Kur’an ve Şahitliğimiz / Osman UZUN

Print Friendly, PDF & Email

İnsanı ahlaki, sosyal, siyasi ve iktisadi anlamda tam bir çıkmaza sokan, her anlamda insani bir felakete yol açan batıl ideolojilerin, düşünce ve yaşam biçimlerinin yeryüzünde üretebileceği bir değer kalmamıştır. Yeni çözüm yolları olarak insanlığın önüne konulan açılımlar mevcut felaketlerin ve zulmün boyutlarını daha da büyütmekte, vicdanları kanatmakta ve en kötüsü de değer yoksunluğu ve aldırmazlık iyiden iyiye kanıksanmaktadır.

Süreç, modernizmin sekülarizmi dayatan belki de tarihin gelmiş geçmiş en tahrip edici zeminlerini güzel ambalajlanmış, albenili ve etkileyici söylemlerle insan hayatı üzerindeki tahakküm (baskı) ve tasallutunu (saldırısını) en üst düzeye çıkaran bir noktadan postmodernist söylemlere evrilmiştir. Modernizme getirdiği yüzeysel kimi eleştirilerle değişik insan gruplarının ilgisini çeken bu akım, mutlak doğru ve hakikat anlayışına karşı alaycı tavrıyla insanlık için daha farklı boyutlardaki yıkımın habercisi olmuştur. Buna göre, insan için sabit ve değişmez birtakım değerlerin olması ve bunlara “yakin” (kesin bilgi) derecesinde bağlılık ve iman olacak şey değildir. Her şey izafi-görecelidir. Sabit olan bir şey varsa o da bizzat her şeye izafiliğin egemen oluşudur. Bu bakış açısının varacağı sonuç insan için tam bir anlamsızlık ve hiçlik girdabı yani kopkoyu bir nihilizmdir.

İnsanı özgürleştirmek, kendini sınırlayan bağlardan azade kılmak, mutluluğu yakalayıp yeryüzü cenneti kurmak gibi büyük iddialarla yola çıkan fakat insanı çok boyutlu ve daha önce eşine az rastlanır tarzda azgınlığa sürükleyen, kibir, hırs ve büyüklenmeyle fıtratına yabancılaştıran Batı düşünce ve yaşam tarzları, bırakın bu iddialarını gerçekleştirmeyi insanı en büyük prangaların, en alçak bağımlılıkların ve sahte kutsallıkların mahkumu kılmıştır. Böylesi bir hal yeryüzünün cehenneme çevrilmesidir. Mutluluk yoktur, anlamsızlık ve hiçlik duygusu egemen olmuştur. Değer yüklenmiş insan, alınır-satılır bir meta haline dönüştürülmüştür.

İnsanlığın çok değişik veçheleri-yönleriyle karşılaştığı sosyal, siyasi ve ekonomik krizler, özünde gelip geçici krizler değil, köklü insan ve medeniyet krizleridir. Şu açıktır ki, “Aydınlanmış İnsan” gerçekten de son iki yüzyılda ürettiği her kavrama, her türlü bilgi ve teknolojiye, her kuruma ihtiras, kin ve tahakküm etme gibi zaaflarını yüklemiştir. Tüm sorunlar da ontolojik (varlığa dayalı) olarak zaaflarla yüklü insanın haddini bilmemesinden ve hümanistik tasarımlarla “her şeyin üstesinden gelebilen üstün insan” olarak kendisini tanrılaştırmasından kaynaklanmaktadır. Bu bakış açısı, beşeriyet için evrensel doğruları tayin etmeye kalkmakta; neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü olduğunu belirlemeye kendini yegane merci görmekle birlikte; konuşurken sadece kendi adına değil tüm insanlık adına konuşmaktadır. Arkasına sığındığı,  içeriğini haktan ve adaletten yana tutarlı hiçbir değerle donatmadığı ve kendi hegemonyasını idame ettirmeye koşullandırdığı bir takım kavramları da (çağdaş demokrasi, globalleşme, küresel barış vs) yedeğine alarak yeryüzünde terör estirmektedir.

