Kur’an Metnini Anlama Yöntemi Olarak Hermenötik / Muhammed Müctehid Şebusteri

Print Friendly, PDF & Email

Abuzer Dişkaya: Bismillahirrahmanirrahim… Esselamunaleyküm…

Hepiniz hoş geldiniz. Asıl konumuza geçmeden önce, ben Muhammed Müctehit Şebusteri’yi birkaç cümleyle size tanıtayım.

Müctehid Şebusteri, 1937 yılında İran’ın Azerbaycan eyaletinin Şebüster şehrinde dünyaya geldi. Meşhur Mahmud Şebusteri’nin hemşehrisi yani… Yaklaşık 18 yıl İran’daki dini ilimler havzasında eğitim gördükten sonra Şehid Beheşti’nin davetiyle Almanya’ya gidiyor. Orada Hamburg İslam Merkezi’nin başkanlığını yapıyor çok uzun yıllar… Bu sürede tabii Batı düşüncesini bütün boyutlarıyla tanıma fırsatı buluyor. Devrim sürecinde İran’a geri dönüyor. Devrimden sonraki ilk mecliste milletvekili olarak bulunuyor. Ancak daha sonra devrimin asıl kadrolarıyla fikir ayrılığına düştüğü, siyasi gelişmeleri tasvip etmediği ve İran’daki demokrasi ve özgürlük ortamının giderek yok olmaya başladığını gördüğü için kenara çekilip muhalifleşiyor. Daha sonra kendisini, daha çok İran’da resmi dini söylem haline gelmiş dini düşünceyi eleştirmeye adıyor ve bu yönde bazı temel kitaplar yazıyor. Yine bu resmi düşüncedeki mutlaklık iddialarını aşabilmek için özellikle hermenötik yöntemden istifade ederek klasik İslam düşüncesini, özellikle de siyaset fıkhını, siyaset düşüncesini eleştirmeye başlıyor. Bunun için, yaklaşık 20-25 yıl önce “Hermenötik Kur’an ve Sünnet” diye bir kitap yazıyor. Bu kitap, alanında İran’da yazılmış ilk kitap. Doğal olarak çok fazla gürültü koparıyor. Kabul eden reddeden birçok insan var bu kitabı. Onlarca, belki yüzlerce reddiye yazılıyor bu kitaba. Bu kitabı hala tercüme ediyoruz bu arada, inşallah yakında Mana Yayınları’ndan çıkacak. Daha sonra, bu kitaptaki düşünceleri daha iyi açıklayabilmek için özellikle de gelen eleştirilere daha iyi cevap verebilmek için “Resmi Dini Söylemin Eleştirisi” kitabını yazıyor. Sonra da “İman ve Özgürlük” kitabını yazıyor. Yani bunlar hep aynı kaygılarla yazılan kitaplar. Daha sonra yazılan bu kitaplar ilk kitabın şerhi maiyetinde. “Resmi Dini Söylemin Eleştirisi” ile “İman ve Özgürlük” kitabı Mana Yayınları’ndan çıktı, inşallah diğer eserlerini de tercüme edeceğiz. Son kitabı da insan merkezli bir dini düşünce üzerine münazaraları içeriyor. Genel olarak Muhammed Müctehid Şebusteri böyle bir insan. İnşallah birazdan modern Kur’an hermenötiğine doğru bir konferans dinleyeceksiniz. Yaklaşık 45 dakika, inşallah kendileri konuşacak ben de tercümeyle sizlere hizmet etmeye çalışacağım. Ondan sonra da soru-cevap şeklinde devam edeceğiz inşallah. Teşekkürler.

Şebusteri: Ders saatini bize ayırdığınız için size teşekkür ediyorum. Burada vaktimiz sınırlı olduğu için 12 maddede özetlediğim konuları size genel olarak açıklayayım ki, Kur’an hermenötiğinden ne kastettiğimiz iyice anlaşılsın.

Kur’an hermenötiğinin anlamı, şu ana kadar Müslümanlar arasında yaygın bulunan tefsir yöntemi ve ilmi değildir. Kur’an hermenötiği, Kur’an’a yönelik yeni bir anlama teşebbüsü ve çabasıdır. İnşallah bunun ne anlama geldiğini şimdi açıklayacağız.

Kur’an’a yönelik böyle yeni bir yaklaşım içerisinde bulunup bulunmayacağımız meselesi başka bir konu. Ben burada sadece, size bu yeni yaklaşımın ne ve nasıl olduğunu anlatacağım. Doğal olarak bu yaklaşımı kabul edenler gibi reddedenler de var. Maalesef Kur’an’a getirilen bu yeni yaklaşımları reddeden insanların çoğu iyice düşünmeden bu yönteme karşı çıkıyorlar, yani bu yöntemin ve imkanlarının ne olduğunu bilmeden ona karşı çıkıyorlar. Bu yeni yöntemi birkaç başlıkta size açıklayayım.

