Kelimelerin Büyüsü / Hamdi TAYFUR

Print Friendly, PDF & Email

Konfüçyüs’e sordular: “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?” Şöyle cevap verdi: “Hiç şüphesiz, dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil düzensiz olursa, sözler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, adetler ve kültür bozulur. Adetler ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun için hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”

“Dil düşüncenin tenidir, gövdesidir.” (Hegel)

“Dil varlığın meskenidir.” (Heidegger)

“Biz meskenimizi arıyoruz, dolayısıyla meskenini arayanların, dili sadece mesken değil, aynı zamanda bir melce -şimdiki tabirle- bir sığınak olarak görmeleri adeta kaçınılmaz bir sonuçtur.” (Dücane Cündioğlu)

Dil Problemi, İfadeler ve İfadelerin Ayırımında Yaşanan Güçlüklerin Akletme Önünde Oluşturduğu Engeller

Bir önceki yazımızda Kur’an ayetlerinin bize gösterdiği istikamette akletmeye engel bazı hususları tespit etmeye çalışmıştık. Bu yazıda ise dil hatalarından ve ifadelerin uygun doğrulama yöntemlerinin seçilememesinden dolayı akletmeye engel oluşturan bazı hususları tespit etmeye çalışacağız.

Dil düşünmenin, akletmenin, iletişimin en temel aracıdır. İnsanlar dilin kelimeleri ve kavramları aracılığıyla düşünürler ve bunları başkalarına aktararak iletişim kurarlar. Kelimeler/kavramlar ve dil olmaksızın ‘anlam’ın zihinde oluşması ve ortaya çıkması mümkün değildir. Dil olmaksızın akıl işlevsel hale gelemez.

Dil bireysel, kültürel, sosyal ve siyasi yaşantının ayrılmaz bir parçasıdır. Toplumları birleştiren ana unsurlardan birisi dildir. Dil sadece kelimeleri taşımaz o aynı zamanda bir kültürün taşıyıcısıdır.

“Her millet dilini ve kültürünü yüzyıllar boyunca yoğurur. Akan bir nehir gibi bu zaman diliminde içinden geçtiği her topraktan bazı unsurları alır. Her milletin konuşma ve yazı dilinin karşılaştığı medeniyetlerden alınma kelime ve deyimlerle dolu olması buna örnektir. Kısacası her milletin dili, o milletin tarihinin özetidir.”[1]

Dili bir araç olarak ifade etmemiz onun basit bir araç olduğu anlamında değildir. Önce düşünüp sonra bunu dille ifade etmiyoruz. Tersine düşünme hadisesini dil aracılığıyla gerçekleştiriyoruz. Dil olmadan düşünmemiz mümkün değildir. Bu nedenle dil düşüncenin basit bir vasıtası değildir, bizzat belirleyicisidir.[2] Dilin bozuk olması düşüncenin hem bozulmasına hem de yetersiz kalmasına yol açar. Dille düşüncenin birbirleriyle ilişkisi çevrimseldir. Devam eden bir süreçte dil düşünceyi belirlerken, düşünce de dili kurar ve yeniler.[3] Bozuk bir dil doğru düşüncenin üremesine engel olduğu gibi, düşüncedeki kısırlık ve yüzeysellik de dilin ilkellikten kurtulamamasına/gelişememesine yol açar.

Asıl konumuz dilin önemi değildir. Bu nedenle dilin anlamı ve toplumlar için oynadığı rollerden uzun uzadıya bahsetmek yerine daha çok dille ortaya çıkan problemlerin akletme üzerindeki tesirleri ile ilgili bazı hususlara değinmekle yetineceğiz. Meseleyi tüm ayrıntıları ve derinliğiyle tartışmaktan çok birkaç çarpıcı hususu dile getirerek düşünme ile dil problemleri arasındaki ilişkiye dikkat çekmeyi amaçlıyoruz. Ele alacağımız problemler; ‘dilin yanlış kullanılması’, ‘dil bağlam ilişkisi’, ‘kelimelerin büyüsü’ ve ‘ifadelerin doğrulama yöntemlerinin seçilememesi ve gramatik ayrımının yapılamaması’ problemleri olacak.

Dilin Yanlış Kullanılması

Düşünme ve akletme üzerinde ortaya çıkan olumsuz etkilerden en önemlilerinden birisinin sebebi ‘dilin doğru kullanılmaması’dır. İletişimde vurguların doğru yapılmaması, cümlelerin düzgün olmaması, yazımda gramer hatalarının yapılmasının yanı sıra, kelimeleri ifade ettikleri anlamlardan farklı kullanmak bu türden hatalara girer. ‘Dilin yanlış kullanılması’ problemi doğru düşünmenin, doğru sonuçlar çıkarmanın, iletişimin ve adil yargılarda bulunmanın önünde, yapılan hatanın büyüklüğü oranında önemli bir set oluşturabilir. Bu nedenle basit de olsa dil ve kelime hataları yapmama hususunda dikkatli olunmalıdır.

Hatalar bazen kelimeler karıştırılarak yapılır. Çözmek-çözümlemek, delalet- dalalet, irtica-iltica, mahsur-mahzur, muharebe-muhabere, mütehassis-mütehassıs, mütevazi-mütevazı, Sünni-sûni, nüfus-nüfuz, tabii-tabi, teamül-temayül gibi yazılış olarak yakın anlam olarak farklı kelimeler birbirleriyle karıştırılarak kullanıldığında anlamsız cümleler ortaya çıkar.

Bazen kelimeler yanlış anlamda kullanılır. Hatta bazı kelimeleri yanlış anlamda kullanmak yaygın hale gelmiştir. Örneğin ‘ukala’ kelimesi ‘akıllılar’ anlamına geldiği halde dilimizde ‘bilgiçlik taslamak’ anlamında kullanılmaktadır. Kelimelerin yanlış kullanılmasının yaygın hale gelmesiyle asıl anlamlarının zamanla unutulması hem nesiller arası iletişim problemini ortaya çıkartır hem de eski metinlerin anlaşılmasını zorlaştırır.

Bazen de cümle içinde kelimeler doğru yerinde kullanılmayarak yanlış anlamlı cümlelerin oluşmasına yol açılabilir. ‘Bütün gün izlediğim filmin etkisinden kurtulamadım’ cümlesinde anlatılmak istenen ‘izlenilen filmin etkisinden gün boyunca kurtulamamak’ olmasına rağmen ‘gün boyunca film izlendiği’ gibi bir anlam çıkmaktadır.

‘Yazım yanlışları’, ‘yinelemelerin yanlış kullanılması’, ‘bozuk anlatımlar’, ‘telaffuz hataları’, ‘konuşma dili-yazı dili ayrımının yapılamaması’, ‘vurgulamada hata yapılması’, ‘noktalama işaretlerinin doğru kullanılmaması’ gibi hatalar dili hatalı kullanmanın çeşitlerindendir. TV, radyo, sinema ve basın yoluyla bu türden hatalar yaygın bir şekilde yapılmaktadır. Hatta bazen dilin yanlış kullanılması bir moda haline bile gelebilmektedir.

Basit cümlelerde ve günlük hayattaki kullanımlarda yapılan hatalar belki kolayca anlaşılıp düzeltilebilir. Ancak bilimsel, felsefik ve dini mevzulardaki anlatımlarda bu tür yanlış kullanımlar yapıldığında onarılması zor zihniyet problemleri ortaya çıkabilmektedir.

Bazen tartışan iki kişi sırf kelimelerin anlamları üzerinde mutabık olmadıkları için bir türlü tartışmayı sonuçlandıramazlar. Aynı kelimeleri kullanırlar ama kelimelerden anladıkları manalar farklıdır. Çünkü kelimeler esasen manaların taşıyıcısıdırlar. Kelimeleri değerli kılan hangi harflerin birleşiminden oluştukları değil barındırdıkları manalardır. Kelimeler zarftır. Manaları içlerinde taşırlar. Bu nedenle aynı manalar farklı dillerde farklı kelimelerle ifade edilir. Hatta aynı dilde aynı manaya gelen birden çok kelime bulunabilir. Aynı kelime birbiriyle alakasız birçok anlamı ifade etmek için de kullanılabilir. Her dilde bunun birçok örnekleri vardır.

