“Kaynaklar” Meselesi Üzerine / Hamdi TAYFUR

Print Friendly, PDF & Email

İslam dünyasında yaşanan problemlerin geri planında yatan önemli sebeplerden bir tanesini, “kaynaklar” ve “kaynakların kaynaklığının mahiyeti” konusu oluşturur. Bu konuda yaşanan düşünce ve yaklaşım farklılıkları önemli tefrikaları ortaya çıkarmakta, ayrılık ve çatışmalar çözümsüz halde devam etmektedir. Bu nedenle bu mesele, duyarlı her Müslüman’ın gündeminden düşmemesi gereken bir meseledir.

Konunun boyutlarının genişliği nedeniyle tek bir yazıda bu meseleyi her yönüyle ele alıp analiz etmek mümkün değildir. Çok boyutlu analizi ileriki yazılara bırakarak burada sadece, “kaynaklar” konusuna getirilen farklı yaklaşım biçimlerinin her birinin kendi içinde var olan problemlerine basitçe ve özlü bir biçimde işaret etmeye çalışacağız. Amacımız, bu konuda yapılacak derinlikli çalışmalara yardımcı olacak açılımlara katkı sağlamaktır. Üzerinde pek çoğumuzun uzlaşacağı bir metodolojiye şiddetle muhtacız. Bu metodoloji oluşturulup işler hale geldiğinde, beraberinde müzmin hale gelen pek çok sorunun çok hızlı bir şekilde çözüleceğine inanıyoruz.

“Kaynaklarımız” meselesini kendince çözdüğünü düşünenler ve kafalarındaki formülasyonla kendilerini rahat hissedenler, bu konforu terk etmeli ve formüllerini ciddi olarak tekrar gözden geçirmelidirler.

Kaynak Nedir? 

Kaynak kelimesi bizi ilgilendiren yönüyle Türkçede; bir fikrî, ilmî çalışmaya esas teşkil eden, kitap, vesika, makale vb. şeyler, müracaat edilen eserler, mehaz[1], yani araştırma ve incelemede yararlanılan belge[2], delilleri aldığımız yer anlamına gelmektedir.

Eğer söz konusu ettiğimiz şey İslam’a ilişkin bir konunun ilmi araştırması olmuş olsaydı, yukarıdaki tanım “kaynaklık” problemini ortadan kaldıran bir tanım olarak addedilebilirdi. Hatta bununla ilgili pek çok kaynak sıralanabilir ve bunlara müracaat etmede bir meşruiyet aranmazdı. Ama mesele sadece bir araştırmada kullanılacak belge, doküman ve vesikalar meselesi değildir; hayata ilişkin problemlerin çözülmesinde kendisinden bilgiler ve deliller devşirilen ve kendisine dayanılan kaynaklar meselesidir.

Yani, “devam eden hayatımızda davranışlarımızı belirleyeceğimiz, düşüncelerimizi şekillendireceğimiz, problemlerimizi çözeceğimiz bilgi, delil, belge ve ilkeleri hangi kaynaktan alacağız, kime müracaat edeceğiz, bu kaynak edinmede yöntemimiz ne olacak?”, sorusu çerçevesinde üreyen bir meseledir.

Öncelikle kaynaktan anladığımız şeyin ne olduğundan, çok kısa bir şekilde bahsetmemiz gerekmektedir. Böylece devam eden bölümde muhtelif kaynak anlayışları ve edinilen kaynaklar sıralandığında bunlarla bizim yaklaşımımız arasındaki fark ortaya çıkmış olacaktır.

Bir şeyi kaynak edinmede ortaya çıkan en temel problem, kaynağa güven meselesidir. Güven konusuna verilen ehemmiyetle orantılı olarak, edinilen kaynak veya kaynaklar azalıp artabilmektedir. Tekçi yaklaşımlardan başlamak üzere, kaynaklardaki sınırlandırmalar çoğunlukla kaynakların dogmalaştırılması gibi bir problemin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. “Kaynağa güven”in maksimize edildiği dogmatik kaynak anlayışında “insani etkinlik, kaynağın sorgulanması ve aklederek delilin kritiğe tabi tutulması” minimize edilmiştir. İnsan dogmatik kaynak karşısında pasif bir alıcı ve uygulayıcı konumundadır. Bu anlayışta, dogma haline getirilen kaynağın dışındaki kaynaklara retçi bir yaklaşım sergilenir. Çünkü onlara asla güvenilmez. Onlardan gelen delil, belge ve verilere yaklaşım analizci bir yaklaşım değildir. Çoğunlukla kısır bir kıyas yaklaşımıdır. Karşı karşıya kalınan her delil ve veri dogmalaştırılan kaynakla kıyas edilir, eğer kaynakla bir paralellik kurulursa kabul edilir; kurulmazsa şiddetle reddedilir.

Bir şeyi kaynak edinmede ortaya çıkan ikinci temel problem, “akletme”nin kaynak karşısında konumu ile ilgilidir. Çoğunlukla birinci problemin, yani güven probleminin ortaya çıkardığı sonuca göre, eğer kaynak dogma haline dönüşmüşse akıl tamamıyla atıl hale gelmekte ve devre dışı kalmaktadır. Çoğunlukla kaynaktan anlaşılan şey de, güvenilir kaynak veya kaynaklar olduğundan, kişi bunların karşısında sorgusuz bir teslimiyetle hareket etmektedir.

Tüm bu problemler çerçevesinde Kur’an asla dogma olsun diye indirilmiş bir kitap değildir. Özü itibariyle o, insan aklına bir sunum ve doğru belgeleri içeren bir veridir. Kendi karşısında insanı, insan aklını ve insana ait muhtelif yetileri pasifize etmek, bastırmak ve onun sorgulamasını engellemek için inmiş değildir. İlahi olması itibariyle Kur’an’ın kaynak oluşuna güven tam olmalıdır. Ancak Kur’an karşısında insanın ona güvenmeme hakkı vardır. Kur’an ona bu hakkı verir. Körü körüne teslimiyeti değil sorarak, sorgulayarak, aklederek kabul etmesini ister. Eğer akıl etmezse zaten Kur’an’ın sunduğu delilleri kabul etmeyecektir.

Bu yorumumuzdan çıkan sonuç şudur ki, meselenin dönüp dolaştığı merkez, Kur’an’ın veya her hangi bir kaynağın “tek kaynak”, “temel kaynak”, “kaynakların birincisi veya ikincisi” oluşu meselesi değildir. Söz konusu edilebilecek tüm kaynaklardan gelecek verilerin insana sunulması ve bunlar vasıtasıyla insanın aklederek doğru olanı bulup seçmesi meselesidir. Bu noktada akıl bir kaynak veya ölçü görevi görmez. Kaynak dediğimiz, doğruyu ortaya çıkarmak için önümüze gelen verilerin alınacağı yerken, ölçü dediğimiz şey ise bu verilerden ortaya çıkan doğrulardır. Bu doğrular, koşullar ve zamanın ruhuyla veya maslahatla sınırlı olabilir. Dolayısıyla akıl tarafından her kullanılışında yeniden kritize edilmek zorundadır. Akletmek böylece bir ölçü olarak değil, bir ölçü aleti olarak kullanılan bir araç olma fonksiyonunu yerine getirir. Akıl ölçü değil, ölçü aletidir, bir araçtır. İnsani bir fonksiyondur. Akletmek durağan/statik değil, fonksiyoneldir. İnsan kendisine sunulan verileri aklederek ölçer ve bunlar hakkında yargılarda bulunur. Doğru, yanlış, iyi, kötü, geçerli, geçersiz, faydalı, faydasız gibi hükümleri verebilmek için insanın “akletme” fonksiyonunu işletmesi gerekir. Eğer insan, yeterli veri ile dış ve iç tesirlerin etki alanından kurtulup doğru istikamette bir iradi kararlılık gösterebilirse, yeterli cehti yerine getirebilirse, akletmenin onu getireceği yer, doğru hüküm yani hikmetten başka bir şey olmayacaktır.

Akleden bir insanın, kendisine gelen veriler hakkında yukarıda sıraladığımız türden hükümlere varabilmesi, gözümüzle gördüğümüz bir meyvenin elma ya da portakal olduğuna hükmetmemiz, gördüğümüz bir kişinin tanıdık veya yabancı olduğu yargısına varmamız; işittiğimiz bir sesin kime ait olduğunu seçip ayırabilmemiz, tattığımız bir yiyeceğin acı mı tatlı mı olduğunu bilebilmemiz gibidir. Göze, kulağa, dile, deriye ve diğer tüm organlarımıza bu fonksiyonları yükleyen Rabbimiz akla/kalbe de doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, geçerli ile geçersizi ayırt edebilme yeteneği bahşetmiştir. Bu yetenek kendiliğinden vardır, fıtridir. Bu yetenek olmadığında, -örneğin akıl hastalarında olduğu gibi- insan sorumlu da tutulamaz. Çünkü bu, insanın iradesini doğru olarak kullanmasını engelleyen adil olmayan bir sorumluluk biçimi olurdu.

Kur’an, ileride ayrıntılı olarak ortaya koyacağımız şekilde, bizden kendisini tek kaynak kabul etmemizi istemez. Aksine akletmemizi sağlayacak her türlü veriye ulaşabileceğimiz tüm kaynaklara yönelmemizi tavsiye eder. Bu anlamda insan özgür bırakılmıştır. Ancak bu durum, güven anlamında kaynaklar arasında bir derecenin olmadığı anlamına gelmez. Aynı şekilde, güvenilir bir kaynağa sahibiz diye, buradan elde ettiğimiz verilerin akletmeden kabul edilmesi anlamına da gelmez. Çünkü en güvenilir kaynak olan Kur’an bile, dediğimiz gibi, esasen akla bir sunumdur ve insana sunduğu delil ve ayetleri o akletsin; bilerek, anlayarak kabul etsin diye verir.