Birinci nokta şu ki, bu dini metinlerin anlaşılması yani kutsal metinlerin anlaşılması, bu yeni modern hermenötik ortaya çıkmadan önce, formel (biçimsel) bir yaklaşımdı. Din alimlerinden herhangi biri, mesela bu dini metni “şu şekilde” anlayın, başka bir şekilde anlamayın diyordu. Onlar önce bazı kurallar ortaya koyuyorlardı sonra da diyorlardı ki, metni yani Kur’an’ı bu kurallara göre anlayın başka kurallara göre anlamayın. Bu, benim formel ve biçimsel olarak adlandırdığım anlama biçimidir, tefsir biçimidir. Ben bu yaklaşımın formel yani bir metni nasıl anlaşılması gerektiği konusunda muhataba emir vermek, bazı kurallar belirleyerek onun bir metni nasıl anlaması gerektiğine karar vermek ve bunun ne anlama geldiğini göstermek için iki örnek vereceğim.

Ehl-i Hadis ve Mutezile’nin yaklaşımlarını örnek olarak vereceğim. Şu şekilde anlayın ama başka şekilde anlamayın manasına gelen formel yaklaşım… Bu, mesela şundan farklıdır ki biz önce gelenin, “anlama”nın ne olduğuna dair ortaya felsefi bir teori koyalım ve ondan sonra metni anlamaya çalışalım. Bu da farklı bir şeydir. “Anlama” eyleminin ne olduğu… Çünkü anlamak, insanın meydana getirdiği bir ameldir, bir eylemdir. Mesela “Bilmek nedir?” konusunda nasıl ki felsefi tartışmalar ve araştırmalar yapılıyorsa, “anlama”nın ne demek olduğuna yönelik de felsefi araştırmalar, tartışmalar başlamıştır. Çünkü mesela, ben size bir şeyler söylüyorum sonra size sorsam ki “Beni anladınız mı?” ve evet siz “anladım” derseniz işte burada bu “anlama”, kendi başına incelenmesi gereken bir olgudur. Ya da birisinin bir kitabı okuyup ondan sonra, “ben bu kitabı anladım” ya da “anlamadım”, ya da “bu kitabı anlamak çok zordur” demesi gibi artık günümüzde bu “anlama”nın kendisi üzerine felsefi ve akli incelemeler ve tartışmalar yapılır.

“Anlamak” artık okuyan ve okunan şeyden bağımsız bir olgu olarak ele alınıp incelenir. Bizim klasik alimlerimiz bize önce bazı kurallar söylüyorlardı, sonra bu kurallara göre bu metni anlayın diyorlardı; ama “anlama”nın kendi başına ne anlama geldiği üzerine herhangi bir bahis, tartışma yapmıyorlardı. Bu konu günümüzde de henüz Müslümanlar arasında ciddi bir şekilde ele alınmıyor. Herkes diyor ki, işte falanca şeyi şöyle anlıyorum, öteki de diyor ki “ben de böyle anlıyorum”, bir sürü ihtilaf, anlaşmazlık meydana çıkıyor, ama hiç kimse ortaya çıkıp bu “anlama”nın kendisi nedir diye bir bahis, bir tartışma yapmıyor.

Bu konuyla ilgili iki örnek vereceğim. Muhtemelen hepinizin zihninde Malik bin Enes’e “Allah arşa istiva etti” ne anlama geldiği sorulduğunda ne cevap verdiğini muhtemelen hepiniz biliyorsunuzdur. Malik bin Enes’in cevabı şuydu: “İstivanın ne anlama geldiği açık, malum ama keyfiyeti meçhuldür ve iman etmek farzdır, vaciptir. Onun ne anlama geldiğini sormak, keyfiyetini sormak bidattır.” Cümleyi muhtemelen okudunuz. Malik bin Enes verdiği bu cevapta ne demek istiyor? Malik bin Enes keyfiyetini sormanın bidat olduğunu söylemesiyle aslında bunlarla ilgili hiç soru sorulmaması gerektiğini söylemiş oluyor. Onun bu sözünün anlamı şu ki, bize bir emir veriyor yani formel bir şey söylüyor, bir yol gösteriyor ki bize bu konularda soru sormayın. “O Rahman arşa istiva etti” kelimelerinden zahiri anlaşıldığı kadarıyla, o kadarıyla yetinmemiz gerektiğini söylüyor, yani bunların sözlük anlamıyla yetinmemiz gerektiğini söylemiş oluyor. O, bizim bu metinden ne anlayabileceğimiz yönünde bir araştırma yapmamıza ya da bir tartışma yapmamıza ya da bir soru sormamıza izin vermiyor. O, bizim bu kelimeleri sözlük anlamının ötesine geçip onlara yeni bir anlam yükleyip tefsir etmemize izin vermiyor.

