Kırgızistan’da İktidar Üzerine Oyunlar… / Hasan TALAŞ

Print Friendly, PDF & Email

Kırgızlar deyince insanın aklına ilk gelen şey edebiyat kitaplarımızı kahramanlık hikayeleriyle süsleyen Manas Destanı’dır. Mani dinini yaşayan Karahitaylar ile Müslüman Karahanlılar arasındaki mücadelede Kırgızların durumunu ve Manas adlı kişiyi anlatır destan. Manas’ın kahraman olacağı daha doğumundan bellidir ve tahminleri boşa çıkarmaz, on yaşına gelince tam bir kahraman olur. Destan; savaş hengâmeleri sırasında oluşan aşk maceraları, eğlenceler, düğünler, Şamanizm’in etkisi altındaki inançlar, gelenekler ve kâhinlerin rollerini betimlemektedir. Manas destanı dünya edebiyatının en uzun destanı olarak bilinir.

Kırmızı saplı aybaltayı

Kırmadan kim yapabilir?

Darma dağın olan halkı

Kırmadan kim toplayabilir?

Sapasağlam aybaltayı

Kırmadan kim yapabilir?

Tutsak olan bu millete?

Kim adil han olabilir?[1]

Manas Destanı ile tarihe büyük bir imza atmış olan Kırgızlar bugün dünyada kahramanlıklarıyla değil iktidar mücadelesi, darbe ve iç karışıklıklarıyla anılıyorlar.

Önce mevcut iktidara karşı protesto ve gösteriler başladı, sonra da iktidar el değiştirdi. Bu değişiklik karışıklıkları bitirmeye yetmedi. İktidarı bırakmak zorunda kalanlar geri dönme arayışlarına giriştiler ve bu arada Kırgızistan’da yaşayan iki topluluk Özbekler ile Kırgızlar arasında çatışmalar başladı. Taze iktidar karışıklıklarını durdurmak için Rusya’dan askeri yardım istedi. Yarın ne olacağı belli değil.

Olan biteni anlamak ve anlamlandırmak Kırgızistan’ın tarihini, özellikle de yakın tarihini, coğrafi konumunu, nüfus yapısını ve egemen güçlerle ilişkilerini bilmekle mümkün.

BU GÜNLERE NASIL GELİNDİ?

Kırgızlar, Orta Asya’daki en eski milletlerden biri. Yazılı bir dile sahip olmadıklarından köklerine ilişkin çalışmalar, bölgedeki diğer gruplar tarafından Kırgızlara yapılan atıflara dayanıyor. Bilinen, Kırgızların uzun asırlar boyunca birçok göçebe imparatorluğun egemenliği altına girerek onların sancağı altında aktif bir şekilde savaşmış oldukları. Bunlar; Göktürkler, Uygurlar, Moğol İmparatorluğu, Hokand Devleti, en nihayetinde Rus Çarlığı ve SSCB’dir.

Kırgızların yıldızı, egemenleri ile pek barışmaz. Mesela Rus Çarlığı’na karşı muhtelif seferler isyan girişiminde bulunur, fakat her seferinde ağır bedeller ödemek zorunda bırakılırlar. Bolşevik Devrimi ile beraber de devrimcilerin sindirmeci, baskıcı politikaları ile SSCB’ye boyun eğmek zorunda kalırlar. Gorbaçov’un 1986’da başa geçmesiyle başlayan açıklık (glasnost) ve yeniden yapılanma (perestroyka) hareketi sonucunda da bağımsız bir Cumhuriyet olarak 31 Ağustos 1991 günü bağımsızlıklarını ilân ederler.

Ancak bunun ne kadar bir bağımsızlık olduğu tartışmaya açıktır. Zira Kırgızistan jeopolitik konumundan dolayı hiçbir zaman kendi haline bırakılmaz. Öyle bir yerdeki bu ülke, özellikle ABD için iki büyük rakibinin tam ortasında. Güneyinde Çin, kuzeyinde ise Rusya var. Bu konumundan dolayı Kırgızistan’a uluslararası egemen güçler (özellikle de ABD) ilgisiz kalamazlar ve yine bundan dolayı da bu ülkeye sık sık müdahale ederler. Bu yüzden Kırgızistan’ın bağımsızlığı ancak egemenlere bağımlı olduğu oranda gerçekleşir.

