Kur’an’da Adalet Kavramı / Nasr Hamid Ebu Zeyd

iSLAMİ Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma

Bu konuşma, “Kültürlerarası Felsefe Forumu 3 (2001)”te gerçekleştirilmiştir.

 

Adalet genellikle yasalar karşısında eşit olmayla alakalı bir kavramdır. Bu, yasaların; sosyal, siyasal ve ekonomik konumları ne olursa olsun kurallara ve örneklere bağlı kalan insanlara eşit bir şekilde muamele etmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Bu da, adalet kavramının hukuki çağrışımıdır. Bununla beraber kavram, ayrıca, adaletin onun hukuki çağrışımıyla sınırlı olmayan (ya da olmaması gereken) daha kapsamlı insan eşitliğini gerekli kılmaktadır. Gerçi, çoğunlukla eşitlik kavramı; kültürel, sosyal ve bazen de siyasi ve dini örnekler tarafından tanımlanmış göreceli bir kavram olduğundan dolayı, adalet kavramının da benzer şekilde göreceli olması beklenir. Son zamanlardaki insan haklarının algılanışındaki değişimle beraber, kültürel göreceliğe meydan okundu ve farklılıkları ne olursa olsun milletler ve bireyler arasında mutlak eşitlik üzerine inşa edilen insan adaleti ile alakalı mesele, ilahiyatçıların olduğu kadar filozofların da dikkatini çeker hale geldi. Bu makalede benim katkım, İslami adalet kavramını araştırmaktan öte Kur’ani adalet kavramını araştırmakla sınırlı olacaktır. Kur’ani bir kavramın araştırılması böylesine sınırlı bir yerde ve zamanda kolay bir iş olmamasına rağmen, İslami kavram üzerinde yapılacak bir çalışma; fıkıh, ilahiyat, felsefe, tasavvuf ve hepsinden öte Kur’an tefsiri gibi hemen hemen bütün İslami disiplinlerde zorunlu olarak titizlik ve fazla mesai gerektirir. Kur’an’da açıklanan İslam’a yapılacak bir giriş, yine de bir tartışma zemini oluşturmak için gereklidir.

  1. Kur’an

Kur’an 20 yıldan uzun bir sürede Muhammed’e vahiy yoluyla gelmiş Allah kelamıdır. Kur’an için kullanılan pek çok kelime vardır. Bunlardan biri “Kur’an” bir diğeri de “vahiy”dir. Fakat ben onu sadece Kur’an’ın vahyediliş şeklinden dolayı değil önceki kutsal kitapların da aynı şekilde vahiy biçiminden dolayı “kanal” (channel) olarak ifade etmeyi tercih ediyorum. Etimolojik olarak “vahiy” “gizemli iletişim” anlamına gelir ve İslam öncesi dönemde kullanımı, tıpkı Kur’an’daki kullanım şekli gibi iki yüce varlığın dahil olduğu gizemli bir iletişim şeklinde karşımıza çıkar.

Kur’an’ın vahiy yoluyla gelişinde, 3 varlık bu sürecin içindedir. Vahyi gönderici olarak Allah, aracı olarak Cebrail, vahiyle muhatap olarak Peygamber. Fakat iletişim sürecinin gizemli yan-anlamı her zaman mevcuttur. Kur’an’a göre, Allah, insanoğluna mesajını iletmesi için Muhammed’i elçisi olarak seçmiştir. Bu da Muhammed’i hem vahyi alan hem de insanlığa ulaştıran elçi konumuna sokmaktadır. Kur’an’ın bir diğer adı da “risale”dir. Fakat şu apaçık bellidir ki, vahiy nasıl iletim kanalını ifade ediyorsa risale de Kur’an’ın içeriğini ifade etmektedir. Kur’an için daha pek çok isim vardır. Bunlar; zikir, huda vb.dir. Fakat bunlar isimden daha çok sıfattır. Bu sıfatlar, Kur’an’ın da belirttiği gibi, önceki kutsal kitaplar için de kullanılabilmektedir.

Kur’an’ın adına geri dönecek olursak, dil bilimciler Kur’an kelimesinin ya toplamak, meydana getirmek anlamına gelen “qarana” fiilinden türediğini ya da okumak anlamına gelen “qar’a” fiilinden türediğini iddia etmişlerdir. Ben burada bir kaç sebepten dolayı ikinci anlamı tercih ediyorum. Birincisi, hiç kuşku yok ki Kur’an Peygamber’e ilk planda sözlü olarak gelmiştir. Cebrail’in başlangıçta, vahyi Peygamber’e her getirişinde bazı ayetleri getirdiği/ilettiği ve hemen akabinde Peygamber’in de bu ayetleri ashabına okuduğu İslam tarihi kitaplarında sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bu ayetler ya da kısımlar, surelere/cüzlere ayrılmış ve kısmen bir çeşit yazılı forma dönüştürülmüştür. Peygamber’in vefatından sonra bu cüzler bir araya getirildi ve bir kitaba dönüştürüldü.

İkinci sebep şu gerçektir ki, Kur’an yazılı şekle dönüştürülmesine rağmen ilk dönem İslam toplumunda günlük hayatta yazılı bir metin muamelesi görmedi. Bu şekilde algılanması için matbaa ile çoğaltılmasını beklemek gerekmiştir. Şu anda Kur’an, yazılı bir metin olsa da her Müslüman için önemli olan şey, Kur’an’ı ezbere bilme ve klasik tecvid kuralına göre onu ezbere okuma becerisidir.