Mutezile tefsirinin de Kur’an’ı okumasında böyle formel bir okuyuş olduğunu söylediğimde şunu kastediyorum; sizin de bildiğiniz gibi Mutezile, Kur’an’daki müteşabih ayetleri kendilerinin kabul ettiği akli temellere göre anlıyorlardı, tefsir ediyorlardı. Bu yüzden de onlar arasında akli, mecazi tefsir anlayışı ortaya çıktı. Mutezile’nin tefsir yöntemiyle ilgili yazdığı kitapta yani “Kur’an’ın Akli Yorumlanması” tefsir kitabında bunu geniş bir şekilde, ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Mutezile diyordu ki, biz aklımızla Tanrı’nın/Allah’ın cisim olmadığını anladığımız için, bundan dolayı da “işte Rahman arşa istiva etti” ayetinin mecazi bir anlamı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bundan dolayı da şöyle demişler; yani bu ayette Allah’ın evrenin her yerine hakim olması, kudretiyle gücüyle hakim olması. Dikkat edin ki Mutezile de burada bize bir nevi emir veriyor, destur veriyor, formel bir kalıp ortaya koyuyor. Bize diyor ki, bu metni şu şekilde anlayın başka şekilde anlamayın. Onlar diyor ki, bizim akli ilkeler olarak ortaya koyduğumuz şeylere göre metni anlayın, bunun dışında bir “anlama” Mutezile’ye göre caiz değil. Bu şundan farklıdır ki, bir kişi bu metnin kendisi dışından akli ya da formel başka bir şeyi kabul etmeden önce, metnin kendisinden somut varlığından ne anlaşılıyor diye metne yaklaşmasından farklı bir şeydir, bu Mutezile’nin yaptığı. Çünkü öncesinde belirlenmiş bazı ilkeler var.

Dini metinlerin bu şekilde formel anlaşılması sadece İslam dünyasına has bir durum değil. Hristiyan dünyasında da dini metinler o dönemde bu şekilde anlaşılıyor. Yaklaşık olarak 300 yıl önce bazı filozoflar bir metni anlamanın ne olduğuna dair sorular sormaya başladılar, yani böyle sorular zihinlerine geldi, akıllarına geldi. Bunlar aslında şunu demek istiyorlardı ki, birisi bir kitabı okuyup ben bu kitabı anladım dediğinde, buradaki “anladım”dan ne kastedildiği ya da “anlamadım” dediğinde ne anlamadığı kastediliyor? Böyle bir insan ben bu kitabı okudum ve bu kitabı anladım dediğinde kitaptaki kelimelerin sözlük anlamını mı anladığını kastediyor? Yoksa şunu mu demek istiyor: Kelimeler aracılığıyla bana ulaştırılmak istenen mesajı mı anladım demek istiyor? Kelimelerin sözlük anlamını değil de bu sözlük anlamları aracılığıyla ona ulaştırılmak istenen mesajı mı ya da mesajları mı anlamak istedim demek istiyor? Hepimiz işte kendimize sorarsak, akıllarımıza, zihinlerimize bakarsak bu, biz işte “bir metni anladık” dediğimizde kastettiğimiz şey kelimelerin sözlük anlamı değildir. Yani bir papağanın “ben susadım bana su verin” demesi mümkündür. Bu kelimelerin lafzi olarak ne anlama geldiği açıktır. Ama buna rağmen biz papağanın ne söylediğini anladığımızı iddia edebilir miyiz? Böyle bir iddiada bulunamayız. Eğer dikkat ederseniz böyle olduğunu görürsünüz. Kelimelerin, oradaki lafızların ne olduğu gayet açık olduğu halde böyle bir iddiada bulunamayız.

Bu örneklerin basit olduğunun farkındayım, ama sizin daha iyi anlamanızı sağlamak için bununla da sadece “anlama”nın, cümleyi meydana getiren kelimelerin lafzi anlamını bilmekten başka bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Şimdi yaklaşık 300 yıl önce başlayan bir süreçte, işte bazı filozoflar bir metni anlamanın ya da insanların birbirini anlamanın ne anlama geldiği üzerine felsefi bahisler yapmaya başlamışlar. İşte böyle bir şeye yani anlamın kendi başına felsefi olarak ele alınmaya başlandığı günden bu yana, hermenötik dediğimiz şey ortaya çıktı. Modern hermenötik…

Modern hermenötiğin konusu şudur: Önümüzde bulunan bir metin olduğunu varsayalım. Bu metni anlayabilmek için, o “anlama”dan önce felsefi bir teoriye sahip olmanız gerekir. Modern hermenötiğin konusu budur. Siz sevgili öğrencilere şunu tavsiye ediyorum; “anlama”nın bir cümleyi meydana getiren kelimelere lafzi anlamın anlamanın onu bilmek olmadığı üzerinde iyice düşünmenizi tavsiye ediyorum. Bir cümlenin kelimelerinin sözlük anlamını veya gramer özelliklerini bilmek anlam bilimle ilgili bir şeydir, semantikle ilgili bir şeydir, hermenötikle ilgili değildir. Ona bizde delalet deniliyor. Oysa modern hermenötikte kendisinden anlaşılması istenen şey, semantik kurallarla ya da semantik şeylerle bize verilen mesajın ne olduğunu anlamak. Aslında biz iki farklı anlamaya sahibiz. Birincisi, bu sözü söyleyenini kastettiği şey, o kelimelerle o cümlelerle anlatmak istediği şey ki, bu cümlenin sözlük anlamıdır. Yani bir cümlede anlaşılan biri vardır. Biz cümleyi söyleyen kişinin ne dediğini anlamak istiyoruz, o cümleyle bize hangi mesajı vermek istediğini anlamak istiyoruz. Bazen biz bunu “anlamın ne anlama geldiğini anlamak istiyoruz” diye adlandırıyoruz, tabir ediyoruz.

