İsmail Hadisesi ve Bir Cemaat Rantı Olarak Kurban / Zakin AYDIN

Print Friendly, PDF & Email

İbrahim’in oğlunu kurban etmek istemesi hadisesinin anlatımında, sebebi ilk dönem tarihçilerinin bir tür Arapçılığına dayanması muhtemel ciddi bilgi hataları vardır. İlk dönem tarihçileri ve tefsircileri İbrahim’in kurban etmek istediği oğlunun İsmail olduğunu söylemektedir. Oysa Kur’an’da bu husus net olarak ifade edilmiş değildir. Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarda kurban edilmek istenen oğlun İsmail değil İshak olduğu söylenmektedir.

Olay Kur’an’da Saffat suresinde 100. ayetten sonra anlatılmaktadır. 111. ayete kadar anlatım sürer ve buraya kadar ne İsmail’in ne de İshak’ın ismi geçmez. Şimdi bu ayetleri aktaralım:

“’Rabbim bana erdemli bir (evlat) bağışla!’ Bunun üzerine ona uyumlu ve olgun bir oğlan çocuğu müjdeledik. Derken çocuk onun çaba tasasına ortak olacak olgunluğa eriştiğinde (İbrahim) şöyle dedi: ‘Yavrucuğum! Kendimi rüyada seni kurban ederken görüyorum; bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin?’ (Oğul) ‘Babacığım!’ dedi, ‘Sana emredileni yap; inşallah beni sabredenlerden bulacaksın.’Sonunda o ikisi Allah’a teslimiyetlerinin bir gereği olarak (vardıkları sonuca) uydular ve (babası) onu yüzüstü yatırınca, Biz kendisine ‘Ey İbrahim!’ diye seslendik, ‘Artık rüyanı gerçekleştirmiş bulunuyorsun!’ Nitekim Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. Hiç şüphesiz bu elbet apaçık bir sınavdı ve Biz ona fidye olarak muhteşem bir kurban verdik; geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin (örnek) bir hatıra bıraktık: Selam olsun İbrahim’e! İyileri Biz, işte böyle ödüllendiririz; zira o Bizim gerçek mü’min kullarımızdan biriydi.” (Mustafa İslamoğlu’nun mealinden 37/Saffat suresi 100-111 arası ayetler) 

112 ve 113. ayetlerde İshak’ın ismi geçer ve ayetler İslamoğlu’nun mealinde şu şekilde verilmektedir:

“Bir de ona kendisi salih kullardan biri olan bir peygamberi, İshak’ı müjdeledik. Dahası onu ve İshak’ı mübarek kıldık: Ama o ikisinin soyundan dürüst ve erdemli olan da var, kendisine açıkça zulmeden de.”

Mealin bu şekilde verilmesi 100. ayetten itibaren söz konusu edilen evladın İsmail olduğu ve olaydan sonra İshak’ın da bir oğul (ayrıca Nebi) olarak müjdelendiği izlenimini vermektedir. Yani olay boyunca iki ayrı şahsın söz konusu edildiği zannedilmektedir: İsmi verilmeyen İsmail ve 112. ayette müjdelenen İshak. Kurban edilmek istenen oğlun İshak değil İsmail olduğunun kanıtlanması için, ayet bu izlenimi verecek şekilde meallendirilmiştir. Oysa ayeti bu şekilde anlamak beraberinde bir çelişkiyi de ortaya çıkarmaktadır. Bilindiği gibi İshak’ın olacağının müjdesi, İbrahim ve eşi Sare’ye melekler Lut kavmini helak etmeye giderken İbrahim’in yanına insan şeklinde misafir olarak gelmeleri sırasında verilmiştir. Kur’an’da pek çok ayette bu husus geçer. Bu ayetlerin hiç birinde Sare’nin İshak’a hamile olduğu bilgisine ne İbrahim’in ne de Sare’nin daha önce sahip olduklarına dair bir iz yoktur. Tam tersine buna fazlasıyla şaşırmışlar ve yaşlı haldeyken nasıl olur da çocuk sahibi olabilecekleri sorusunu sormuşlardır. İkinci bir husus kurban hadisesinin anlatıldığı ayetlerin sonunda Allah İshak’ın olacağı müjdesini verdiyse tekrar neden misafir melekler hadisesinde müjde haberi vermiştir veya olay zaman olarak tersine gerçekleştiyse misafir meleklerin gelişiyle müjdelenen İshak neden tekrar İsmail’in kurbanı hadisesinde müjdelenmiştir. Bilinen bir haber müjde olur mu? Bu mümkün değil.