Son olarak, Müslümanların günlük hayatını etkileyen Kur’an dilinin sanatkarane özellikleri, çoğunlukla onun ezberden okunuşuyla alakalıdır. Onun en büyük sanatkarane etkilerinden biri de bireysel ya da toplu olarak okunduğunda şiirsel dilinin ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle Kur’an’ın okunuşu bireysel hayat kadar toplum içinde de çok önemli bir uygulamadır. Hemen hemen her fırsatta mesela evlenirken, cenazelerde, bayramlarda, kutlamalarda, namazlarda veya diğer dini olaylarda Kur’an’dan sureler okunur.

İslam düşüncesi, Kur’an’ı incelemek için multidisipliner (birden çok disiplinli) bir yaklaşım sunan çeşitli ilim dalları geliştirmiştir. “Kur’an ilimleri (ulum el-Kur’an)” diye bilinen bu ilimlerden bazıları Kur’an metninin tarihsel formasyonuna odaklanırken, bazısı onun yapısına odaklanmış, bazısı da onun özelliklerini araştırmaya yönelmiştir. Onun manasını ve içeriğini analiz etmeye gelecek olursak; fakihler kadar müfessirler, ilahiyatçılar da etkili bir araç olarak kullanabilmek için bu Kur’an ilimlerinde uzmanlaşmak zorundadır (ki bunlarda uzmanlaşmadan Kur’an’ı incelemek imkansızdır). Bu yazı, bu türden ilim dallarının önemini inkar edemez. Çünkü bendeniz sırf bu konuya ayrılmış kitaplar kaleme aldım. Fakat günümüz şartlarında, yine de bu klasik ilim dallarının eleştirel bir kullanıma tabi tutulması çok önemlidir. Böylesi bir eleştirel kullanım, onların sadece ifade ettiği şeyle yetinmekten daha çok onların ne anlama geldiğine bakmaya dayalı olmalıdır. Bu çalışmada, metodolojik izahat hakkında fazladan bir ihtimama gerek duymadan bazı Kur’an ilimlerinin eleştirel kullanımına dikkat edilecektir.

  1. İslam ve İlahi Adalet

Kur’an’a göre, İslam Araplara hitap etmek için Muhammed’e gelmiş yeni bir din değildir. İslam, dünya yaratıldığından beri bütün peygamberler tarafından tebliğ edilen aynı özlü mesajın devamıdır. “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye Nuh’a, emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini size de din kıldı.” (42/13) “Biz Nuh’a ve ondan sonraki tüm peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Yine İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, Ondan türeyen İsrailoğlu boylarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Süleyman’a da vahyettik (4/163-164). Bu yüzdendir ki, bütün peygamberler Kur’an’daki ifadeye göre Müslüman’dır (bkz. 6/163; 7/143; 10/72,84,90; 27/31,38,42,91; 39/12; 46/15).

Kelimenin lügavi anlamına uygun olarak, İslam alemlerin Rabbi olan Allah’a mutlak bir itaattir. Kur’an tekrar tekrar şu gerçeği vurgular. “Her kim bütün varlığıyla görürcesine inandığı Allah’a teslim olursa ancak o kişi Rabbi katında onun karşılığını bulacak, gelecek için kaygı, geçmiş için üzüntü duymayacaktır (2/112). “Bütün varlığıyla Allah’a adanan, sürekli iyilik yapan ve bir muvahhid olarak İbrahim’in iman ailesine -ki Allah İbrahim’den hoşnut ve razı olmuştu- tabi olan kimseden daha güzel dinli biri olabilir mi?” (4/125) Ama kim de bütün varlığıyla inandığı Allah’a teslim olursa işte o kopmaz bir halkaya sımsıkı yapışmış olur.” (31/22) İslam şu ayetlerde en güvenilir tutamak olarak tarif edilir. Bu, Allah ve insan arasında yapılmış kalubeladaki anlaşmanın teşbihi bir ifadesidir. Bu anlaşmayı hatırlatan ayet şöyledir. “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı. Onları şahit tuttu ve dedi ki, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’. Onlar da ‘evet buna şahit olduk’ dediler.” (7/172) İnsanoğlu fiziksel olarak yaratılmadan önce Allah ve kulları arasında gerçekleşmiş bu anlaşma, insanın içinde halihazırda mevcut olan kendi kendinin farkında olmasından başka bir şey değildir. Ayrıca, bu anlaşma sadece Allah’ın varlığına fıtri olarak inanmayı değil aynı zamanda onun mutlak otoritesine de şahitliği beraberinde getirmektedir.

İşte bu öz-farkındalık, fıtratı ya da her insan ruhunda doğuştan mevcut bulunan ilahi yasayı oluşturur. Bu yasaya göre her birey Allah tarafından oluşturulmuş doğru ve asıl dine sürekli ve içtenlikle yüzünü dönecektir. Bu yerleşik yasa, diğer yandan ahirette kendi kendini yargılamanın, kendi kendine şehadetin temeli olacaktır. Çünkü bu hayatta kendi fıtratlarını tanımayanlar için bu anlaşma, daha sonraki değerlendirmenin ölçütü olacaktır. Vakti geldiğinde “…bu anlaşmadan haberimiz yoktu…” (7/172) dememeleri için fıtratlarının sesine kulak vermelidirler.

İslam, her insan ruhunun Allah’ın tek bir Rab olduğuna şehadet ettiği, sonsuz anlaşma üzerine temellenmiş “asıl ve doğru” dindir. Her insanın hayatı boyunca içkin, sonsuz anlaşmanın farkında olması o kişinin ruhunun kurtulması anlamına gelir. Bu da dolaylı olarak insanın kendi fıtratına adil ve samimi olduğu müddetçe kendi kendini kurtaracağı anlamını ima eder. Kurtulmamış ruhlar kendi kendilerine adil olmamışlardır. Onlar kendi fıtratlarını layıkıyla bilememişlerdir. Bu yüzden de sorumluluk kendilerine aittir.