İşte aynı kelime kullanılmasına rağmen, hangi anlamda kullanıldığına dair bir belirsizlik ortaya çıkarsa tartışmacılar kastedilen anlam üzerinde uzlaşmadıkça tartışmayı bitiremezler. Bazen kelimenin anlamı konuşan veya yazan tarafından yeniden belirlenebilir. Bu kasten yapılabileceği gibi, sehven de yapılabilir. Bu durumda mütekellimin, müellifin veya münazaracının kelime veya ifade ile kastettiği mana ortaya çıkmalıdır.

Tüm koşullarda bir ifadenin veya tezin doğruluğunun ortaya çıkmasının ve ispat edilmesinin birinci koşulu mananın ortaya çıkmasıdır. İfadenin veya bir tezde kullanılan kelimelerin ne anlama geldiği bilinmedikçe muarızların anlaşabilme ihtimali ortaya çıkmaz. Anlam ortaya çıktıktan sonra geriye onu doğrulamanın yöntemini belirleyip üzerinde anlaşmak ve gerekli delilleri ortaya koyup tartışarak doğruya ulaşmak kalmaktadır.

İki kişinin tartışması örneği üzerinden yürüttüğümüz bu argüman kişinin kendi başına düşünmesi ve akletme çabası için de geçerlidir. Üzerinde fikir yürütülen bir meselede kullanılan kelime ve ifadelerin anlamları kişinin zihninde netleşmedikçe, yani anlam ortaya çıkmadıkça doğruya ulaşmak mümkün değildir. Bu nedenle dili hem iletişimde, hem yazıda hem de düşünürken doğru kullanmak, dile vakıf olmak, dilin mantığını kavramak, kelime ve kavramları tüm genişliği ve derinliği ile bilmeye çalışmak, kısacası dili önemsemek ve istismar etmemek akletmeyi doğru bir şekilde sonuçlandırabilmek için çok önemlidir.

Dil ve Bağlam

Dil ve dilin bağlamı problemini iç içe olduğumuz bir örnek üzerinden yürüyerek açıklayacağız. Kur’an, Kur’an’ın dili -yani Arapça-, Kur’an’ın nazil olduğu çağ/mekan ile Kur’an’ın mesajını anlama arasındaki ilişki, dil ve bağlam problemini açıklarken kullanacağımız örnek olacak.

Bu problemi Dücane Cündioğlu’na ait “Kur’an’ı Anlamanın Anlamı” isimli kitabından yapacağımız alıntılarla ortaya koyacağız.

İşe tersinden başlayarak Cündioğlu’nun en son söylediğini ilk önce aktarırsak konunun ne olduğu ve önemi daha iyi ortaya çıkacaktır: “Dilsel bir metin olmak itibariyle Kur’an’a yönelik her anlama faaliyetinin, (onu fıkhetme, tedebbür etme ve akletmeye dönük gösterilen çabaların)[4] öncelikle Kur’an ayetlerinin ilk muhatapları için geçerli olan anlamını tespit etmesi gerekir. Bu anlam tayin ve tespit edilmediği sürece, Kur’an’da yer almayan meseleleri “Kur’an’dan hareketle” çözümlemek mümkün olmayacak, dolayısıyla Kur’an, bağımsız bir surette karar verilmiş anlamların haksız yere kendisine fatura edildiği bir metin halini alacaktır.”[5]

Kur’an mademki dilsel bir metindir. Bu metni anlamanın yolu o dili anlamaktan geçmektedir. Yani Kur’an’ı anlamak bir dili anlamaktır.[6] Dili anlamak için de anlama faaliyetinin kavramsal araçlarına başvurmak veya anlama faaliyetinin mahiyetini kavramak gerekmektedir. Anlama faaliyeti anlamın ortaya çıktığı süreçtir. Bu süreçteki aktörler ‘anlatan/söyleyen’ ve ‘anlayan/kendisine söylenen’dir. ‘Anlatım’ anlatanın iletmek istediği, ‘Anlama’ ise ‘anlayan’ın anladığıdır. Dolayısıyla ‘anlatılan’ ile ‘anlaşılan’dan birincisi ‘anlatan’ın tarafında, ikincisi ‘anlayan’ın tarafındadır. ‘Anlatılan’ ve ‘anlaşılan’ birbirlerine tekabül ediyorsa ortada ‘doğru anlam’, etmiyorsa ‘yanlış anlam’ var demektir.[7]

“Anlam’ın doğru veya yanlış olmasının söz konusu olduğu her durumda, anlamı doğrulamak ihtiyacı ortaya çıkar. Anlam, onu ‘anlatan’ın ilettiği bir şey olduğundan, ‘doğru anlam’ ‘anlatılan’dan ibarettir. Yani anlam, ancak ‘anlatan’a sorularak doğrulanabilir.”[8]

“Şayet ‘söyleyen’e, ‘Ne demek istiyorsun?’ diye sorulamıyor ve anlaşılanların hangisinin doğru olduğu, bizzat onun işaretleriyle tasdik edilemiyorsa, ‘söz’ün tabii bağlamına başvurmak gerekir. Tabii bağlam ise; söylenen (ne söylendiği), kendisine söylenen (kime söylendiği), söylenme sebebi (niçin söylendiği), ‘söz’ün zaman mekanı (ne zaman ve nerede söylendiği) gibi elemanlardan oluşur.”[9] “Söz’ün tabii bağlamı, anlamı muhafaza eden en emin merciidir ve anlaşılan, ‘anlatan’a başvurularak doğrulanmadığı takdirde, ancak bu mercilere başvurulmak suretiyle doğrulanabilir.”[10]

Söyleyenin söylediğine dair anlaşılanı tasdik etmesinin mümkün olmadığı bir ortamda ‘söz’e muhatap olanların ‘söz’den diledikleri anlamı çıkartma yani ‘anlam’ın öznelliğini savunma ve ona özgürce yorum verme hakları yoktur. İşte doğru anlama ulaşarak akletmekte dille ilgili problem burada ortaya çıkmaktadır. “Anlam, ‘söyleyen’in ‘söylenen’e yüklediği, teklif ettiği ve dolayısıyla anlatmak istediği (şey) olmak gerekirken, meşruiyet kazan(dırıl)mış öznellik, ‘anlam’ı, ‘söyleyen’in teklif ettiği değil, ‘muhatab’ın tahmin ettiği/yorduğu (şey) haline getirerek ‘anlamı belirlemek’ hakkına adeta -anlamak konumundaki özne adına- el koymaktadır. Oysa öznelliğin yumuşak karnı da burasıdır; zira anlam, sözün muhataplarınca mutasyona sokulmakta ve hal böyle olunca anlamdan değil, anlamlardan söz etmek gereği ortaya çıkmaktadır.”[11] Oysa “birçok anlama gelen bir söz hiçbir anlama gelmez.”[12]

Dilde anlamı ortaya çıkartan şey ifadeleri veya cümleleri oluşturan kelimelerin sahip oldukları anlamlardan söyleyenin/mütekellimin kastettiği anlam olduğuna göre, muhatapların bu anlamlardan dilediğini anlama hakkı olamaz. Bu söyleyene haksızlıktır. Üstelik zaman farkı nedeniyle dilde yaşanan değişim, aynı kelimeyi anlam yönünden farklılaştırmışsa, bizim bu zaman farklılığını yok farz edip kelimenin bugünkü anlamından yola çıkarak kendi öznelliğimizi metne yükleme hakkımız hiç olamaz.

Buraya kadar söylenenleri Kur’an örneği üzerinden açıklarsak; Kur’an bir dille yani Arapça ile indirilmiş bir kitaptır. ‘Söyleyen’i Allah’tır. ‘Söylenen’ler ise başta Peygamber olmak üzere miladi yedinci yüzyıldaki Arap toplumudur. Kitap genelde o toplumu muhatap aldığı halde özel olarak ayetlerde bazen Peygamber’i, bazen bir şahsı, bazen bir topluluğu, bazen de bir dinin mensuplarını muhatap almaktadır. Kur’an’ın dilinin, indiği zamanın ve mekanın bir hasılası olan dilin üstünde bir dil olması mümkün değildir. Dile sonradan karışan unsurların veya kullanılan kelime ve ifadelerde kastedilen özel anlamların dışındaki anlamların Allah tarafından kastedilmesi de mümkün değildir. Çünkü o zaman kitap, muhatap olan kesim tarafından anlaşılmamış veya eksik anlaşılmış olurdu.