Yaptığımız bu açıklamalar çerçevesinde diyebiliriz ki “kaynak”; kişinin doğruyu bulması ve hayatıyla ilgili isabetli karar ve hükümleri verebilmesi için, elde ettiği verilerin alındığı yerdir ve bunlar üzerinde düşünen insan, sahip olduğu en değerli nimet olan “akletme” yoluyla, hayatının her adımında doğru yargılarda bulunma imkan ve kapasitesine sahip olabilmektedir. Bu tanım çerçevesinde düşündüğümüzde görürüz ki, vahyin ilahi oluşu ve peygamberin hak oluşu bile, öncelikle insanın akletmesiyle kabul edebileceği hakikatlerdir. Kişi önce akledip, vahyin ilahiliğine ve peygamberin hak resul oluşuna karar verir ve bundan sonra bir kaynak olarak vahyin verilerine güven duymaya başlar. Ancak iş burada bitmez. Bu kabulün ardından da vahiy tarafından insana sunulan her delil, ancak akledilip maksat ve maslahatı gözetildiği sürece kıymete değer olacaktır. Çünkü vahiy, körü körüne tabi olunan bir dogma değildir. Bu yüzden Kur’an ne tek kaynaktır, ne kendisini tek kaynak olarak tanıtmaktadır, ne de son kaynak olacaktır. Ama tarihte bu, her zaman böyle anlaşılmamıştır.

Kaynak Formülasyonları:  

“Kaynak nedir ve neler kaynak edinilmelidir?” tarzında sorduğumuz bu soruya cevap sadedinde gerek İslam tarihinde, gerekse günümüzde muhtelif cevaplar verilmiş ve kaynakların neler olduğu hususunda farklı formüller ortaya konmuştur. Biz bu formülleri önce basit bir tarzda sıralayıp, mensuplarının görüşlerinden kısaca bahsettikten sonra, bu sıralamalarda söz konusu edilen kaynakların kaynak edinilmesinde ortaya çıkan temel sorunlara işaret edeceğiz. Aynı zamanda birli, ikili, üçlü… tarzda oluşturulmuş kaynak formülasyonlarının bir arada veya ayrı ayrı olmasının ortaya çıkardığı problemleri de tespit etmeye çalışacağız. Aşağıda yaptığımız sıralamada bunların tarihte ortaya çıkışlarındaki önceliği değil, kaynakların sayısal olarak azdan çoğa artışları esas alınmıştır.

Kaynaklara ilişkin gerek İslam tarihinde gerekse günümüzde yaklaşık olarak aşağıda sıraladığımız formüller ortaya çıkmıştır:

1- “Kur’an” tek kaynaktır, “sünnet” de dahil olmak üzere hiçbir şey Kur’an’ın yanı sıra kaynak olamaz.

2- “Kur’an” tek kaynaktır. Sünnet Kur’an’ın açıklayıcısıdır.

3- “Kur’an ve Sünnet” kaynaktır.

4- Kaynaklarımız “Kur’an, sünnet, icma-i ümmet ve Kıyas-ı Fukaha”dır .

Sıraladığımız bu kaynak yaklaşımlarına bazen örfler, sahabe kavilleri, istihsan[3], istishab[4], mesalih-i mürsele[5] de eklenebilmektedir. Özellikle fıkhın asli kaynakları olması itibariyle dördüncü maddeye bu beş kaynak fer’i kaynaklar olarak, birlikte veya birkaçı olacak şekilde eklenebilmektedir. Ancak belirtmemiz gerekir ki özellikle istihsan, istishab, mesalih-i mürsele ve kıyas kendilerinde doğrudan bilgi ve delillerin olduğu kaynaklar olmaktan ziyade fıkhi yöntemlere işaret etmektedirler.

Birinci maddenin yani “Kur’an tek kaynaktır” yaklaşımının savunucuları günümüzden yaklaşık yüzyıl önce ilk defa Hint alt kıtasında ortaya çıkmış ve Abdullah Çekralevi tarafından 1902 yılında Ehlü’z-Zikr ve’l-Kur’ân ismiyle tesis edilmiştir.[6] Yaşadığımız topraklarda bu düşünce “mealcilik” adıyla anılmaktadır. En çok bilinen temsilcisi de Edip Yüksel’dir. Yaşar Nuri Öztürk bu düşünceyi “Kur’an İslamı” tarzında aynı mantıkla formüle etmiştir.

“Tek kaynak Kur’an’dır”  söylemi aslında “mealci” veya “ehl-i Kur’an” olarak nitelenemese de kimi radikal yaklaşımlarca da savunulan bir düşüncedir. Ancak, İslamcı söylemlerin çıkış noktası ile mealcilerin çıkış noktası tam ayırt edilemediğinden, “Kur’an’ı tek kaynak olarak gören” herkes mealci sınıfına sokulmaktadır. Oysa mealcilerin Kur’an’ı tek kaynak görmeleri sünnete nispetle olurken, bu radikal yaklaşımların Kur’an’ı tek kaynak görmeleri uluhiyet nokta-i nazarından olmaktadır.

Kaynak edinmeye tamamıyla inanç noktasından yaklaşarak “Allah’ın gönderdiği kaynaktan başka kaynağa müracaat etmek ve bunu kabul etmek Allah’tan başkasını ilah edinmektir” demektedirler. Bu,  Resul bile olsa istisna değildir. Kim Resulü, onun sünnetini ve hadislerini kaynak edinirse Resulü Allah’ın yanı sıra ilah edinmiş olur!

Bu görüş, kişinin hakikat ayan beyan önündeyken, Allah’a açık bir düşmanlık kastıyla ortaya çıkarak, O’nun bizden istediklerinin tersine hareket etmek amacıyla başka kaynaklara veya kendi hevasına dönmesi ve hakikate uymayan kaynakları bile bile merci edinmesi durumunda kabul edilebilecek bir görüşken, doğruyu tespit için arayışın bir sonucu olarak muhtelif kaynaklara her yönelişi, bu kategoride değerlendirmek aşırı ve insafsız bir görüştür.

Mealcilerin ve “ehl-i Kur’an” akımının çıkışında da inançla ilgili benzer kaygılar etkili olmakla birlikte onların asıl meselesi hadislere ve sünnete bağlılıkta ölçüyü kaçıran ehl-i Hadis veya Selefiye mensubu kimi aşırı gruplara karşı olan tepkileridir. Bu nedenle onlar sünneti ve hadisleri kökten reddedip “Bize Kur’an yeter” söylemini bayraklaştırdılar.

Tarihsel kökenleri İslâm’ın ilk dönemlerine kadar uzanan bu iddia dolayımında Kur’an, dinî ve dünyevî konularla ilgili her şeyin bilgisini ihtiva eden bir ansiklopedi gibi algılanmış ve pratik hayatın tüm alanlarını düzenleme ve her dönemde insanların bütün ihtiyaçlarını karşılama potansiyeline sahip bir metin olarak algılanmıştır.

Ekolün temsilcileri Kur’an’ın her yönüyle mükemmel bir kitap olduğu hususunda hemfikir olmakla birlikte, sınırlı sayıda ayetten müteşekkil olan Kur’an metninin insanoğlunun her gün bir yenisi ortaya çıkan problemlerinin tümünü çözme keyfiyeti konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bu noktada, Çekrâlevî, halefi Haşmet Ali ve Belâğu’l-Kur’an çevresi, Kur’an’ın gerek tümeller gerekse tikeller açısından muhataplarının her türlü ihtiyacını karşılayacak nitelikte olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çekrâlevî şöyle demiştir: “Biz, Kur’an’ın her bakımdan eksiksiz olduğu inancını taşıyoruz. Zira bu kitapta İslâmî konulara ilişkin gerek farz, gerekse nafile ve ibâha türünden olan her mesele zikredilmiştir.”[7]

Kur’an’ın her bakımdan eksiksiz olduğu iddiasıyla bazı uygulamalara Kur’an’dan deliller bulma yarışına giren “ehl-i Kur’an” mensupları bazen ayetlerin manalarını komik denebilecek tarzda yorumlara tabi tutmuşlardır.

Mealcilerden farklı olarak Kur’an’ın tek kaynak oluşunu inanç noktasından ele alan kimi İslamcı görüş sahipleri, sünnet problemini iki yaklaşımla çözmeye çalışmışlardır; birincisi, tıpkı mealciler gibi sünnetten gelen kimi uygulamaları olabildiğince yok farz etmeye çalışmışlar, bunları görmezden gelmişlerdir.

Zihinlerinin geri planında “Kur’an’da bulunmuyorken Resul bunu uygulayamaz veya söylemiş olamaz” düşüncesi yer ettiği için direkt Kur’an’la irtibatlandıramadıkları,  Resulden kaynaklanan kimi uygulamaları yok farz ederek bunlardan uzak kalmaya çalışmışlardır. Sonuçta ortaya çıkan durum mealcilerin durumundan farklı olmamıştır.

Kur’an’ın tek kaynak oluşu yanı sıra sünnetin kaynaklığına ilişkin problemi çözmede ikinci yaklaşım tarzı da, sünnetin Kur’an’da Allah tarafından kaynak olarak gösterildiği ve bu yüzden zaten işin dönüp dolaşıp Kur’an’a geldiği, sünneti kaynak edinmenin Kur’an’ı kaynak edinmek anlamına geldiği tarzındaki yaklaşımdır. Bu görüşün uç noktası ise, peygamberin her hareket ve sözünün esasen bir Kur’an ayetine dayandığı veya dayanmak zorunda olduğu görüşüdür. Bu nedenle az da olsa bazı araştırmacılar peygamberin verdiği hükümlerin ve söylediği sözlerin hangi ayetlere dayandığına ilişkin deliller sunma girişiminde bulunmuşlardır.