Kur’an’da geçen Adem ve Havva kıssası, cennetten kovulmalarına yol açan olayların hem Adem’in hem de Havva’nın sorumluluğunda olduğunu bildirir. Bilindiği üzere Adem, meleklerin önünde secde etmekle emrolunduğu yüce bir konumdaydı. Fakat O, belli bir ağaçtan yemekten menolunduğu halde Allah’la yaptığı anlaşmayı bozmuştur (20/115). Kendi kendine zulmettiği için şöyle demiştir: “Her ikisi de dediler. Rabbimiz biz kendi kendimize zulmetmişiz, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan kesinlikle kaybedenler arasına gireriz.” (7/23) Daha sonra da, “Fakat Adem Rabbinden aldığı kelimelere sarıldı. Allah da onun tevbesini kabul etti. Çünkü O, evet O’dur tevbeleri kabul eden, her işinde merhamet sahibi olan.” (2/37) Yargılanma, keyfi otoriteye göre değil ancak ve ancak her bir bireyin ruhunda yerleşik olan, kendi kendinin farkında olmasının ya da kendinin farkında olmamasının sonucudur. Kur’an’da anlatılan Adem ve Havva kıssası bunun örneğidir.

Kalubelada “urvetul vuska” üzerine tesis edilmiş olan bu temel fıtrat kavramı; ahirete giden yolda insanoğlunun mutlak sorumluluğu ve mutlak ilahi adalet için en sağlam zemini oluşturur. Adem’in Rabbiyle anlaşmasını unutması, ilahi bir hatırlatma ihtiyacını meydana getirmiştir ki, bu da Adem’in Rabbinden aldığı kelimelerdir. Bu yüzden merhameti sonsuz Allah, insanı başarısızlığa sürükleyen kendi benliğiyle insanı tek başına bırakmamıştır. Allah, mesajlarıyla birlikte peygamberler göndererek insanların bu ebedi anlaşmayı hatırlamasına yardımcı olur. Bu tam olarak Allah’ın Adem’e dediği şeydir: “Oradan hep birlikte çıkıp inin, ne var ki benden bir rehberliğin size ulaşması şarttır. Her kim kendisine ulaşan rehberliğime uyarsa artık onlar geleceğe dair kaygı, geçmişe dair hüzün duymayacaklardır.” (3/38-39) Muhammed dahil bütün peygamberler bu hatırlatmaların temsilcileridir. Kur’an’ın bir diğer adı da zikirdir. Kur’an’da 52 defa geçer ve Muhammed Kur’an’da bir ayette hatırlatıcı (mudhakkir) sıfatıyla anılır (88/21). Vahiy, kendine zulmettiği zaman, insanın sorumluluğunu ve Allah’ın sonsuz adaletini göstererek Allah’ın merhametini izah eder. İnsanın nefsine zulmetmesi kavramı, Kur’an’da daima ilahi adaleti sağlamlaştırmayla ve Allah’a atfedilen adaletsizliğin şiddetle reddedilmesi ile ilişkilidir (bkz. 2/57; 3/117; 9/36-70; 10/44; 16/33,118; 18/49; 29/40; 30/9).

Peygamberlerin mesajlarını kabul etmek ve onlara uymak demek, aslında, Yahudilik de olsa, Sabiilik de olsa, Hristiyanlık ya da İslam da olsa, Allah’ın asıl ve değişmez dinini takip etme ve fıtratında mevcut bulunan anlaşmanın tanınması, bilinmesi meselesinden başka bir şey değildir. Dinler arası farklılıklar sadece dinlerin şeriatlarından kaynaklanır, yani onların kanuni boyutları gelip geçicidir. Özdeki inanç boyutları aynı kalsa da zamana ve yere göre değişmeye meyillidir. Bu öz boyut Allah’a ve ahirete iman ve doğru olan şeyleri yapmaktır. “Çünkü bu mesaja inanan kimseler; Yahudiler, Sabiiler ve Hristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanan, ıslah edici iyi işler işleyen hiç kimse, gelecekten endişe ve geçmişten dolayı üzüntü duymayacaklardır.” (5/69)

İnsanoğlu, yukarıda Kur’an’da bahsedilen İslami bakış açından dolayı 4 büyük kategoriye ayrılır. Birinci kategori, Allah’ın varlığını ve ahireti yalanlayan, sadece bu hayatın olduğunu, ölümden sonra başka hayat olmadığını iddia edenler. Bunlar ateistlerdir, Kur’an’ın tabiriyle kafirlerdir. İkinci kategori, Allah’a inanıp ona şirk koşanlar. Bunlar politeistler yani müşriklerdir. Üçüncü kategori, Allah’a ve ahirete inanıp Allah’ın kanunlarına uymayan, itaatsizler yani fasıklardır. Dördüncü kategori Allah’a ve ahirete inanan ve vahyedilmiş kanunlara göre yaşayanlar, yani müminlerdir. Şimdi şu soruyu sormak gerekir. Her hangi bir İslam toplumunda ateistlerin (kafirlerin) ve politeistlerin (müşriklerin) adaletten yararlanabilmeleri mümkün müdür? Bu soruya cevap Kur’an’a göre mümkündür. Bunun en başta delili de bütün kainatta hiçbir adaletsizliğe izin vermeyen kalubeladaki sonsuz anlaşma üzerine meydana gelmiş olan fıtrat kavramı içinde ima edilen “ilahi adalet”tir.

