleri yerde, onlar öncelikle şu hususa dikkati çekmektedirler: Arap-İslâm dünyası çökmüşse bunun sebebi, Müslüman’ın dininden, selefin öğretisinden uzaklaşmış ve kendini Batı Şeytanı’nın iğvalarına bırakmak için geleneğinden kopmuş olmasıdır.

Bu görüşten hareket eden gelenekçiler İslâm’ı, dışa açılan penceresi ve kapısı bulunmayan ve hatta göğe bile açılmayan bir kale içerisine kapamaya ve böylece Kur’an öğretisini, O’na sonradan çeşitli milletlerce yapılan ve O’nu çok defa boğan katkılardan ayırmak istemeden geleneği bir bütün halinde savunmaya karar verdiler.

Bütün dinlerde tüm entegrizmler böyle ortaya çıkarlar. Entegrizm ise, imanın uzun tarihi boyunca alabilmiş olduğu kültürel ve kurumsal şekliyle karıştırmaktan ibaret olan dogmatizm ve sertliktir. Böylece o zaman herkes, geçmişteki devirlerden bugünkü davranışlarını en iyi bir biçimde haklı çıkaran devri seçer.

Oysa İslâm asla donuk bir entegrizm demek değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim Allah’ın, her millete, herkese mesajı anlatabilecek tarzda peygamberlerin gönderilmiş olduğunu çok defa tekrar eder. Aynı şekilde, her ne kadar Hz. Peygamber’e nazil olan vahiy son teşriî nübüvveti teşkil etse de, o, İslâm’ın yayılmasıyla, Medine cemaatinden farklı olan cemiyetlerin karşılaştıkları yeni problemlere, Kur’an-ı Kerim esas alınarak çözüm getirmek için gerekli içtihadın yapılmasına karşı çıkmaz. Nitekim Hulefa-ı Raşidin’in ve onlardan sonra, fıkhi mezheplerin yaptıkları ictihadlar bu hususu kanıtlar. İctihad kapısının kapanmasına yani, yeni problemleri Kur’an vahyinin ruhu içinde çözmek için karar verilmesinin yasaklanmasına imparatorluğun geliştiği bir dönemde siyasi şefler tarafından karar verilmiştir.

Aslında bu kapatma anlayışı Kur’an-ı Kerim’in ruhu ve lafzıyla tam bir çelişki halindedir, Çünkü Hz. Peygamber kendini yeni bir dinin kurucusu olarak değil fakat Hz. İbrahim’in temel imanının yeniden canlandırıcısı olarak göstermiş ve dolayısıyla Yahudilik ve Hıristiyanlığın katkısını kabul etmiştir. O halde bu sürekli katkıların artırılması[1] ve önceki peygamberleri peygamberlik halkasının zincirleri kabul ederek tahriflerin ve sertliklerin yok edilmesi zaruridir. Bu araştırma kitap ehlinin de ötesinde tüm dünya hikmetlerinden beslenmektedir. Nitekim Hz. Peygamber’in de ifade etmiş olduğu gibi “Çin’de de olsa ilmi aramaya çıkmak gerekir.”

İranlı bir ayetullah “İslâm kendi kendine yeter” diye haykırırken, onun, Batı’nın süprüntülerini veya sapıklıklarını bir bütün halinde reddettiği kolayca anlaşılmaktadır. Ancak bu yeterlikten kast olunan İslâm’ın diğerlerinden öğrenecek bir şeyi olmadığı ise, böyle bir anlayış İslâm’ın öğretisiyle taban tabana zıt düşer. Çünkü başlangıcından itibaren ve zirvesinde İslâm’ın büyüklüğü, yepyeni bir sentez yapmak ve daha yüksek bir seviyeye ulaştırmak üzere, öncelikle vahye dayanan eski dinlerin mirasına ve sonra da tüm kültürlerin en iyi yönlerine sahip çıkarak onları bünyesinde eritmiş olmasındadır. Çöküşü ise, bu anlayışa karşı çıktığı zaman başlamıştır.[2]

Aynı şekilde ne Kur’an-ı Kerim’de ne de Hz. Peygamber’in sünnetinde hiç bir dayanağı olmayan bir takım örf ve adetler “Gelenek” ile sürekli bir şekilde karıştırılmıştır. Mesela, kadınlara peçe takmaları mecburiyeti getirilmiştir; oysa bu İslâm öncesi basit bir örf ve adetten başka bir şey değildir ve bazı Orta Doğu ülkelerine sonradan girmiştir. Bu entegrizm, İslâm dininin ruhunu oluşturan Tevhid’in ihlaline yol açar; çünkü T.S. Elliot’un “Batı’nın en büyük günahı” olarak ifşa ettiği düalizmi devreye sokar. O halde, bir cemiyette özel ilişkilerde dini en dar kalıpları içinde tut; sosyal hayatta ise çılgınca tüketim tarzından, iş bölümüne, hiyerarşisine ve medeni cemiyeti siyasi cemiyetten ayıran ferdiyetçiliğine varıncaya kadar Batı’nın tüm müesseselerini adapte etme iddiasından daha kötü bir düalizm var mıdır? Aşkınlık ve cemaat İslâm’dan ayrı düşünülemez. Öyle ise sentez yolunda mıyız yoksa birilerinin “modernliğinde” diğerlerinin ise gelenekçiliğinde kötü olan ne varsa onları bir araya getirme çabasında mıyız?

İngiliz tarihçi Toynbee “Doğu meselesinin” öncelikle bir “Batı meselesi” olduğunu söylüyordu. Batı Arap-İslâm ülkelerinde hakim olan donukluktan söz edilirken, Batı’nın bu konudaki sorumluluğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Tüm sömürgeleştirme veya protektora döneminde ve yeni sömürgecilik ve çok uluslu şirketlerle de günümüzde, karar verme ve güç merkezleri büyük ölçüde bugün olduğu gibi dışarıda idi. O halde ilk savunma tepkisi dışarı ile ilişkiyi kesip kendi içine kapanmaktı. Bu son on sene zarfında daha da açık bir şekilde ortaya çıkan ikinci sebep ise sadece hayata bir anlam ve gaye vermek hususunda değil fakat aynı zamanda dünyada ve her ülkenin içindeki eşitsizlikleri azaltmak hususunda da aciz kalan Batı tipi sözde gelişme modelinin başarısızlığa uğramasıdır.

İşte Batı gelişme modelinin reddi için gösterilen tepki buradan kaynaklandığı gibi, ne kapitalizmin ruhsuz kaosu ne de Sovyet hapishanesi olmayan tam anlamıyla İslâmi bir hayatın keşfedilmesine duyulan ümit de buradan kaynaklanmaktadır. Batı’nın çözüm yolları iflas etmiştir; donuklukların ortaya çıkıp varlıklarını sürdürmesi bunun en açık delilidir.

Eğer bazılarının imanı asırlarca süren egemenlik ve zulmün yol açtığı pastan temizlenmez ve başkalarının teknokrasisi de, insani anlam ve insani gaye problemini asla vazetmeyen bir sistemin içerdiği temel bozukluğun bilincine varmazsa, diyalog çıkmaza mahkum olmuş demektir.