“Tek kaynak Kur’an’dır sünnet onun açıklamasıdır” görüşünün dayandığı temel de esasen bu husustur. Yani Resul Kur’an ayetlerine dayanarak uygulamalarda bulunmuş, hükümler koymuş, Kur’an’daki emir ve yasakların nasıl uygulanacaklarını hem hayatı ile hem de hadisleri ile ortaya koyarak Kur’an’ı açıklamıştır.

“Kaynağımız Kur’an ve sünnettir” tarzındaki görüş, üstte belirttiğimiz görüşlere göre nispeten daha mutedil bir görüş olduğu için daha geniş bir kesim tarafından kabule mazhar olmuştur. Ancak bu söylem de tıpkı “Tek kaynağımız Kur’an’dır” söyleminde olduğu gibi tepkisel bir söylemdir. Bu tepki biraz mealcilik veya ehl-i Kur’an’a karşıyken, biraz da dördüncü maddede ifade ettiğimiz fıkhi söyleme karşıdır. Kur’an’ın yanı sıra sünnetin de kaynak olarak ısrarla ifade edilmesi metodolojik bir çerçevenin var oluşundan değil, ”sünnet” ifadesi “Kur’an” ifadesinin yanından düşürüldüğünde mealcilik suçlamasına uğrama tehlikesinin ortaya çıkması korkusundandır. Diğer taraftan asıl tepki geleneğedir. Çünkü tarihte gelenek, fıkhı dogmalaştırmış ve her meselenin fıkhi olarak çözüldüğünü iddia ederek, bundan böyle içtihat kapısının kapandığını ilan etmiştir. İnsanlara düşen de önceki dönemlerde verilen içtihatlara tabi olmak ve mezhep imamlarını taklit etmektir.

Oysa bu bakış açısı İslam dünyasını büyük bir gerilemeye sürüklemiş ve sonunda işgal ve sömürgelerle Batı karşısında müthiş bir yenilgiye uğramasına sebep olmuştur. Bu duruma karşı çözüm köklere geri dönmektir. Yani Kur’an’a ve peygamberin örnek uygulamalarına dönüş, bizim tek çıkış yolumuz olacaktır.

İşte bu yaklaşım biçimi sebebiyle, bu söylemin mensupları, hem geleneğe, hem de mealciliğe bir tepki olarak kaynak formülasyonlarını “Kur’an+sünnet” tarzında oluşturdular. Hem Kur’an’ın hem de sünnetin kaynak oluşunun mahiyeti ile ilgili yazının ilerleyen bölümlerinde dile getireceğimiz meseleler çerçevesinde iyi düşünüldüğünde, aslında bu söylem sahiplerinin de, ortaya çıkan problemlerin çözümünde çok da işlevsel bir formülasyona sahip olmadıkları görülecektir.

Yukarıda kaynaklara yaklaşımda dördüncü madde olarak belirttiğimiz “Kur’an+sünnet+icma-i ümmet+kıyas-ı fukaha”  formülasyonunun geçmişi İmam Şafii’ye kadar dayanmaktadır.[8] Daha doğru bir ifade ile tarihte, fıkıhta bu dört kaynağı ilk defa metodolojik hale getiren İmam Şafii’dir. Şafii Kur’an’ın Arapça oluşundan yola çıkarak Kur’an’ın mutlak kaynaklığını delillendiren bir teori ortaya atmış; kitabın değişik yollarla geçmişte olmuş, hali hazırda veya gelecekte olması muhtemel her sorun ya da (hukuki) durum için çözümler verdiğini ileri sürmüştür.[9] Şafii şöyle söyler: “Allah’ın dinine mensup herhangi bir kimsenin başına şöyle ya da böyle bir olay gelsin de, Allah’ın kitabında ona ışık tutacak delil bulunmasın, bu mümkün değildir.”[10]

Sünnete gelince Şafii, Resulün yaptığı ve söylediği her şeyi vahiyle söyleyip yaptığını iddia ederek Kur’an’da geçen “hikmet” kelimesini “sünnet” olarak yorumlamıştır.  Şafii böylece sünneti Kur’an’a dayandırmakla kalmamış, üstelik onu delaleti yönünden kitabın yapısı içinde organik bir parça olarak kurmaya çalışmıştır. Kitap ve sünnet, delaleti aynı olan organik bir yapı olunca, Şafii bunun üzerine “icma”yı kurabilmiştir.[11]

Şafii’den önceki imamlarda “icma” kavramı hemen hemen “sünnet” ile hatta “yorumlanmış sünnet” ile eşdeğerde iken, dışarıdan empoze edilmiş ya da uydurulmuş statik bir olgu değilken ve devam ede gelen demokratik bir süreçken[12], Şafii icmayı ayrılığa hiçbir şekilde imkan tanımayan bir görüş birliği halinde anladı[13]. Böylelikle icma da, delaletini kitap ve sünnetin kompleks nassının delaletinden alan teşrii bir nassa dönüşmüştür.[14]

Ümmetin tümünün bir hususta icma etmesinin imkanını tartışmak lazım. Ama bu icmayı Fazlur Rahman gibi bir meselenin üzerinde genel olarak uzlaşı sağlanması gibi anlamayıp da herkesin aynı fikirde birleşmesinin zorunluluğu ve bu durum ortaya çıkınca, bunun teşrii bir kaynağa dönüşmesi ve itiraz etmenin tıpkı Allah’a isyan olarak değerlendirilmesi pek çok yanlış sonuçları da beraberinde getirmektedir.

“Şafii’nin usulünde dördüncü ve en son asıl (kaynak) olan kıyas/içtihat ise, önceki üç asıldan oluşan nasstan istinbatta bulunmak içindir. Esasen delilleri (kaynakları) bu şekilde sıralamak ‘nass olmayan’ı ‘nass’a çevirmeye ve onu, delalet gücü ve teşrii kuvveti en temel nass olan Kur’an’dan daha az olmayan bir nass olarak sunma esasına dayalı bir sıralamadır.”[15]

Kur’an’ın Kaynak Oluşu

Kur’an’ı tek başına veya başka kaynaklarla birlikte kaynak edinmede ortaya çıkan problemleri daha iyi irdeleyebilmek için konuyu aşağıda sıralayacağımız sorular üzerinden açmaya çalışacağız:

1- Kur’an’ın tek kaynak olması mümkün müdür?  Kur’an’ın dışında başka kaynaklar olduğunu söylemek hangi durumda inanca zarar verir?

2- Kur’an bizden sadece kendisini mi kaynak edinmemizi istiyor, yoksa hakikatin peşinde koşarken başka kaynaklara yönelmemize de izin veriyor mu?

3- Kur’an, içeriğinin mahiyeti ve indiriliş amacına bağlı olarak neye kaynaklık etmektedir? Kur’an’ın her şeye kaynaklık etmek ve tüm zamanlar için ortaya çıkması mümkün her problemi çözmek gibi bir amacı var mıdır? Kur’an’da her şey var mıdır?

4- Kur’an’ın her bir ifadesi ve lafzı, değişmeyen bir ilkenin serdedilmesi mi demektir, yani Kur’an’ın her bir ayeti evrensel ilkeler mi içermektedir, yoksa Kur’an değişmeyen hüküm ve ilkelerin yanı sıra yerel ve tarihsel hükümleri de içermekte midir?

5- Hakkında açık Kur’ani bir hüküm bulunan bir mesele ile ilgili değişen şartlar ve zamana bağlı olarak farklı bir uygulamada bulunmak mümkün müdür?

6- Allah’ın adıyla hükmetmekten veya Kur’an’la hükmetmekten ne anlamak gerekmektedir?

Amacımız sorduğumuz bu soruların tümünü bir çırpıda ve tüm ayrıntılarıyla cevaplamak değil, konuyu gündeme taşımak ve bir yazı boyutunun kaldırabileceği kadarıyla meseleyi tartışmak olduğundan sorularla ilgili meselelerin bir-iki yönüne değinmekle yetineceğiz.

Kur’an’ın tek kaynak olduğunu söylemek, tüm tekçi düşüncelerde olduğu gibi, izahı tam yapılamayan bir söylemdir. Öncelikle Kur’an eğer dinin tek kaynağıdır denilmek isteniyorsa, “din” veya “İslam”ın kapsamı ortaya konmadan söz konusu edilebilecek bir genelleme içinde Kur’an’ın İslam’ın tek kaynağı olduğunu söyleyebilmek imkan dışı bir şeydir. Çünkü önümüzde bir tane değil çok sayıda İslam ve din anlayışı vardır. Bunların hepsi belki şu ya da bu şekilde Kur’an’ı referans almışlardır ama çok daha fazla miktarda başka kaynaklara da dayanmışlardır.