Kırgızistan’ın jeopolitik önemini destekleyen başka bir özelliği de uluslararası uyuşturucu ticareti için önemli bir geçiş güzergahı üzerine bulunmasıdır. Özellikle Afganistan’da üretilen uyuşturucuların uluslararası piyasaya çıkış yollarından biridir Kırgızistan.

Jeopolitik konumunu kendi lehlerine değerlendirmek isteyen güçler, Kırgızistan üzerinde hakimiyet kavgasına girişirler. Gücü yeten kendi taleplerine hayır demeyecek olanları iktidara taşır. Olumlu cevap almadıklarında da hemen o yönetimleri alaşağı eder, söz dinleyecek birilerini iktidara getirirler. Birinin iktidara getirdiğini ise diğeri kendi adamlarını başa geçirmek için alaşağı etmeye çalışır. Ve bu şekilde Kırgızistan yakın zamanda çok sık iktidar değişikliklerine, darbelere sahne olur. Ülke güya bağımsızdır ve güya halk, kendini yönetenleri kendi seçmektedir.

Bu durum SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını kazanan bütün Demirperde ülkelerinin yaşadıklarıyla aynıdır aslında. Şöyle ki; Sovyet Bloğu’nun dağılmasından sonra dünyayı tek kutuplu hale getirmeyi düşünen ABD, eski Demirperde ülkelerine ciddi yatırımlar yapar. Kimiyle yeraltı kaynakları için, kimiyle pazarını büyütmek için, kimiyle de jeopolitik konumundan dolayı ilgilenir ve o ülkelerde etkin olmaya çalışır. Rusya’nın zayıf döneminde (Putin’e kadar) ABD ve Batı, amaçlarında başarılı da olur. Bu ülkeler hem ekonomik hem de siyasi açıdan zayıftılar, güçsüzdüler ve desteğe muhtaçtılar. Doğal olarak da dünya siyasetinde baskın rolü olan ABD`ye ve Avrupa`ya yaklaştılar.

Önce, ABD’nin desteği ile gerçekleşen renkli ve çiçekli devrimlerle SSCB yanlısı iktidarlar alaşağı edilerek, iktidarların Amerikan yanlılarının eline geçmesi sağlanır. Biz bu devrimleri, şirin gösteren renkli ve çiçekli devrimler yerine börtü böcek devrimleri demeyi daha uygun buluyoruz. Lale, turuncu devrimi yerine kan emici sivrisinek devrimi mesela… Artık herkes biliyor ki! Bir yerde börtü böcek devrimi oluyorsa orada egemen güçlerin bir parmağı, kendi adamlarını yerleştirme çabaları var.

Aynı oyun Kırgızistan’da da oynandı ve başarılı oldu.

“Bu küçük ülkeye (Kırgızistan) yapılan Amerikan müdahalesi, Gürcistan’daki Gül Devrimi ya da Ukrayna’daki Turuncu ayaklanmadan daha çok önemlidir. (burada) Yugoslavya’da Slobodan Miloseviç hükümetinin devrilmesi için örgütlenen gençlik örgütü modelini takip ederek, Batı tarafından bu ülkelerdeki “genç aktivistler”i örgütleyip finanse edecek yardımlar gönderildi.”[2]

Son yıllarda Rusya güçlenmeye başladı. Kaybettiği etkinliği arttırma ve daha önce kontrol altında tuttuğu bölgeleri tekrar kontrol altına alma çabası içine girdi. Bölgede Ermenistan, Özbekistan gibi ülkeler zaten Rusya etkisindeler. Turuncu Devrim’le Batı kulübüne yaklaşan Ukrayna son seçimlerden sonra tekrar Rus yanlılarının eline geçti. Azerbaycan, Türkmenistan, Tacikistan, Kazakistan, Kırgızistan gibi ülkeler hem Batı’yı, hem Rusya’yı gönülleme derdinde idiler. Her iki kesimle de iyi geçinmeye çalışıyorlardı. Ancak Rusya’nın Gürcistan’la savaşı içlerinde derin bir Rus korkusu bulunan bu eski Sovyet ülkelerini tedirgin etti. Rusya’ya karşı daha itinalı yaklaşmaya başladılar.