  1. Eşitlik ve Adalet

Modern bakış açısından kaynaklanan ve adalet kavramı ile çelişiyormuş gibi gözüken birkaç mesele var. Çok eşle evlilik, kadının durumu, din özgürlüğü, gayri Müslimlerin durumu gibi meseleler sürekli olarak İslam ve Kur’an hakkındaki tartışmalarda öne sürülür. Bu tür meseleleri cevaplamaya çalışan Müslümanların tavırları çoğunlukla özür diler tarzdadır. Fakat Kur’an’ı metinsel olarak vahyedildiği döneme göre yeniden incelememiz ve o dönemin genel şartlarını izah etmemiz, bizlere yukarıda bahsedilmiş meseleleri analiz etmede bir yöntem sağlayabilir. Çok eşlilik, tarihsel olarak konuşursak, İslam’dan önce topluluklarda popüler bir uygulamaydı. Bu yüzden çok eşlilik Kur’an tarafından şart koşulmuş, İslam vahyinin bir parçası gibi düşünülmesi büyük bir hatadır ve büyük bir akademik yanlıştır. Bu meselenin Kur’an’da bahsedildiği doğrudur. Fakat bu, İslami söylemi İslam öncesi ölçülere göre değerlendirmek yani Kur’an mesajını vahyedildiği döneme ve şartlara göre tahlil etmek çok daha önemlidir. Çok eşle evliliği şart koştuğu söylenen ayet, temel olarak, Uhud savaşında ailelerini kaybettikten sonra bakım ve korunmaya ihtiyaç duyan yetimler meselesinden bahsetmektedir. Bilindiği gibi Uhud savaşında Müslüman ordunun % 10’u şehit edilmiş, geride pek çok yetim çocuk kalmıştı. Ayetlerin siyak-sibakı kadar tarihsel gerçekler de bize bildiriyor ki, verilen izin bir yetimin annesiyle evlenmek ya da bir bayan yetimle evlenmek içindir. Böyle bir evlilik özellikle, eğer onlardan herhangi biri bir mirasa konduysa ve düzgün bir şekilde mirası koruyamayacaklarına dair bir korku varsa gerçekleşebilecek bir evliliktir. “Eğer yetimlere adil davranamamaktan korkuyorsanız o zaman size helal olan diğer kadınlardan biriyle evlenin, hatta ikisi, üçü ve dördüyle. Ama onlara da adil davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir tanesiyle ya da meşru olarak sahip olduklarınızla yetinin. Bu, altına girdiğiniz sorumluluğu ihlal etmemeniz açısından daha uygundur.” (4/3)

Bu tarihi gerçekler ve ayetler arasındaki siyak-sibak ilişkisi içinde, adalet kavramı sadece bu ayette değil aynı zamanda akabinde gelen bütün ayetlerde yani bütün sure boyunca Kur’an’ın en çok ilgilendiği konudur. Eşlerle ilgili bir de şu ayet vardır. “Ne kadar arzu etseniz de, eşleriniz arasında adaleti tam gerçekleştiremezsiniz.” (4/129) Bu ayette bir kadından fazlasıyla evlenmeme iması bulunmaktadır. Asıl mesele şudur ki, İslam öncesi gelenekler, İslam fıkhında olduğu gibi Müslüman toplumlarda da hakim olmuş ve yaygınlık kazanmıştır. Surenin adı yanıltıcıdır. Çünkü Müslümanlar ona “nisa” adını vermeyi kararlaştırdıklarında, surenin içeriğinden daha çok, konunun önemli olduğunu idrak ettiler. Eğer içerik göz önüne alınsaydı, surenin adı “adalet” olurdu.

Eğer, bunun üstüne Kur’an’da ortaya konan evlilik tasvirini eklersek bütün yanlış anlama ortadan kalkacaktır. Evlilik konusu, yerin ve göğün yaradılışı gibi Allah’ın ayetlerinden biri sayılır. “Yine sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranızda sevgi ve merhamet yerleştirmesi de onun ayetlerinden biridir. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.” (30/21) Ayrıca bkz. (16/72) Kur’an’da ifade edildiği şekliyle kadının konumu, genel olarak göreceli bir şekilde ve tarihsel olarak ilericidir. Kadının konumu, Kur’an’ın tarihsel ve metinsel manasını göz önüne almak suretiyle vahyin içeriğine bakarak kolaylıkla yeniden yorumlanabilir. Vahyin ne demek istediğini anlamak ve bundan dolayı, adalet kavramı içinde var olan asıl eşitlik prensibini teşvik etmek için böyle bir şey yapmak gereklidir.

Spesifik durumdan çok daha tartışmalı insan hakları meselesine geçelim. Yukarıda da izah edilen Kur’an’daki ilahi adalet kavramını da akılda tutarak şu belirtilmeli ki, eşitlik prensibi İslam’ın başlıca ve esas konularından biridir. Nisa (kadınlar) suresinin başında Kur’an’ın açıkça ifade ettiği gibi Allah şöyle buyuruyor. “Ey insanlık. Sizi bir tek canlı varlıktan yaratan, ondan da eşini yaratan ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın var eden Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun.” (4/1) Böylece erkek ve kadından meydana gelmiş insanoğlu birbirini tanımak için milletlere ve kabilelere ayrılmıştır (49/13). Bu eşitlik, öyleyse seçim meselesi değildir. “İlahi Onur” tarafından insana bahşedilmesi sayesinde oluşur. “Doğrusu biz ademoğullarına kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık. Karada ve denizde onlara ulaşım imkanı sağladık temiz ve helal besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (17/70)