Batı’nın yani daha somut bir şekilde, Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya gibi aynı büyüme sistemini uygulayan son derece sanayileşmiş ülkelerin oluşturduğu OECD (İktisadi Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı)’nın sorumluluğu ise daha geneldir. Dünyayı tek bir bütün olarak gören ve sadece Batı noktainazarını dikkate almayan kimse, tüm hayati problemlerimizin anahtarı durumunda olan şu temel gerçeği kavramakta güçlük çekmez: Bazılarının büyümesi diğerlerinin ise, az gelişmesi yeryüzünün kötü gelişmesinin birbirinden ayrılamayan iki veçhesinden başka bir şey değildir.

Batı’da, büyüme dediğimiz şey evren açısından az gelişmişliğin büyümesinden (yani, Gunter Franck’ın ifade ettiği gibi, az gelişmişliğin gelişmesinden) daha başka bir şey değildir; çünkü bu bir kaç ülkenin büyümesi ancak dünyanın dörtte üçünün maddi ve insani kaynaklarının yağma edilmesiyle mümkündür.

Dünya çapında bilinçlenmenin ilk sonucu, az gelişmiş[3] ülkelere bizim gelişme yolumuzu takip etmelerini teklif etmekten ibaret olan öldürücü yalan maskesinin düşürülmesidir; çünkü bir kaç ülkenin büyümesinin, dünyanın dörtte üçünün yağmalanmasını ve az gelişmesini gerektirdiği bir sistem bizzat prensip icabı olarak evrensel olamaz, yanı tüm evrene uygulanamaz.

Bu bilinçlenmenin ikinci sonucu şudur: Bu bilinçlenme sadece bizim büyüme teorimizin yalan olduğunu ortaya koymakla kalmaz aynı zamanda, az gelişmiş ülkelerle olan ilişkilerimizdeki uygulamamızın da samimi olmadığını, yalana dayandığını ortaya koyar: Bizim büyümemiz, az gelişmişliğe neden olmuş ve hatta onu daha da arttırmışsa, bu duruma son verme hususunda tek çare büyüme modelimizi değiştirmektir. Bu; Başkan Bumedyen’in 1974’te yayınlanan bir yazısında belirtildiği gibi “dünya çapında yeni bir ekonomik düzen”in ilk şartıdır.

Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne yapılacak başka her türlü yardım, aldatmacadır, öldürücüdür. Ancak bu, sadece az gelişmiş ülkeler için öldürücü olacaktır. Çünkü Ahmed bin Bella’nın ifade etiği gibi “tüm dünya felakete sürüklenircesine yönetilmektedir.”[4]

Batı modeli büyümenin değiştirilmesi ahlâki bir vaaz konusu değildir, fakat dünyanın topluca intihara sürüklenmesini önlemek için kaçınılmaz bir zarurettir. Aksi halde hammaddelerin tükenmesi ve biyosferin (yani hava, su, toprak gibi hayatı mümkün kılan şartların tamamının) imha edilmesi sonucunda dünya intihara sürüklenmiş olacaktır.

O halde Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin sömürülmesine devam edilmesi sadece ahlâki bir problem olarak karşımıza çıkmamakta fakat aynı zamanda dünyanın geleceğini de ilgilendirmektedir. Yine Batı, sömürüsünü yardım adı altında riyakarca sürdürmektedir. Oysa söz konusu olan insanlığın tümünün hayatını devam ettirmesidir. Gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerden bahsetmek öldürücü bir yanılgıdır; zira dünyada sadece hasta ülkeler ve aldatılmış ülkeler vardır. Batı ülkeleri gibi hasta ülkeler vardır: Çünkü bu ülkeler, ekonomik büyümelerinden, kültürlerinin az gelişmiş olmasından ve imanlarından dolayı hastadırlar. Bu sebeple bunlar, insani gayeler teklif edip onları gerçekleştirmekten acizdirler. Aldatılmış ülkeler vardır; çünkü onlar, Batı’nın büyüme modeli ile yardımının kendilerine mutluluk getireceğine inandırılmışlardır. Oysa bu aldatmaca ile sadece onların yapılan ve kültürleri parçalanmaktadır.

Açlıktan silahlanmaya, Batı’daki[5] hayatın anlam ve gayesini yitirmesinden fertlerin, grupların ülke içinde şiddet ve baskı hareketlerine başvurmasına varıncaya kadar, yaşadığımız dünyadaki problemlerin tümünün temelinde Batı modeli büyüme yatmaktadır. Bu model, giderek daha hızlı, faydalı, faydasız zararlı ve hatta öldürücü (nükleer veya nükleer olmayan silahlanma), nasıl olursa olsun üretmekten ve sonra da reklam ve pazarlama ile, fakat daha çok sosyal eşitsizliklere yol açan iğrenç bir şekilde rekabete başvurarak herkesi bu üretilen şeyleri tüketmeye zorlamaktan ibarettir. Yine bu model Batı’yı mutluluk ve gelişmenin hayat seviyesi ve tüketilen maddelerin miktarıyla eş değer olduğuna inandırmıştır. Böylece o, içinde bulundukları sefaletten kurtulup düşlerinin gerçekleştiğini görmeleri için dünyadaki açların kafalarına bu yola girmelerinin mümkün ve hatta zaruri bile olduğu kuruntusunu iyice sokmak amacıyla, onların sefalet ve düşlerini istismar etmektedir.

Şimdi vereceğimiz bir kaç rakam dünyadaki bu kötü gelişme sisteminin, yeryüzünün kötü yönetiminin iflas ettiğini ve bunun sonucu ortaya çıkan felaketin ne boyutlara ulaştığını gözler önüne sermektedir. Öncelikle temel eşitsizlik: Sovyetler Birliği dahil olmak üzere Avrupa’nın, Kuzey Amerika’nın sanayileşmiş ülkeleri ile Japonya ve Avustralya, dünya nüfusunun %30’unu oluşturmaktadırlar. Hal böyle iken bu ülkeler, dünya üretiminin %82’sini ellerinde bulundurmakta ve silahlanmaya ayrılan miktarın %85’ini harcamaktadırlar. Buna mukabil, yarım milyar insan asgari olan beslenme sınırının çok altında yaşamakta ve hatta bu yüzden ölmektedir (günde iki bin kalori). Bir diğer yarım milyar insan ise mutlak fakirlik sınırının altında yaşamaktadır (yılda 70 santimden az).[6]

Gelişmiş ülkelerin silahlanma masrafları 380 milyar dolardır. “Tüm dünyanınki ise 450 milyar dolara ulaşmaktadır.” Oysa aynı sene Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne yaptıkları yardım, 1/3’ü silahlanmaya ayrılmak üzere 22 milyar dolardır.

Dikkat edilecek ikinci husus: Bu eşitsizlik ve -onun ayrılmaz parçası olan bağımlılık- giderek artmaktadır. Mesela, az gelişmiş ülkeler, 1980 yılında borçlarının faizlerini ödemek için 13,2 milyar dolar yani yapılan yardımın yarısı kadar parayı vermek zorunda kalmışlardır. Bu sistemde zenginler daima daha zengin fakirler ise daha fakir olmaktadır. Egemen olanlar daha egemen olmakta; eskiden sömürmüş olanlar ise daha çok sömürmektedir. Çünkü bu; Ahmed Bin Bella’nın biraz önce zikredilen mülakatta belirttiği gibi, hepsi de “eşit olmayan mübadele ve bağımlılığın sürdürülmesine” yardım etmekle görevli kuruluşların marifetiyle gerçekleşmektedir. Sadece bir misal ile yetinmek için şunu hatırlatalım ki Dünya Bankası ve şubesi IDA “Uluslararası Gelişme Ortaklığı” ile IMF “Uluslararası Para Fonu” gibi (oy sayısının yatırılan kapitalin miktarıyla orantılı olduğu) kuruluşlar fakir ülkelere ancak şu korkunç şartlarla borç para vermeye razı olmaktadırlar:

–  İhracat gelirlerini artırmak (bu, halkları temel ihtiyaç maddelerinden mahrum bırakmaktadır);

–  Yabancı yatırımları kolaylaştırmak (bu, yatırım yapanlara, bu ülkelerde elde ettikleri kazançların en büyük kısmını dışarı çıkarmalarına imkan vermektedir);

–  Sosyal politikanın zararına devletin masraflarını azaltmak;

–  Ücretleri kontrol altında tutmak (bu ise, milyonlarca işçiyi asgari hayat seviyesinin altına düşürmektedir).