Öyleyse Kur’an’ı anlamak, Kur’an’ın indiği andaki dilde var olan anlamlardan Allah’ın kastettiği ve muhatapların doğru olarak anladıkları anlamı anlamaktır. Metin ortaya çıktıktan sonra Allah’ın kastetmediği anlamları dilin imkanları çerçevesinde Kur’an’a yüklemek metni istismar etmektir. Velev ki bu anlamlar genel İslami düşünceye ters düşmese bile bu böyledir. Çünkü bizim, Kur’an ayetlerinde kastedilmediği halde sırf doğru anlamlar oldukları için bunları metne yüklemekte mahzur görmememiz, yanlış anlamların Kur’an’a yüklenmesinin de yolunu açacaktır.

Tarih boyunca ve günümüzde Kur’an’a dönük anlama çabalarının çoğu, anlamın kendi bağlamı içinde ifade ettiği şeyi ortaya çıkartmaktan çok ‘anlaşılan şey’in Kur’an’a haksızca yüklenmesi tarzında yapılmaktadır. Bu öznellik örneklerini tarih boyunca gördüğümüz ve bugün de acılarını çektiğimiz çok tehlikeli sonuçları ortaya çıkartmıştır. Kur’an metni sürekli istismar edilmiştir. Bu sonuçları uzun uzadıya tartışmayacağız. Konumuz bu değil. Önemli olan miladi yedinci yüzyılda konuşulan bir dille Allah’ın kastettiği belirli bir anlam üzerinden muhataplarınca anlaşılan bir hitabı anlamanın, o bağlam içinde ortaya çıkan anlamı anlamak manasına geldiğini anlamamızdır.

Bunu anlamanın yolu ise o bağlamı anlamaktan geçmektedir. Cabiri’nin ifadesiyle “öncelikle Kur’an’ı kendisiyle çağdaş kılmak”la işe başlamak zorundayız. Eğer Kur’an’ı günümüzle çağdaş kılmaya kalkışırsak, yani pek çok çağdaş-İslamcı söylemce benimsenen ifadeyle “Kur’an’ı bugün bize nazil oluyormuş gibi okuyup anlamaya” çalışırsak, bu beyhude bir çaba olacaktır. Çünkü Kur’an bugün bize nazil olmadı, olmuyor; miladi yedinci yüzyıldaki Arap toplumuna, onların o günkü algı sınırları ve kendilerine özgü bağlam ve mekanları içinde nazil oldu. Biz düşüncemizi bu çıkış noktası üzerinden biçimlendirip, Kur’an’ı kendisiyle çağdaş kılarak ve Allah’ın kastettiği anlamı ortaya çıkarma üzerine yoğunlaşarak bir akletme sürecine girersek, elde edeceğimiz netice üzerinden kendimizi Kur’an’a çağdaş haline getirmiş oluruz. Artık elde ettiğimiz hiçbir hasılayı Kur’an’a yüklemek zorunda kalmayız. Ama aynı oranda elde ettiğimizden emin olarak ve özgüven içinde yol alabiliriz. Çünkü artık biz Kur’an’la çağdaşızdır.

Kur’an’ı anlamada dil-bağlam ilişkisini nüzul sebepleriyle sınırlandırmamak gerekir. Nüzul sebebi inişe sebep olan olayı ortaya çıkartır. Çoğu zaman bu sebep illetten ayrıdır. Bu ilişki sadece bir zaman ve mekan meselesi de değildir. Kur’an’ın kendi içindeki bütünlüğü de bu bağlamın kapsamı içindedir. Ayetlerde cümle-kelime ilişkisi, ayetler arasındaki bağlantı, ayet gruplarının sûre içindeki diğer ayet gruplarıyla ilişkisi, sureler arasındaki bağlantı ve nihayet Kur’an’ın bütün olarak ortaya çıkardığı bağlam/nazm ve mantık manayı ortaya çıkartmakta yardımcı birer unsurdurlar.

Tüm bunlar göz ardı edilerek elde bir meal veya sözlükle Kur’an’ı rehber edinmeye çalışmanın ne kadar menfi sonuçlar ortaya çıkardığı gözlerimizin önündedir. Kur’an’ı doğru tedebbür edebilmek için dil problemi çerçevesinde ortaya çıkan bu maniaların farkında olmak zorundayız.

Kelimelerin Büyüsü

‘Kelimelerin büyüsü’ ara başlığını atmakla okuyucuyu biraz büyülemiş olabilirim! Çünkü dilin kendi yapısı ve insanın büyülenmeye duyduğu tabii yöneliş günlük konuşmada ve yazı dilinde kelimelerin büyülü olarak kullanılmasını yüzde yüz oranda ortadan kaldırmayı imkansız kılmaktadır. Dili tam nesnel hale getirmek çok mümkün değil. Bu bir ölçüye kadar zararlı da olmayabilir. Şiir ve nesir tarzındaki edebi dil, kendi ifade ettiği gerçeklik düzleminin unutulmaması şartıyla hem zevke ve duygulara hitap edebilmekte, hem de düşünceye derin ve özlü katkılarda bulunabilmektedir.

‘Kelimelerin büyüsü’ ifadesiyle kastettiğimiz esasen şiir dili değildir. Bu ifade ile kelimeleri şiirimsi/parapoetik bir tarzda kullanarak duyguları harekete geçirmek suretiyle, muhatabı söz konusu kelimenin manasının ifade ettiği gerçekliğe benzeyen, ama ondan farklı olan sahte bir gerçeklik dünyasına -gerçeğimsi bir dünyaya- sürükleyecek tarzda kullanmayı kastediyoruz.

İlkel anlamdaki büyünün içinde doğduğu ve geliştiği mekan esasen dildir. Büyücüler ve büyüye inananlar kelimelerle o kelimelerin işaret ettiği veya simgelediği nesneler arasında doğrudan/fiziksel bir ilişki olduğunu düşünüyorlardı. Bu nedenle o nesnelere farklı kelimeler yani sadece büyücülerin kontrol edebildiği büyülü kelimeler yüklenebilirse nesnelere etki edilebileceğine inanıyorlardı. Harry Potter’dan seçtiğimiz ‘Aguamenti’, ‘Expecto Patronum’, ‘Peskipiksi Pesternomi’, ‘Riddikulus’, ‘Oculus Reparo’, ‘Specialis revelio’ gibi büyülü sözcüklerin kendileriyle etki ettikleri cisim arasında hiçbir ilişki yoktur. Ancak büyüye inanan zihniyet bunun olduğunu onaylamaktadır.

Burada bizi, büyülendiği düşünülen kişinin nasıl tanındığı veya onun içine düştüğü farz edilen hal ilgilendirmektedir. Büyülenen kişi, kendi gerçekliğinden uzaklaşır. İradesini kaybeder. Gerçeğimsi bir dünyada yaşamaya başlar. Örneğin hiç sevmediği veya sevmesinin mümkün olmadığı birisini sevmeye başlar. Nefret ve düşmanlık duyması için hiçbir makul nedeni olmadığı halde aniden bir kişiye düşman oluverir.

İşte ‘kelimelerin büyüsü’nden günümüzde yararlananlar ilkel büyücülüğün yaptığından farklı bir şey yapmıyorlar. Kelimelerle insanları büyülüyorlar. İlkel büyücülükte, büyülenenler üzerinde büyünün tesiri tam anlamıyla psikolojikti. Büyünün tesirinde kalmanın yarattığı korku, kendini gerçekleştiren bir kehanetle, büyülenenler üzerinde muhtelif tesirler icra edebiliyordu. Yoksa büyülü kelimelerin nesneler üzerinde asla bir tesiri olmadığının büyücülerin hepsi olmasa da bir kısmı farkında olmalılar.

Günümüzde kelimelerin büyülü bir tarzda kullanılmasının oluşturduğu tesirin mahiyeti ile ilgili mantıklı bir izah bulunmaktadır. Seçilmiş kelime veya kelimeler grubu şiirimsi/parapoetik bir tarzda ve abartı ile muhatabına gittiğinde aklı değil duyguları uyarmaktadır. Uyarılan duygularla ortaya çıkan hoşnutluk duygusu -bu bazen olumsuz bir duygu da olabilir- kelime ile ulaştırılmaya çalışılan gerçeğimsi/hayali dünyaya bir kapı aralar. Aslında, kelimenin oluşturduğu duyguyla büyüsel bir hayalimiz uyanmaktadır.  Kişi bu duygu selinin tesiri altında kaldığı sürece açılan o hayali dünyanın kapısından girip gerçeğimsi dünyaya katılmaktan kaçınmayacaktır. O kapıdan girdiği anda büyülenmiş demektir. Artık aklıyla değil, kelimenin onda gösterdiği büyünün tesiriyle hareket etmektedir.