Yaklaşık 5 yıl önce, Rus yanlısı “Akayev” bugünküne benzer bir iç karışıklıkla devrilmiş yerine “Bakıyev” getirilmişti. Amerika’nın, Afganistan’a asker ve teçhizat sevkıyatında kullanacağı sorunsuz üslere ihtiyacı vardı ve bunun için Kırgızistan çok uygundu. Fakat mevcut yönetim (Akavey), Rusya yanlısı duruşu ile sorun olabilirdi. Bu nedenle ABD, Kırgızistan’da küçük bir operasyonla, az sayıdaki muhalif gurubu organize ederek, devrim yaptı ve “Asker Akayev”i devirerek “Bakıyev”i iktidara getirdi. Aslında “Bakıyev” de bütünüyle Batı yanlısı bir politika izlemiyor, Rusya ve Çin’le de iyi geçinmeye çalışıyordu. Fakat ABD’ye de her istediğini veriyordu.[3]

ABD`nin Kırgızistan`da yeni üsler açma girişimi bu ülkeyi yeniden bir güç savaşı alanına çevirdi. ABD tekliflerine yeşil ışık yakan Bakıyev’e karşı, eski mevzilerini hızla yeniden kazanan Rusya harekete geçti. Yine çok basit bir operasyonla yönetim devrildi ve yerine bu defa Rusya yanlısı (şu anda öyle görünüyor?) bir yönetim geçti. Bir futbol müsabakasındaki top gibi, basitçe ve küçük müdahalelerle iktidar el değiştiriyor. Bir o tarafa geçiyor bir bu tarafa. Çoğu kere topu nasıl kaptırdıklarını, efendilerine karşı ne suç işlediklerini bile fark etmiyor kaybedenler.

Bu ülkeler ne kadar da birbirine benziyor. Halka dayanmayan, bir siyasi gelenekten ve kişilikten yoksun yönetimler… gücünü halktan değil de egemenlerden alan ve onlarla ilişkiyi daha çok önemseyen, egemenlerin adamı olmayı tercih eden yöneticiler… iktidarı bir hizmet, bir sorumluluk olarak değil bir fırsat olarak gören ve bundan dolayı da rüşvetin, adam kayırmanın, yolsuzluğun önünü alamayan idareciler… bu ülkelerde bir şekilde iktidar oldular. Egemen güçler de menfaatleri için oralara kendi adamlarını yerleştirmeye çalıştılar. Güç tek olsa sorun olmazdı belki. Ama dünya, güç sahipleri arasında gücün hayır için değil, hak ve adalet için değil egemenlik ve çıkar için kullanıldığı bir savaşa sahne oluyor. Kırgızistan gibi ülkeler de büyük sahnenin küçük parçalarını oluşturuyor.

* * *

Kırgızistan’ın sosyal yapısı Bolşevik Devrimi’ni gerçekleştirenlerin izledikleri politikalarla şekillendi.[4] Sosyalist devrimi gerçekleştirenler devrimlerin önünde etnik kimlik engel olmasın diye insanların yerlerini değiştirmeyi bir politika haline getirmiş, doğudakileri batıya, güneydekileri kuzeye sürgüne göndermiştiler. Böylece hem insanların bir araya gelerek bir güç oluşturmalarını engellediler hem de etnik çatışmalara uygun zeminler, sorun olma potansiyeli taşıyan bölgeler oluşturdular.

Klasik bir taktik. Bütünü parçalara ayır, her parçanın kendini önemsemesini sağla, parçaları birbirine karşı kışkırt, zaman zaman fitili ateşle ki düşmanlık bilensin, taraflar birbirlerini hep bir tehdit olarak görsün ve ona karşı konumlansın. Ve böylece her an sorun çıkma potansiyeli taşıyan “sorunlu bölgeler” oluşsun.