İşte çelişkiyi doğuran hususun kaynağı kurban edilmek istenen evladın İsmail olduğuna dair yanlış bilgidir. Kurban edilmek istenen evladın İsmail değil İshak olduğu kabul edilirse bu çelişki ortadan kalkmaktadır.

İbrahim soylu eşi Sare’den bir erkek evlat istemektedir. Bunun için bir de aht vermiştir. Eğer böyle bir evladı olursa bunu Allah için kurban edecektir. Bu bilgi Kur’an’da geçmediği halde İsraili kaynaklarda geçmektedir. Olayın bütünlüğü içinde bu bilgi anlamlı olduğundan bunu doğru olarak kabul etmek daha mantıklıdır.

Melekler insan suretinde gelerek ona ve eşine İshak’ın müjdesini vermişlerdir. Ancak bu müjdenin geçtiği hiçbir ayette İshak’ın aynı zamanda bir nebi olacağına dair ikinci bir müjde yoktur. Bilgili, salih bir evlat olacaktır İshak, ayetler başlangıçta sadece bunu söyler. İshak büyür ve İbrahim bir türlü başta verdiği sözünü yerine getiremez. Verdiği sözle evladını kurban etmek arasında sıkışan İbrahim muhtemelen bunun sıkıntısıyla yaşamakta ve rüyalarında İshak’ı kurban ettiğini görmektedir. Sonunda bunu oğlu İshak’a söyler. Rüyasında onu kurban ederken gördüğünü ifade eder. İshak bir nebi olan babasının rüyasında kendisini kurban etme emrine muhatap olduğunu zanneder ve emredildiği şeyi babasından yapmasını ister. Burada dikkat edilmesi gereken husus hiçbir ayette doğrudan Allah’ın İbrahim’e evladını kurban etmesini emrettiğine dair bir ifadenin geçmemesidir. İshak kurban edilmeye dair bir emrin söz konusu olduğunu İbrahim’in rüyası üzerinden çıkartmıştır. Allah’ın ona emri ifadesini de Allah değil İshak kullanmaktadır. Peygamberlerin rüyalarında vahiy aldıkları söylenen bir husustur. Ama her rüyanın vahiy olması da şart değildir. Muhtemelen İbrahim verdiği sözün tesiriyle düştüğü çıkmazdan dolayı gördüğü rüyalar üzerinden oğlu İshak’a durumu açıklamaya çalışmış ve İshak da bunun rüya yoluyla Allah’ın verdiği bir emir olduğunu zannetmiştir. Allah ise bunu bir emir olarak nitelendirmemekte sadece imtihan olduğunu söylemektedir.

Olay gerçekleşip Allah vahiy yoluyla İshak’ın katlini engellemiş ve sözüne sadık olduğu için İbrahim’i övmüş ve olayın en önemli kahramanı olan İshak’ın da bir nebi olarak seçildiği müjdesini vermiştir. Yani verilen müjde İshak isminde ikinci bir evladın doğacağı müjdesi değil, kurban edilmek istenen İshak’ın nebi olarak seçildiğine dair müjdedir. Yukarıda mealini aktardığımız ayetler bu şekilde anlaşılmaya ve meallendirilmeye daha fazla müsaittir. Şimdi bu mantıkla 112 ve 113. ayetlere tekrar baktığımızda şöyle bir meal vermek uygun olmaktadır:

“Ve ona (İbrahim’e) (kurban etmek istediği evladı olan) İshak’ın salihlerden bir nebi olduğu müjdesini verdik. Ve onu (İbrahim’i) ve İshak’ı (evlatlar bakımından) bereketli kıldık. O ikisinin zürriyetinden muhsinler olacağı gibi kendisine apaçık zulmedenler de olacaktır.” 

Kur’an açık bir biçimde İsmail’in kurban edilen oğul olduğunu söylememesine rağmen ve dikkatli bir okuyuş aslında kast edilenin İshak olduğunu ortaya çıkardığı halde neden İslami kaynaklar İshak yerine İsmail’in kurban edilmek istendiğini söylemiştir sorusu önemlidir. Bunun sebebini Müslüman tarihçilerin kendilerini Arapların atası olan İsmail’e dayandırarak bundan bir şeref payesi çıkartmak istemelerine bağlamak mümkündür. Yahudi ve Hıristiyanlar İbrahim’in soylu eşi Sare’den olan İshak ve onun da evladı Yakup’tan geldiklerini söyleyerek bundan gurur duyarlar ve bir şeref payesi çıkartırlardı. Araplar ise bir cariyenin oğlu olan İsmail soyundan gelmektedirler. Bu bilgi de oldukça tartışma götürür bir husus olmasına rağmen şimdilik buna girmeden şunu söyleyebiliriz; tefsirci ve tarihçilerin kurban hadisesindeki evladın İsmail olduğunu söylemeleriyle elde etmek istedikleri, İsmail’i daha şerefli bir konuma yükseltmek ve ehl-i kitaba karşı bundan pay çıkarma çabasıdır.