Kelimenin ifade ettiği ‘gerçek’ ile onun büyülü bir tarzda kullanılmasıyla ortaya çıkan ‘gerçeğimsi’ arasında derin bir fark vardır. ‘Gerçek mana’ ile ‘gerçeğimsi mana’ birbirine benzemektedir. Bu benzerlik muhatabın ‘gerçeğimsi mana’ ya teslim olmasında zorlanmamasına yol açar.

Kitleleri yönlendirme ve biçimlendirmenin en etkili yollarından birisi, kelimelerin büyüsüne müracaat etmekten geçmektedir. İlkel büyücülük, modern dönemlerde, kelimelerin büyüsü yoluyla bir mit olarak varlığını sürdürmektedir. İlginçtir, ilkel büyücülük ilkel toplumların uyutulmasında ve kontrol altında tutulmasında etkiliyken, aynı etki şimdi kelimelerin büyülü bir tarzda kullanılmasıyla oluşturulmaktadır.

Günümüzde kelimeler büyülü bir tarzda siyasette, dini ve ideolojik hitabette, toplumlar üzerinde uygulanan psikolojik savaş yöntemlerinde, amacı ne olursa olsun her türlü propagandada ve ticari amaçlarla reklamcılıkta kullanılmaktadır.

Son örneğimizden, yani reklamcılıktan başlayalım. Kapitalizm varlığını reklamlara borçludur desek çok da abartılı bir şey söylemiş olmayız. Reklamlar kapitalizmin, kapitalizme uygun insan yetiştirme ve kapitalistçe yaşamı içselleştirmeyi sürdürme aracıdır. Kapitalizmin hedef kitlesini oluşturan kalabalıklar televizyonlardan reklamları izlediğinde veya basılı yayınlardaki reklamları okuduğunda virtüöz tüketiciler olacaktır.[13] İnsanlar sınırsız tüketmedikçe ve tüketmeyi bir hayat tarzına dönüştürmedikçe kapitalistler sınır tanımaksızın ve -ihtiyaç için değil- sadece tüketilsin diye ürettiklerini satamayacaklar ve kapitalizmin varlığı anlamsızlaşacaktır. Tabiidir ki kapitalizmin tek dinamiği reklamlar değildir. Konumuzla ilişkisi yüzünden biz reklamcılık üzerinden yürüyoruz.

Kapitalizm için reklamcılık, tüketim alışkanlığını sürekli hale getirmek için bir zorunluluktur. Bu nedenle kapitalist toplumlarda reklamcılık sektörü en önemli sektörlerdendir. Reklamlar sadece bir tanıtım aracı olsaydı, bugün bizim onları o kadar önemsememiz gerekmezdi. Oysa öyle değildir. Bu nedenle de aynı ürün yıllarca hiç değişmeden üretildiği halde o ürünün reklamı yenilenen şekilleriyle bıkmak bilmeksizin tekrarlanmaktadır.

Reklamcıların reklamı verme yönteminin en temel unsurunu ürünün faydalı ve gerekli olduğuna dair tanıtıcı bilgiler oluşturmamaktadır. Bir reklamı oluşturan en temel öğelerin başında büyülü kelimeler gelir. Büyülü kelimelerin etkisini güçlendiren görsellik ve müzik de reklamın diğer öğelerini oluştururlar. Yani kapitalistler ürünlerini satmak için reklam yaparlarken esasen tüketiciyi büyülemekte ve o ürünü tüketmesi gerektiğine inandırmaktadırlar.

Reklamlar şiirimsi/parapoetik sözlerle süslenir. Ürünleri kullanmanın hülyalı, cilveli ve yalancı dünyası/cenneti abartılı sözlerle gösterilmeye çalışılır. Kullanılan sözcüklerle, o ürünü kullanmanın ulaştıracağı yalancı gerçekliğe/gerçeğimsiye inandırılmaya çalışılır. Hedef, reklamı izleyenlerin kendilerini iyi hissetmesini sağlamaktır. Şiiri aşan abartılı ve hoşa giden sözler, bunlara eşlik eden görüntüler ve müzik kişiye gerçeğimsi ama aslında hiçbir gerçekliği olmayan dünyanın kapılarını sonuna kadar açar. Kişi o ürünü almaya inandığında, aslında ihtiyacı olan bir şeyi aklen bilmiş olmamakta, o ürünü almakla kendini kaptırdığı o gerçeğimsi dünyaya ulaşacağına inanmaktadır. Artık büyülenmiş bir şekilde gidip o ürünü satın alabilir.

Reklamlarda bolca insanlar tarafından idolleştirilen kişiler kullanılır. Ancak bu kişiler reklama çıkıp o ürünün faydalarından bahsetmezler. Örneğin kadınların kullandığı bir makyaj malzemesinin reklamı yapılırken, idealize edilen bir kadın yıldızın yüksek sosyete içinde yaşadığı şaşaalı hayattan kesintiler sunulur. Etrafındaki mükemmel erkeklerin yoğun ilgisi altında yarı çıplak kıyafeti ve kusursuz bedeni ile reklamda arzı endam eden bayan yıldızın yaşadığı hayat, toplumda nefret ettiği kalıplardan sıyrılamayan kadınları cezbeder. Reklamı izleyen kadınlar hem hayatlarından hem de kendi bedenlerinden nefret etmektedirler. Reklamın sonundaki şiirimsi replik bellidir; ‘Yıldızların markası …’. Kendisini yıldızla özdeşleştiren ve o gerçeğimsi dünyanın özlemini çeken sıradan bir kadın reklamdaki gibi bir yıldızın hayatına, o ürünü kullanarak ulaşacağına çoktan inanmıştır. Çünkü o marka ‘yıldızların markası’dır. Market raflarında gözü o markayı arar. Aslında aradığı o marka değil, o markayı kullandığında ulaşacağına inandığı yalancı dünyadır. Yani gerçeğimsi büyülü dünya…

Günümüz reklamlarında ne kadar çok anlam derinliği olan kelime kullanıldığına bir dikkat edin. Aslında her ürün tüketicinin hayatına kattığı anlamı -daha doğru bir ifade ile ‘anlamsı’yı- pazarlamaya çalışmaktadır. Sadece bir reklam arasında, seyrettiğim reklamlardan aldığım notlar şunlardı; “Bir iyilik yap kendine”, “hepimiz tatil için çalışıyoruz”, “mutlu bir an”, “akıllı alışverişin adı”, “hayır diyemeyeceğiniz lezzet”, “hayatı güzel kılan mutlu bir an”, “aşka doyuran kampanya”, “ürünlerimizi kalbimize ait en güzel bahçelerde üretiriz”, “hayata sağlıkla bakın”, “hayatınıza renk katın”, “birlikte olmanın keyfi”, “keyfi yudumla”, “hayalinizdeki evi alın”, “ferahlığı hissedin”, “insanlar daha fazla hürriyet istiyor”, “hayatın tadı”.

Yaptığım analizin bir genelleme olmadığını göstermek için özellikle uzun periyotlu bir reklam taramasından seçmeler yaparak örneklemeye gitmedim. Tesadüfen seçilmiş sıradan bir saatte reklam arasındaki reklamların şiirimsi ifadelerini örnek olarak sıraladım. Bu örnekler dikkatlice okunduğunda reklamların insanları kelimelerle ve buna yardımcı olan görüntü ve müzik yardımıyla büyülediği çok net olarak ortaya çıkmaktadır. Her bir reklam örneğini alıp onun, ortaya koyduğumuz açıklama tarzımızla, nasıl büyülü bir dil kullandığını sergileyebiliriz. Ama biz konunun yeteri kadar açık olduğunu düşünerek, reklamcılığın büyülü dille ilişkisine burada bir nokta koyup diğer örneklerimize geçiyoruz.