Etnik kimlik bu tarz bir kullanıma her zaman uygun bir materyal olmuştur. Özellikle 20. yüzyılda yükseltilen milliyetçilik dalgası ile dünya haritası yeniden şekillenir ve daha önce olmayan sorunlar ve sorunlu bölgeler oluşur. Bağımsızlıklarını kazanan ya da bağımsızlıkları hediye edilen ülkelerin sınırları da bu sorunlara gebe olacak şekilde çizilir. Sınırların çizilmesi ile ilgili şu anekdot ne kadar da çok şey anlatmaktadır.

“O tarihe kadar var olmayan iki ülkenin, Ürdün ile Suudi Arabistan’ın, sınırlarını belirlemede hiçbir sorun yaşamaz Churchill; eline bir cetvel alır ve harita üzerinde sınırları dosdoğru bir çizgiyle belirler. Suudi Arabistan tarafında genişçe bir kavisli bölge kalmıştır cetvelle çizilen haritada; kendisine ‘Bu ne?’ diye soranlara, Churchill, ‘O sırada yediğim yemeğin rehaveti üstüme çökmüştü, birden bir hıçkırık nöbeti tuttu, düz olsun derken çizgi hafif yamuldu’ cevabını verir. O gün bugündür Ürdün’le Suudi Arabistan arasındaki sınırın o çarpık kısmına ‘Churchill’in hıçkırığı’ (Churchill’s hiccup) deniliyor.

…İngilizler, Fransızlar, Ruslar ve bir dereceye kadar İtalyanlar 1920’lerde haritaları yeniden çizerken Kürtlerin dört ayrı ülkeye dağılmasını da sağlama aldılar. Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta, İran’da Kürtler var ve bulundukları her ülke bu yüzden ciddi sıkıntılar yaşadı, yaşamaya devam ediyor.”[5]

Bir grup insan milliyetinden dolayı kendini seçkin ve üstün görürken kendi ırkından, renginden olmayanlara ikinci sınıf insan muamelesini uygun görür.  Birileri tarafından nasıl çizildiği ve neden öyle olduğunun bilinmediği sınırlar kutsallaştırılır. Bunun neticesi de gerginleşen ilişkiler, her an patlamaya hazır taraflar, sürüp giden çatışmalar ve kan davasına dönen kavgalardır. Aynı oyun din ve inanç farklılığı merkezinde tekrarlanmaya çalışıldığı gibi aynı dine inananlar arasında mezhep çatışması şeklinde, aynı mezhebe tabi olanlar arasında grup ve cemaat merkezinde tekrarlanır durur. Ve hatta bu tür farklılıkların olmadığı durumlarda suni farklılıklar oluşturulur.[6] Tek amaç tarafları birbirine düşürerek zayıflatmak, ilgi ve alakalarını, düşmanlıklarını birbirlerine yönelterek kendilerinden uzaklaştırmak ve en nihayetinde menfaatin gerçekleşmesini sağlamaktır.

Bu açıdan dünyanın dört bir tarafı kaynayan kazan gibi fokur fokur. İşte Irak, işte Afganistan, işte koca bir kıta Afrika, oynanan oyun hep aynı, bu oyundan zarar görenler de çıkar sağlayanlar da hep aynı. Irak’da Şiiler ve Sünniler birbiri ile çatışırken/çatıştırılırken ABD orada istediğini elde etme imkanı buluyor. Filistin’de, Hamas ve El Fetih kavgası Filistin’e değil İsrail’e hizmet ediyor. Suni sınırlarla, etnik ve mezhebi fitne ile kamplara ayrılarak birbirinden uzaklaşan ümmet, emperyalizm için kolay lokma haline geliyor, İslam coğrafyası yangın yerine dönerken insanlar hala kavimlerinin, mezheplerinin, cemaat ve gruplarının, birilerinin cetvelle çizdiği sınırların davasını güdüyor.