Eğer söylenmek istenen Allah’ın razı olduğu dinin/İslam’ın tek kaynağının Kur’an olduğu ise, bilmek gerekir ki bu din Kur’an’ın inmesiyle ilk defa icat edilmemiştir. O, bir silsilenin devamı olarak gönderilmiş bir kitaptır[16] ve gerçeği yeniden üretmez. İnsanın ve varlığın özünde ve yaratılış hikmetinde var olan tüm gerçekleri, ontolojik hakikatleri ve hayata ilişkin değişmeyen yönleri, insanlar tarafından ortak olarak kabul edilmiş doğruları/marufu yeniden onaylayarak mesajını iletir. Öyleyse hakikat Kur’an geldiği için var olmamış, onun mükemmel üslubu ve çağrısıyla yeniden gözler önüne serilmiştir. Bir kaynağın varlığı veya yokluğu ile hakikat ortadan kalkmıyorsa ve varlığa içkin öylece orada duruyorsa ve hakikati durduğu yerde bulmanın sadece ve sadece hakikatin varlığından sonra bir rahmet olarak indirilen Kur’an’ı kaynak edinmekle mümkün olabileceğini söylemek ve insanı bununla sınırlandırmak ne dereceye kadar realite ile uyuşmaktadır?

Mutlaka ki Kur’an, Allah’ın sözü olması, değişmeden bize kadar ulaşması ve bizi hidayete yönlendirmede eşsiz bir kaynak olması açısından çok büyük bir rahmettir. Ama bunun böyle oluşu, bizim hakikat arayışımızda kafamızı sadece Kur’an’ın sayfaları arasına gömmemiz ve onun ötesindeki her şeyi tekçi bir tavırla inkar etmemiz manasına gelmemektedir. Kur’an’ın bizden istediği de bu değildir.

Bunun mahsurlarından bir tanesi, sınırlı sayıdaki ayetlerden ibaret olan Kur’an’a sınırsız sayıdaki tekil problemleri çözdürmeye çalışmak olacaktır ki, böyle de yapılmaya çalışılmaktadır. Gündemde olan problemle aslında çoğunlukla ilgisi olmayan ayetler biraz eğilip bükülerek delil olarak kullanılabilmektedir.

Kur’an’ın tek kaynak olabilmesi ve insanın onun dışındaki hiçbir kaynağa müracaat etmeksizin, sadece onunla yetinerek hayatını sürdürebilmesi mantıken imkansızdır. Hatta daha ileri bir şey söyleyelim; Kur’an’ın dışında en az bir kaynağa müracaat etmeden Kur’an’ı bile kaynak edinmek mümkün değildir. Söz konusu ikincil kaynak Arap dilidir, Kur’an Arapçasını anlayabilmemiz için gereken dilbilim eserleridir.[17] Arap dilindeki kelimelerin delalet ettikleri anlamları ve bunların Kur’an’da Rabbimiz tarafından hangi anlamlarda kullanıldığını bilmek için ya Arapçayı Kur’an’ın indiği dönemde kullanıldığı şekilde çok iyi bilmemiz ya da bilenlerin eserlerine müracaat etmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla Allah tarafından indirilmiş ilahi kitaba müracaat için birinci müracaatımız kitabın kendisine değil insanlar tarafından üretilmiş eserlere olmaktadır. Bu yüzden Peygamberden sonraki dönemlerde Kur’an üzerine yapılan ilk çalışmalar Kur’an’da anlaşılması zor olan kelimelerin araştırılması esasına dayalı Garibu’l Kur’an çalışmaları olmuştur.[18]

Kur’an’ın genel mesajını anlamak için Kur’an dışında Arap dilini anlamaya dönük dilsel kaynaklara müracaat etmek yeterli olmakla birlikte, kitabın ayrıntılı bilgisine vakıf olabilmek için Kur’an ve dilsel kaynaklar dışında üçüncü bir kaynağa daha ihtiyaç vardır ki o da nüzul sebepleridir.[19] Evet, biz Kur’an’dan ayrıntılı bilgi ve delil devşirmek istiyorsak daha baştan Kur’an dışında minimum iki kaynağa müracaat etmeyi kabul etmekteyiz; Arapça ve nüzul sebepleri… Bu bile “Kur’an’ı tek kaynak kabul etme” iddiasını havada bırakan bir durumdur.

Kur’an’ın dinin tek kaynağı olduğunu söylemek, diğer kaynakların kitap tarafından onaylanması sebebiyle kaynak oldukları ve Kur’an’ın referans olarak zikretmediği şeyler kaynak olamayacağı için sonuçta kaynaklık meselesinin Kur’an’a döneceği, bu yüzden Kur’an’ın tek kaynak olduğu manasına geliyorsa bu da oldukça zorlama bir yaklaşım tarzı olmaktadır. Hatta Kur’an’ın kendi dışında bazı kaynaklara onay verdiğinin peşinen kabulüdür. Zaten bizim de savımız budur. Yani Kur’an kendi dışındaki kaynaklara da insanları yöneltmektedir. Bunu fazlasıyla teşvik etmektedir. Önemli olan, Kur’an’da dahil kaynakların kaynak oluş biçimi ve onlardan yaralanma şeklidir. Kitap bütün delillerin aslını teşkil ediyorsa bu Kur’an’ın tek kaynak olduğunu değil, temel kaynak olduğunu ve kaynakların aslını oluşturduğunu gösterir. Bu nedenle biz Kur’an’ın “tek kaynak” olarak değil “temel kaynak” olarak nitelendirilmesinin daha doğru olduğunu düşünüyoruz.

Kur’an Bizden Neleri Kaynak Edinmemize İzin Veriyor?

Kur’an’ın tek kaynak değil, temel kaynak olduğunun en önemli delilleri yine Kur’an’dadır. Allah Kur’an’da bizim tek bir noktaya kilitlenmemizi değil, hakikatin delillerini bulabileceğimiz her türlü yöne yönelmemizi istemiştir.

Bu kaynakların başında muhakkak ki kitabın kendisi gelir:

“İndirdiğimiz bu kitap (ne) mübarektir. (Öyleyse) ona tabi olun. Sorumlu davranın, umulur ki merhamete erişirsiniz.”[20]

“Biz sana insanlar arasında Allah’ın sana gösterdikleriyle hüküm veresin diye gerçeklerle dolu bu kitabı indirdik. Sakın hainlerin tarafını tutma.”[21]

Ardından kevni hadiseler yani tabiat, gören gözler, işiten kulaklar, akleden kalpler için birçok deliller içermektedir:

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün farklılığında, insanlara faydalı şeyleri denizlerde taşıyan gemilerde, Allah’ın gökten yağmur yağdırıp onunla ölümünden sonra yer yüzüne hayat vermesinde, orada her türlü canlıyı yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gök ve yer arasında dilediği yöne seyreden bulutları hareket ettirmesinde akleden bir kavim için ayetler vardır.”[22]

Aynı şekilde tarihte ve toplumda meydana gelen olaylar da bizlere önemli vesikalar, ibretlik dersler vermektedir:

“Onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır.”[23]

“Yurtlarında dolaştıkları nice kuşakları helak etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi? Kuşkusuz bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.”[24]

“Sizden önce nice olaylar oldu. Yeryüzünde dolaşın da bakın ki, yalanlayanların sonu nasıl olmuştur.”[25]

“De ki: Yeryüzünde dolaşın da bakın ki Allah yaratmaya nasıl başlamıştır. Sonra Allah son yaratmayı da aynı şekilde yapacaktır. Kuşkusuz Allah’ın her şeye gücü yeter.”[26]

Resulün kendi şahsı bizim için en önemli örneklerden biridir:

“Kuşkusuz sizden Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın elçisinde güzel bir örnek vardır.”[27]

“Allah ve peygamberi bir işi emrettiğinde, hiçbir inanmış erkek ve kadının o işte tercih hakkı yoktur. Kim Allah ve peygamberine karşı gelirse kesinlikle apaçık bir yanlışa düşmüş olur.”[28]

Bir konuyla ilgili bilgiye ulaşmak veya ortadaki bir bilginin doğruluğuna sağlam deliller ve bilgiler temin etmek bu konuda uzman veya bilgi sahibi oldukları bilinen mercilere müracaat edilmesi, aşağıdaki örnek ayette olduğu gibi Kur’an tarafından önerilen bir durumdur:

“Biz senden önce de sadece kendilerine vahyettiğimiz erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun”[29]

Ayette geçen zikir ehlinden kasıt kitap ehlidir. Kur’an verdiği bir bilgiye kuşkuyla bakan muhataplarını “karşınızda Allah’ın kitabı var, bunu böyle kabul edeceksiniz” tarzında tekçi ve dogmatik bir yaklaşıma sürüklememiş, tersine ehl-i kitaba yönelterek onlardaki delillere de müracaat etmelerini tavsiye etmiştir.

Kur’an belli konularda hükümler verirken vahyin indiği Arap toplumunda önceden beri cari olan bazı uygulamaları dikkate almış ve hatta bunları birer Kur’ani hükme dönüştürmüştür. Yani Kur’an’ın hükümlerinin oluşumuna bazen cahiliye dönemi uygulamaları, bazen de ehl-i kitabın uygulamaları kaynaklık etmiştir. Kur’an’da olmasa bile bazen Resul bu uygulamaları hiç çekinmeden uygulamıştır.[30]

Yani daha sonraki dönemlerde sanki vahyin uygulanmasıyla ilk defa uygulamaya konmuş gibi görünen kimi hükümler zaten o toplum tarafından bilinen, uygulanan hükümlerdi. Buradan varmaya çalıştığımız husus, Kur’an ayetleri inerken bile Allah, toplumdaki cari ve doğru uygulamaları toptan reddetmemiş ve hatta bunları emir haline getirerek ayetle ebedileştirmiştir.

Konu farklı boyutlara da işaret ettiğinden bu kadarla yetinerek, aynı paraleldeki bir başka hususa geçelim. Bu da maruf ve münker meselesidir.