Bu siyasi egemenlik ve ekonomik sömürüyü sağlamak için başvurulan birçok mali yol arasından sadece biridir.

Sanayileşme ve teknoloji transferleri de bir başka tuzaktır: Her ülke, yine Ahmed Bin Bella’nın ifade ettiği gibi “kendi hedeflerine varılmasını sağlayacak ilim ve teknolojiyi amaçlar.”[7] Oysa Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin ihtiyaçları Batı ülkelerinin askeri sanayi kompleksleri ile tespit edilen hedeflerden açık bir şekilde farklıdır. Bu bakımdan o, teknoloji transferlerini bir yandan yeni bir egemenlik, diğer yandan da var olma ve düşünme modellerini aktarma vasıtası olarak tahlil etmekte ve şu sonuca ulaşmaktadır: “Bu teknoloji yeniden gözden geçirilmedikçe gelecek olmayacaktır.”

O halde, Arap-İslâm ülkelerinin petrol ihraç edip elde ettikleri gelirleri, ya Batı bankalarına yatırmak ya çok uluslu şirketlere yatırım yapmak ya da Avrupalıların fabrikalarını anahtar teslimi satın almak için kullanmalarının yeterli olduğuna inanmaları aldatıcı olduğu kadar öldürücü bir oyun olurdu. İran’ın servetine Amerika Birleşik Devletleri tarafından el konması, Batı bankalarına yatırılan paraların nasıl bir güvence içinde olduğunu gözler önüne sermiştir. Çok uluslu şirketler de bugün Üçüncü Dünya Ülkeleri’ni sömüren en önemli güçlerden biridir. Avrupa’nın fabrikalarını satın almanın da pek yararı yoktur; çünkü patentlerini, teknisyenlerini ve teknokratlarını ellerinde bulundurmaları sebebiyle, yerleştikleri ülkelere sosyal ilişkilerini hayat ve tüketim tarzlarını empoze etmekte, mahalli işbirlikçilerine para verip onları satın almakta ve yerleştikleri ülkenin temel ihtiyaçlarına hiç bir şekilde ilgi duymamaktadırlar.

Sanayinin tüm dalları için da durum aynıdır. Enerji sektöründe Batılı büyük petrol şirketleri Arap ülkelerinde bulunmaz bir av yakalamışlardır. Üretici ülkelere gelince, basit bir mukayese ile geleceklerinin ne olacağını tasavvur etmek mümkündür: Şayet Avrupa, 18 ve 19. asırlarda kömür üretiminin hemen hemen tamamını ihraç etmiş olsaydı kalkınması nasıl olurdu?

Bu asla çözüm yolunun, üretici ülkelerin her türlü petrol satışını reddederek veya teçhizatları için yabancı ülkelere başvurmaktan kaçınarak kendi yağlarında kavrulmaları olduğu anlamına gelmez. Mühim olan problemler üzerinde düşünmek ve onları çözüme kavuşturmaktır. Ama bu çözüm yolu, sırf dünya pazarına katılmak, eski sömürgeciler ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından tespit edilen kurallara uymak suretiyle varılacak Batılı bir çözüm olmamalıdır. Yine problemler, petrol kaynakları bakımından imtiyazlı olan ülkeler açısından da çözüme kavuşturulmamalıdır. Fakat problemler hem Arap-İslâm dünyası, hem de tüm dünyanın hayatını sürdürebilmesi açısından ele alınarak çözüme kavuşturulmalıdır.

Bunu yaparken de, Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin ekonomik, sosyal ve kültürel bakımdan hayatlarını devam ettirecek seviyeye ulaşmalarını sağlamaya öncelikle önem verilmelidir.

Ahmed Bin Bella’ya sık sık başvuruyorsam bunun sebebi onun, Arap-İslâm temel değerlerinden hareket ederek, özerklik ve bölgecilikten kurtularak uluslararası ilişkiler problemini global bir şekilde ortaya koymuş olmasıdır. O, kalkınmamız, öncelikle Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin kalkınmasıyla ilgili problemlerin çözümünde İslâm’ın nasıl bir katkıda bulunabileceğini göstererek eşyaların değil insanların, öncelikle ele alınması gereken farklı hususların gerçek bir gelişmesini önermiştir.

Önce tarımı ele alalım. Rudolph Strahm, “fakirlerin yiyeceğinin hangi yollarla zenginlerin hayvanlarına verildiğini” gözler önüne sermiştir.[8] Nüfusları dünya nüfusunun 1/6’sını teşkil eden sanayileşmiş ülkeler, dünya tahıl üretiminin %60’ını ellerinde bulundurmakta ve bunun 2/3’ünü de hayvanların beslenmesi için kullanmakta[9] ve böylece Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki açlığı arttırmaktadırlar. Buna mukabil ortak pazar ülkeleri 1974 yılında 130 milyon ton sığır etini yani şahıs başına 5 yıllık tüketim için 500 kilogram eti stok olarak ellerinde bulunduruyorlardı. Bu stoklama işi ise Ortak Pazar’ın tarım fonuna 28 milyar eski Frank’tan fazlaya mal oluyordu.

Misalleri çoğaltmak mümkündür: 1 kg. soya insana, 3 kg. sığır eti, 10 litre süt veya 60 yumurta kadar protein temin etmektedir. Oysa dünya soya üretiminin ancak %3’ünden insanların beslenmesinde yararlanılmaktadır; gerisi ise hayvanlar için ya da sentetik iplik yapımında kullanılmaktadır.

Şimdi de tarım sahasındaki Batı tekniklerini ve Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki etkilerini gözden geçirelim: Bangladeş’te 140 milyon dolara inşa ettirilen su gibi petrol harcayan ve bin işçi çalıştıran bir fabrikada elde edilen gübre miktarı 26 bin köy tarafından metanlı teknelerde üretilebilir. Böylece aynı miktar gübre üretilmekle kalınmamakta aynı zamanda yakacak, aydınlanma ve 130 bin kişiye iş imkanı sağlanmakta ve üstelik bütün bunlar 140 milyon yerine sadece 125 milyon dolara mal olmaktadır. İşte tipik bir teknoloji transferi örneği, ama kimin yararına?