Kırgızistan’da bu oyuna uygun zemine sahip. Her an karıştırılmaya müsait, provokasyonlara açık bir yapı taşıyor. Özbekler var, sayıca az ama özellikle temel geçimin tarımla olduğu bir coğrafyada en verimli yerlere yerleştirilmişler. Kırgızlar kendilerini ülkenin asıl sahipleri görüyor, ama ülkenin en fakir kesimini oluşturuyorlar. Üstelik yaşadıkları bölgeler de dağlık ve tarıma hiç de elverişli değil. Geçim kaynakları sınırlı. Ne petrolü ne de gazı var. Öyle olunca da verimli topraklar büyük önem taşıyor.

İşte bu zeminde iktidar kavgası bir süre sonra Kırgızlar ve Özbekler arasında etnik çatışmalara dönüştü ve az olan Özbekler göçe zorlandı. 2010 Haziran’ında gerçekleşen çatışmalarda resmi kayıtlara göre 200 kişi öldü. Gayri resmi kayıtlara göre ise bu rakam 1500’den 3000’e kadar çıkmakta.[7] Ölenlerin haricinde şehirde birçok ev, mağaza yağmalandı, harabeye döndü.

İSLAM’IN DURUMU                                       

Aslında Kırgızistan’da yaygın olan din (% 70 Müslüman), insanların, farklı inançlara da sahip olsalar, farklı etnik kimlikler de taşısalar birlikte huzur ve barış içinde yaşamalarını temin edecek bir din; yani selam ve barış anlamına gelen İslam’dır. O, insanları tek tipleştirme yerine farklılıklarını kabul eden, farklılıklarına saygı duyan ve farklılıklarını zenginlik olarak değerlendiren bir anlayışla etnik kimlik taassubundan, din, mezhep ve grup taassubundan kurtarır.

“Arabın aceme, siyahın beyaza, bir üstünlüğü yoktur.

Doğrular bir kişi, grup, cemaat ya da mezhebin tekelinde değildir.

Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.

Dinde bir dayatma ve zorlama söz konusu olamaz.” prensipleri bu anlayışı destekler ve birlikte yaşamak için gerekli zemini oluşturur.

Ancak dünyanın birçok coğrafyasında Müslümanlar sahip oldukları değerin farkında değiller. Çoğu canını bile feda etmeye hazır olduğu dinini bilmiyor, öğrenmeye de çalışmıyor. Bilmeyince de İslam onları taassuplarından kurtaramıyor, üzerlerinde oynanan emperyal oyunlara karşı koyacak basirete kavuşturamıyor.

Kırgızlar da kendi dinlerini bilmemenin sıkıntılarını yaşıyorlar. İslam ile mutasavvıfların gerçekleştirdiği tebliğ faaliyetleri ile tanışan ve benimseyen bu insanlar, yıllarca dinlerinden koparılma uğraşlarına rağmen büyük bir özveri ile dinleri ile bağlarını korumaya çalıştılar.[8] Bağımsızlıktan sonra dine yönelim arttı. Bir yandan devlet, dini öğretmek için din adamları yetiştiren okullar açarken, Nur Cemaati’nin okul açmasına yol verirken, bir yandan da Hizbu’t-Tahrir, Taza Din (temiz din) hareketi gibi İslami hareketler gelişmeye başladı. Ancak bunlar toplumun İslam’la ilişkisini istenen noktalara ulaştırmayı henüz sağlayamadı. Öyle ki bugün birçok Kırgız için Kırgız olmakla Müslüman olmak özdeş kabul edilmektedir.[9]