Bunun yanı sıra insanlık, bugün küresel egemenler tarafından içinde yaşamaya mahkum kılındığı -ki aslında bu mahkumiyet kararına kendileri razı oluyorlar- bir dünyadan daha iyi ve daha adil bir dünyanın kurulamayacağına, olabileceğin en iyisinin bugünkü dünya sistemi olduğuna, postmodernist farklı söylemlere kapı aralanmasına rağmen var olana razı olmaktan başka çarelerinin olmadığına imana davet edilmektedir.

Bugün bu cari-mevcut düzenin karşısında kendine has köklü inanç, tasavvur, değer ve pratik düşünce sistemiyle durabilen yegane güç İslam’ın bizatihi kendisidir. Müslüman fert ve toplumların üzerlerinde taşıdığı tüm zafiyet unsurlarına rağmen İslam’ın fıtri ve evrensel gerçekliği, insandaki “bilkuvve” (potansiyel) hak, adalet ve erdem gücünü harekete geçirme imkanlarına haizdir. İşte günümüz cahiliyesinin Müslümanları hedef tahtası seçmesinin arkasında yatan temel neden, vahyin “kamil insan ve toplum inşa etme” potansiyelidir.

Bu sebeple, İslami yönelişleri akması gereken yataktan alıkoymaya çalışmakta, iddialarından, ideallerinden ve değerlerinden soyutlayarak mevcut küresel, totaliter ilişkiler ağına, ona zarar vermeyecek kimi farklılıklarıyla monte olmaya çağırmaktadırlar.

Bunun karşısında Müslümanlar tüm iyi niyetli çabalara, Allah yolunda ceht ve gayretlere rağmen son elli yıldır yaşanan tecrübelere ilaveten geniş ufuklu yaklaşımlar geliştirmek noktasında büyük sancılar çekiyorlar.

Müslümanlar karar vermek zorundadırlar; ya çer çöpten bir nesne misali, kendisi ve geleceği hakkında karar vermekten aciz bir biçimde tarihin akan yatağında sürüklenecekler ya da Allah’ın izni ve yardımıyla, O’nun kendilerine kimlikleriyle birlikte bahşetmiş olduğu izzet ve onura sahip çıkıp kendilerinden önceki salih toplumlar gibi tarihin yatağını değiştireceklerdir.

Allah-u Teala’nın kendilerinden istediği tam da budur:

“İşte böylece sizin dengeli bir ümmet olmanızı istedik ki, insanlığa şahitler olasınız ve Resul de size şahit olsun.”(Bakara/143)

“Öyleyse sizler hayra çağıran, meşru ve iyi olanı öneren, kötü ve yanlış olandan da sakındıran bir ümmet olun. İşte onlardır saadete erecek olanlar.”(Al-i İmran/104)

“Allah uğrunda gereği gibi hakkıyla cihad edin. Sizi O seçti ve din konusunda da size hiçbir zorluk yüklemedi. Tıpkı babanız İbrahim’in dininde olduğu gibi. O, daha önceki kitaplarda ve bu Kuran’da da sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi. Ta ki peygamber size şahit olsun, siz de insanlara şahitler olasınız.”(Hacc/78)

Vasat ümmet olmayı yani; hayatla ilişkin her bağlamda dengeyi-muvazeneyi gözeten bir tutum içersinde olmayı başarmak Müslümanlar için apaçık bir hedef olarak gösterilmektedir. İnançta, tasavvurda ve pratik eylemlerde; bireysel olanda ve toplumsal olanda, hayatın her alanında… Müslümanlar bu sorumluluklarının farkında mıdırlar? Ve vakit hala gelmiş değil midir?

“Müminlerin kalplerinin Allah’ın zikrine (vahyine) karşı yumuşayacağı ve ürperti duyacağı vakit hala gelmedi mi? Ta ki kendilerine daha önce vahiy verilip de üzerlerinden uzun zaman geçtiği için kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar.”(Hadid/16)

Allah-u Teala mümin sıfatıyla kendisine iman edenlere güvenerek yeryüzünde hakkın şahitliğini tahakkuk (gerçekleştirme) ve adaleti ikame etme (ortaya koyma) görevini ümmetler arasında sadece onlara tahsis etmiştir. Mesele, Müslümanların bu güvene karşılık olarak Rablerinin kendilerini layık gördüğü mevkiye, misyona ve verdikleri ahde sadık kalıp kalmamaları meselesidir. Yani tercih bizlerindir; bizler ahitlerimize riayet etmeyip emaneti hakkıyla yüklenmezsek, Allah’ın dini bizlere muhtaç değildir, yeryüzünün birçok yerinde Allah’ın arza varis kıldığı salih kulları bu emaneti yükleneceklerdir.