Yukarıda açıklandığı gibi İslam, bütün peygamberlere vahyedilen ve bütün kitaplarda açıkça gösterilmiş “asıl ve tek”dindir. Eğer inancın temel unsurları tek bir Allah’a ve ahirete inanmaksa, inanan kişinin bir Yahudi, bir Hristiyan, ya da bir Sabii ya da başka bir dine inanca mensup olup olmadığı önemli değildir. İslam’da inanç özgürlüğü garanti altındadır. Dinde zorlama yoktur. İslam’ı kabulden sonra başka bir dine dönme özgürlüğü hatta ateizme ya da politeizme dönme özgürlüğü bireyin kendi seçimine bırakılmıştır. Mantıklı olan da budur. Eğer inanç özgürlüğü garanti altındaysa ve zorlamaya karşı güvencedeyse, bireyin dinini değiştirme hakkı korunma altındadır. Fakat aynı zamanda, böylesi bir hareketin ahirette cezalandırılacak olması Kur’an gibi dini bir metinde olması beklenecek bir durum olsa gerek. Kur’an’da, böyle bir hareket için dünyada bir ceza söz konusu değildir. İnfaz ve ceza olarak böyle bir ceza, fakihler tarafından dine sonradan sokulmuş ve imanın bir parçası olarak kurumsallaşmıştır. Kur’an şöyle der: “De ki mutlak hakikate atıf olan bu mesaj Rabbinden gelmektedir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” (18/29) “Ey iman edenler içinizden kim dininden dönerse iyi bilsin ki Allah zaman içerisinde onun yerine başka bir topluluk getirir.” (5/54) “İman etmelerinin ardından inkara sapıp, sonra da inkarda ileri gidenlere gelince; onların tevbesi kabul olunmayacaktır. İşte asıl sapıklar onlardır.” (3/90)

Hiçbir farkı dikkate almaksızın, insanlar arasında eşitlik garanti altındadır. Bunun tek istisnası elbette Müslümanlara karşı savaş ilan edilmesidir. Tarihte de uygulamaları olduğu üzere böyle bir durumdaki savaşın kuralları vardır. Bu savaş durumu, çoğunlukla tevbe suresinde yer alır. Sure Mekke müşriklerine savaş ilanıyla başlar. Bu yüzden bu şartlar, sadece istisnai tarihsel pratik öğretilerle anlaşılmalıdır. Çünkü bir savaş hali boyunca bile korunma isteyenler için korunma sağlanması garanti altındadır. “Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı isterse ona sığınak ol. Bakarsın Allah kelamına kulak verir. Sonunda onu kendini güvende hissedebileceği bir yere bırak.” (9/6) Cihat kavramı etimolojik olarak “kutsal savaş” anlamına gelmez. Cihat kavramı, Peygamber’in ölümünden sonra Arap yayılmacılığı bağlamında dini bir görev olarak gelişim gösterdi.

Kur’an surelerinin ve ayetlerinin hali hazırdaki düzenlenmesi sebebiyle, bu ayetlerin vahyin indiği dönemden ve içinde bulunduğu şartlardan ayrı değerlendirilmesi ve siyak-sibaka gereken önemin verilmemesinden dolayı pek çok Kur’ani kavram yanlış anlaşılır oldu. Gerçekten de Kur’an’da “nerede bulursanız müşrikleri öldürün” ayeti vardır (2/191). Fakat sadece ayetlere bakarak, yani surenin dilsel ve iç anlatımını göz önüne alarak Kur’an’a yaklaşırsak, açıkça bunun bir tehdit anlamına geldiği düşünülebilir. Oysa ayetlerin geldiği şartlar ve durumlar, adaleti yerine getirmek ve zulmü kaldırmak için tek vasıta olarak savaşın gerektiğini dile getiriyor. Kur’an’da Kabe ve kutsal aylarla ilgili hiçbir şekilde haddi aşmaya müsaade yoktur. “Size karşı savaş açanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat saldırganlık yapmayın. Allah saldırganlık yapanları sevmez. Onları savaşta gözünüze kestirdiğiniz her yerde öldürün. Sizi sürgün ettikler her yerden siz de onları sürgün edin. İnanca yönelik zulüm ve baskı ölümden beterdir. Mescidi haram çevresinde onlar size savaş açmadıkça siz de onlara savaş açmayın, eğer onlar size savaş açarsa onları öldürün. İşte kafirler böyle cezalandırılır. Eğer yaptıklarına bir son verirlerse şüphe yok ki Allah tarifsiz bağışlayıcıdır. Onlarla inanca yönelik zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’a ait oluncaya kadar savaşın. Eğer yaptıklarına bir son verirlerse, zulmedenlerin haricindekilere düşmanlık da sona erecektir.” (2/190-193)

Müslümanların zorla ayrılmak zorunda kaldıkları ve 10 yıl boyunca ayak dahi basamadıkları Mekke fethedildiğinde, Peygamber’in davranış şekli, yukarıda iddia edilen anlayışı çürütecek en güzel delildir. Mekke’ye girildiğinde Peygamber’in yaptığı tek şey, sadece Mekke halkını affetmek ve onların affı için dua etmek olmuştur. Büyük İslam tarihi boyunca Müslüman fatihler tarafından gerçekleştirilmiş herhangi bir toplu öldürme vakası bildirilmemiştir. Bu da şu anlama geliyor ki, ilk dönem Müslümanlar, bu ayetleri mecburi dini bir görev olarak algılamadılar. Her şeye rağmen Müslümanlar, kendilerine karşı savaş başlatmayan gayrimüslimlere sadece adaletle davranmakla emrolunmamış aynı zamanda onlarla iyi ilişki içinde olmakla da emrolunmuşlardır.