Bilindiği üzere Allah Kur’an’da marufla emretmeyi münkeri de nehyetmeyi emretmiş[31], bunu hayırlı ümmetin bir vasfı olarak[32] dile getirmiştir. Ayetlerde emretme işi Kur’an’la veya Allah’ın indirdikleriyle emretme veya Allah’ın veya peygamberin yasakladıklarıyla yasaklama tarzında gelmemiş, maruf ve münker kelimeleri kullanılmıştır. Ancak bu yorumumuz kitapta buyrulanlarla emredilmeyeceği veya yasaklananlarla nehyedilmeyeceği manasında değil, maruf ve münker kelimelerinin Kur’an’da mevcut emir ve yasaklardan daha geniş bir sahaya işaret etmesi olarak anlaşılmalıdır. Eğer Rabbimiz sadece Kur’an’la sınırlı bir emir ve nehiy işini kastetseydi, burada maruf ve münker kelimelerini kullanmazdı.

Maruf iyiliğe delalet ederken münker de kötülüğe delalet eder. Maruf, kök anlamı itibariyle tanınan ve bilinen, insan fıtratında karşılığı olan şey demektir. Münker ise fıtratın kabul etmediği, ret ve inkar ettiği, içine sindiremeyip benimseyemediği şeyler demektir. Maruf, topluma yabancı olmayan, garipsenmeyen, devamlılığı olan, inkar edilemeyen davranış ve alışkanlıkların iyi olan yönüne işaret eder. Örf kelimesi de benzer nedenlerle tıpkı maruf kelimesi gibi Arapçada tanımak anlamına gelen A-R-F kökünden türemiş, sürdürülen toplumsal gelenekler, adetler anlamına gelen bir kelimedir. Münker ise genele yaygın bir şekilde olmak şartıyla marufun ve örfün ifade ettiği anlamların tam zıddına anlamlar taşır

Bu anlamlar çerçevesinde düşündüğümüzde maruf ve münkeri sadece Kur’an’daki emir ve yasaklarla sınırlandıramayacağımızı net bir şekilde görmüş oluruz. İşte Kur’an maruf ve münkeri işlerin yürütülmesinde bir ölçü kılmış ve bunu hayırlı ümmetin vasfı olarak göstermiştir. Bu da bize Kur’an’ın bizim maruf ve münkeri kaynak olarak almamızı tavsiye ettiğini göstermektedir.

Kur’an Nasıl Bir Kaynaktır ve Neye Kaynaklık Eder?

Kur’an’ın kaynak oluşu meselesi üzerinde önemli gördüğümüz bir hususa daha işaret etmemiz gerekmektedir. Kur’an bizim temel kaynağımızdır. Kur’an bizden kitaba yönelmemizi ve ona tabi olmamızı istemektedir. Ancak Kur’an’ın nasıl bir kaynak olduğu, ne amaçla indiği ve neye kaynaklık ettiği meselesi net bir şekilde anlaşılmadıkça, Kur’an’a yaklaşımdaki sakatlıklar sürmeye devam edecektir.

Yukarıda “Kur’an’ın kaynak oluşu” ara başlığına girerken sorduğumuz sorulardan üçüncüsü üzerinde dikkatle düşünmek gerekmektedir. Bu soruyu tekrar soralım: “Kur’an, içeriğinin mahiyeti ve indiriliş amacına bağlı olarak neye kaynaklık etmektedir? Kur’an’ın her şeye kaynaklık etmek ve tüm zamanlar için ortaya çıkması mümkün her problemi çözmek gibi bir amacı var mıdır? Kur’an’da her şey var mıdır?”

Kur’an, Alemlerin Rabbinden insanları hidayete sevk etmek için indirilmiştir.”Ramazan ayı, insanlara bir hidayet, hidayetin açıklaması ve doğru ile yanlışı ayırt eden Kur’an’ın indiği aydır.”[33] İnzal olan ayetler sayesinde insanlar sağlam bir yola girmeye çağrılmakta ve buna tabi olduklarında oraya hidayet olunmaktadırlar.”Kuşkusuz bu Kur’an en sağlam yola hidayet eder. Salih amel işleyen müminlere de kendileri için büyük bir ödülün olduğunu müjdeler.”[34] Kitapta insanların hidayeti için gerekli her şey zikredilmiştir. “Biz sana bu Kur’an’ı her şeye bir açıklama, bir hidayet, rahmet ve teslim olanlara bir müjde olarak indirdik.”[35]

Kur’an, ayetlerde kendisini pek çok ifade ile tanıtır. Ancak bunların hepsinin birleştiği nokta, kitabın aslen insanı hidayete sevk etmek, ona doğru yolu göstermek için inmiş bir hidayet kitabı olduğudur. Kur’an esasta ve özde hidayete kaynaklık etmektedir. Bu doğrultuda bir çağrıdır ve insanın hidayeti için gerekli şeyleri ortaya koymaktadır. Bunun için kitapta hiçbir şey eksik bırakılmamıştır. Bu amaca dönük olarak, bazen insandan bahsetmekte, onu uyarmakta veya müjdelemektedir, bazen tarihten örnekler vermekte, bazen uhrevi hakikatleri hatırlatmakta, bazen cehennem ve cennet sahnelerini canlı bir tablo gibi gözler önüne sermekte, bazen toplumsal ilişkilerdeki çarpıklıkları ele almakta, bazen kadınlardan ve aile meselelerinden bahsetmekte, kısacası insanı ilgilendiren ve onu hidayete sevk edecek her noktaya parmak basmaktadır.

Ama bütün bunların var olması, Kur’an’ın bilimsel, sosyal, hukuki, ailevi, ekonomik her meseleyi insanlara açıklamak için geldiği anlamına gelmemektedir. Kur’an bilimsel gerçeklerden bahseder ama o bir bilim kitabı değildir. Sosyal, hukuki ve ailevi meselelerden bahseder ama o bir hukuk kitabı değildir. Siyasi meselelerden bahseder ama o bir siyaset kitabı değildir. Ekonomik konuları ele alır ama o bir ekonomi kitabı değildir. Ve Kur’an burada saydığımız veya saymadığımız insanı ve toplumu ilgilendiren tüm alanlardaki problemleri bir kerede ve bir çırpıda çözmek için indirilmiş bir çözümler paketi veya anayasa değildir.

Böyle bir şeyin iki kapak arasındaki bir kitaba sığması zaten mümkün olmadığı gibi, insanın yeryüzünde icra edeceği fonksiyonla da denklik arz etmemektedir. Tüm bu hususlarda çözümler üretip imkanları ve yaşadığı zamanın şartlarına göre sistemler, çözüm paketleri, anayasalar vs. üretecek, doğru hükümler koyacak olan insanın kendisidir. Ama bunu hidayetten sapmadan yapacaktır. İdeal olan budur.

Çünkü “ ‘Hidayet’, yol gösterme, rehberliktir. Yol göstermede aslolan, insanı nihai hedefine kadar bilfiil götürmek değil, yeterli ayetler (işaret taşları/nirengi noktaları/röperler) vererek onun, kendi irade ve inisiyatifiyle o hedefe varmasına yardımcı olmaktır. Aksi halde, insanın aklının ve iradesinin fonksiyonu göz ardı edilmiş olur ve içgüdüleriyle hayatını idame ettiren canlılardan farkı kalmaz.

İşte son ‘ilahi-sözlü hidayet’ veya -artık özele indirgersek- Kur’an hidayeti, insanlara öncelikle röper noktaları vermiştir.”[36]

Kur’an’ın insanın hidayeti için koymuş olduğu bu röper noktalarının veya değişmeyen ilkelerle yol işaretlerinin neler olduğu hususunda ayrılıklar olmakla ve bu husus üzerinde ciddi çalışmaları gerektirmekle birlikte, biz konunun ayrıntılarına girmeden sadece aydınlatıcı olması açsından bir-iki örnek vermekle yetineceğiz.

Temel inanç konularında tevhit ilkesi ve ahiret gününe iman, insan eylemlerinde ıslahata dönük işlerin yapılması zorunluluğu, sürekli Allah’ı hatırda tutmak ve eylemlerde Allah’a muttaki olarak davranmak ve bunu sağlama amacına dönük Allah’ı zikretmek, ona dua ve hamdetmek amacıyla ibadet/salat etmek ve bu aslı salat olan ibadetlerin muhtelif şekillerini (oruç ve hacc da buna dahildir) yerine getirmek bu nevidendir. Yine, helal ve haramda tayyibatı esas alıp habaisten kaçınmak, eşyanın özünde temiz olması (mübahlık esası), fahşadan, münkerden, bağyden, kötülükten, günahtan, saldırganlıktan, yalandan kaçınmak, canın korunması, malın korunması, din özgürlüğü, ailede güven (neslin korunması), adaleti yerine getirmek, ihsanda bulunmak, zekat/ita/sadaka vermek gibi hususlar Kur’an’da geçen asıl konulardandır.