“Müminler içerisinde Allah adına verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler var; onlardan kimi kendini adak olarak sunmuş kimi de sırasını beklemekte, fakat asla sözünden dönmemektedir.”(Ahzab/23)

Her mümin içinde yaşadığı çağın tanıklığına davet edilmektedir vahiy tarafından… Bu tanıklık, içinde yaşadığımız dönemin sorumluluklarını taşıyıp taşımamakla sorgulanacağımız bilinciyle hareket etmeyi Müslümanlara zaruri kılmaktadır.

Buradan hareketle bize dayatılan anlayışlardan, yaşam biçimlerinden ve gündemlerden temizlenerek -Ver rucze fehcur (tüm pisliklerden uzaklaş)- insanlığın muhtaç olduğu zamanının şahidi Müslüman şahsiyeti ve Müslüman toplumu inşa etmekle mükellef olduğumuz bilinciyle vahyin hayat veren soluğuyla kendimizi diriltmeliyiz.

“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeye çağırdığı zaman Allah ve Resulünün çağrısına icabet edin…”(Enfal/24)

Müslümanlara çalınan kimliklerini iade edip şahsiyet kazandıracak, onurlu ve izzetli bir hayatın müjdecisi, kendilerini hayatın ve tarihin bir nesnesi değil de içinde yaşadıkları çağın aktif bir öznesi kılacak tek seçenek Allah’tan en büyük haber olan Kur’an’dır:

“De ki: O muazzam bir haberdir. Siz O’ndan yüz çeviriyorsunuz.”(Sad/67-68)

Müslümanların hayat ve hareket karşısındaki durumlarını belirleyen biricik unsur vahye karşı olan tutumlarıdır. Bunun en bariz misalini ilk İslam toplumunun oluşum süreçlerinde müşahede ediyoruz. Bu bağlamda Kur’an vahyinin dönüştürücü gücünü gerçek anlamda idrak etmeden o toplumun hayat sahnesine çıkışını anlamlandırmak da,  kavramak da mümkün değildir. Ve şuna bütün varlığımızla iman ediyoruz ki, bu toplumun Resulün önderliğinde Allah’ın izniyle tahakkuk ettirdiği o kapsamlı değişim ve dönüşümün arkasındaki temel etken, Kur’an vahyine teslim olmaktır.

“Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola iletir; erdemli ve güzel davranış sergileyenleri, kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir.”(İsra/9)

 “Elif-Lam-Mim! İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilahi kelamın ayetleridir. Allah’ı görür gibi hareket eden için bir rehber ve rahmet olan.”(Lokman/1-2)

“Bütün insanlığa bir uyarı olması için, kuluna iyi ve kötünün arasını kesin hatlarla ayıran vahyi indiren (Allah) ne yüce bir bereket kaynağıdır.”(Furkan/1)

“Ey insanlık ailesi! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde oluşabilecek her tür hastalık için bir şifa; iman edenler için de bir rehber ve rahmet gelmiştir.”(Yunus/57)

Kuran vahyine yönelme biçimimiz, Allah’a karşı taşıdığımız emaneti yüklenme ve sorumluluğu taşıma bilincimizle (takva) doğrudan bağlantılıdır. Yanısıra biz O’na nasıl muamele edersek O da bize buna paralel karşılık verecektir;

“Şüphesiz O, muhatabına değer yükleyen (kerim) bir hitaptır. Korunmuş bir kitap içindedir. O’na ancak temiz olanlar dokunabilir.”(Vakıa/81-83)

“Kuşkusuz bu (vahiy), senin ve kavmin için bir şeref ve itibar kaynağıdır. Fakat zamanı gelince hepiniz (ona karşı aldığınız tutuma göre) hesaba çekileceksiniz.”(Zuhruf/44)