Vahyin iniş şartlarını ve o dönemi göz önünde bulundurarak konulara bir yaklaşım metodu, gayrimüslimlerin durumu için de uygulanabilir. Örneğin, cizye şartı (yani gayrimüslimlerin ödemesi zorunlu olan ekstra vergi) esasında Kur’an tarafından başlatılmış bir uygulama değildir. Bu uygulama İran ve Roma gibi dönemin bütün imparatorluklarında yaygın ekonomik ve siyasi bir uygulamaydı. Cizye, Müslüman fakihlerin onu yorumladıkları şekilde azınlıklara korunma sağlamak için kullanıldı. Eskiden cizye, bir tür küçük düşürme hareketi ve mutlak boyun eğişi zorlamak için kullanılırdı (9/29). Müslüman fakihler, genel olarak cizye doktrinini utandırma vasıtası olarak görmediler, onu herhangi bir askeri göreve dahil olmamaları şartıyla ödeyecekleri ekstra vergi olarak uyguladılar. Onlar bu yüzden, bu vergiyi kadınlara, çocuklara, hastalara, engellilere ve papazlara uygulamadılar. Onlar, hatta yalnız Müslümanlar tarafından ödenen zekat payının, gayrimüslimler arasında ihtiyaç sahibi ve fakirlere de verilmesi gerektiğini bile söylediler. Bu da bize meseleyi, ilk dönem Kur’an vahyinde sosyal adalet boyutuyla ele almamızı gerekli kılıyor.

  1. Ekonomik Adalet

Mekke vahyi, sürekli olarak ihtiyaç sahipleri ve fakirler arasında, yetimlerle ilgilenmenin ve adalet üzerinde hareket etmenin önemini vurgular. Açıkça şu anlaşılmalı ki. 7. yy. boyunca Mekke’nin sosyo-ekonomik şartları içersinde ekonomik adalet ve buna uygun olarak sosyal adalet öncelikli bir ihtiyaçtı. Adaleti çağrıştıran “adl” kelimesi kullanılmıyor olsa da, açıkça adalet kavramının iması sezilebilmektedir. Bu pasajların birinde, çocukluğuna özel bir referansla Muhammed’e hitap edilmektir. Hz. Muhammed’in babası o doğmadan önce, annesi ise o daha altı yaşındayken vefat etmiş, yetim kalmıştı. Dedesinin himayesinde olsa da çocukluğundaki acı deneyimler, Mekke’deki sosyo-ekonomik adaletsizliğin örneklerini gözler önüne sermektedir. Asil ve zengin Hatice ile evlendikten sonra hayat onun için daha iyi hale geldi. Kur’an, bir ara vahiy süreci durduğunda -o kısa periyotta- Allah’ın kendisini terk etiğini düşünen Muhammed’e “Rabbin seni terk etmedi. Cebrail vasıtasıyla senle iletişim kurmayı bırakmadı” der. Sabırlı olmasını ister ve gelecekte Allah’tan gelecek nimetlerin katlanarak çoğalacağını müjdeler. Bu bağlamda Kur’an, fakir bir yetim olarak Muhammed’e çocukluğunu hatırlatır. O seni bir yetim bulup sığınak olmadı mı? Yine O seni yolunu kaybetmiş bulup doğru yola yöneltmişti, seni muhtaç bir halde bulup doğru yola yöneltmişti.” (93/6-7)

İlk surelerden birinde, Mekke halkı, bahçelerine fakir girdiğinden dolayı onu kovan ve bu yüzden cezalandırılan eski bir milletle kıyaslanır. Kur’an bu örnekle o halkın kasten fakirleri bahçelerinden kovduklarını ima eder. Kur’an’daki ayette bahçe sahiplerinin kendi aralarında şöyle dedikleri bildirilir. “Bugün hiçbir yoksulun yanınıza sokulmaması gerekiyor.” (68/24) Aynı şekilde bu, Müddesir suresinde de tekrar edilir. Günahkarlara cennet ehli sorar. “Sizi cehenneme ne sürükledi?” Kur’an’da bizlere onların şöyle diyeceğini söyler: “Biz ne namaz kılanlardandık ne de fakiri doyuranlardandık. (47/42-44) Maun suresinde yetimlere ve ihtiyaç sahiplerine kötü muamelenin inançsızlık belirtisi olduğu bildirilir.

Kur’an Fecr suresinde; zengin olsun, fakir olsun bencil insanı tekdir eder. Kur’an, eğer böylesi bencil bir insan zenginse, o kişinin gurur ve kibirle “Rabbim bana verdi” dediğini, fakirleştiğinde ise tepkisinin şikayet etmek olduğunu bildirir. Umutsuzluk içinde şöyle der: “Rabbim beni utandırdı.” (89/15) Her iki durumda da insan, yeryüzünde bir tek kendisi yaşıyormuş gibi davranır. O, özellikle zengin olduğunda ilgisine ve alakasına ihtiyacı olan diğer insanların farkında değildir. Kur’an açıkça, zengin olmanın seçilmiş, elit bir kesime Allah tarafından bahşedilmiş bir imtiyaz olmadığını ve fakir olmanın Allah’tan gelen bir zilletin işareti olmadığını ima eder. Aksine, zenginlik ve fakirlik insanları imtihan etmek için vardır. İnsanların böylesi bencil tavırları imtihanda mutlak başarısızlık demektir. Bencil insanların en büyük suçu yetimleri doyurmamaları ve fakirleri doyurmada bir diğerini cesaretlendirmemeleridir. Onlar aslında açgözlülükle mirası yerler ve aşırı sevgiyle serveti severler (89/17-20).