Siyasetçiler de dilin büyüsünden bol miktarda yararlanırlar. Dürüstçe ve açık bir dille projelerini anlatmak yerine ilgi çeken enteresan ifadelerle yapılan hitaplar siyasetçilerin genel metodudur. Hatta çoğu zaman karikatürlere veya fıkralara konu olabilecek ifadeler, çok ciddi siyasi tartışmaların ve hitapların malzemesi olabilmekte ve çok da ciddi tesirler uyandırabilmektedir. Daha ötede özellikle totaliter, faşist, baskıcı yönetimler ve idareciler manipülatif, karalayıcı, tehdit edici, yalancı vaatlerle süslü ve aldatıcı bir dille yaptıkları söylevler ve propagandalar aracılığıyla varlıklarını sürdürebilirler. Kullanılan dil çoğunlukla hisleri harekete geçiren bir dildir. Bu nedenle tıpkı reklamcılık meselesinde olduğu gibi aldatıcı ve büyüleyicidir. Hitler’in başlı başına bir propaganda bakanlığının olması, bu tarz iktidarların varlıklarını ancak kesintisiz bir propaganda yoluyla mümkün kıldıklarının önemli bir delilidir.

Siyasi söylemlerde özgürlük, eşitlik, kurtuluş, ilerleme, uygarlık, zenginlik gibi büyüsel hayal uyandıran kelimeler hemen hemen herkes tarafından kullanılır. Örneğin ‘özgürlük’ kelimesini ele alalım. İçi doldurulmamış bir tarzda hemen hemen her ideolojik söylem bu kelimeyi kullanır. Nerede bu kelime kullanılırsa kullanılsın muhatabında müthiş bir heyecan uyandırır. İnsanlar Tanrı’ya itiraz edebilirler ama “özgürlüğe” asla itiraz etmezler. Pek çok insan için ‘özgürlük’ Tanrı’nın adından çok daha fazla heyecan vericidir. “Mutlak özgürlük Ulûhiyetin ayrılmaz bir parçası olduğu için, özgürlüğe duyulan iştiyak Tanrı’ya duyulan iştiyakın üstündedir.”[14]

İnsanlara ‘özgürlük’ kelimesinin verdiği heyecan, varlık hiyerarşisindeki sıralamanın değişmesi hayalinin onlara verdiği heyecandır. “Özgürlük” kelimesiyle insan Tanrı olmanın büyüleyici hayaline kapılmaktadır. Söylediğimizi biraz daha yumuşatarak söyleyelim: “Özgürlük” kelimesiyle insan varlık hiyerarşisinde veya toplumsal hiyerarşide terfi etmenin büyüleyici hayaline kapılmaktadır.  “Kulluk” kelimesi bu anlamda heyecan verici değil umut kırıcı bir kelimedir. Çünkü bu kelimeyle insan varlık hiyerarşisinde kendisini yukarılarda değil aşağılarda hisseder. Bu yüzden siyasi söylemlerde insanlardan kul olmaları talep edilmez. “Bize gelin boyun eğin, bize kulluk edin” denilmez. Bu itici ve ümit kırıcı bir söylemdir. Tersine “kulluktan kurtulun özgürlüğe koşun” söylemi daima ön plandadır. Siyasi söylem sahipleri insanları özgürlüğe çağırırken aslında kendilerine bağlanmaya, yani hiyerarşik sıralamada kendilerinin altına yerleşmeye çağırmaktadırlar. Özgürlüğe koşanlar, aslında köleliğe koşmaktadırlar. Ancak bunu son derece gönüllü bir şekilde yaparlar. Çünkü “özgürlük” kelimesinin büyüleyici dünyasına kendilerini kaptırmışlardır. İnsanların gönüllü köleler olabilmeleri için ‘özgürlük’ kelimesinin büyülü hayal uyandıran dünyasına sokulmaları şarttır. Siyasi söylemlerde ‘özgürlük’ kelimesi gibi büyüleyici bir tarzda kullanılan benzer pek çok kelime için de benzer analizleri yapmamız mümkündür.

Dini davette ve hitabetlerde de kelimelerin büyüsünden bol miktarda yararlanılmaktadır. Varlıklarını kendilerine bağlı bir topluluğun varlığına borçlu olan cemaat önderleri hutbelerinde, derslerinde ve konferanslarında kelimeleri büyülü bir tarzda ustaca kullanırlar. Her biri birer kelime ustası daha doğrusu birer laf cambazıdırlar. Seslerine kattıkları titreşimler, alçaltmalar ve yükseltmeler aracılığıyla oluşturdukları efsunlu hava ve dinleyenlerin duygularını coşturan yarı şiirimsi ifadelerle hitabeti ustaca kullanırlar. Etkiye yol açan asıl unsur, anlatılan meseledeki anlam ve bilgi değildir. Anlatım tarzının ve özenle seçilmiş kelimelerin peş peşe sıralanmasının uyandırdığı duygular bu etkiyi yaratır. Hele bir de cemaatin içinde haykıran, ağlayan birkaç kişi varsa etki iyice katmerleşmektedir. Hutbenin sonunda kişinin zihninde kalan ne anlatılanların oluşturduğu anlamdır, ne de kazanılmış bilgidir. Sadece yoğun bir duygusallıkla cemaat önderine veya cemaate bağlılık iyice güçlenmiştir.

1979 yılında ‘Kabe baskını’ adıyla meşhur olan olay henüz yeni vuku bulmuştu. Ben olayı mümkün olduğunca ayrıntılarıyla takip etmiştim. Cuma günü bir arkadaşımla, ağlatan vaazlarıyla meşhur bir hocanın camisine gittik. Hoca vaazında ‘Kabe baskını’ olayını konu edindi. Bu gayet makuldü. Aydın bir hocadan beklenen cemaatini güncel olaylar hakkında aydınlatmasıydı. Ancak hoca olay hakkında hemen hemen hiçbir bilgi vermedi. Kabe’nin önemiyle alakalı özenle seçilmiş kelimelerle etkili bir vaaz verdi. Vaazının arasında hiç alakasız yerlerde birden ses tonunu değiştirip titreterek “Kabe’yi de bastılar!” ifadesini bir şarkının repliğini tekrar eder gibi haykırıyordu. O anlarda cemaat artık kendisini bırakıyordu. Herkes alabildiğine hıçkırarak ağlıyor, halılar gözyaşlarıyla ıslanıyordu. Hocanın haykırışları cemaatin hıçkırıklarına karışıyordu. Bir ara etrafıma baktığımda benden başka herkesin ağladığını fark ettim. Az kalsın ben de ağlayacaktım.

Namazdan sonra gözleri hâlâ kıpkırmızı olan arkadaşıma ‘Kabe baskını’ olayından ne anladığını, kimin bastığını, kimin öldüğünü, kimin haklı, kimin haksız olduğunu sordum. Hiçbir şey bilmiyordu. Sadece ah vah edip Kabe’nin basılmasından duyduğu derin üzüntüyü tekrarlayıp duruyordu. Hoca cemaatini aydınlatamamış, sadece ağlatmıştı. Arkadaşıma olay hakkında bildiklerimi anlatarak onu aydınlatmaya çalıştım. Ancak o beni dinlerken hocayı dinlerken yaptığı gibi ağlamadı.

Bir süre düşününce Hoca’nın asıl amacının cemaati her konuda aydınlatmak olmadığını, güncel bir konunun etkileyici yönlerini kullanıp cemaat üzerindeki duygu temeline dayalı otoritesini pekiştirmek olduğunu fark ettim. Bunun yolu, cemaati her konuda aydınlatmaktan ve onlara akletmeyi önermekten geçmiyordu. Böylesi bir yöntem onun otoritesini sarsmak gibi bir tehlikeyi içeriyordu. İnsanların hocanın kelimelerinden etkilenmeleri bilgi ve düşünce yönünden olmamalı, duygu yönünden olmalıydı ki; böylece duygusallıkla elde edilen o gizemli zevki kendilerine tattıran liderlerine daha da bağlı hale gelebilsinler.