Kur’an’ın temel amacı hidayet olduğu halde, yukarıda belirttiğimiz gibi bazı ayetlerde sosyal, siyasi, ekonomik meseleler hakkında da yönlendirmelerde bulunur ve hükümler verir. Bunlar bazen sıraladığımız örneklerdeki gibi asıl konulardan olmayabilir. Her ne kadar kitabın hacmine göre düşük bir oranı oluştursa da söz konusu hükümlerin kitapta mevcudiyeti bir realitedir. “Kur’ân’da genel hukukla ilgili (anayasa hukuku, medenî ve ce-za yasası, uluslararası ilişkiler, ekonomik düzen…) yaklaşık (6238 ayet arasında) 228 ayet mevcuttur. Kur’ân’ın ancak yüzde 3’ünü oluşturan bu ayetlerle herhangi bir toplumun ihtiyaçlarına cevap vermek imkânsızdır.”[37]

Bu kadar az sayıdaki ayetle tüm çağlar boyunca ortaya çıkacak problemlere cevap vermenin imkansızlığına rağmen Kur’an’da bu tarz ayetlerin varlığını nasıl anlamak gerekmektedir? Eğer Kur’an’ı tüm zamanlara yaygın tikel sorunların cevaplayıcısı ve kaynağı olarak anlarsak, Kur’an’daki hükmi ayetlerin azlığını manalandırabilmemiz mümkün değildir. Demek ki Kur’an en genel anlamda bir hidayet çağrısı olarak belli bir mekanda ve sınırlı bir dönemde yaşayan, kendilerine has problemleri olan bir topluma, kendi dilleriyle 23 yıl gibi uzun bir süreçte inerken, realiteyle uygun bir şekilde prototip bir toplum inşa edebilmek amacıyla hükmi ayetleri de içerecek şekilde inmiştir. Ama asıl amaç, bu hükmi ayetlerle tüm zamanların tikel problemlerine çözümler üretmek değil hidayetin yolunu göstermektir.

“İlk muhatap toplumun dilini araç olarak kullanan Kur’an’ın bizzat kendisi de o toplumun arka planını ve örfünü göz önüne alarak ahvale uygun özel hükümler vazetmiştir. Evrensel prensipleri taşıyacak ya da uygulayacak vasıtaların hususi olması aklen de gereklidir. Zira soyut (mücerret) kavramlar, ancak somut (müşahhas) vasıtalarla kavranabilirler.

Bu itibarla, Kur’an’ı Kerim’in, 23 senelik nüzul ve uygulama ortamı içerisinde, hidayet ettiği toplumun gelişmesine uygun olarak ve tedrice riayet ederek evrensel inanç ve amel esaslarının yanı sıra yerel ve özel ve hatta geçici hükümler koyması çok tabii görülmelidir. Müslüman cemaatin düçar olduğu problemlerin acil çözümünden, Hz. Peygamberin aile hayatına kadar uzanan düzenlemelere varıncaya Kur’an’ı Kerim’de birçok özel hükme rastlamak mümkündür.”[38]

***

Konu bu noktaya gelmişken artık, Kur’an’ın kaynaklığı bağlamında yukarıda sorduğumuz sorulardan dördüncüsüne net bir cevap verebiliriz: Evet, Kur’an’ın her bir ifadesi ve lafzı, değişmeyen bir ilkenin serdedilmesi demek değildir. Yani Kur’an’ın her bir ayeti evrensel ilkeler içermez, Kur’an değişmeyen hüküm ve ilkelerin yanı sıra yerel ve tarihsel hükümleri de içermektedir. Ancak bu yerel ve tarihsel hükümler değişmez ilkelerle ve dinin maksatlarıyla çelişen hükümler değildir.

Kur’an bu özellikte bir kaynak olduğu için, kitap kaynak edinilirken bu yönü dikkate alınarak ayetlerden deliller çıkartılmalı ve Kur’an bu vasfı göz önünde bulundurularak -bir hidayet kitabı olması yönüyle- okunup ondan, kendisinin bizden istediği şekilde istifade edilmelidir.

Aksi takdirde bu durum bizi onarılmaz bir evrenselciliğe itecek ve tarih dışı bazı durumları hiç de uygun olmayan ortamlara uyarlamak için boşuna zaman kaybetmemize yol açacaktır. Öyle de olmaktadır.

Bu çerçevede mutlak tarihselci, mutlak evrenselci ve laik yaklaşımlar konuyu çözümsüzlüğe iten önerilerde bulunmaktadırlar. Çözüm, mutlak tarihselciliğe düşmeden Kur’an’ın hangi yönlerden ve hangi sabitelerle bize kaynaklık ettiğinin tespit edilmesinde; mutlak evrenselciliğe düşmeden Kur’an’ın tarihsel ve yerel yönlerinin bulunduğunun zaman geçirmeden kabul edilmesinde ve laikçi yaklaşımlardan kaçınarak Allah’ın bizden istediği erdem, ahlak, takva, iman, adalet, cihat/ceht vs. özelliklerle donanmış insanın ve bu insanlardan oluşmuş toplulukların veya toplumların bir an önce yeryüzünü imar etmeye dönük salih ameller işlemesindedir.

Son iki sorumuz, yaptığımız bu son izahlarla kısmen cevaplanmış oldu. Evet, hakkında Kur’an’la konulmuş hükümler bulunan konularda da içtihatlar yapmak zorunda kalabiliriz ve bu asla Allah’ın hükmünün dışında bir hüküm koymak anlamına gelmez. Çünkü Kur’an’da mevcut yerel bazı hükümler, eğer bugün bizim için maksada, maslahata (kamu/genel yarar) uymuyorsa ve bu hükümlerin delaleti artık bugünkü meseleler için geçerliliğini yitirmişse, biz yeni delaletlerle, maksada ve maslahata uygun yeni hükümler koyabiliriz. İsabet ettiğimizde bunun da tam Allah’ın razı olacağı hüküm olacağına inanmamız gerekir. Çünkü Allah’ın adıyla hükmetmek aslında kamu yararına/genel faydaya veya dinin değişmez hedeflerine uygun hükümler koymak demektir.

Konunun fazla uzamaması için serdettiğimiz son meselelerin ayrıntılı tartışmasını ve bu konu üzerinde ortaya atılan görüşlerin analizini başka yazılara bırakarak, sünnetin kaynaklığı hakkındaki problemlere işaret etmeye geçelim.

Sünnetin Kaynak Oluşu

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Kur’an, Resulde bizler için güzel bir örnek olduğunu belirtmiş (33/21), ona itaati Allah’a itaat olarak kabul etmiş (4/80), verdiği hükümleri “Allah’ın ve Resulünün verdiği hüküm” olarak niteleyip bunlar karşısında müminlerin seçme hakkının olmadığını söylemiş (33/36) ve tayyip/güzel olan şeyleri helal, habis olanları haram kılan Resule tabi olmalarını emretmiştir. (7/157) Peygamber bu kadar çok nitelikle nitelendiğine göre, onun kaynaklık konusunda bir konumunun olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir.

Ancak peygamberin bu özel konumu yanlış değerlendirildiği için ifrat noktasına varan yaklaşımlar, “ehl-i Kur’an”, “mealci” ve kimi “İslamcı” söylemlerin tefrit noktasında davranıp Resulün konumunu hiçe saymalarına yol açmıştır.

Problemi farklı boyutlarıyla tartışmadan tam retçi ve tam kabulcü bir tavra girmemek gerekir.

Ayırt etmemiz gereken birinci nokta şudur; Allah bize peygambere itaat etmemizi, onu örnek edinmemizi, helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kabul etmemizi emrederken bununla peygamberin Allah’tan alıp tebliğ ettiği vahyi mi kastetmiştir, yoksa hayatının her bir noktasında yaptığı şeylerin ve söylediği sözlerin tümünü mü kastetmiştir?

Çok net bir şekilde söyleyebiliriz ki, peygambere itaat ve tabi olma noktasından kastedilen, vahiy ve vahyin çağrısı meselesi iken, onu örnek edinme noktasında kastedilen ise; bir önder, bir devlet başkanı, bir komutan, bir aile reisi olması yani bir insan olarak yerine getirdiği şeyler, hayatı boyunca yaptığı tüm işler olmaktadır. Yani peygamberin bizi davet ettiği vahye tabi olmak noktasında Resulün nübüvvetine iman edip ona itaat etmekle mükellefiz, bu konuda hiçbir kaçamağımız veya ihtiyar hakkımız yok. Peygambere iman etmenin anlamı da budur.

Ama iş, peygamberin vahyi tebliğinden sonra bir insan olarak yaptıklarına tabi olmanın mecburiyeti meselesine gelince, ayırt etmemiz gereken ikinci nokta ortaya çıkmaktadır. Acaba, yaptığı ve söylediği her şeyin bizim için uyulması mecburi bir kaynak olduğu iddia edilen peygamber, hadisler ve sünnete konu olan fiil ve sözlerini tıpkı Kur’an gibi vahiy alarak mı yapmıştır, yoksa bir insan olarak kendi cehtini mi ortaya koymuştur?

Peygamberin yaptığı şeylerin ve söylediği sözlerin tamamıyla vahiy (vahy-i gayri metluv) olduğunu veya en azından bir kısmının vahiy olduğunu iddia eden görüşler olmakla birlikte, ortaya sürülen delillerin hiç biri Resulün Kur’an dışında bir vahiy aldığını net bir şekilde ispat edecek kadar açık değildir.[39]

Eğer bu böyleyse üçüncü ayırt etme noktasına gelmiş bulunmaktayız; eğer Resul vahyin dışında yaptığı işleri ve söylediği sözlerini kendi iradesi ve içtihadı ile yapıyorsa, üstelik Kur’an bile Allah’tan gelmiş olmasına rağmen tüm zamanların tikel sorunlarına çözüm üretmede kaynak olmak gibi bir özelliği yoksa, sünnetin tüm çağlar boyunca ortaya çıkacak problemlere çözüm üretmede kaynak olabilmesi nasıl mümkün olmaktadır? Peygamber bir insan olarak bunu başarabilir mi? Daha da önemlisi Allah ona böyle bir görev vermiş midir ve bize de Resule tabi olmamızı onu örnek almamızı isterken, sünnetini Kur’an’ın yanında ikincil delalet kaynağı edinmemizi istemiş midir?