Adaletsiz, kibirli, zengin bir insan tipolojisini temsil eden Kur’an kıssaları, hemen hemen Kur’an’ın tamamında karşımıza çıkmaktadır. Bu kıssaların birinde, zengin adam kendini o kadar müstağni görür ki, sahip olduklarını kendi başına elde ettiğini düşünür ve eğer bir ahiret varsa ahirette de daha fazlasını bulacağını zanneder. Rabbine minnettar olacağı ve Allah’ın kendisine verdiklerinden bazılarını diğerleriyle paylaşmak yerine, karşılıklı bir tartışmada arkadaşına şöyle der: “Benim malım seninkinden çok ve nüfusça da senden üstünüm.” (18/34) “Nefsine zulmederek” bahçeye girmesi tasvir edilir. Şunu vurgulamak önemlidir ki zengin, kibirli insan tipolojisi, burada kendi nefsine zulmeden biri olarak takdim edilir. Haksız davranışı, o kişinin fıtratıyla çelişkili olduğu anlamına gelir. Yani kalubelada Allah’la yapmış olduğu anlaşmaya uymamaktadır. “Böylece kendi kendisine en büyük kötülüğü yapmış olan o adam şunları diyerek bahçesine girdi. ‘Bu bahçenin yok olacağını asla düşünmüyorum. Hoş, ben son saatin bir gün gerçekleşeceğini de düşünmüyorum ya. Fakat Rabbime döndürülecek olsam bile sonuçta bundan daha iyisini bulacağımdan eminim.” (18/35)

Bu kıssada karşıt örnek, sahip olduğu her ne varsa Allah tarafından verildiği gerçeğini bilen adil insanoğludur ve o bu yüzden adil ve minnettar olmak zorunda olduğunu bilmektetedir. Küstah arkadaşına cevabı şu şekildedir. “Kendisiyle söyleştiği adam ona şu cevabı verdi. Şimdi sen kalkmış, seni tozdan topraktan ve ardından bir damlacık döl suyundan yaratan, sonra da seni yarattığı amacı gerçekleştirecek bir donanıma sahip kılarak adam eden Allah’ı inkar ediyorsun öyle mi. Fakat bana gelince, şu kesinki O benim her şeyimi borçlu olduğum Allah’tır ve ben her şeyimi borçlu olduğum birine hiçbir kimseyi ortak koşmam. Oysaki senin, bahçene girerken Onun hayata müdahil olduğunu görüp bu, ‘Allah’ın yaratıcı iradesiyle olur. Bu irade ancak Allah sayesinde kullanılan bir güçle gerçekleşir’ diye düşünmen gerekmezmiydi. Gördüğün gibi, evlat ve malca senden daha güçsüz olsam da kim bilir belki Rabbim bana senin bahçenden daha yararlısını verir.” (18/37-40) Kafirliğe eş değer böylesi bir kibirin cezası ayette şöyle geçer: “Nihayet berikinin bütün serveti mahvedildi. Kökü yerle bir olmuş bahçesinin karşısında durmuş, heba olan emeğine yanıp diyordu ki, ‘ah keşke Rabbime karşı kimseyi ortak koşmasaydım.’ Artık onun Allah’tan gayrı kendisine destek çıkacak hiç kimsesi yoktu. Üstelik kendi başının çaresine bakacak durumda da değildi.” (18/42-43) Bunun gibi kıssalarda vurgulanmak istenen gerçek şudur ki, Allah’ın milletlere ve insanlara uyguladığı ceza, aslında insanların kendi elleriyle işledikleri yüzündendir.

Şunu da belirtelim ki, Kur’an bu konuda yani fakirlere, ihtiyaç sahiplerine, yardıma muhtaçlara ya da engellilere kötü muamalenin kınanması konusunda tek değildir. Bütün semavi kitaplarda bu mevcuttur. Bu, herhangi bir dini merhametin en temel parçasıdır. Yine de Kur’an’ın bütün bunların üzerine ekleyecek çok şeyi vardır. Kur’an zengin insanlara ait olan şeyden fakirlerin de bir payı olmasını şart koşar. Böylece muhtemelen insan topluluklarında ilk sosyal refah sistemini kurmuştur. Mekke’de inen vahiylerin ilk dönemlerinde sıklıkla müminlerin mal varlıklarında ihtiyaç sahipleri ve fakirler için “belli bir payın” olduğu bildirilmiştir (51/9). Fakat Medine’de ilk inen surelerin birinde zekat, kelime-i şehadet ve namazdan sonra İslam’ın 5 temel şartından biri olarak gelmiştir.

Farz olarak zekattan yararlananlar şunlardır: Fakirler, ihtiyaç sahipleri, zekat işinde görevli olanlar, borç ve esaret altında olanlar; Allah yolunda olanlar ve yolda kalmış olanlar (9.60). Burada, gayrimüslimlerin hariç tutulduğuna dair ima ya da işaret yoktur. Bu sosyal refah sisteminde dini ayrımcılık yoktur. Aynı surede Kur’an, servet yığmayı şiddetle kınar: “Altın ve gümüşü toplayarak servet yapıp, hem de onu Allah yolunda sarf etmeye yanaşmayan kimseler var ya, işte onları yakıcı bir azapla müjdele.” (9/34) Dahası Kur’an açıkça, onun amaçlarından birinin de adil bir şekilde serveti dağıtmak olduğunu bildirir. Bu yüzden zekat “servet sırf zenginler arasında dolaşan bir güç ve iktidar aracına dönüşmesin” diye şart koşulmuştur.