Tarımın önde gelen problemlerinden biri de sulamadır. Aynı şekilde, gübre, ilaçlama ve hidrolik sistemin dışında ekilen hektar başına 905 litre petrol tüketen Amerikan çiftçilerinin kullandıkları sulama sisteminin önemsenmesi de, bu yardımı alan ülkelerin mahvolması demektir. Oysa bu konudaki gerçek yenilik suyun buharlaşmasını önleyerek İran’ın platolarını sulamaya imkan veren yeraltı kanallarının (kanat) yeniden inşa edilmesinden; IX. asırda Ağlebiler hanedanı zamanında toprakların sulanmasını sağlayan su kemerlerinin yeniden hizmete sokulmasından.[10] Mürsiye bahçelerini efsaneleştirmiş olan su sevkiyatı sistemlerinin modernleştirilmesinden ibarettir.

Tarıma bağlı sanayiler içinde de aynı problem söz konusudur: İhraç edilecek kahve veya süt, ana sütüyle beslenmeyen binlerce çocuğun öldürülmesi pahasına da olsa, Nestle gibi çok uluslu şirketlere bırakılmaktansa, uzun süre dayanacak şekilde yerinde işlenebilirdi.

Ticari işlemler düzeyinde de aynı tutarsızlıklarla karşı karşıya kalınmaktadır. Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde, üretici ülkelerin karteller meydana getirmesi şimdiye kadar sadece petrol üreticileri (OPEC) bakımından bir başarı sağlamıştır; çünkü operasyon ancak şu belli şartlar içerisinde mümkün ve etkilidir:

–  Talep güçlü ise ve ürünün (petrol) yeri doldurulamazsa;

–  Üretici ülkelerin sayısı az ve dayanışma içinde iseler;

–  Ürün dayanıklı ve dolayısıyla üreticilerin uzun süreli bir boykotuna dayanabilecek durumda ise.

Operasyonun geçersiz olması için yukarıdaki şartlardan birinin (mesela üçüncüsünün) yerine getirilmemesi yeterlidir. Nitekim bu durum; dünya ihracatının %44’ünü gerçekleştiren beş Orta Amerika ülkesini bir araya getiren (Muz İhraç Eden Ülkeler Birliği) UPEP’in başına gelmiştir. Yine bakırla ilgili girişimler için de aynı durum söz konusu olmuştur; çünkü bakırın yeri, bilhassa elektrik sanayinde kısmen başka metallerle, özellikle alüminyumla doldurulabilir. Bakırla ilgili işleri CIPEP (Bakır Üreten Ülkelerin Hükümetler Arası Konseyi) yürütmektedir.

Bu anlattıklarımızdan şu sonuç çıkmaktadır: OPEC içinde oynadıkları kesin rol dolayısıyla, sadece Arap ülkeleri tüm Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin öncülüğünü yapabilir. Çünkü 1968’de bir tahminden öteye gitmeyen “büyüme için maddi sınırlar mevcuttur” yolundaki görüşün doğru olduğunun maddi kanıtını 1973’ten itibaren onlar, sadece onlar gösterebilmişlerdir. Bir kalkınma modelinin seçimi gibi temelinde bir kültür problemi bulunan bir problem hiçbir zaman, ekonomik planda bu kadar açık bir tarzda vazedilmiştir. İslâm bu noktada da, imanının ve gayelerinin Batı modeli büyümenin, ekonomik, siyasi ve ahlâki çöküntüye sevk ettiği bir dünyanın sıkıntılarına bir çare olduğunu gösterme hususunda tarihi bir şansa sahip bulunmaktadır. Tıpkı vaktiyle doğduğu ve yayıldığı sıralarda imparatorlukları dağılmaktan kurtardığı gibi…

Bugün OPEC ve bilhassa onun temelini oluşturan Arap ülkeleri sadece tüm Üçüncü Dünya Ülkeleri adına, Batı’yı büyüme modelini değiştirmeye zorlayabilecek bir oyun kaidesi empoze edebilirler. Bu aynı zamanda Batı’nın da yararına olacaktır. Bunu yapmak için de, onların, Üçüncü Dünya’nın petrol üreten diğer kartelleri ile dayanışma içerisine girerek Üçüncü Dünya Ülkeleri’nden gelen diğer hammaddelerin fiyatının Batı’dan gelen sanayi ürünlerine göre belirlenmesini empoze etmeleri yeterlidir. Bugün sadece onlar paralarını Batı bankalarına yatıracakları yerde dünya bankasının aksine politik şartlara bakmadan, Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne temel ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlayacak parayı ödünç veren geleceğin bankasını kurabilir ve bilhassa Batı boyunduruğunu ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayan tek ürüne dayalı tarım lehine terk edilmiş olan yiyeceğe dayalı tarımların yeniden gelişmesini kolaylaştırabilirler.

Bugün sadece onlar, Batı üstünlüğünün güç göstergesi haline gelmiş olan çok uluslu şirketlerde yatırım yapacakları yerde, yerli, modernleştirilmiş, dahili bir kalkınmayı sağlayabilecek işletmelerde yatırım yapabilirler. İşte o zaman bu ülkeler, dünya pazarından ve onların;

1- Hammaddelerini ve el emeklerini ucuza satan kimseler;

2- Amacı, halkın gerçek ihtiyaçlarını karşılamak olmayan bilakis, şehirlerdeki sözüm ona Batılılaşmış elit tabakasına fazla mallarını satmak üzere pazarlarına bir yenisini katmak olan Batılı işletmelerin müşterileri olmaya sürükleyen “Uluslararası iş bölümünün” pençesinden kendilerini kurtarabileceklerdir.

Yatırımların; yeni enerji kaynaklarında, tarımda, biomas ve organik gübre yapımında, sulamada, çok uluslu şirketlerin agro-alimanter veya kimya sanayilerine karşı, mahalli tabii zenginlikleri değiştirmeye sanayilerinde, tekstilden ilaç yapımına varıncaya kadar geleneksel tekniklerin modernleştirilmesinde yapılması gerekir.

Yine bu gün sadece onlar yalnız Batı ile ticari mübadelelerde bulunup petrol karşılığında süpersonik uçaklar, lüks arabalar veya diğer araçlar alacakları yerde, Arap-İslâm ülkelerinden ve onların da ötesinde Üçüncü Dünya Ülkeleri’nden teşekkül edecek ve böylece bizzat kalkınma ve kültür modelinin değişmesine imkan verecek ortak bir pazar kurabilirler.

Arap kuruluşları bir arada toplama fikri şöyle bir başlangıç ile ortaya çıkmıştır: 1953 yılında Arap ülkeleri arasında imzalanan bir ticaret antlaşması gümrük tarifelerinin tedrici olarak indirilmesini tavsiye ediyordu. 1957 yılında Arap Birliği’nin ekonomik konseyince benimsenen bir kararla birliğe bağlı ülkelerde, şahısların sermayelerin, malların serbestçe dolaşması esasının getirilmesi amaçlanıyordu. Ancak 1962 yılında ve üye ülkelerin sadece bir kısmı tarafından imzalandığı için, bu kararın uygulanması sınırlı olmuş dolayısıyla isteneni vermemiştir. Bu yüzden bu karar 1964 yılında serbest mübadele bölgesinin oluşturulmasını ve gümrüklerin birleştirilmesini öngören bir Arap Ortak Pazarı kurulması kararıyla değiştirildi. Ne var ki bu ekonomik birleşme girişimleri hiçbir zaman istenileni vermedi. Birleşme sadece ticari düzeyde düşünülmüştü. Alınan bu kararlara rağmen bu gün ticari sahada bile, mübadelelerini kendi aralarında yapacakları yerde, Arapların, dünya pazarlarına giderek daha fazla katıldıkları görülmektedir.