‘Kelimelerin büyüsü’ meselesini reklamcılıktan, siyasetten, dini davetten verdiğimiz bu örneklerle sonlandırıyoruz. Görüldüğü gibi insanlar akletmekte tembellik göstermezlerse ve dikkatli düşünürler olurlarsa, ne kapitalistlerin saçma sapan tüketim mantığını, ne tiranların hakimiyetlerini sürdürmesi, ne de din bezirganlarının insanları sömürmesi mümkün olurdu. İnsanların çoğu yeteri kadar düşünmedikleri, akletmedikleri, gerçek ile gerçeğimsiyi, anlamlı ile ‘anlamsı’yı ayırt edemedikleri, meselelerin kökenine ulaşmak için çaba sarf etmedikleri için kendilerini büyüleyen bu abes ifadelere hiç dikkat etmezler. Bu aymazlık ve insanların var güçleriyle aptal kalmaya çabalamaları, akletmemeleri akıl dışı sistemlerin (ekonomik, siyasi, dini) otoritelerinin devamını mümkün kılmaktadır.

İfadelerin Doğrulama Yöntemlerinin Seçilememesi ve Gramatik Ayırımının Yapılamaması

Dil kelimelerden oluşur. Ancak kelimelerin iletişimde faydalı hale dönüşmesi için bir ifade içinde kullanılması zorunludur. İfade bir tür dışa vurumdur. Biz sadece dille değil bedenimizle de ifade ederiz. Örneğin yüz ifademiz bizim ne demek istediğimizin bir tür dışa vurumudur. Her varlığın kendine göre bir tür dışa vurumu yani kendisini ifade etme tarzı vardır. Ancak biz burada genel anlamda ifadeler üzerinde durmayacağız. Dil aracılığıyla yani kelimelerin bir araya getirilmesiyle oluşan anlatımlar yoluyla oluşan ifadelerin doğrulama yöntemlerinin ayırt edilmesi ve gramatik ayrımının yapılmasının akletme üzerindeki etkisinden bahsedeceğiz.

Doğru bir düşünce ve doğru bir iletişim için, kelimelerin ve ifadelerin bilincinde olmamız zorunludur. Hem konuşurken hem de düşünürken kelimelerin ne tarz kelimeler olduğunun, ifade türlerinin hangi tür doğrulama yöntemleriyle doğrulanabileceğinin veya kullandığımız bazı ifadelerin aslında bir doğrulama yönteminin bile olamayacağının farkında olmazsak bitmek bilmez tartışmalara son verme şansımız olmaz. Bazen sıkıntı, ifadelerin doğrulama yöntemleri üzerinde uzlaşamamaktan kaynaklanır.

John Wilson ifadeleri doğrulama yöntemleri açısından beşe ayırır. Bunlar; emirler ve tutum ifadeleri, ampirik ifadeler, analitik ifadeler, değer ifadeleri ve metafiziksel ifadelerdir.[15]

Emir vermek veya konuşanın istekleri, arzuları, ümitleri, korkularını anlatmak için kullanılan ifadelere emir ve tutum ifadeleri denilir.[16] Bunlar sıradan ifadelerdir, ya hiç doğrulanabilir değildir, ya da kısmi bir şekilde doğrulanabilirler.

Ampirik ifade, dünya hakkında onunla ilgili tecrübemize dayalı bilgi veren bir ifadedir. Ampirik ifadelerin ayırt edici özelliği, onları tecrübemizle, nihai olarak da duyu tecrübemizle yapılan testler vasıtasıyla doğrulayabilmemizdir. Diğer bir değişle biz, dünyada bir takım gözlemler yapar ve ifadenin doğru veya yanlış olup olmadığına karar veririz. Diğer bir ayırt edici özellik ise şudur; ampirik ifadenin ne mantık açısından doğru olması gerekir, ne de mantıksal nedenlerle zorunlu olarak yanlış olması gerekir. Onların doğruluğundan emin olabiliriz. Fakat onların doğruluğundan bizi emin kılan şey, herhangi bir mantık kuralı değil, kendi tecrübemizdir.[17]

Analitik ifadeler, tecrübeyle değil mantık kurallarıyla doğrulanan ifadelerdir.[18] Analitik ifadeler, işe yarar çıkarımlarda bulunmamızı sağladıkları ve bize bir veya diğer bir çok ampirik hükümden tek bir hüküm çıkarma imkanını verdikleri için yararlıdırlar. Onlar düşünmemizde bize yardımcı olan bir tür mantıksal araç rolünü oynarlar. Doğrulukları her ne kadar tecrübeye dayanmıyorsa da, onlar bize bir takım ampirik bilgiyi bir diğerine dönüştürme imkanı verir.[19]

Değer ifadeleri, değer ifade eden kelimelerin kullanılmasıyla uygulandıkları şeylere değer biçerler veya değersizliğini ortaya koyarlar.[20] Eşyayı, olayları, olguları, tavırları ve insanları överler, kınarlar, eleştirirler, iyi veya kötü olduğuna dair bir yargıda bulunurlar ve değer tayin ederler. Bir şeyin değerini veya değersizliğini ifade etmek onu betimlemekten öte bir şey söylemek demektir. Değer ifadelerinin ayırt edici özelliği, bunları doğrulamak için kullanılan ölçütlerin öneminde yatmaktadır.[21]

Bir şeyin değerini belirlemede çoğunlukla ondan daha değerli bulduğumuz bir üst ölçü grubuna müracaat ederiz. Bir değer ifadesinin doğruluğunu ve yanlışlığını tayin eden şey kendisine müracaat ettiğimiz bu üst değer veya ölçüt grubudur. Üst ölçüt grubunun yıkılması, hakkında konuştuğumuz ifadeyi de değersiz kılar veya doğruluğunu ortadan kaldırır. Üst ölçüt değer grubunu tartışmayan veya üst ölçüt değer grubu hakkında uzlaşamayanlar herhangi bir değer ifadesinin doğruluğu, yanlışlığı veya değerini tayin etmede asla uzlaşamayacaklardır. Bu nedenle doğru düşünebilmek ve doğru değerlere sahip olabilmek için hakkında düşündüğümüz şeyi kendisine müracaatla çözümlediğimiz üst ölçüt gruplarının doğruluğu ve değeri üzerinde de düşünebilmeliyiz.

Metafizik ifadeler, olağan fiziksel dünya hakkında değil de doğal dünyanın ötesinde var olan doğaüstü bir alan hakkındaki ifadelerdir.[22] Ampirik ifadelerle metafizik ifadeler birbirlerinden son derece farklı ifadelerdir. Eşya ile duyularımız aracılığıyla doğrudan edindiğimiz tecrübelerle ampirik ifadeleri elde ederiz. Bu yüzden bunların doğrulanabilmeleri ve doğrulanma yöntemleri hakkında uzlaşmak her zaman mümkündür. Oysa fizik ötesindeki bir gerçekliği duyular aracılığıyla tecrübe etmek en azından şimdi için imkansızdır.

Fizik ötesi alanla ilgili ifadelerin doğrulanması için tüm insanların üzerinde uzlaştığı bir yöntem mevcut değildir. Hatta daha keskin bir şey söyleyelim; metafizik ifadeleri doğrulamak için sadece metafizik ifadelere mahsus hiçbir doğrulama yöntemi yoktur. Metafizik ifadeleri esasen mantıkla doğrulayabiliyoruz. Yani analitik ifadelerin doğrulama yöntemine müracaat ediyoruz. Metafizik alan hakkında ortaya konan bir açıklama biçimi ancak mantıkla doğrulanabilir. Ancak bir mantığın ortaya çıkabilmesi için ampirik yöntemle elde ettiğimiz çok sayıda donenin veya delilin bir araya gelmesi zorunludur. Dolayısıyla, metafizik bir ifadenin doğrulanması için hem ampirik hem de analitik doğrulama yöntemlerinden faydalanmak zorundayız.

Duyularımızı kullanarak ampirik alandan elde ettiğimiz sonuçların bütünü insanlığa “amaçlılık”, “sebeplilik”, “çelişmezlik”, “özdeşlik”, “üçüncü halin imkansızlığı”, “eser-müessir ilişkisi” gibi bir çok mantık kuralının varlığını öğretmiştir. Her ne kadar bu kuralların birbirlerinden farkları, ne kadar kural olabilecekleri ve bunların da üstünde keşfedilmemiş kuralların olup olmadığı tartışma konusu olsa da en azından bunlardan bir veya bir kaçını kullanmak bile metafizik alanla ilgili bir açıklamanın olmasını zorunlu kılmaktadır. Değer ifadelerinin doğrulamasının üst ölçüt gruplarına müracaat ederken bunların silsile halinde metafiziksel alana ait ifadelere gelip dayandığını dikkate alırsak fizik ötesi alana ait doğru bir açıklamanın önemi ortaya çıkmaktadır. Fizik ötesi alana ait bir açıklamanın bulunmasının zarureti mantığımızın bize dayattığı bir sonuçtur. Bu, ‘anlam’a ve hakikate duyulan ihtiyaçtır.