Kur’an’a muhatap olmayı en büyük onur ve izzet olarak görmek ise onunla bizatihi kendisinin istediği tarzda bir alaka kurmayı zorunlu kılıyor. Aksi takdirde tüm “Kuran’a yöneliş” söylemlerine rağmen vahyin hedef gösterdiği değişimler bireysel ve toplumsal bağlamda gerçekleşmiyor. Kuran’ın hedef gösterdiği yeryüzünde fitneyi ortadan kaldırıp yalnız Allah’a kulluğu ikame etme sorumluluğunu yüklediği Müslümanlar, insanlık için şahit olma görevini, vahye hakkıyla yönelemedikleri için gerçekleştirmekte acze düşüyorlar. Yeryüzünün tümünde cahili hayat tasavvurları ve düzenlerinin değişik çapta krizlerle sarsılmasına rağmen Müslümanlar, Kur’ani kavram ve değerleri temsil etmekte ve bir model sunmakta çelişkiler yaşıyorlar. Halbuki kavram ve iddiaları yaşatmak, o kavramların karşılığını ve bedelini eylemlerle ödemekle mümkündür. Kavramlarla hayatın bağlantısını kopardığınızda o kavramlar bir inanç kaynağı olmaktan çok bir tüketim nesnesine dönüşüyor, eyleme dönüşmedikçe de muhataplarına sürekli usanç veriyor.

Buradan hareketle, Kur’an’a yönelme ve “O’nu gereği gibi okuma” noktasında yaşanılan problemleri ve doğru okuma biçimine yönelik tespitlerimizi bir başka yazıya bırakarak şunun altını çizerek ifade edelim ki; tevhit gerçeğini ruhumuza giydirmek, hücrelerimize vahyi içirmek, sadece idraklerimizi değil, duygu ve hislerimizi terbiye etmek, “iç dünyamızı, kalbimizi inşa etmek” olmazsa olmaz bir sorumluluğumuzdur. Tek boyutlu, insan şahsiyetini ve idrakini tarumar eden (dağıtan) parçacı yaklaşımlar, Kur’an’ın hayat üzerine bina ettiği tevhidi zemini tahrip ediyor, müjdelediği Müslüman karakterini ortaya çıkarmıyor. Halbuki tevhit, bir tek Allah gerçeğiyle insanın kendi yöneliş ve bağlılıklarını, duygu ve düşüncelerini, ahlak ve şahsiyetini ve tüm eylemlerini cahili tüm unsurlardan temizleyerek tek bir noktada toplamasıdır. Lailaheillallah’a şahitlik etmek Müslümanın kendisini dağınıklıktan kurtarıp (düşünce dağınıklığı ve duygu dağınıklığı vs) toplamasıyla hayata ve harekete karşı tam bir farkındalık halini zorunlu kılıyor. Bugün belki de Müslümanların yaşadığı en büyük problemler vahyin hayat veren çağrısına bu dağınıklıktan, kafa karışıklığından ve kişilik bölünmesinden kendilerini kurtarıp O’na sarılmamalarından kaynaklanıyor.

“De ki: Şüphesiz benim salatım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm kendisinden başka ilah olmayan alemlerin Rabbi olan Allah içindir.”(Enam/162) 

Kur’an yalnız Allah adına okumanın kitabıdır. O halde tarihin meydanlarında yürüyerek insan hayatının tüm boyutlarına yönelik yeni perspektifler getirmek suretiyle yalnızca Allah bilinciyle, “insana, hayata, varlığa, eşyaya, nasıl bakılır, iyi insan nasıl olunur, erdemli ve adil bir dünya nasıl kurulur ve yepyeni bir dünya nasıl inşa edilir” kaygısı yüreğimizi yakmalıdır.

Vahyin ilk nağmelerinin bize ilk verdiği mesaj tam da budur. Çağımıza tanıklık edecek şekilde; tüm eşyayı, tüm hadiseleri, tüm ilişkileri Allah adına vahyin değerleriyle yeni baştan bir okumaya tabi tutmak bizler için birer borçtur.

Şunu bilmeliyiz ki, evet vahyin nağmeleri Resule bir kere vahyolunmuştur. Ancak Müslümanlar olarak bizler, O’nun mirasçıları olarak sanki vahiy bizim şu anımıza, günümüze iniyormuş gibi O’nu bu çağın idrakine nakşettirecek bir “dil ve üslup” geliştirmek durumundayız. Kur’an’ın insanlık için sunmuş olduğu değişmez değerleri “bu asrın idrakine taşımak”, O’nun “kitabun kayyime” oluşunun bir sonucudur.