Oysa İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmek istemesi için bir gerekçesi yoktur. Çünkü İsmail istenen ve beklenen oğul değildir. Sare’nin kölesi Hacer’den olma oğuldur. Her ne kadar Sare Hacer’i evlat sahibi olsun diye İbrahim’e hediye etmiş olsa da bundaki amaç İbrahim’in soyunu devam ettirecek evlatların Hacer’den üremesi değil, İbrahim’in evlat hasretiyle yanıp tutuşmasına bir nebze çare olmasıdır.

İbrahim’in ve soylu eşi Sare’nin beklediği ve bir anlamda soyunun devamını getirmesini istediği oğullar ise Sare’den olması beklenen oğullardır. İbrahim Sare’den doğacak ilk oğul için o dönemin geleneği olan “eğer doğarsa onu Allah için kurban edeceğine” dair yemini etmiş olma ihtimali ortaya çıkmaktadır. Evet, o dönemin zihniyet yapısı ve gelenekleri bu tür yeminleri etmeye müsaitti. İbrahim ise müşriklerin putları için kurban ettikleri ilk oğullarını Allah için kurban etmeye ant içmiş olmalı. Beklenen şey ise soylu bir kadından doğan ilk oğlun kurban edilmesinin ardından peş peşe başka oğulların doğacağına dair beklentidir. Yani yukarıdaki ayette geçtiği gibi bereketli bir zürriyettir. Müşrikler bunu Allah’a şirk koştukları putlardan beklerlerken İbrahim Allah’tan beklemektedir. Farkı budur. Allah için veya putlar için oğul kurban etme veya kurban etmek için yemin etme âdeti sürmektedir. Oysa sorgulanması gereken diğer bir husus daha vardır: İnsan bırakalım putlar için, Allah için bile olsa bir yemin uğruna bir cana kıyabilir mi? Buna hakkı var mıdır?

İbrahim gibi büyük bir deha ve vicdana sahip bir peygamberin bunu sorgulamamış olması mümkün değildir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Kur’an’da Allah’ın İbrahim’e açık bir biçimde oğlunu kurban etmesini emrettiğini gösteren bir delil de yoktur. Allah bunu emretmez, çünkü haksız yere hiçbir insanın canı başka bir insana helal değildir. İnsanlar müşriklerin yaptıkları gibi bırakalım putlar için kurban edilmeyi Allah için bile kurban edilemezler. Çünkü insan canı kutsaldır. Bunu İbrahim gibi daha çocukken birçok şeyi sorgulayarak aklıyla bulmuş bir insan için sorun olarak görülmemesi mümkün değildir.

İbrahim bu hususu da sorgulamış ve tıpkı çocukluğunda yaşadığı deneyime benzer bir şekilde büyük bir imtihandan geçmiştir. Sözünü yerine getirmek için oğlunu bıçağın altına yatırdığında Allah derhal müdahale ederek insanların kurban edilmesine taraf olmadığını göstermiştir. İnsan insanı değil, eğer kurban edecekse varlık hiyerarşisinde kendi hizmetine sunulmuş diğer canlıları kurban etmelidir. Olay böylece çözüme kavuşmuştur.

Bu aslında İbrahim’in putlar karşısında gösterdiği o büyük kalkıştan sonra, insanlık adına ortaya koyduğu ikinci büyük devrimdir. Bu devrimle ortaya konan büyük gerçek; insan canının kutsal olduğu, Allah’a bir kurban gibi sunulamayacağı ve haksız yere asla cana kıyılamayacağı gerçeğidir. Bu gerçek Muhammed’e gelen vahiyde kız çocuklarının hangi gerekçeyle diri diri gömüldüğünün sorgulanması ve bir kişiyi katledenin bütün insanlığı katletmiş gibi sayılacağı şeklinde ifade edilmiştir.