Biz İran’da da böyle bir sorunla karşı karşıyayız. Orada da bu tür bahisleri açtığımızda bize diyorlar ki, “Biz bu cümlelerin ne anlama geldiğini anlıyoruz zaten, ne diyorsunuz siz?” Onlar cümlelerin sözlük anlamını anladıklarına dikkat etmiyorlar. Biz zaten bundan bahsetmiyoruz, onu zaten hepimiz anlıyoruz.

Modern hermenötikte bahsedilen konu, semantik düzeyde anladığımız şeyin “nedendir, nasıldır, niçindir?” gibi soruları sormak… Yani o anlaşılan şeyin bütün boyutlarıyla incelenmesi, ele alınması, bu lafzi anlamların hangi diğer anlamlarla birlikte olduğunu ortaya koymak; bu cümlenin sözlük anlamı nasıl meydana gelmiş, nasıl şekillenmiş, bu sözlük anlamlarının tarihsel zeminleri, tarihi zeminleri, hangi şartlarda söylendiği; öyle bir söz nasıl tefsir edilebilir, ona daha derin bir anlam ve içerik nasıl kazandırılabilir, söylenen bu şeyin eksik ve fazlaları yani bunun kritize edilmesi, eleştirilmesi, anlamın hermenötik olarak incelenmesi gibi bu tür konularla, meselelerle uğraşır. Yoksa kelimelerinin sözlük anlamıyla ne anlaşıldığıyla ilgilenmiyorum.

Bu noktayı iyice açıklığa kavuşturduktan sonra örneklerini verdiğim ne Ehl-i Hadis’in ne Mutezile’nin yönteminin bu konularla ilgilenmediği, tartışmadığı iyice ortaya çıkıyor. Böyle bir felsefi soru çıktıktan sonra filozoflar buna farklı cevaplar verdiler. Anlamanın ne olduğuyla ilgili farklı cevaplar verdiler. Yaklaşık 200 yıl önce yaşamış Alman filozofun dediğine göre, bir metnin ne anlama geldiğini anlayabilmek için hem o sözün söylendiği dilin özelliklerine dikkat etmeniz gerekir hem de o sözü söyleyen kişinin zihnine nüfuz edebilip onun hangi tür düşüncelere sahip olduğuna vakıf olmanız lazım, ancak bu şekilde metnin ne anlama geldiğini anlayabiliriz. Yani siz, o kişinin zihnine girmeden onun ne kastettiğini anlayamazsınız. Sizin bir metni anlayabilmeniz için müellifin yaşamına nüfuz edebilmeniz gerekir, yani sadece zihnine girip ne düşündüğünü bilmeniz değil aynı zamanda yaşamına da dikkat etmeniz, bilmeniz, nüfuz etmeniz gerekir.

Daha sonra Heidegger geldi ve aslında anlamak insanın varlığının anlaşılmasıdır, vücudun varlığının anlaşılmasıdır. Heidegger’e göre insanlar bir metni anladığında aslında kendilerini anlamış oluyor. Heidegger bu tartışmalarda gelinen son noktayı temsil ediyor, ona göre her asrın her çağın insanları içsel bir ufuk içerisinde yaşıyorlar. Bu ufuk onların kendilerini ve aleme dair tecrübelerinin bir toplamı. Buna göre bir okuyucunun bir metni anlayabilmesi, ancak okuyucunun içinde yaşadığı ufukla o metni meydana getiren kişinin ufkuyla, iki ufkun birbiriyle temas ettiği anda ancak bir metin anlaşılabilir.

Bu tür tartışmalara dikkat ettiğinizde, modern Kur’an hermenötiği dediğimizde şunu kastediyoruz: Birinci derecede şöyle bir anlamı var ki Kur’an’ın metnini formel olarak anlayacağımızı kastetmeyelim. Yani şu şekilde düşünmemektir modern Kur’an hermenötiğinden bahsetmek; Ehl-i Hadis, Mutezile ya da filozoflar ya da arifler bize Kur’an’ı şu şekilde anlayın diye formel kurallar belirlememişlerdir. Şu şekilde ki, Gazali Kur’an’ı işte “şu şekilde anlayın ya da işte falanca müfessir tefsirin girişinde işte “Kur’an’ı şu şekilde anlayın” gibi artık bunlara dikkat etmeyeceğiz, göz önünde bulundurmayacağız.

Şöyle düşünüyorum: Önümüzde Arapça bir metin bulunmaktadır, bu Arapça metnin kendisinin bize ne dediğine bakalım, kelami inançlarımızı göz önünde bulundurmadan. Önümüzde duran bir metni, olgu olarak kabul edip araştırmalıyız. Eğer bu yoldan gidersek yani önümüzde Arapça bir metin bulunmaktadır, biz bunu anlamak istiyoruz, bundan önce ortaya atılması gereken ya da açıklanması gereken bir şey var. Bu da dilin kendisinin ne olduğu. Arapça bir metin, Arapça diliyle yazılmış bir metin, bundan öte dilin kendisinin ne anlama geldiğine dair, ne olduğuna dair felsefi bir teorimizin olması gerekir.