Cezayir bağımsızlığa kavuştuğundan beri tıpkı Libya gibi Afrika’daki dünya pazarının etkisini azaltmak amacıyla bir takım tedbirler almıştır. Ahmed bin Bella daha o zamandan Arap-İslâm dünyasının Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin öncüsü olabileceği görüşündeydi. Houari Bumedyen 1974 yılında Batı’nın üstünlüğüne karşı “yeni ekonomik dünya düzeni” fikrini ortaya atmıştı. Bugün ise Başkan Şadli Bin Cedid ülkesinin Afrika boyutu üzerinde ısrar etmektedir. Bu sebeple, OPEC’e Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin kalkınması için büyük bir banka kurulması hususunda öneride bulunmakta ve Mali’de, Nijerya’da, Moritanya’da ve Mozambik’te gerçekleştirilen projelere Cezayir’i de iştirak ettirmektedir. Yine o, Afrika ülkelerine, kendi problemlerinden bir kısmını çözmelerine ve böylece Batı’ya olan bağımlılıktan kurtulmalarına imkan verebilecek bir “güney-kuzey” ortaklığının savunuculuğunu yapmaktadır.[11]

Dünyanın kaderi böylece değişebilir. Hem de hayat yönünde değişebilir. Bunu başarmak için, Arap ülkelerinin 30 yıllık petrolleri vardır. Bu ortak geleceğimizin inşa edilmesi hususunda İslâm’ın bulunacağı en büyük katkı olacaktır.

Tarihin kopukluk içinde bulunduğu şu anda, ekonomi, kültür, politika ve din ile ilgili problemler arasındaki ilişki tüm açıklığıyla ortaya çıktığı gibi Batı’nın körlüğü gerçek problemler ortaya koyma konusundaki aczi de ortaya çıkmaktadır.

1979 yılında Batı, İran’da meydana gelen değişiklikteki temel gerçeği göremedi: Ordusu mükemmel bir şekilde teçhiz edilmiş ve dünyanın en büyük askeri gücü tarafından desteklenmiş olmasına rağmen, Batı’nın büyüme ve hayat tarzlarını bir millete empoze etme sevdasında olan bir rejim, sadece imanıyla silahlanmış elleri bomboş bir millet tarafından yıkıldı. Bunu, idareden aciz oldukları halde iktidara susamış gülünç mollalar devri izledi. Tıpkı Stalin’in Ekim, Termidoriyerlerin ise 1789 İhtilalini yozlaştırdıkları gibi bu mollalarda İslâm ihtilalini gözden düşürmektedirler. Solcu olduğunu söylenen haftalık bir derginin bayan yazarı, modernleşmenin Batılılaşma olduğunda ısrar ettiği için İslâm hakkında şunları yazar: “Dünyadaki 600 milyon insan, modernliği, ekonomik kalkınmayı ve onların kaçınılmaz bir sonucu olan ahlâkın Batılılaşmasını bir anda reddedebilir mi?”

On yıl önce de, yine aynı yanlış ikilemin ve önyargıların tutsağı olan bir Katolik dergisi de, “Tevekkül anlamına gelen İslâm ile yoğun bir yaratma ruhu gerektiren kalkınma arasında bir uyumsuzluk olduğunu” ifade eden bir makale yayınlıyordu.

Bu eserimizin, geleceğe götüren yollan kapayan bu gibi yanlış anlamaları ortadan kaldırmaktan başka gayesi yoktur.

Biraz önce, ekonomi sahasında büyüme ile az gelişmişliğin aynı gerçeğin iki görünümünden başka bir şey olmadığını dolayısıyla problemlerin, ancak bu gerçek dikkate alındığı takdirde pratik bir çözüme kavuşturulabileceğini göstermiştik. Kısacası, kötü bir şekilde yönetildiği için, dünyamız kötü bir şekilde gelişmektedir.

İman sahasında da problemler ortaya çıkmaktadır. Bu problemler çözülmez değildirler; yeter ki, bir yandan İslâm’ı sadece Hıristiyanlığın zıddı, düşmanı ve onun evrensellik (Katoliklik) iddialarına engel teşkil eden bir kuvvet gören bir Hıristiyanlığın korkunç “maniheizmine”; diğer yandan da Hıristiyanlığı, imanın bir anı ve teşkil edici bir unsuru kabul eden Kur’an öğretisini bazen unutan İslâm entegrizmine karşı çıkılsın.

Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in uyanma veya yeniden uyanma anlarını teşkil ettikleri tarihi, artık birleştirici bir görüşle anlayıp yaşamanın zamanı gelmiştir.

Helenleşmeden ve İznik’te Romenleşmeden önceki asıl Hıristiyanlıkla bizim aramızda sadece sapık fırkalara karşı mücadele, ruhban sınıfıyla imparatorluk arasındaki rekabetler, skolastik felsefe, Haçlı Seferleri, engizisyon mahkemeleri mevcut değildir. Fakat aynı zamanda Kur’an, İbn’ül Arabi, tasavvuf ve karanlık devirlerimizde dünyayı aydınlatan büyük İslâm kültürü de vardır. Yine bu büyük İslâm kültürü, dünyayı, Joachim de Flore’lerin, Aziz François d’Assise’lerin, Üstad Eckhart’ların ve Aziz Jean de la Groix’ların farkına varıp bize naklettikleri nebevi ve mistik bir ışıkla aydınlatmıştır.

Cami ve İbn Haldun’dan sonra bu ışığın kararmaya yüz tuttuğu doğrudur. Kiliselerimiz de, Rönesans’tan bu yana, bilimler sosyal uyanışlar ve ihtilaller karşısında sürekli bir şekilde geride savaşmakla daha mı iyi etmişlerdir?

Bu gün imanın içinde, hep aynı dini entegrizmlerle, dışarıda ise hep aynı bilimci ve teknokratik pozitivizmle, insani ve ilahi gaye gütmeyen bir büyümenin sapıkça büyülemeleriyle karşı karşıya değil miyiz? Peder Lelong’un yaptığı gibi artık İslâm’la karşılaşmanın zamanı gelmemiş midir? Peder Lelong ortak araştırmadan söz ederken şu hususu ortaya koyar: Ayrım çizgisi belki de Müslümanlarla Hıristiyanlar arasından çok, vahyedilmiş gerçeğin çok eski bir formülüne bağlı kalan her iki cemaatin “gelenekçi müminleri ile” kutsal kitabı, hayatla karşılaştırarak yeniden okumaya son derece özen gösteren “arayış içindeki müminler” arasında meydana gelmiştir.[12]

Tüm tarihi anlaşmazlıklar ve tüm doktrinler ihtilafların ötesinde, iman ve politika, Allah’ın hükümranlığı ve dünyanın değiştirilmesi gibi gerçek problemler ancak böyle bir yaklaşımla ele alınabilir.

İşte bu günün gerçek problemleri bunlardır: Bu sonuç bölümünde bunları saymakla yetineceğiz; çünkü yaşayan İslâm hakkında tefekkürde bulunurken, bu problemlerin çözümünde onun nasıl bir katkıda bulunabileceğini göstermiştik.

Acaba bir cemiyet sadece fertler veya onu meydana getiren gruplar arasındaki kuvvet ilişkileri üzerine mi kurulmuştur? Bu kuvvet ilişkileri ise karşılıklı şiddet hareketlerine, terör dengelerine bir poker oyunundaki şantaj ya da blöfü ifade etmek için kullanılan bir kelimeden başka bir şey olmayan caydırmalara yol açmakta mıdır? Yoksa cemiyet bir sözleşme ile mi insani vasfını elde etmektedir?