Bu soruları müspet olarak cevaplandırmak mümkün değildir. Çünkü peygamberin tüm çağlara yaygın problemleri çözmeye dönük sözler sarf ettiğini söylemek, onun gelecekte ortaya çıkabilecek her türlü durumu bildiğini de söylemek anlamına gelir. Oysa peygamber gaybı bilmez. Hatta kendi yaşadığı zamanda bile, kendisine ulaşmamış durumlardan haberdar değildir. O zaman peygamber vahiy almaksızın ve gayba da muttali olmaksızın nasıl olur da kendisinden sonraki tüm çağların sorunlarını çözmelerini sağlayacak sözler söyleyebilir? Bu mümkün değildir. Öyleyse biz peygamberin bizim hayatımıza kaynaklık etmesini, herkesin kendi çağındaki sorunlarını çözmede kaynaklık etmesi noktasından ele alamayız. Ancak onun insan olarak örnekliği üzerinden ele alabiliriz.

Peygamberi örnek edinmenin, hayatında yaptıklarını birebir taklit etmek anlamına gelmediği daha sahabe devrinde yaşanan örneklerle ortaya çıkmıştır. Çünkü Resul uzunca bir süre Kur’an’ın yanı sıra kendi sözlerinin de yazılmasına izin vermemiş, sahabe de Resulün sözlerinin vahiy olup olmamasına göre kabul veya itiraz gibi tavırlar takınabilmiştir. Yani Resulün sözü vahiy ise itirazsız kabul etmiş, değilse kendi görüşlerini açıkça ifade etmekten çekinmemiştir. Peygamber de bazen kendi görüşünden vazgeçerek önerilen şeyi yapmıştır. Ama bu durum peygamberin bir örnek olmasını asla ortadan kaldırmamış ve farklı görüşler getiren sahabeler de dahil genel anlamda örnek edinme anlamında onun izlerini takip etmişlerdir. Çünkü Resulün vahiy dışındaki güncel meselelerde arkadaşlarına danışması bile onun vahyin kendisine emrettiklerinden anladığı şeylerin bir sonucudur.

Tam da burada diyebiliriz ki, peygamberin Dünya işleri ile ilgili sahabeleri ile istişarede bulunmasını örnek alıp bizim de işlerimizle ilgili güvendiğimiz kimselere danışmamız tam da Resulü örnek almaktır. Tersine, “Resulün dünyevi bir işimizle ilgili bir sözü var, başkasına danışmakla niye vakit geçireyim” deyip, peygamberin kendi şartlarında verdiği bir kararı düşünmeden uygulamamız onu örnek edinmememizdir. Çünkü Resul bugün bizim aramızda yaşasaydı böyle yapmaz, bilgisine güvendiği kişilere danışarak karar verirdi ve belki de kendi yaşadığı koşullarda benzeri bir problem için getirdiği çözümü bugün için getirmez, bugünün şartlarına uyan çözümler üretirdi.

Tarihte böyle yapılmayıp, peygamberin otoritesi bir insan olması itibariyle örnekliği üzerinden değil de, yaptıkları ve söylediklerinin mutlak kaynaklığı üzerinden yapılınca, hadis uydurmak birer problem çözme makinesine dönüştürüldü. Hakkında hadis uydurulmayan hiçbir konu kalmadı. Gelmiş gelecek her mesele, uydurma hadislerle peygambere(!) çözdürüldü. Uydurulan bütün hadisler külliyat haline getirilse ve mümkün olsa da bunlar peygamberin önüne konsa, acaba peygamberin 23 yıllık risalet süresi, sadece bunları birer kere tekrar etmesi için yeterli gelir miydi? Evet, konu bu kadar ironiktir.

Diğer taraftan, sahih hadis olarak aktarılan külliyat da, oluşturulma biçimindeki eksiklikler ve değerlendirmenin büyük ölçüde rivayet zincirleri üzerinden yapılması, söylendiği bağlamdan koparılarak sadece söz olarak aktarılmaları, Kur’an’a, tarihsel gerçeklere, bilimsel gerçeklere, akla vurularak kritize edilmemesi nedeniyle hala bir muamma olarak durmaktadır. Aynı şekilde hadislerin sıhhati üzerine yapılan değerlendirmeler tamamıyla içtihadidir. Bir “sahih” sahibinin sahih dediğine diğeri zayıf demektedir. Hadisin isnadındaki zayıflık Kur’an’a, akla, tarihi hakikatlere vs. uygunluğu açısından onu zayıf yapmayabileceği gibi, tersine rivayet zincirleri itibariyle güçlü, isnadı sağlam, sahih hadis diye nitelenmiş bir hadis, verdiğimiz ölçülere göre direkt inkar edilmesi gereken bir hadis de olabilir. Bu konuların aydınlığa kavuşturulması için bugün bireysel de olsa daha ciddi çalışmalar yapılmaktadır.

Ancak bu çalışmaların yapılmasından daha da önemli olan husus, hadis ve sünnetin fıkıh tarihinde anlaşıldığı gibi hükümlere delalet etmesindeki değer tartışılmalıdır. Özellikle ibadetler konusu, -zamanın tağyirine bağlı bir husus olmadığından- hadisler ve sünnetle ilişkisi bakımından aydınlığa kavuşturulmalıdır.

Bilindiği üzere “ehl-i Kur’an” veya “mealciler” ibadetlere Kur’an’dan buldukları kadarıyla bir anlam vermektedirler. Oysa peygamberden sonra tarih boyunca ibadetlerin uygulama şekli sadece Kur’an’da ifade edildiği kadarıyla olmamıştır. İbadetin dinin içinde değişmezlik ve bir sabite olması açısından anlam değeri daha iyi tetkik edilmeli ve ibadete tarihsel süreçte karışan fazlalıklar ayıklanarak, ibadetin ruhunu daha iyi yansıtan bir “ibadet fıkhı” veya ilmihali üretilmelidir. Çünkü düşünebilen pek çok insan tarafından görülmektedir ki, Resulden bize intikal eden ibadetler, hem içine karışan hurafeler ve hem de ruhunu kaybetmesi nedeniyle bir seremoniye dönüşmüştür. Peygamberin bu ibadetleri ilk uygulayışı, bunları arttırma ve azaltmaktaki ölçüsü, ibadet seçerken neyi kaynak edindiği, ibadetlerdeki sabiteler vs. gibi konular Kur’an’ın yanı sıra Resule de dönerek çözebileceğimiz hususlardır. Çünkü ibadetler günlük hayattaki herhangi bir hükmi konu gibi kolayına zamana bağlı olarak anlam değerini yitirmemektedir.

Peygamberin örnekliği konusunda bir hususun daha üzerine parmak basmamız gerekmektedir. Peygamberle beraber yaşayan sahabenin peygambere tabi olup onu örnek alması ile ondan farklı bir zamanda yaşayan bizlerin onu örnek almasının arasında bazı farklılıklar vardır. Çünkü onlar açısından peygamber, sadece bir elçi değil aynı zamanda bir devlet başkanı, bir komutan, hukuki meselelerde bir yargıç hatta bir aile reisi ve bazılarının akrabası, dostu ve arkadaşıdır. İstişare ve görüş serdetmedeki özgürlüğün varlığı ile birlikte, sosyal ilişkilerin gerektirdiği itaat, emirlere boyun eğme, peygamberin elçilik vasfından da öte beraber yaşamanın getirdiği bir zarurettir. Bu açıdan onlar Resule bu vasıflarıyla da itaat etmek zorundaydılar. Kur’an’da peygambere itaati ve verdiği hükümleri tereddütsüz kabul etmeyi emreden ayetlerin bir kısmının çıkışı da biraz o günkü insanların peygamberle bir arada yaşıyor olmasındandı.

Buna örnek olarak Beni Nadir ganimetlerinin paylaştırılması esnasında ortaya çıkan hoşnutsuzluk üzerine, peygamberin yaptığı taksimata Müslümanların razı olmalarını emreden “Resul size neyi verdiyse alın, neden menettiyse ondan uzak durun[40] ayetidir. Bu ayet sonraları peygamberin her sözünün ve her davranışının bire bir taklit edilmesi anlayışının ve sünnetin delaletinin en temel argümanı olmuştur. Oysa ayetin bağlamını düşündüğümüzde, Rabbimizin ayeti indirmesinde sünneti veya hadisleri anlaşıldığı tarzda delalet kaynağı yapmak gibi bir amacının olmadığı ortadadır. Tamamıyla o günkü toplumsal ilişkiler bağlamında peygamberin bir lider olarak emir ve sözlerinin (ganimet dağıtımı örneğindeki gibi) bağlayıcılığıyla alakalıdır.

Biz ise peygamberin devlet reisliği, komutanlığı, aile babalığı veya akrabalığı altında yaşamıyoruz. Her ne kadar onu örnek almamız bu hususları genel ilkelerin uygulanışında örnek edinilmesi bağlamında kapsıyor olsa da, birebir yaşıyor olmanın getirdiği gibi bir tabiiyet ve itaat mekanizması söz konusu olmayacaktır. Hatta bu tür emirlerin o zamandan bu zamana uzandığını düşünsek bile, bunların günümüz koşullarına uygulanmaya çalışılması büyük sıkıntılar yaratacaktır.

Peygamber bir devlet reisi olarak, bir komutan olarak, bir baba olarak, hatta bir insan olarak nasıl değişmez ilkeleri kendi imkanları ölçüsünde pratik bir uygulamaya geçirdi, hangi hususları esas kabul etti gibi hususlar, bizim için daha çok örnek alınmayı gerektiren durumlardır.

***

Son olarak içtihat konusunda bir-iki hususa değinerek konumuzu bitirelim.