Dil nedir? Maalesef biz Müslümanlar arasında dil felsefesi fazla yaygın değil. İnsani dil, beşeri dil antropolojik bir olgudur. Dil felsefesi tartışmaları şudur ki; bizim, dilin ne olduğuna dair felsefi bir cevabımız olmalı. Yani felsefi açıdan, beşeri dilin ne anlama geldiğine dair dilin mahiyetinde dilin kendisinin farklı görüşleri ve teorileri sunulmalıdır. Ben şimdi burada size günümüzde dil felsefecilerinin çoğunun kabul ettiği felsefi bir yaklaşımdan bahsedeceğim. Dil, şekillerden meydana gelen bir sistemdir. İnsan onun aracılığıyla kendisini ortaya koyar, kendisini açığa çıkarır, kendisini tabir eder, kendisini anlatır. Kendisini diğerleri için anlaşılır hale getirir ve diğerlerini de kendisi için anlaşılır kılar ve kendi bilgilerini kendi malumatını bu sistemle düzenli hale getirir. Bu yapıyla, bu nizamla hakikati talep eder, elde etmeye çalışır ve onunla yaşamını sürdürür. İnsan yaşamı dil olmadan mümkün değildir. İnsan dil olmadan yaşayamaz.

Bu nizamın, bu sistemin 5 asli unsuru bulunmaktadır: Birinci asli unsur, söyleyen; bu sözü söyleyen bir kişi olması lazım. İkinci asli unsur, sözü dinleyen ya da okuyan kişidir. Üçüncü asli unsur, dilin yapısıdır; yani bizim şunu İngilizce şunu Türkçe şunu Arapça dememizi sağlayan unsurdur. Pek çok göstergenin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Dördüncü unsur, bu dille konuşan bir cemaatin, bir topluluğun olmasıdır. Bir dille konuşan, bir dille iletişim sağlayan bir topluluk olmadan bir dil meydana gelemez. Beşinci unsur da bu diyalogda ifade edilen içeriktir, muhtevadır. Eğer bu beş asli unsur bulunursa ortada dil diye bir şey vardır. Eğer bu beş unsurdan herhangi birisi olmazsa aslında dil dediğimiz şey şekillenmez, ortaya çıkmaz. İşte söyleyenin olmaması ya da dinleyenin olmaması durumunda dilden bahsetmenin hiçbir anlamı olmaz.

Eğer biz böyle bir dil felsefesine sahip olursak, bunu kabul edersek ve bu dil felsefesiyle Kur’an’ın metnini anlamak istersek; Kur’an metni dilsel bir metin, insan diliyle (Arapça) yazılmış bir metin olduğu için, bu beş soruyu Kur’an’a yönelik olarak sormamız gerekir. Bu sözü söyleyen kim? Dinleyenler kim? Bu dilin şekillendiği kontekst, içerik, zemin nedir? Muhteva nedir? Hassas olan konu tam da buradadır. Biz eğer modern bir hermenötiğe sahip olmak istiyorsak buradan başlamak zorundayız. Bu mesele bizim zihnimizde olduğu kadar basit değil. İşte söyleyen Allah’tır, dinleyen insandır ya da peygamberdir, bu mesele bu kadar basit değil. Bizim bahsettiğimiz; söyleyen, dinleyen, muhteva, kontekst, bunlar ancak insanın tarihi yaşamıyla anlam kazanan olgulardır. Sözü söyleyen kişinin, kural olarak onunla tecrübe edebilecek bir ilişki içerisinde olması lazım. Bir yol bulunsun ki işte biz falanca bu sözü söylüyor diyebilelim, tecrübi bir yol bulunsun, metafizik değil. Bunlar imani veya itikadi meseleler değil. Bunlar bir dizi antropolojik meselelerdir, yani insan yaşamıyla ilgili olan bir dizi antropolojik sorun ve meselelerdir.

Şimdi buradan hareketle sorarsanız; size göre bu Kur’an’ı söyleyen kim? Ben cevap olarak Tanrı diyebilirim, bu mümkündür. Ya Allah onu Peygamber’in kulağına okumuştur, fısıldamıştır, ya da Allah önce Cebrail’e söylemiştir, Cebrail de sonra Peygamber’e fısıldamıştır. Allah’ın tenzil etmiş olduğu kelamıdır. İşte siz bunları kelam ve felsefe kitaplarında okurken bunlarla karşılaşıyorsunuz, ama bunlar ikna edici cevaplar değiller. Çünkü Kur’an’ı hem Müslümanlar anlıyor, hem müşrikler, gayrimüslimler anlıyor. Peygamber’in zamanında da Kur’an’ı hem Müslümanlar anlıyordu hem müşrikler, kafirler anlıyordu. Siz Kur’an’a dikkat ettiğinizde Peygamber’in muhaliflerle ve müşriklerle tartıştığını görürsünüz. İşte Peygamber diyor siz niye bunu kabul etmiyorsunuz? Onlar da bunun karşılığında cevap veriyorlar, soru soruyorlar, yani bir mücadele, bir diyalog var Peygamber’le muhatapları arasında. Dolayısıyla bunların Kur’an’ı anladığı anlaşılıyor. Hem Müslümanlar hem gayrimüslimler anlıyor Kur’an’ı.