Yoksa o sadece insanı aştığı için insanî olan bir düzen gerçekleştirmek için şahsi ve hatta umumi çıkarları bile aşan ortak bir iman eylemi ile mi gerçekten insanî olmakta, yani ilahi iradeye uygun yaşamaktadır?

Oran kanununa göre yaşayan milletlerle fertlerin ötesinde aşkınlıksız ve bu aşkınlığa inanmaksızın gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek bir cemaate belki de ancak bir suretle ulaşabiliriz. O halde eğitim sistemimiz karşı çıkacağı yerde, gaye üzerine tefekküre, aşkınlık ve imanın mümkün tezahürüne imkan vermek üzere baştan aşağı yeniden gözden geçirilip düzeltilmelidir.

İslâmi perspektif içerisinde yeni bir gözle düşünüp ele almamız gereken sadece millet, cemiyet ve cemaat değildir; inkılabı da düşünmemiz gerekir.

İslâm inkılabı varmak istediği hedef bakımından -hangi ihtilali ve hangi muhafazakarlığı hedefleri dışında yargılamak mümkündür- ister, 1789 Burjuva Devrimi, isterse 1917 Ekim Sosyalist Devrimi söz konusu olsun, bizim Batı ihtilallerimizden tamamen farklıdır. Çünkü her iki durumda da, insanın maddi ihtiyaçlarını tatmin edecek bir büyümeye imkan vermek için üretici güçlerin serbest bırakılması gerekiyordu. Ama 1789’da Fransız Devrimi, politik yapıları, üretim vasıtalarını elinde bulunduran sınıf tarafından hakim olunan ekonomik bir düzene uydurmaktan ibaretti. Buna mukabil 1917 Rus İhtilali esnasında ise, ne üretim vasıtaları ne de onları herkesin hizmetine sunabilecek sınıf mevcuttu. O halde amaç, öncelikle henüz mevcut olmayan ya da embriyon halinde bulunan (işçiler 1917’de aktif halkın ancak 1/3’ünü teşkil ediyorlardı) bir sınıf adına politik iktidarı ele geçirmektir. Daha sonra da sosyalizmin ekonomik şartlarını tekniklerini, üretim ilişkilerini, ortaya koymak ve böylece onları harekete geçirebilecek proletarya sınıfının gelişmesine imkan vermek gerekecektir. En azından Lenin ve Troçki’nin varmak istedikleri hedef budur.

İran’daki İslâmî İnkılap ise, öncelikle bir yadsıma dönemi içerir; içeride Batı modeli büyümenin-despotluğun, dışarıda ise çok küçük bir azınlık yararına ona bu modeli empoze etmiş olan emperyalizmin reddedilmesidir. Beni Sadr’ın da ifade ettiği gibi İslâm Devrimi “Batı’nın reddedilmesidir” çünkü o her alanda başarısızlığı temsil etmektedir.”[13]

Müspet şekliyle İran Devrimi sadece sınıflar arasındaki ilişkilerin değişmesi değil fakat aynı zamanda cemiyetin bizzat gayesinin değişmesi yeni bir tarihi aşamada, Medine’deki Nebevi cemiyetin sahip olduğu aşkınlık ve cemaat prensiplerine hayat verilmesi girişimidir.

Ne Beni Sadr’ın, ne de Kaddafi’nin tarafında hiçbir şekilde “yeniden geçmişe dönmek” söz konusu değildir; aksine asırların döküntüsünden kurtulmuş bir dünya görüşü adına, geleceğin karşısına çıkmak söz konusudur. Mesela, Albay Kaddafi’nin; Sünnet’in yani Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarının hukuk kaynağı olamayacağını kabul ederek bazı gelenekçi Libyalı hukukçulara ters düşmekten çekinmemesi son derece anlamlıdır. Yine hepsi de iman, aşkınlık ve cemaat prensiplerine bağlılık izi taşıyan siyasi yazılarında da otorite deliline (taklid) başvurmaması daha da anlamladır; gerçekten Yeşil Kitap’ın üç cildinde de Kur’an’dan tek bir iktibas dahi yoktur.

İslâm İnkılabı üzerinde tefekkür, sadece yapıların yıkılmasını değil fakat aynı zamanda insanın da değişmesini amaçlayan gerçek bir inkılap anlayışını bulmamıza imkan verir.

Avrupa’daki her türlü ihtilal fikrinin menşei Nebevi bir görüştür. Bu fikirlerden bir de Joachim de Flore’a aittir: Mülkiyetsiz, sınıfsız, devletsiz, kilisesiz bir cemiyetin meydana gelmesi, yeryüzünde Tanrı Krallığı’nın gerçekleşmesi, ona göre, Teslis’in tarihi gerçekleşmesinin son aşamasıdır. Böylece Baba ve Kanun’un saltanatından, Oğul ile aşk emirlerinin saltanatından sonra herkeste aynı olacak olan Ruhu’l-Kudüs’ün saltanatı gelecektir. Bu nebevi ihtilal görüşü, Jan Huns’un ve daha sonraları XVI. asırda Thomas Münzer’in de görüşü olacaktır. Engels La guerre des Pasans adlı eserinde ve bizzat Marks, XIX. asrın ortalarına kadar yani, 1848 tarihli komünist manifestosuna kadar, Avrupa’nın tanıyabilmiş olduğu en mükemmel komünizm şeklinin bu şahıslarda mevcut olduğunu kabul ediyorlardı.

Kültür alanında da bugün İslâm’dan öğrenebileceğimiz onunla paylaşabileceğimiz neyimiz vardır?

İslâm’dan her sahada öğreneceğimiz şeyler vardır; ama öncelikle bizzat kendisini, bu kültüre ilham veren onu canlandırıp birleştiren imanını öğrenmeliyiz.

Evet onu tanımak lazım ama bu, bizim İslâm’ı, deccal olarak takdim eden Orta Çağ’a ait zihniyet ve din anlayışımıza, düşünce ve realiteyi aşkınlık boyutlarından koparan ve her din gibi İslâm’ı da karanlıkçılığın (Obscurantisme) tezahürlerinden biri olarak gören aydınlanma çağının ilimci ve pozitivist safsatalarına son vermemizi gerektirir.

Gerek Hıristiyan gerekse Hıristiyan olmayan çevreler İslâm hakkında ön yargılara dayanarak hüküm vermişlerdir. Ancak İslâm’ın Hıristiyanlık karşısında aynı yolu izlemediği görülmektedir: Daha başlangıcından itibaren Hz. İsa ve Hz. Meryem’den çok büyük bir saygı ile söz edilmiştir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Peygamberlerin arkasından Meryem Oğlu İsa’yı kendinden önceki Tevrat’ı tasdik etmesi için gönderdik. Ve ona hidayet ve nur kaynağı olan İncil’i verdik.”[14] “Evet, Meryem Oğlu İsa Mesih, Allah’ın elçisi, Meryem’e ilkah ettiği kelimesi ve O’ndan bir ‘ruh’tur.”[15] Daha sonraki devirlerde de büyük İslâm alimleri bu saygı ve aşkı ifade etmekten geri kalmamışlardır. Hıristiyanlık hakkında er-Reddü’l-Cemil adlı bir reddiye yazan el-Gazali’nin ve bilhassa Fususu’l-Hikem’inde Hz. İsa’yı velayetin mührü olarak gören ve Hz. İsa’nın yeniden dünyaya ineceğini haber veren İbn Arabi’nin de Hıristiyanlık karşısında son derece müsamahakâr davrandıkları görülür. Kısacası Hz. İsa ve Hz. Meryem’e duyulan saygı ve sevgi İslâm aleminde bir gelenek haline gelmiştir.