* * *

Gelelim başlığımızın ikinci kısmına… Günümüzde kurban asli amacından uzaklaştırılmış ama aynı ölçüde de yaygın bir ibadet biçimidir. Özellikle yaşadığımız topraklarda kurban ibadeti farz olan ibadetlere karşı değeri aşırı derecede abartılmış ve farz olmamasına rağmen farzlardan bile daha farz haline getirilmiştir. Bu tarz ilginç ibadet çeşitlerine sahibiz. Örneğin Ramazan ayında kılınan teravih namazının sünnet oluşu bile tartışmalı iken halkın çoğunluğu bunu bir farz ibadet huşuu içinde yerine getirmeye çalışmaktadır. Hatta anlatılan hikâyelere göre camii önlerinde sigara içmek için bekleyen bazı kişiler yatsı namazı kılınıncaya kadar oyalanmakta, teravih kılınmaya başlayınca camiye girmektedirler. Ramazan boyunca oruç tutmayanlar bayram sabahı camileri doldurmaktadır.

Aynı şekilde kurban ibadeti de böyledir. Namaz ve oruç gibi farz ibadetler karşısında yeteri derecede titizlik göstermeyenler iş kurbana gelince aşırı miktarda hassaslaşmaktadırlar. Oysa kurban ibadetinin vacip veya sünnet oluşu hususunda mezhepler arasında ihtilaflar vardır. Hac esnasında kurban kesme konusunda bu tartışmayı yapmanın gereği yoktur. Çünkü oldukça açık bir husustur. Ama hac dışında kurban kesmenin bir vacip olduğunu iddia etmek için yeteri kadar delil bulunmamaktadır. En azından ihtilaflı olması olaydaki kesinliği ortadan kaldırmaktadır. Oysa bizim insanımız tıpkı teravih ibadetinde olduğu gibi, kurban kesmeyi en önemli ibadetlerden biri haline getirmiştir. Oysa öyle değildir.

İşin içine bir de toplumsal baskı unsuru girmektedir. Kurban bayramlarında bir numaralı gündem maddesi kurban kesilip kesilmediği, kesilen kurbandan kaç kilo et çıktığı, kaça mal olduğu gibi hususlardır. Herhangi bir nedenle kurban kesemeyenler bu sorular karşısında ezilmektedir. Mümkünse herkes imkânlarını zorlayarak kurban kesmeyi zorunlu saymaktadır. Bazıları da kurban kesmediği halde kesmiş gibi yapmaktadır.

Genel anlamda sınırlı gelirlerle geçimlerini sağlamak zorunda kalan insanlar aylık gelirlerinin büyük bir kısmını hatta tümünü kurban için ayırmakta ve darlık içinde aybaşını getirmeye çalışmaktadırlar. Bir hissenin bin TL civarında olduğu bir ülkede asgari ücret yedi-sekiz yüz TL’ler arasındadır. Genel anlamda ortalama gelirlerin asgari ücretin bir-bir buçuk katı civarında olduğu bir yerde, bin TL vererek kurban kesmeyi bir vacip haline getirmek insanlığa reva mıdır?

Kurban aynı zamanda bir gösterişe de dönmektedir. Yıllık kırk da bir (!) olarak ödedikleri zekât miktarı kurbanlık bir hayvanın değerini bulmayan pek çok zenginimiz var. Çünkü bunlara göre yüz milyarlar vererek aldıkları jipleri temel bir ihtiyaçtır, zekâttan istisnadır. Satsalar yüz fakirin ihtiyacını karşılayacak sayıda ev almaya yetecek değerdeki villaları ve yalıları temel ihtiyaçtır zekâttan istisnadır. Milyon dolarlık yazlıkları temel ihtiyaçtır zekâttan istisnadır. Fabrikaları, iş yerleri ve iş için kullandıkları sermayeleri de zekâttan istisnadır. Geriye kala kala eşlerinin ziynet eşyaları kalmaktadır. Bunlar için verdikleri zekâtın kurban ettikleri bir hayvanın değerini geçip geçmeyeceği ise şüphelidir. Ama iş kurban kesmeye gelince fabrika önlerinde çok sayıda hayvan kesilip işçilere dağıtılır. Villalarda kesilen kurbanlar da fakire fukaraya dağıtılır. Tam anlamıyla gösterişçi bir dindarlık örneği sergilenir.

Olayın bir de genel ekonomiye tesirini de hesaba katmak gerekmektedir. Yaklaşık hesaplara göre Türkiye’deki toplam hayvan sayısının onda biri her yıl kurban olarak kesilmektedir. Üretim olayı ise bunun çok altındadır. Yani kesilen hayvan miktarına göre yeni hayvanlar üretilmemektedir. Bu ise et fiyatlarını yükseltmektedir. Çözüm için bu yıl kurbanlık canlı hayvan ithaline izin verildi. Kurban hadisesi bir yandan ailelerin ekonomik dengelerini bozarken diğer yandan da, tek sebep bu olmasa da, ülke ekonomisindeki dengelere zarar vermektedir.