“Bu deliller Allah’ın bir elçisinin okuduğu tertemiz sahifelerdir. Bu sahifelerde hayatın içinden seslenen dosdoğru ilkeler vardır.”(Beyine/2-3)

“Allah’ı ne kadar övseniz azdır. Çünkü o sağduyudan şaşmadan ve hayatın içinden seslenerek kuluna kitabı indirdi.”(Kehf/1-2)

Nitekim O, sadece kuru ve ölü bir metin değildir. Arka planında 23 yıl süren bir yaşayan okuma vardır.

“Kur’an fildişi kulelerinde oturarak yazılmamıştır. Yaşanan hayatın içinden gelen ve insana hitap eden bir sesleniştir (ivecen kayyime). İnsanoğlunun dert ve acılarını dindirecek tarzda hemen yanında yer almayı, üzerine titremeyi ifade eder. Bu hitapla ortaya çıkan din de tapınak dini değil, yaşayan dindir (Din-ul kayyime). Ve bu kitap yaşanan hayatın içinde okunur (Kitabun kayyime). Masa başında ise kendisi hakkında bilgi sahibi olunur.”

Yani Kur’an bizlerin kalplerine ve hayatına yeniden nazil olmuyorsa, O’nun dirilten ve yaşatan vasfını idrak etmemiz mümkün değildir. Allah-u Teala ise gereği gibi vahye yönelenlere, onu kavramaları ve yaşamaları için melekleriyle vahyin diriltici soluğunu taşımayı vadediyor:

“Elbet onu kadir gecesinde biz indirmişizdir. Bilir misin nedir o kadir gecesi? O kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler vahiyle beraber o gece inerler de inerler. Rablerinin izniyle, hayatın her alanına dair tarifsiz bir mutluluğu (getirirler); bu durum şafak atıncaya kadar sürer.”(Kadir suresi)

Bu bağlamda Kur’an okumak, insana vahyi ile tenezzül buyuran Rabbimizin rızasını kazanmak adına O’nu anımıza, günümüze taşımak değil midir? Ve bundan sadece kendisine ilk muhatap olanlar değil, O’na muhatap olanların hepsi ayrı ayrı sorumlu değil midir? Bunun cevabı evetse -ki öyle olmalıdır-, geçmişte O’nu anlamak, kavramak ve hayatta ikame etme çabası içerisinde olanların gayretleri bizler için kendisinden istifade edilmesi gereken verilerdir. Kendi tarih ve dönemlerinin özverili ve fedakar her yorum ve eylem biçimi, Resulullah’ın Kuran’ı hayata uyarlama metodu referans alınarak bir değer olarak karşımızda durmaktadır. Fakat vahyi hayat içerisinde yeniden üretmek, O’nu tarihin herhangi bir noktasında dondurmamakla ve sürekli üzerinde tefekkür ve tedebbür etmeyi (geleceğe yönelik düşünmeyi) zorunlu kılmaktadır.

Bizden öncekiler doğrularıyla yanlışlarıyla, sevaplarıyla kusurlarıyla Allah’a karşı sorumluluklarının ve imtihanlarının karşılığını görecekler… Onların kazançları ve kayıpları kendilerine, bizler kendi imtihanımızın derdine düşmeliyiz. Selam hidayete tabi olanlara olsun…

Check Also

Atasoy Müftüoğlu İle “Dergiler ve Dergicilik” Üzerine / Metin YILMAZ

SORU: Türkiye’de İslami dergiciliğin oldukça uzun bir geçmişi var. Siz bu uzun geçmişi bir değerlendirmeye ...

“Kur’an’ı Yeniden Okumak” DOSYASI Üzerine / İslamiYorum

İlk sayımızın ana konusunu ‘Kur’an’ı Yeniden Okumak’ olarak seçtik. Bu başlıktan ne anladığımızı ortaya koymak ...

Kur’an’ı Yeniden Okumak / Yusuf İMAMOĞLU

Kur’an’ı okumaktan kast edilen şey, herhangi bir kitabı okumak gibi değildir. Kur’an, insan hayatının hidayet ...