Hz. Peygamber’in ara sıra polemiğe giriştiği Hıristiyanlık, zamanındaki Hıristiyanların temsil ettikleri Hıristiyanlıktır. Peder Michal Hayek bu hususu şöyle açıklamaktadır. “Bilhassa Efes Konsülü’nden (431) itibaren Suriye’deki Arap Hıristiyanlığı üzerinde yapılacak bir tarihi araştırma, İslâm Peygamberi’nin Hıristiyanlık karşısında takındığı tavrı açıklayabilir ve zamanındaki Hıristiyanların torunları tarafından ileri sürülen ve hatırasını karalayan bir çok suçlamadan onu temize çıkarabilir.”[16]

Bu çağrı hiçbir şekilde dini ihtilaf veya eklektizm fikri içermez. Çünkü iki taraf için de yararlı olacak bir diyalog için, hiçbir şey, bazı Batılı ve Doğulu diplomatların “tüm dinleri tek bir iman için kaynaştırmak yolundaki sakat iddialarından daha zararlı olamaz”[17] Amaç derin olan farklılıkları ne gizlemek ne de azaltmaya çalışmaktır.

–  İslâm, “çarmıh” hadisesini reddeder. Oysa o Hıristiyan için bir monark imajında olmaya devam eden Allah fikri konusunda bir ihtilali oluşturur.

–  İslâm “hulul” hadisesini reddeder. Aşkınlığı tavizsiz bir şekilde kabul ettiği için İslâm, “Allah’ın Oğlu’ndan” ve hele hele (her ne kadar Kur’an-ı Kerim, Hz. Meryem’in bakireliğini kabul etse de) “Allah’ın Annesinden” söz edilmesini kabul edemez.

–  İslâm Teslis’i reddeder. Bu doğanın Yunan felsefesi tarafından ortaya konan formüllerinin bu reddin sebebini açıkladığı doğru olsa bile, formülün ve şeklin ötesinde temel bir farklılık olduğu da gerçektir: İslâm’da aşk, Hıristiyanlıkta sahip olduğu mevkiye ve anlama sahip değildir. Aşk Kur’an-ı Kerim’de mesela Allah’ın isimlerinden ilki olan er-Rahman gibi ilahî bir isim değildir. Bu yüzdendir ki Allah başlangıçta Kendinde “başkasını” bizzat Kendisini bir başkası olarak taşıyan bir “cemaat” değildir.

Bu derin ve köklü ayrılıklar, kendi hayatımızda Allah’ı yaşama tarzında ihtiva ettiği tüm hususlarla birlikte, İslâm’ın merkezi ve canlı ruhu olan Tevhid’i bizden gizleyemez. Tevhid; adına her türlü putperestliğin reddedildiği birlik, putperestlik ise bir Müslüman için ilk ve son günahtır. “Allah’tan başka ilah yoktur” İslâm akidesinin temelini oluşturan bu gerçek; büyüme ve tekamül fetişi, tekniğin ilimci fetişi, ferdiyetçilik fetişi, millet fetişi, silah ve ordu fetişlerin tümünü hem de tabuları, kutsal sembolleri ve ayinleriyle birlikte ortadan kaldırır: İslâm bize “Allah’tan başka ilah” olmadığını ve O’nun en büyük olduğunu hatırlatır: Allahu Ekber

İmanımızın uzun zamandan beri artık büyük şeylere ve bilhassa kiliselerimizin daha ziyade takdis etme temayülünde bulundukları silahların ve milletlerin oluşturdukları öldürücü fetişlere karşı bir şey yapamazken, orduları durdurmuş olan bu yakîn imanın yıkıcı ve özgürlüğe kavuşturucu gücü bilinmektedir, İslâm ile yapılacak diyalog bizim kendi imanımızın, dağları yerinden oynatabilecek olan imanımızın mayasını yeniden canlandırma hususunda bize yardımcı olabilir. Bize onun tadını zahirde veya boş sözde yani saldırganın kolunu felç edebilecek yegane aktif ve militan güç olan şiddetten kaçınma yoluna başvurulacağı yerde, şiddet hareketine karşı sadece ahlâki bir sızlanma ile yetinen boş sözde kaybetmememiz hususunda bize yardım edebilir.

Buradan itibaren, intihara sürükleyen tüm büyüme ekonomimiz, tüm aldatıcı “caydırma” hayalleri, geleceği şiddete ve açlığa, anlamdan mahrum bir tarihe bırakan her şey değişebilir.

Medeniyetlerin birbirleriyle diyaloga girmesiyle mümkün kılınacak gerçek bir kültür değişikliği sayesinde, Batı kültürümüzü izafeleştirmek ve Batılı olmayan kültürlerdeki canlı olan hususları yeniden keşfetmek suretiyle, tabiatla, insanlarla, gelecek ve imanla ilgili yeni ilişkileri düşünüp yaşamayı öğreneceğiz

Gelin şöyle büyük bir düş kuralım: Batılı büyük milletler ve öncelikle İslâm’ın kültür ve imanı sayesinde yükselen milletler bizzat geliştikleri yerler olan Kurtuba’da, Palermo’da, Paris’te buluşma, araştırma, formasyon merkezleri kursunlar ve yine yayın merkezleri de kurarak bugün İslâm’ın bize verebileceği, bize söyleyebileceği ve bizim de ona söyleyeceğimiz şeyleri dünyaya yaysınlar.

İnsanın tabiatla olan ilişkilerinde Rönesans’tan bu yana bizi, onu bir savaş ve fetih ruhu içinde kullanmaya sevk eden ve böylece bizimle onun arasında “malik-mülk, efendi-köle” ilişkileri tesis eden tutumu değiştirmek gerekir: Aç gözlü, mülkünü ölçüsüz bir şekilde işletme hususunda arzuları tatmin edilemeyen malik; kölesini işi başında öldürmekten çekinmeyecek derecede zalim ve düşüncesiz efendi.

Oysa Kur’an-ı Kerim’in öğretisi tamamen farklıdır: Bu bakımdan bizim, insanın kozmik boyutunu yeniden keşfetmemize yardımcı olabilir. İslâm’a göre insan, kâinattaki tüm varoluş derecelerini sinesinde barındırmaktadır ve bu küçük alem vicdan ve iman sorumluluğu gibi en ulvi sorumluluğu kabul etmiş olan kimsedir: “Biz iman emanetini göklere yere ve dağlara sunduk, onlar bu yükü taşımayı reddettiler, ondan korkup titrediler. Onu sadece insan yüklendi.”[18] İşte bu sebepledir ki, sonraları zalim ve cahil olduğu ortaya çıkmış da olsa o, yeryüzünde Allah’ın halifesi tayin edilerek dünyanın dengesini korumak ve her parçası Allah’ın varlığına delalet eden bir ayet olan tabiatta, her şeyi kaynağına ve gayesine bağlamakla görevlendirilmiş ve bütün bunlardan mes’ul tutulmuştur.