Kurbanın ortaya çıkardığı bu olumsuz tabloya rağmen kimse “Kurban kesmek ne farz ne de vacip bir ibadet değildir, hatta kurban kesmek aile ekonomisindeki dengeleri bozuyorsa kesmemeyi tercih etmek gerekir, kesmemek daha efdaldir.” diyememektedir. Halkı ikna edecek şekilde bunu söyleyebilecek olanlar meydana çıkmamaktadır. Örneğin diyanet yaptığı duyurularla ve bayram namazı hutbeleriyle bunu yapabilecekken yapmaz. Çünkü bunu yaptığında topladığı kurban derilerinden elde ettiği gelirler büyük ölçüde azalacaktır.

Basın yoluyla bu tür açıklamalar da yapılmamaktadır. Çünkü bu basın araçlarının gerisinde ya gıda piyasasından nemalanan iş adamları, ya gıda piyasasından büyük reklam gelirleri elde eden sermaye sahipleri, ya da kurbanı rant haline getiren cemaatler bulunmaktadır. Gıda piyasasını elinde tutan bir iş adamının en çok işine gelen şey her halde et fiyatlarının yükselmesidir. Kurban buna yol açan sebeplerden birisidir. Cemaat gazete ve TV’leri de bunu yapmaz. Çünkü cemaatlere ait olan vakıf ve dernekler kurbanlardan büyük rantlar devşirmektedir.

Vakıf ve dernekler şeklinde örgütlenmiş olan cemaatler mensuplarına bu gerçeği söylemezler. Oysa bu cemaatlerin liderleri konumundaki hocalar söz konusu gerçeğin çok iyi bir şekilde farkındadırlar. Buna rağmen cemaat mensuplarına “Kurban kesmek farz ve vacip değildir. Aile ekonominizi zorlayarak kurban kesmek için kendinizi zorlamayın. İmkânları iyi olanlar bunu yapabilir, ama herkesin bunun için kendisini zorlamasına gerek yoktur.” diyemezler. Çünkü cemaat vakıf ve derneklerinin bir numaralı rant kapısı kurbanlar yoluyla elde ettikleri gelirlerdir. Yaptıkları kurban organizasyonlarında canlı hayvan satışları, et, deri ve kelle bağışları yoluyla büyük bir rant elde ederler. Yani kurban hadisesi bir ibadet olmaktan çıkmış ve cemaatlerin rantına dönüşmüştür.  Bu nedenle cemaatler kurban hadisesi hakkındaki gerçekleri halka duyurmak yerine tam tersine daha çok kurban kesilmesi veya kurban bağışları yapılması için teşviklerde bulunmakta, bunun ne kadar büyük bir sevap olduğunu ballandırarak anlatmaktadırlar.

Biz onların söylemediğini burada söyleyelim: Yurdum insanları, kurban kesmek ne farzdır ne de vacip. Hele bir de kestiğiniz kurbanlar sizin aile ekonominize zarar veriyorsa vazgeçin. Kurban kesmek için kendinizi zorlamayın. Üç-dört gün tıka basa sağlıksız bir şekilde et yiyeceksiniz diye bir ay boyunca çoluk çocuğunuzu makarna yemeye mahkûm etmeyin. İnanın kıt gelirinizle kurban kesmenizden daha çok, çoluk çocuğunuzun ihtiyacını düzgün bir şekilde karşılamanız daha büyük bir ibadettir. Vesselam.

 

– BİTTİ –

 

Check Also

DEVRİMCİ DURUŞ “Tevhidi Duruş, İslami Duruş…” / Nuri YILMAZ

Devrimci duruş, “devrim” kavramından türemiş bir nitelemedir. Devrim, sözlük anlamı belli ve ne kastettiği açık ...

İslam Siyaset Düşüncesinde İlk Devrimci Ekol: Hariciler / Hamdi Tayfur

N.Abdulhalık Mustafa İslam siyaset düşüncesinde üç çeşit muhalefet ekolünün olduğunu söyler. Bunlar: Devrimci ekol, sabır ...

İslam ve Devrim Prensibi / Nevin Abdülhalık Mustafa

”İslam Düşüncesinde Muhalefet, Ayışığıkitapları Yayınevi, 223-232” kitabından tekrar tashih edilerek alıntılanmıştır.   Gerçek şu ki, ...