Ampirik doğrulama yöntemleri asla metafizik ifadelerin doğrulanmasını sağlayacak yöntemler olamazlar. Tanrı’yı duyularımızla gözlemlememizi sağlayacak bir teleskopu icat etmemiz mümkün değildir. Ahiretin, cennetin veya cehennemin varlığını görmek için bir zaman makinesi de icat edemeyiz. Zaman dediğimiz şey zaten fiziksel bir olgu değildir ki onun içinde yolculuk yapabilelim. Ancak, ampirik yöntemle elde edilen bilgi ve hükümlerden ve tecrübelerimizden süzerek ürettiğimiz ‘mantık’ ve bu mantığı kullanan bir doğrulama şekli olan ‘analitik yöntem’ bize doğru ve tatmin edici bir açıklama metodu sunabilir. Geriye aklımızı kullanmaktan başka bir şansımız yok gibidir. Ya da oturup bir mucizenin gelmesini ve bize olağanüstü duyusal bir tecrübe yaşatmasını beklememiz gerekir.

Metafiziksel ifadelerin doğrulanmasının ampirik ifadeler ve analitik ifadelerde olduğu gibi, değer ifadeleriyle de ilişkisini iyi kurmak zorundayız. Değerler insanların ortak tecrübeleridir. Her ne kadar değer ifadelerinin doğrulanmasıyla ilgili ortak bir doğrulama yöntemi üzerinde uzlaşılamamış olsa da bu alanda insanlığın oldukça gelişme katettiğini söyleyebiliriz. Çevrimsel bir şekilde değer ifadelerinin doğrulanması metafiziksel ifadelere gelip dayanıyorken, metafiziksel bir ifadenin doğrulanması da değer ifadelerine müracaat etmeyi gerektirmektedir.

Bir peygamberin gerçek bir peygamber olduğunu doğrulamak, değerlere müracaat ederek peygamberin bir insan olarak ne kadar doğru bir insan olduğunu test etmekle mümkündür. Bu nedenle Kur’an, Peygamber’in peygamber oluşunun ispatını onun yüce bir ahlaka sahip oluşuyla ilişkilendirmiş ve müşriklere onun peygamberlikten önceki hayatında ne kadar doğru bir insan olduğuna bakmalarını öğütlemiştir. Çünkü bir şarlatanın peygamberlik iddiası doğru olamaz. Yani peygamberlik gibi metafizik bir iddianın ispatı değerlere dönülerek yapılmaktadır.

Burada akletmenin önemi ortaya çıkmaktadır. Metafiziksel alana ait bir ifade ve iddianın doğrulamasında akıl yeteri kadar işlevselleştirilemezse sonuç almak mümkün değildir. Kur’an’ın ispat etmeyi mucizeye değil akletmeye bağladığı göz önünde bulundurulursa hakikati bulmak, hakikat üzerine tefekkür ve bunların doğrulanması için uygun doğrulama yöntemlerini ayırt edememenin akletmeye ne büyük bir engel teşkil ettiğini görmüş oluruz.

Şakir Kocabaş ifadeleri gramatik olarak dokuza ayırır. Bunlar; hayali ifadeler, mecaz ve benzeşim ifadeleri, tarih ifadeleri, teorik-hipotetik-ampirik ifadeler, hal ifadeleri, P-ifadeleri (psikolojik ifadeler), gramatik ifadeler, mantık-matematik-biçim ifadeleri, temel inanç ifadeleridir.[23] Kocabaş’ın hal ifadeleri Wilson’un ampirik ifadelerine; P-ifadeleri emir ve tutum ifadelerine; mantık-matematik-biçim ifadeleri, analitik ifadelere; temel inanç ifadeleri de değer ve metafizik ifadelere karşılık gelmektedir. Bunların tam olarak birbirini karşıladığı söylenemese de bir yakınlık vardır. Kocabaş’ın sıralamasındaki hayali ifadeler, mecazi ve benzeşim ifadeleri, tarih ifadeleri ve gramatik ifadelerin Wilson’un sıralamasında tam bir karşılığı yoktur. Tarih ifadelerinin belgeler üzerinden bir tür duyusal gözlemle oluştuğunu farz ederek bunların ampirik ifadelerin içinde yer alabileceğini farz edebiliriz. Aynı şekilde gramatik ve mecaz-benzeşim ifadelerinin dilin mantığı çerçevesinde analitik ifadelerin içinde yer alabileceğini düşünebiliriz. Kocabaş’ın ampirik ifadesi ile Wilson’un ampirik ifadesi tam olarak birbirinin karşılığı değildir. Wilson bilimsel sonuçları kesin gerçeklikler olarak gördüğü için ampirik olarak elde edilen her sonucu, duyularla elde ettiğimiz hal ifadelerinin açıklamalarıyla bir tutmaktadır. Oysa Kocabaş için ampirik ifadeler, teorik-hipotetik ifadelerin bir çeşididir.

Kocabaş’ın ifade çeşitlerinden bazılarını örnek olarak ele alacağız. Bunları gramatik olarak nasıl kullanabileceğimiz veya kullanamayacağımız üzerinden yürüyerek doğru düşünmedeki etkilerini tespit etmeye çalışacağız.

Tarih ifadeleri, geçmiş olayları ifadede kullandığımız cümlelerdir. Tarih cümlelerinin genel ifade biçimi; “şöyle şöyle olmuştur…” şeklindedir. Tarih ifadeleri için; “Bunun delili nedir?” sorusu anlamlıdır. “Filana göre veya falan tarihçiye göre”  ön-ekini kullanmak anlamlıdır. Fakat “biz inanıyoruz ki…” ön-eki anlamsızdır.[24] Çünkü tarihi olaylar bizim kanaatimize veya inançlarımıza göre gerçek veya yalan olmazlar. “Ben inanıyorum ki; Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir’den daha çok kendisinin halifeliğe hak sahibi olduğunu düşünmüyordu (ya da düşünüyordu)” ifadesi, tarihsel bir ifadenin gramatiğine uymaz. Çünkü Hz. Ali’nin böyle bir düşüncesinin var olup olmadığının delili bizim ona inanıp inanmamamız değildir. Ancak bir vesika/delil bize bunu söyleyebilir. Eğer deliller bizim ön kabullerimizin aksini söylüyorsa, bizim yapacağımız inançla hareket etmek değil, belki objektif bir şekilde belgelerin güvenirliliğini sorgulamaktır. Ancak “ben inanıyorum ki o belge sahtedir/doğrudur” ifadesi de gramatik olarak yanlıştır. Çünkü o belgenin doğruluğu veya yanlışlığı, bizim onun doğru olması veya yanlış olması doğrultusunda öznel olarak taşıdığımız temenniye bağlı değildir.

“Hal ifadeleri, durum veya olayların tasviridir. Açıklama değildir. Hal ifadeleriyle söylemek istediğimiz şey (en genel anlamda); ‘Durum şu şudur…’ (şeklindedir). Hal ifadelerine ‘doğru’ veya ‘yanlış’tır denebilir.”[25]

“Teorik, hipotetik, ampirik (THA) cümleler (ifadeler) açıklamalardır. THA açıklamalar, bir hayat tarzını sergileyen bir lisanın temelleri değildir. THA ifadeleri için ‘Neden?’ diye sormak anlamlıdır. ‘Teoriye göre…’ ve ‘Hipoteze göre…’ ön ekleri anlamlıdır. ‘İnanıyorum ki…’ (veya ‘…inanmıyorum’) ekleri anlamsızdır. Denilebilir ki, THA cümleleri ile biz (en genel ifade ile) şunu demek istemekteyiz: ‘Olaylar şunun gibi olmaktadır (veya olur).’ Bir THA ifadesinin doğruluğundan ve yanlışlığından bahsetmek anlamsızdır. Buna karşılık ‘THA ifade, şu şu olaylarla karşılaştırmada uygundur veya uygun değildir’ denebilir. Bir bilim teorisi, olaylarla karşılaştırılabilen bir modeller sistemidir. Bir bilim teorisinin ‘sağlanabilirliği’ (verifiability), onun olaylarla karşılaştırılabilirliğidir.”[26]

Kocabaş’ın THA ifadelere getirdiği bu tanım ve onları gramatik olarak nasıl kullanıp kullanmayacağımızla ilgili açıklamaları iyi anlamak zorundayız. Bir teorik veya hipotetik ifade, düşünce alanındadır ve pratikle sınanmamıştır. Olayların nasıl olduğuna dair düşünce alanında bir model ortaya koyarlar. Hal ifadeleri gibi durum ve olayları tasvir etmezler. Bu nedenle teorilerin ifade biçimi “olaylar şuna şuna benzer şekilde gerçekleşmiştir…” şeklindedir, “şöyle şöyle olmuştur…” şeklinde değildir.[27] Bu ikisinin arasında çok büyük bir fark vardır.