Kırgızistan’da İslam anlayışının gelişmemesi için yapılan ciddi çalışmaların varlığına da işaret etmek gerekir. Özellikle ABD radikal olarak nitelenen İslam anlayışına karşı kendi anlayışını dikte etme çabası içindedir. (radikal İslam’a karşı ılımlı İslam) “Radikal İslâm’ı Engelleme konularında kurslar düzenleyerek… Müslümanların ABD’deki yaşamlarını örnek gösteren Rusça ve Kırgızca broşürler dağıtarak… belgesel nitelikli TV yayınları yaparak/yayınlatarak… sürekli bir kampanya yürütülmekte. Bir yandan da misyonerlik çalışmalarının önü açılmakta ve özellikle henüz İslam’la ilişkisi duygusallıktan öte gitmeyen gençler yoğun bir şekilde bu faaliyetlerin muhatabı olmaktadırlar. Bütün bunlar iktidarın izin ve desteği ile yürütülmektedir. Kırgız yöneticiler Amerika ile aynı yerde durmaktadırlar. Nitekim Kırgızistan Devlet Başkan Yardımcısı Ç. Arabayev, 1996 yılında dinî kurumlar hakkında çıkartılacak olan kanunun hazırlık görüşmeleri esnasında, ülkede radikal hareketler gibi zararlı akımların önlenebilmesi amacıyla “bütün dinler Allah der, kötü yöne gitmemeyi önerir” ilkesini hareket noktası olarak aldıklarını ve Hıristiyan ve Buda misyonerlerinin faaliyetlerini Müslüman fundamentalizmine karşı bir denge unsuru olarak gördüklerini belirtmiştir.”[10]

Netice de İslam henüz Kırgızistan’da sorun çözecek bir konumda değil. Şüphesiz bu da İslam’dan değil, insanlardan kaynaklanıyor. Ve ne yazık ki, bu durum onların kolayca kullanılmasına, provoke edilmesine, üzerlerinde oyunlar oynanmasına imkan veriyor.

SONUÇ

Güç sahipleri daha kolay yutmak için böl ve yut taktiğini sürekli kullanır.

Bu maksatla kullanılacak malzeme yeterince mevcuttur. Irk, renk, dil, coğrafya gibi doğal farklılıkların yanında ideoloji, din, mezhep gibi tercihe dayalı farklılıklar da kolayca bir malzeme haline gelebilmektedir. Millet herkes için değerli, ülke sınırları herkes için kutsal, tercih edilen görüş, din, mezhep herkes için en doğru öyle ki bütün doğrular onlara ait olunca güç sahipleri için istenen uygun zemin oluşmuş demektir. Geriye olayları provoke edecek, tahrik edecek, kışkırtacak tetikçi bulmak kalmaktadır ki, güç her zaman kendisine hizmet edecek taşeronlar bulur. Bu bazen bir lider, bazen bir parti, bir cemaat, bir grup ya da bir örgüt olur. Bazen kalem sahipleri bazen de silah sahipleri, bazen de en güçlü hatipler olur.

Fakat bütün bunların olması için ön şartın, halkın/insanların düşünüş biçimleri olduğu unutulmamalıdır.

Millet yerine insan konulabilse yani insan, insan olması sebebi ile değerli kabul edilse,

Irk, renk kaynaklı üstünlüğün yerini insanın eşitliği alsa,

Farklılıklar üstünlük vesilesi değil de zenginlik olarak kabul edilse,

Ve cetvelle çizilen, hıçkırıkla şekillenen sınırlar tabu olmaktan çıkarılıp hiçbir sınırın insan hayatından daha değerli olmadığı kabul edilse,

Birleşmek ve ayrılmakta, dost ve düşmanlıkta hak ve adalet öne çıksa…

Ve en önemlisi İslam’la yeniden tanışılsa, bireysel ve toplumsal hayat için ortaya koyduğu değerler anlaşılsa,

İslam için ölmeye talip olanlar onu anlamaya da talip olsalar,

Yeni bir dünyaya uyanmak hiç de güç olmayacaktır.

 

– BİTTİ –

 

[1]  http://tt.baskent.edu.tr/turkmitolojisi/manas1.htm,23.06.2010

[2]  Rozoff, Rick, Kırgızistan ve Orta Asya İçin Savaş, Turque Diplomatique Gazetesi, Sayı 17, 15 Haziran – 15 Temmuz 2010, S.40

[3]  Amerika’nın kazandığı ayrıcalığın sonuçlarından sadece bir kısmını Taza Din Hareketi Lideri Cumay Suyunaliyev şöyle örneklendiriyor. “Bir seferinde arabayla Kırgız kadınlarına çarptılar. Başka bir seferde de bir şoförümüzü vurdular. Bunlar gibi birçok olay yaşandı. Fakat bütün bunlara rağmen Amerikan askerleri hiçbir cezaya çarptırılmadı.” http://www.timeturk.com/haberdetay.asp?Newsid=117583&Categoryid=12%20target=

[4]  Kırgızların nüfusunun %52’si Kırgızlardan, %18’si Ruslardan, %13’ü Özbeklerden oluşmaktadır. Nüfusunun geri kalanı ise Ukraynalı, Almanyalıdır. Ülkenin %70’i Müslüman, %20’si Ortodoks’tur.