Şimdi soru şudur ki; o dönemde hem Müslüman’ın hem gayrimüslimin anladığı orta anlama göre, yani o insanlara göre bu sözün söyleyeni kimdir? Şu soruya şöyle cevap veremeyiz: Hem Müslümanların hem gayrimüslimlerin bu sözü söyleyenin Tanrı olduğuna inandığını söyleyemeyiz, çünkü müşrikler ve kafirler zaten Tanrı’nın varlığına inanmıyorlardı. Ama ortak olan bir söyleyen vardı, hem Müslümanların hem gayrimüslimlerin kabul ettiği. Bugün de mesela, ben bir Müslüman olarak Kur’an’ı anladığımda ve aynı şekilde bir oryantalist de Allah’a ve İslam’a inanmadığı halde Kur’an okuyup anladığında, demek ki ikimizin arasında ortak bir anlama var. O zaman ortak söyleyenin de kim olduğunu ortaya çıkarmamız gerekir. Bu tamamen hermenötik bir analiz ve tahlildir. Bahsettiğim şey şöyle ki, müminlerden ve gayri müminlerden oluşan bir cemaat “biz bu metni anlıyoruz” dediğinde ortak kabul ettikleri “söyleyen” kim? Söyleyen”in kim olduğunu ortaya çıkarmadan, kabul etmeden, bu soruya cevap vermeden Kur’an’ın hem müminler hem de gayrimüslimler tarafından nasıl anlaşıldığı sorusuna cevap veremeyiz.

Sevgili öğrenciler, bu analizden şu sonuca varmak istiyorum ki, Kur’an metni birinci derecede bir insan kelamı olarak -ki o Peygamber’dir- anlaşılmaktadır. Bu sözü söyleyeni hem Müslümanlar tanıyor hem gayrimüslimler. Hem Müslüman diyor “bu Muhammed’in kelamıdır”, hem müşrik diyor “bu Muhammed’in kelamıdır”. Müminle gayri mümin arasındaki fark, mümin bu merhalenin bir adım ötesine geçiyor ve diyor ki; Peygamber’in söylediği bu sözü ilahi vahiy aracılığıyla bu sözleri söylüyor. Müminin gayri müminden farkı budur. O söylüyorsa söz onun sözü, Peygamber’in sözü. Cümleler onun cümleleri, kelimeler onun kelimeleri ama onun arkasında Allah bulunuyor. Yani Tanrı onu teyit ediyor, destekliyor ki, bu sözleri söyleyebilsin. Bu işte Kur’an’da “gönderilme” olarak söylenen şeydir. Bu Kur’an’da kendisine vahiy denilen şeydir. Veya bu şekilde anlamazsak, eğer dersek ki Kur’an’daki bütün kelimeler ve cümleler Peygamber’in kelimeleri ve cümleleri değil, diğer bir taraftan bir alemden, Peygamber’e söylenmiştir. Peygamber de diğer bir alemden gelen bu sözleri diğerlerine sadece aktarıyor, söylüyor, işte genel olarak bizim zihinlerimizde bulunan şey bu. O zaman işte bu metni hem Müslümanlar hem müşrikler tarafından nasıl anlaşıldığı sorusuna cevap veremeyiz. Ki onlar ne Cebrail’in varlığına inanıyorlardı ne Tanrı’ya. Yine de metni anlıyorlardı. Nasıl anlıyorlardı metni? Bu konuda düşünün…

Kesinlikle bu yoldan gitmemiz, ilerlememiz gerekir ve nereye çıkacağımıza bakmamız lazım. Modern Kur’an hermenötiği bu tür şeylerden bahsediyor, tartışıyor. Hiçbir şekilde vahye karşı değil, ona muhalefet etmiyor, reddetmiyor. Artık bu teoride, bu analizde Kur’an’daki kelime ve cümleler Peygamber’in kelime ve cümleleridir, başka bir yerden gelmemiştir. Bu durumda vahyin anlamı da Allah’ın ona verdiği güç ya da verdiği destek ki bu destek sayesinde Peygamber bu sözleri söyleyebilecek hale geliyor. Bu oluyor vahiy. Eğer sizler Kur’an’daki bütün kelimelerin ve cümlelerin Cebrail’in ya da Allah’ın olduğunu söyleyen bir ayet olduğunu düşünüyorsanız, hayır, Kur’an’da kesinlikle böyle bir şey yok. Böyle bir ayet Kur’an’da yok. Eğer fırsat olsaydı, siz olduğunu iddia etseydiniz, ben de size olmadığını gösterebilirdim.