“Teoriler hakkında yapılan en yaygın hatalardan biri, hal ifadeleriyle hipotetik ifadeleri birbirinden ayırabilme yeteneksizliğinden ortaya çıkan hatadır. Teoriler birer emsal veya modeller sistemidir, tasvir veya olayların resmi değildir.”[28]

“Darwin’in ‘Evrim Teorisi’ etrafındaki başlıca gramer problemi, onun ‘teorik’ ifadelerinin tarihsel ve tecrübi ifadeler (önermeler) biçiminde ortaya konmuş olmasıdır. Bu nedenle de şöyle bir takım sorularla karşılanmıştır: ‘Bu prosesin (sürecin) gerçekten vuku bulduğunu kimse gözlemlemiş midir?’, ‘Şimdi gerçekleşmekte olduğu görülüyor mu?’”[29]

Darwin Teorisi hakkındaki en kafa karıştırıcı husus, onun bir teori gibi ifade edilmek yerine gerçekten doğrulama imkanına sahip olduğumuz tarih ifadesi biçiminde sunulmasıdır. Eğer teori, sanki birilerinin gözlemlediği veya oluş prosesine dair tarih belgeleri gibi delillere sahip bir gerçeklik gibi sunulmak yerine, “olaylar şuna şuna benzer şekilde gerçekleşmiştir…” tarzında düşünce alanındaki bir model olarak ifade edilmiş olsaydı kimsenin bu teori ile bir problemi olmazdı. Teori, teori olarak kalır ve teorinin kendisinden beklenen şey “teoriye göre” uygun kabul edilebilecek olayları ortaya koyması olacaktı. Ancak Darwin Teorisi, teorik ifadelerle değil tarih ifadeleri ile ortaya konduğu için aynı zamanda ideolojik ve dini bir ifadeye de dönüşmüştür. Öyle ki bazıları “insanın atasının maymun olduğuna inanmaya(!)” başlamıştır. Oysa gramatik olarak teorik bir ifade için “iman ediyorum, inanıyorum…” ön ekini kullanmak anlamsızdır.

Martin Lings’ten yapacağımız alıntı, Darwin teorisinin bir teori olarak ifade edilmekten çok bir inanç ifadesi olarak gösterilmeye çalışıldığını çok net olarak göstermektedir: “Fransız biyologu Prof. Louis Bounoure, Sorbonne Üniversitesi zooloji eski profesörlerinden Yves Delage’den aktarıyor: ‘Bugüne kadar, bir başka türün atası olan herhangi bir türe rastlanmadığını, böyle bir şeyin bir kerecik olsun gerçekleştiğini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığını kabul ediyorum. Ama yine de, evrimin nesnel olarak kanıtlanmışçasına doğru olduğuna inanıyorum.’ Bounoure bunu şöyle yorumluyor: ‘Sözün kısası, bu konuda bilimin bizden beklediği, (kendisine) iman etmemizdir ve gerçekten de, evrim düşüncesi genel olarak bir tür ilham edilmiş gerçek kılığında ileri sürülmektedir.’”[30]

Buradan bizim çıkartmamız gereken sonuç, her ifade türünün kendine ait gramatik kurallarının olduğu ve bu kurallar dikkate alınmadan veya farklı bir ifade türünün gramatik kurallarını kullanarak oluşturduğumuz ifadelerin bizi yanlış sonuçlara, yanlış düşünce biçimlerine ulaştıracağı ve sonuç olarak akletmekten uzaklaştıracağıdır.

Bazı gramatik ifadeler için, “inanıyorum ki…”, “inanmıyorum”, “mümkündür ki…”, muhtemeldir ki…”, “…e göre” gibi ön ekler anlamlı iken, bazıları için anlamsızdır.

Bazı gramatik ifadeler doğrulanabilir veya yanlışlanabilir ifadelerken, bazıları böyle değildir.

Bazı gramatik ifadelere “neden?” sorusunu sormak anlamlı iken, bazıları için anlamsızdır.

Bazı gramatik ifadeler için delil sorulabilir, bazılarına delil sormak saçmadır.

Bazı gramatik ifadeler sadece açıklar veya betimler, bazılarının ise sadece “…e göre” uygunluğu ortaya konabilir.

İşte biz gerek düşünürken gerekse konuşma ve yazı dilinde kullandığımız ifadeleri, onlara ait gramatik özellikleri bilirsek absürt ifadeler kullanmaktan ve yanlış düşünce biçimleri üretmekten kendimizi kurtarabiliriz. Kocabaş’ın dokuza ayırdığı ifadelerden verdiğimiz bu örneklerle yetiniyoruz. Konuyla ilgili daha geniş açıklamalara ve örneklere yazara ait “İfadelerin Gramatik Ayırımı” isimli kitaptan ulaşılabilir.

Konuyu bir soru sorarak bitirelim: Kur’an kıssalarında kullanılan dil, hangi tür gramatik ifadeye girmektedir? Hayali ifadelere (masal, efsane, roman, hikaye) mi, tarih ifadelerine mi,  temel inanç ifadelerine mi? Yoksa ne?

NOT: Sonraki Yazı Başlığı “MANTIK YANLIŞLIKLARININ AKLETME ÜZERİNDEKİ OLUMSUZ ETKİLERİ”

 

 

[1]  Meltem ÇELİKTAŞ, Dili Dillendiren İnsan, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 17 / Sayı: 2 / s. 133-139

[2]  Dücane Cündioğlu; Dil, Anlam ve Kur’an Üzerine, ‘Kaknüs’, sayı: 5 s.15

[3]  Dücane Cündioğlu, a.g söyleşi

[4]  Parantez içindeki ifade bize aittir.

[5]  Dücane Cündioğlu, Kur’an’ı Anlamanın Anlamı, s.112

[6]  Age, s.19

[7]  Age. s.20-21

[8]  Age. s.21

[9]  Age. s.22

[10] Age. s.24

[11] Age.s.34

[12] Age.s.34

[13] Jules Henry, Bir Felsefe Sistemi Olarak Reklamcılık, s.52

[14] Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, s.58

[15] John Wilson, Dil, Anlam ve Doğruluk

[16] Age, s.66

[17] Age, s.68-69

[18] Age, s.70

[19] Age, s.72

[20] Age, s.33

[21] Age. s.77

[22] Age. s.80

[23] Şakir Kocabaş, İfadelerin Gramatik Ayırımı, s.33, Kitabın tümüne http://www.sakirkocabas.com/files/iga.doc adresinden ulaşılabilir.

[24] Age, s.37

[25] Age, s.42

[26] Age, s.38

[27] Age, s.1

[28] Age s.10

[29] Age, s.8

[30] Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, s.11; alıntıdaki Bounoure’ye ait ifadeler, “Le Monde et la Vie, November, 1963” den alıntılanmıştır.

Check Also

Demokrasi ve Hakimiyetin Kaynağı Problemi / Yusuf İmamoğlu

İslam ve demokrasi konusu, Müslümanlar arasındaki en tartışmalı konulardan birisidir. Kimileri “demokrasi” ile “şura” arasında ...

İslami Kimlik ve Demokrat Olmak / Nuri YILMAZ

Demokrat, “demokrasiye inanan” olarak tanımlanmaktadır. Fakat tek bir demokrasi anlayışı veya herkesin üzerinde uzlaştığı sabit ...

İslam’da Demokrasi / Malik B. Nebi

“Faslı Öğrenciler Kulübü (1960)”nde yaptığı konuşma. Çeviren: Muharrem Tan   Beyler, İslam halkları olarak, bizimle ...