[5]  Kıvanç, Taha, Hıçkırıklarla Çizilen Sınırlar, Yeni Şafak Gazetesi, 26.06.2010

[6]  Ruanda’da olduğu gibi. Ruanda’da egemen güçler insanları ayrıştıracak bir unsur bulamadıkları için suni bir ayrıştırma yaratmışlardır. Daha önce hiç yokken birden bire ülke halkı Batılı işgalcileri vasıtası ile “Tutsi ve Hutu” olarak iki gruba ayrılmıştır. Ayrışma kriterleri de dikkate şayandır. Yüz şekilleri (güzellik)… beden yapısı, güçlü ve zayıf, sağlam ve sakat, iri ve ince olmaları (fizik)… ikamet ettiği yer (kıyıda oturanlar ve oturmayanlar) mal varlığı, sahip olduğu hayvan sayısı vb… 1994 yılında Tutsiler ve Hutuler karşı karşıya gelir ve neticede bir milyona yakın insan katledilir.

[7]  http://www.runewsweek.ru/globus/34772/, 12.07.2010

[8]  1990’lı yıllardan önce Sovyet okullarında eğitim görmüş birçok kişinin verdiği bilgiye göre, eğitimleri sırasında öğrencilere sabahleyin oruçlu olup olmadıkları sorulur, oruçlu olanlara su içirtilerek oruçları bozdurtulurdu. Hatta bazı yerlerde, öğlenleri okulun kapısı önüne dikilen öğretmen, öğrencilere bir parça ekmek vererek, onları oruçlarını bozmaya zorlardı. Yemeyenler ve oruçlu olduğu tespit edilenler cezalandırılırdı.  Bütün bu baskılara rağmen oruç tutan halk, gizli olarak evlerde, kendi aralarında teravih namazı kılardı… Sovyetler Birliği ders programlarına, inançsızlığı ve ateizmi propaganda eden konular/dersler koymaya başlayınca babalarımız ve dedelerimiz, her akşam bizi önüne oturtup “Yavrum sizlere okulda Allah’ı inkâr etmeyi öğretiyorlar. Haydi, bir kelime-i tevhid veya kelime-i şehadet getirterek imanımızı yenileyelim” diyerek bize, tecdid-i iman yaptırırlardı. Böylece genç neslin İslâm’dan uzaklaşması ve Müslüman kimliğini kaybetmesinin önüne geçilmeye çalışılırdı… http://www.hbvdergisi.gazi.edu.tr/ui/dergiler/42-137-164.pdf

[9]  http://kutuphane.uludag.edu.tr/PDF/ilh/2008-17(2)/M10.pdf

[10] http://kutuphane.uludag.edu.tr/PDF/ilh/2008-17(2)/M10.pdf

Check Also

İslam’a Göre Din-Devlet İlişkisi / Nuri YILMAZ

Din-devlet ilişkisini sağlıklı bir şekilde kurabilmek için çözüm bulması gereken ilk problem, “Din nedir?” sorusuna ...

İslami Camiada “Din-Devlet” Tartışmaları / Hamdi Tayfur

“Din ve devlet” başlığı altında çıkarttığımız yaz–2010 sayısının ardından İslami camiada bu konuda muhtelif tartışmalar ...

İslam Devletine Kim İhtiyaç Duyuyor? / Dr. Abdulvahhab el-Efendi

İslami Yorum için Çeviren: Fatih Peyma   Bu yazı el-Efendi’nin Türkçeye “Nasıl Bir devlet?” ismiyle ...