Kur’an’da, bunları Peygamber’in vahiyle söylediği söylenir. Yani biz işte bu vahyi şu şekilde anlıyoruz; Allah’ın Peygamber’e olan ilahi yardımı olarak okuyoruz, tefsir ediyoruz. Peygamber bu yardım sayesinde bu sözleri söyleyebilecek hale geldi. “İki Hikmetin Bir Araya Getirilmesi” kitabında deniliyor ki, Mutezile’nin bu vahyi, Allah, işte önce bazı sesler yaratıyor sonra da Peygamber bunu kulağıyla duyuyor ya da bütün bu sözlerin hepsi batıldır. Tekvin kitabında, varoluş kitabında yani varlık aleminde, kendisini ayetleri aracılığıyla Muhammed’e göstermiştir ve o da varlık kitabını okuyor, tekvin kitabını okuyor ve tekvin, Peygamber tarafından okunmasıdır, tefsirdir. Ama ona göre bu okuma tamamen Peygamber’e aittir, hem kelimeleri hem cümleleri hem lafızları Peygamber’in lafzıdır. Bu tür konuları, tartışmaları mantıksal sonuçlarına götürdüğümüzde imanımızın zarar göreceğini falan düşünmeyin. Eğer biz bunlara devam edersek, bizim imanımız daha vakur ve daha çok kabul edilebilir bir hale gelir. Bizim gençlerimiz asıl bu vahiy kavramların ne anlama geldiğini anlayamazlarsa, soru soramazlarsa, onları makul bir şekilde anlayamazlarsa dinden uzaklaşırlar. Biz bu şekilde Kur’an’ı daha iyi anlayıp, tefsir edebiliriz.

Sabrınızdan dolayı teşekkür ediyorum. Biraz uzadı yine de ama bunlar sadece bu konunun gelişinin küçük bir kısmı. Sadece girişi bile anlatabilmek için uzun bir süreye ihtiyacımız var.

Soru: Şebusteri’nin vahiyle ilgili düşüncesi tam olarak nedir?

Cevap (A. Dişkaya): Bizim geleneksel algımızda vahiy, Kur’an’ın kendisidir. Bu yeni okuyuşa göre vahiy, Peygamber’le Allah arasında bulunan ilişkidir. Yani Peygamber’e bu sözleri söyletebilme gücü, yardımıdır.

Cevap (Şebusteri): Bunu iki merhalede konuşabiliriz. Birinci merhalede, bu tür felsefi bahisleri tartışabiliriz. Bunlar felsefi bahisler, konulardır. Eğer bu felsefi bahisleri kabul edersek, işte o zaman gidip bu tür ayetlerin ne anlama geldiğini tartışabiliriz. Ama eğer kastınız şuysa ki, yani böyle bir ayet olduğu için ve bu ayeti müfessirler, bizim şu ana kadar gördüğümüz şekilde anladığımız şekilde tefsir etmişlerdir, anlamışlardır, işte bu yüzden bu felsefi bahisleri kabul etmiyoruz. Bu olmaz. Şöyle denemez ki, ben bu felsefi tartışmaları Kur’an’da şöyle bir ayet olduğu için kabul etmiyorum denemez.

Felsefi tartışma, felsefi tartışmadır. Hem cevabının hem de eleştirisinin felsefi olması gerekir. Eğer biz araştırarak ve eleştirerek, nihayetinde bu felsefi kabullerimizin doğru olduğu sonucuna vardıysak, o zaman işte o ayetin ne anlama geldiğine dair bir yol bulmamız lazım. Ben size soruyorum: Siz bunlardan hangisini kastediyorsunuz? Yani bu ayet olduğu için ben bu felsefi şeyleri kabul etmiyorum mu diyorsunuz, yoksa şunu mu kastediyorsunuz: Eğer bu felsefi bahisler, tartışmalar doğruysa bu ayet ne anlama geliyor? İkincisi herhalde…

İkincisini kastediyorsak, ben Kur’an’ın birçok yerinde görülen bir ilkeden, temelden bahsediyorum. Kur’an’da bazı ayetler bulunmaktadır. Bu ayetlerin zahirine göre birisi Peygamber’le konuşmaktadır. Mesela “de ki” diye başlayan ayetler. Veya işte “Kur’an’ı ezberlemek için acele etme” diye başlayan, yani Peygamber’e hitap eden ayetler. Bu ayetlerin zahiri, birisinin bu sözleri Peygamber’e söylediği yönünde. Onlarca böyle ayet vardır. Bu durumda, bu tür ayetler için bizim genel-geçer bir çözüm yolu bulmamız gerekiyor, ne anlama geldiklerine dair. Peygamber’e hitap eden kişi acaba Peygamber’in kendisinden başka birisi mi?

Biz bu tür sorularla İran’da da karşılaşıyoruz. Bu tür şeyleri tartışa tartışa işte bize diyorlar ki, Kur’an’da birisi Peygamber’e hitap ediyor ve o hitap eden kişi Tanrı’dır diyorlar. Hemen o felsefi bahisleri unutuyorlar ve diyorlar ki işte birisi Peygamber’e hitap ediyor ve O, Allah. Yani okuduğunuz ayeti Tanrı, Peygamber’e söylüyor. Önce bazılarını kabul ediyoruz, sonra bunun ortasına geldiğimizde bu sefer öncekileri reddediyoruz. Bizim kabul ettiğimiz temellere göre Kur’an’da Peygamber’in kendi kendisine hitap ettiğine dair bir sürü örnek var.