İçtihat konusunda pek çoğumuzun üzerinde uzlaştığı yeni yaklaşımlar üretilebilirse bu, problemlerimizin çoğunu halletmede bir çıkış yolu olabilir. Ama tarihte anlaşıldığı şekilde bir içtihat anlayışını sürdürmeye devam edersek böylesi bir içtihat anlayışı bize çözüm sunmayacak, tersine önümüze engeller koyacaktır.

İçtihatla ilgili birinci problem, içtihadın sadece hakkında nass bulunmayan hususlara çözüm için uygulanan bir yöntem olması meselesidir.

İkinci problem; içtihadın sadece hukuki meselelere münhasır bir eylem olduğu hususudur.

Üçüncü problem; içtihadın tarihte sadece klişeleşmiş alim tiplerinin yapabileceği bir iş olduğuna dair anlayıştır. Oysa günümüzde işler artık her konuda uzman, her şeyi bilen süper imamlar aracılığıyla değil, alanlarında uzmanlaşmış kişilerin komisyon halinde çalışarak problemleri çözmesiyle yürüyor. Eğer biz bugün tarihteki gibi özel tip alimlerin yetişip bize içtihat ve fetvalar vererek sorunlarımızı çözeceğini ve bize önderlik edeceklerini bekliyorsak, bu bekleyiş epeyce uzun sürecektir. İçtihat az sayıda alimin her konuda ahkam kestiği ruhani bir makam olmaktan çıkıp ümmetin ortak zeminine dönüşmelidir.

Dördüncü problem; taklitçilik problemidir. Avamın taklidinin meşru olduğuna dair görüş ve mezheplere bağlılık hala yaygın bir davranış biçimidir. Büyük bir bu kesim taklitçi zihniyetten kurtulmadıkça reformist içtihat anlayışı kabule mazhar olmayacaktır.

Bunu körükleyen diğer bir nokta ise, mezhep farklılıklarından menfaat, maddi imkan ve iktidar devşiren otoritelerin varlığıdır. Hem Şii hem de Sünni dünyada ağırlıkları ümmetin omurgasını çatırdatan bu otoriteler önemli bir problem kaynağıdır. Ümmet bu otoritelere değer vermekten kurtulup bu otoritelerin iktidarlarının dayanak noktalarını ortadan kaldırmadıkça, yani taklitten kurtulup Kur’an’ın bize gösterdiği akletme ve ceht etme yoluna koyulmadıkça İslam alemi aydınlık sabahlara hasret kalmaya devam edecektir.

 

[1]  D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük

[2]  http://www.tdksozluk.com/sozara.php?qu=kaynak&ne=a

[3]  İstihsan: Bir şeyi iyi ve güzel görmek, tercih etmek. Hukukçunun adalet ve insafla hareket ederek, özel bir delile dayanılmak suretiyle genel kuraldan ayrılması anlamında bir fıkıh usulü terimi. Hanefî hukukçularından es-Serahsî (ö. 490/1097), istihsanın; Kıyası terk edip, insanlar için en uygun olanı almaktan, şahıs veya toplum bir meselede sıkıntıya düşünce müsamaha, kolaylık ve ruhsatlarla hareket etmekten ibaret olduğunu belirttikten sonra şöyle der: “Bunlardan çıkan sonuca göre istihsan; kolaylık sağlamak için zorluğu terk etmektir. Bu da dinin aslı ve esasıdır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah, sizin için kolaylık diler, zorluk murat etmez” (el-Bakara, 2/185). Hz. Peygamber de bir hadisinde şöyle buyurmuştur:”Dinininiz en iyisi, en kolay olanıdır” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 32). Buna göre, dinde zorluk çıkarılmaması, kolaylık yollarının ortaya konulması asıldır. İstihsanın aslı da bundan ibarettir (es-Serahsî, el-Mebsut, X, 145; M. Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkh, Kahire, t.y., 253, 254

[4]  İstishab; geçmişte sabit olan bir hükmün, sonradan değiştiği bilinmiyorsa ve/veya değiştiğine dair bir delil bulunmuyorsa, aynı kalmasına hükmetmektir.

[5]  “Mesâlih”, yerine göre gerekli olan iş, söz, davranış, iyilik, düzen, barış yolu, kârlı iş, uygun iş anlamındaki “Maslahat” kelimesinin çoğulu; “Mürsele”, “Resele” den türetilmiş olan “İrsal” mastarından ism-i mef’ul olup, salıverilmiş, başıboş bırakılmış, kayıt ve şarta bağlanmamış şey; “Mesalih-i Mürsele” her hangi bir kayda bağlı olmayan maslahatlar anlamında bir İslâm hukuku terimi. Mesâlih-i Mürsele yerine Maslahat-i Mürsele terimi de kullanılır. İslâm’ın gözettiği maslahatlar beş şeyi koruma esasına dayanır. a) Dini koruma, b) Canı koruma, c) Aklı koruma, d) Soyu koruma e) Malı koruma.

[6]  Doç. Dr. Mustafa ÖZTÜRK, “Tefsir Tarihinde Ehl-i Kur’an Ekolü”, Ç. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, Ocak-Haziran 2003

[7]  Doç. Dr. Mustafa ÖZTÜRK, ag makale

[8]  Bu formülasyonun icma ve kıyas kısmını içtihat olarak tek başlık altında ele alırsak aslında sıralama peygambere ve ashaba kadar uzatılabilmektedir. Aşağıdaki hadis bunu göstermektedir; “Peygamber Efendimiz onu, İslâm’ı anlatıp öğretmek ve Kur’an-ı Kerim’i ezberletmek üzere, Hicretin dokuzuncu yılında Yemen’e göndermişti. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber’le aralarında geçen konuşmayı Muâz (r.a) söyle anlatır: “Allah Resulü beni Yemen’e gönderirken söyle dedi: “Sana bir mesele sorulduğunda ne ile hükmedeceksin?” Ben: “Allah’ın kitabındakilerle” diye cevap verdim.”Eğer Allah’ın kitabında bulamazsan ne ile hükmedeceksin?” dedi.” “Allah Resulü’nün hükmettiği ile dedim. Eğer onda da bulamazsan?” dediğinde: “Kendi reyimle içtihat ederim, diye cevap verdim. “Bunun üzerine Allah Resulü: “Nebisini, râzı olduğu şeyde başarılı kılan Allah’a hamdolsun” dedi. Ve Yemenlilere, size ashabımdan ilmi ve dini en iyi bilen hayırlı bir kimseyi gönderiyorum diye bir de mektup yazdı (ibn Sâ’d, Tabakat III, 583-590).” Bu hadisteki sıralama,  İslam hukukunun kaynakları konusunda daha sonraları yapılan sıralamayla çok benzerlik arz etmektedir. Bu da hadisin, kendi kaynak sıralamalarına yine kaynaklarından delil bulunması ve peygambere dayandırılması için uydurulmuş olma ihtimalini güçlendirmektedir.

[9]  Nasr Hamid Ebu Zeyd “İmam Şafii ve Orta Yol İdeolojisinin Tesisi” Sünni Paradigmanın Oluşmasında Şafii’nin Rolü, hazırlayan: Hayri Kırbaşoğlu s:97

[10] İmam Şafii, Risale s:20

[11] Nasr Hamid Ebu Zeyd, age s:91

[12] Fazlur Rahman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu s:43

[13] Fazlur Rahman, age s: 43

[14] Nasr Hamid Ebu Zeyd, age s:91

[15] Nasr Hamid Ebu Zeyd, age s:91

[16] Bkz. KK 12/Yusuf/111

[17] Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an s:175

[18] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü s:154

[19] Fevzi Zülaloğlu, age s:191

[20] 6/En’am/155

[21] 4/Nisa/105

[22] 2/Bakara/164

[23] 12/Yusuf/111

[24] 20/Taha/128

[25] 3/Al-i İmran/137

[26] 29/Ankebut/20

[27] 33/Ahzab/21

[28] 33/Ahzab/36

[29] 16/Nahl/43

[30] Bu konudaki örnekler için bkz: Mehmet Erdoğan, Vahiy-akıl dengesi açısından sünnet s:147-149, Dihlevi, Hüccetullahi’l Baliğa-1 s:431 ve Ahmet Emin, Fecrul İslam s:227

[31] Bkz. 9/71, 22/41, 31/17

[32] Bkz. 3/110

[33] Bkz. 2/Bakara/185

[34] Bkz. 17/İsra/9

[35] 16/Nahl/89

[36] Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, s:141

[37] Tarık Ramazan, İslam/Medeniyetlerin Yüzleşmesi s:45

[38] Hikmet Zeyveli, age, s:141-142

[39] Peygambere Kur’an dışı vahyin gelip gelmediğine ilişkin delillerin değerlendirmesi ile ilgili olarak bkz: Mehmet Said Hatipoğlu, “Hz. Peygamber ve Kur’an Dışı Vahiy”, Mehmet Yaşar Soyalan, “Vahiy Savunması”

[40] 59/Haşr/7

Check Also

Atasoy Müftüoğlu İle “Dergiler ve Dergicilik” Üzerine / Metin YILMAZ

SORU: Türkiye’de İslami dergiciliğin oldukça uzun bir geçmişi var. Siz bu uzun geçmişi bir değerlendirmeye ...

“Kur’an’ı Yeniden Okumak” DOSYASI Üzerine / İslamiYorum

İlk sayımızın ana konusunu ‘Kur’an’ı Yeniden Okumak’ olarak seçtik. Bu başlıktan ne anladığımızı ortaya koymak ...

Kur’an’ı Yeniden Okumak / Yusuf İMAMOĞLU

Kur’an’ı okumaktan kast edilen şey, herhangi bir kitabı okumak gibi değildir. Kur’an, insan hayatının hidayet ...