Bu müşterek tefekkür mesela, enerji problemlerini medeniyet ve anlam seçimi açısından ortaya koymamıza imkan verebilir: Ne gelecek nesilleri ne de en ulvi gayeleri düşünmeden fosil enerji stoklarını nereye varacağını hesaplamadan harcayacağımız yerde sudan, denizden güneşten, topraktan ve rüzgardan elde edilen ve tükenmek bilmeyen enerjileri kullanmayı öğrenmeliyiz.

Tıp sahasında teknokratik ve mekanik bir anlayışla yetineceğimiz yerde, burada da insanla tabiatın birliğini, beslenme konusunda karşılıklı ilişkilerin dengesini, toprakla, suyla ve havayla teması yeniden keşfetmeliyiz. Aynı şekilde er-Razi ve İbn Sina’nın düşünce biçimini esas alarak, insanın bizzat kendisiyle olan birliğini, Descartes’tan bu yana tasavvur edildiği gibi, bir mekaniğe ve kendinden ayrılmış bir ruha benzeyen bir vücut olmayan, fakat bir bütün olan kamil insanın birliğini yeniden bulmalıyız. İnsanın bu bütünlüğü hakkında psikomatik tıp ve psikiyatrik araştırmalar, diğer hikmetler ve diğer mistikler tarafından uzun zamandan beri iyice araştırılmış olan bir sahada daha henüz ilk adımlarını atabilmişlerdir. Kurtuba’da, Palermo’da Montpellier’de ilimlere bu yeni yaklaşım tarzı artık ihtisasların dağılmasında değil fakat karşılıklı yararlanmaları mümkün kılan Tevhid’in birliğinde açıklanabilirdi.

Bunlarında ötesinde bu birlik felsefesini, hikmetin ilimlerle olan birliği felsefesini, gayeler ve vasıtaların hazırlanması üzerindeki tefekkürün birliğini yeniden keşfetmek gerekir.

Hayatın ve onu düşünen insanın yeni bir aşamasında aklı tam olarak kullanmayı öğrenmek gerekir: Artık sadece sebepten sebebe veya şarttan şarta değil fakat aynı zamanda, her şeyin sonsuz olduğu, hem ezici hem de yüceltici sorumluluktan -yani nihai gayesini seçme hürriyetinden- insanı hiçbir şeyin muaf tutamayacağı şuuruna varılıncaya kadar, gayelerden gayeleri, basit gayelerden ulvi gayelere yükselmek icap eder.

Çünkü İslâm’a göre Allah kendini değil sadece Kelam’ını bildirir. İnsan ise onu ya reddetme ya da eyleminin yaratıcı prensibi kılma gibi ulvi bir hürriyete sahiptir.

Yine başka bir alanda da, Doğu ile Batı arasındaki çatışmanın sembolü olarak gösterilmek istenen Poitiers’deki gülünç bir savaşın hatıralarını asla tazelemek için değil, fakat Oksitanyalı halk şairlerimizin ilki olan Aquitaine Dükü Guillaume de Poitieers’in Haçlı Seferleri’nden dönüşünde sarayına İslâm şairlerinin özlemini getirdiği; küçük kızı Alienor d’Aquitane’in “Aşk Kursları” sırasında şiir yarışmaları yapılırken, Oksitanya şiirlerine Endülüs’ün (ve onunda ötesinde, Arabistan’la İran’ın, Uzr-Aşk’ı ile Bağdat Aşkı’nın Bağdatlı İbn Davud’dan sonra Kurtubalı İbn Hazm’ın Pireneler yoluyla temalarını Avrupa’ya soktuğu “asil aşk”) şiirlerinin de katıldığı Poitiers’de Filistinli şairlerin yazdıkları nebevi şiirin, Fransa ve tüm Batı’da insanlığı bir kere daha yeni bir şey getirecek bir sanatın ümidiyle yaşayanları karşılamaya çıkacağı yeni bir şiir yuvası kurmak gerekirdi. Batı modeli büyümemiz ile ona sevk eden pozitivist ve teknisyen kültürün; aşkın, yaratmanın ve imanın karşısına çıkardığı tüm engelleri aşmak için nebevi ruha olan bu karşılaşma yaratma ve aşk konusunda yeni bir iman yaratabilir; çünkü asrımızın en büyük Müslüman Şairi olan Muhammed İkbal’in de ifade ettiği gibi: “Kur’an-ı Kerim’in asıl amacı, insanda, Allah ve evren ile olan çok çeşitli ilişkilerinin daha ulvi bir şuurunu uyandırmaktır.”[19]

 

 

[1]  Bu konuda Michel Hayek’in şu kitabına bkz. Le Charist de I’islam, Paris, Seuil yay., 1959.

[2]  Rönesans’tan beri yeni devrin ilmi ve sosyal problemlerine kavramaktan aciz kalınca, Katolik kilisesi de aynı gerileme durumuna tanık olmuştur.

[3]  Başka bir yalan da onlara “gelişmekte olan ülkeler” demekten ibarettir; zira azgelişmişlikleri giderek artmaktadır.

[4]  Ahmed Bin Bella, Interview au Monde, 4 Aralık 1980

[5]  Batı ile Doğu, aynı büyüme modelini benimsediklerinden kendilerini “terör dengesi” içinde bulmuşlardır.

[6]  Takriben 20-25 Türk Lirasına tekabül etmektedir, (mütercim)

[7]  Ahmed Bin Bella’nın, İran’daki Ittılaat Gazetesi’nde yayınlanan bu mülakatı “Jeune Afrique no 1014, 11 Haziran 1980” adlı dergide de kısmen Fransızca olarak neşredilmiştir.

[8]  Rudolph Strahm, Pourquoi sont-ils si pauvres?

[9]  Ayrıca soya, yerfıstığı küspesi ve balık ununu hesaba katmıyoruz.

[10] Türkler ve Fransızların işgaliyle birlikte bu topraklar çöl haline gelmiştir.

[11] Bkz. Le Monde 16 Mayıs 1981, “Başkan Şadli, siyah kıta ile işbirliğini güçlendirmek istiyor.” Daniel Junqua’nin makalesi.

[12] Michel Lelong, L’ai rencontre I’tslam, Paris Cerf yayınları. 1975. s. 39

[13] Beni Sadr, “La révolté de l’Iran in Peuples mediterranees, Kasım, Aralık 1978. s. 113

[14] el-Maide 46

[15] en-Nisa, 171

[16] Michel Hayek, Le Christde l’Islam, Paris, Seuil Yay., 1959. s. 10,11

[17] a.g.e., s. 24

[18] el-Ahzab, 72

[19] Muhammed Ikbal, Reconstruire la pensee le pensee de l’islam, Paris, Adrien- Maissonneuve, 1955, s.’ 15

Check Also

İslam Günümüz Dünyasına Ne Öneriyor? / Nuri Yılmaz

Hayat uzun bir yol gibidir, sürekli farklı ortamlardan ve farklı şartlardan geçer. Ortam ve şartlar ...

Adalet Üzerine / M. Kürşat Atalar

“Bu makale yazarın, ‘On Tez’ isimli kitabından alınmıştır. İlk olarak ‘İktibas Dergisinde’ yayınlanmıştır.”   Adalet, ...

Kur’an’da Adalet Kavramı / Nasr Hamid Ebu Zeyd

iSLAMİ Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma Bu konuşma, “Kültürlerarası Felsefe Forumu 3 (2001)”te gerçekleştirilmiştir.   ...