Biz edebiyatta da bir şairin kendi kendisine hitap ettiği bir sürü örnek ve misale sahibiz. Yani kendi nefsiyle konuşuyor. Farsça bir şiir okuyayım Sadi’den: “Ey Sadi, iyi insanlar hiçbir zaman ölmez!” Bunu eğer birisi dışarıdan duyarsa birisinin Sadi’ye “Ey Sadi” diye hitap ettiğini sanır. Oysa Sadi kendi kendisine söylüyor. Hafız şiirlerinde de kendi kendisine hitap ediyor. Pek çok şiirde, edebi, metinlerde bunlar var. Bu edebi bir sanattır, tarzdır.

Eğer Kur’an’ı da çok önemli ve gelişmiş bir edebi metin olarak kabul edersek, o zaman metnin pek çok yerinde Peygamber’in kendi kendisine hitap ettiğini görürüz. O ayeti okuduğumuzda sadece şu meseleyi halledebiliriz ki, o kendi kendisine şöyle diyor; sana vahiy ezberletilmeden önce, acele etme. Buna göre, ona bir şey geliyordu, yani ezberletileceği için ona bir şey geliyordu. Ben de ona bir şeyin geldiğini kabul ediyorum. Ama o gelen şey ve bu ayette vahiy olarak adlandırılan şey, kelimeler ve cümleler değil. Ona ulaşan ilahi enerji, güç, yardım. Kendi kendisine diyor ki; sabret, o enerjiyle dolasın ki ondan sonra konuşasın. Mesela, siz sanatçıların yeterince sabredip o hisle dolduktan sonra rol yapmaya başladıklarını, şarkı söylemeye başladıklarını görmüş olmanız lazım. İlahi vahiy de böyle bir şeydir.

SORU: Hermenötik okumaların Batıni okumalardan farkı nedir?

CEVAP: Farkı şu ki; Batıni okumalarda ortada bir metot yoktur, sistem yoktur. Bir Batınici Kur’an’daki herhangi bir kelimeyi mesela, azap kelimesini başka bir şekilde tevil ettiğinde bunu nasıl tevil ettiğini bize gösteremez, tecrübe olarak gösteremez. Bu yüzden pek çok yerde Arap dilinin yapısının ve sisteminin dışına çıkıyorlar. Onlar zahiri olarak terk ediyorlar. Batıni bir anlamdan bahsediyorlar. Bu batıni manayla, zahiri anlam arasında organik bir bağ kurulmamalıdır. Bu hermenötik yöntemle zahir bir kenara bırakılmaz, terk edilmez. Zahirden anlaşılan şey için ikinci defa yeni bir anlam ortaya konur.

Tefsirde nesnellikten bahsetmek zordur. Yani nesnellikten kasıt şudur ki; ben bu metinde bir anlam olduğunu kastediyorum, sabit bir anlam ki, ben de tam olarak o sabit olan şeyi anlamak istiyorum, anlayabilmek istiyorum. Bu tam da işte modern hermenötik taraflar arasında bulunan bir ihtilaf konusudur. Bazıları böyle bir sabiti anlamanın mümkün olduğunu kabul ediyor, bazıları da etmiyor.

Kişisel olarak Kur’an’ı incelediğimde, okuduğumda, şuna daha çok meylediyorum ki; Kur’an’da sabit bir anlam peşinde olmayıp belki onun yerine metinle birlikte yüzelim, hareket edelim, yolculuk edelim diyenlere daha çok temayül ediyorum. Ben böyle bir tefsir anlayışını Kur’an’a daha mutabık görüyorum. Çünkü benim Kur’an’dan anladığım, Kur’an ayni bir şeyden haber veren bir metin değil, felsefi ve mantıki anlamıyla ihbari cümlelerden oluşan bir metin değil. Kur’an alemin bir okumasıdır. Alemle birlikte yaşamak istiyor. Yani yaşamaktır Kur’an, bilmek değil.

Check Also

Farklı Fikirlerin Birlikte Yaşamasının İmkanı / Nuri Yılmaz

İslam adına birçok farklı düşünce ve grubun ortaya çıktığı bir dönemi yaşıyoruz. Aslında Müslümanlar bu ...

Hoşgörü: Müdara ve Tahammül / Muhammed Müctehid Şebusteri

“Resmi Dini Söylemin Eleştirisi. Mana Yayınları. Çev: Abuzer Dişkaya” isimli kitabından alıntılanmıştır.   Tolerans için ...

“Bir Arada Yaşamak” Mümkün Mü? / M. Kürşat Atalar

Son yıllarda Müslümanlar arasında ‘bir arada yaşama’ kavramının daha sıklıkla telaffuz edildiğini ve belirli çevrelerce ...