“Zekatın şart koşulması”nın sırf kendisi, ekonomiye dayalı bir adalet sistemi oluşturabilir mi? Eğer biz onun özellikle farz kılındığı sosyal şartları ve çevreyi göz önünde bulundurursak ve adaletin asıl amacını ayakta tutmak için Kur’an’da takdim edilen diğer önlemleri de buna eklersek, cevabımız kesinlikle “evet” olacaktır. Kur’an’ın faize dair sert eleştirisi, adalete dayalı sosyo-ekonomik bir sisteme varmak için temel bir zemin olarak zekatı mecbur hale getiriyor. Zekat ve faiz, bu iki mesele birbiriyle bağlantılıdır ve Kur’an’da birbiriyle kıyaslanır. Sadaka veren insan tipolojisi (dikkatlice ve ihtiyaç sahiplerini incitmeden, utandırmadan harcama yaparlar) ayette (2/273-280) kan emiciler olarak tanımlanan faiz yiyenlerin tipolojisiyle kıyaslanır.

Son 30 yılda dünya genelinde faizsiz ekonomik sistemi yeniden sağladığını iddia eden pek çok İslami banka kuruldu. Fakat bu bankaların sistemi, son zamanlarda yayınlanmış çalışmalara göre, faiz üzerinde temellenmiş var olan bankacılık sistemiyle aynıdır. Bana göre sorun şu ki; fakihler, hukukçular faizin yasaklandığı şartları ve doğasını tamamen gözden kaçırıyorlar. Onlar aynı zamanda bu yasağın amacını da tamamen görmezden geldiler. Bu şekilde, Kur’an’daki durumun siyak-sibak ilişkisini ve geldiği çevreyi görmezden gelerek yapılan modern faiz tartışmaları, İslam şeriatında kavramsallaşmış olan faizin yasal formunu takip etmek yerine, faiz hakkında sadece yasak için mantığın olup olmadığına odaklanmaktadır. Meselenin böyle ele alınması ve tartışılmasıyla birlikte, bütün grupların çıkış noktaları aynı olduğundan dolayı adaletin ve adaletsizliğin farklı kavramları ortaya çıktı. Bahsi geçen bu çıkış yolunda, faizin hem ahlaki hem de yasal açıları, vahyin indiği çevre ve şartların arka planından yoksundur. Böylece asıl sorun, krediler ve bankaya yatırılan paralar üzerindeki banka faiz oranının faiz olup olmadığıyla sınırlı kalmıştır. Modernistler bu meseleyi, faiz kavramından hariç tutarken, geleneksel kesim ise dahil edilmesinde ısrar etmişlerdir. Bu şekilde bu, biçimsel, yasal bir mesele olmuş ve sonuç olarak Kur’an’daki merkezi adalet kavramından yoksun, İslamileşmenin sahte bir meselesi olup çıkmıştır.

  1. Adalet (Adl ve Qist)

Etimolojik olarak, kelimenin kökü Kur’an’da, fiil, sıfat, tekil, çoğul kısaca bütün çeşitleriyle kullanılmıştır. Tekil formda, hem isim hem de sıfat formu, tam olarak aynı anlamı taşımaz. İsim formu ise daima adalet anlamı taşır. Sıfat anlamında ise, doğrusal, adil, dengeli gibi anlamlara gelir. Bu, hem insanlara hem de eşyalara tatbik edilebilir. Kur’an’daki adalet kavramının köşetaşı, adaletin Allah tarafından emredilmiş ilahi şart olarak sunulduğu bölümlerde bulunabilir. Analiz edilecek örnek ayet, adaletin ihsan kavramıyla iç içe olduğu ayet (16/90)tir. İhsan kavramı, başkalarına olduğu kadar kendine de mümkün olacak en iyi ve güzel şekilde davranmayı ifade eder.

Bu ayette dikkate değer nokta şudur ki, adaleti ve elinden gelenin en iyisini yapma emri direkt erkek olsun ya da mümin olsun herhangi bir muhataba hitap edilmiyor. Diğer ayetlerdeki örneklerde olduğu gibi kapsamlı ve oldukça evrensel bir emri bildirir. Gramatik olarak açıkça belirtilmiş bir hedef olmaması, emretme fiiline semantik bir sonsuzluk alanı veriyor. Adaleleti ve ihsanı emretme, ayet içerisinde “fahşa”yı (utanç verici hareketler), “münker”i (kabul edilemez hareketler), “bağy”i (başkalarıyla ilişkilerde adaletsiz olma, sınırları aşma) yasaklamanın ardından geliyor. Çok daha detaylı örnekler, İsra suresinde (17/26-30), adil olan ve olmayan amellerin (ki bunlar, Allah’a şirk koşmada kendi kendine adaletsiz olmaktan tutun, kişisel tasarruflarında yumuşak davranarak kendi kendine adaletli olmaya kadar) ne olduğunu özetleyen bağy, münker, fahşa kavramlarını açıklamak için verilmektedir. Nahl suresinde (16/90), ihsan ve adalet arasındaki verilen ortak bağ, Peygamber tarafından ihsana verilen tanımında tam anlamını, önemini bulmak içindir. Tanıma göre ihsan, “Allah’ı görüyormuşsun gibi ona ibadet etmektir”. Gerçek şu ki, sen onu görmesen de O, seni görmektedir. Peygamber tarafından yapılan bu açıklama, ihsan kavramını Allah’a kullukta en yüce konuma koymaktadır. İhsan ve adalet bu kadar ilişkiliyse, ihsanın durumu anlamsal olarak adalete atfedilmelidir (ihsan ve onun varyasyonları için bkz. 2/178,229; 9/100; 55/60).

Diğer bir Kur’ani örnek de, adaletle davranmanın emredildiği, kötülüklerin yasaklandığı şu ayettir: “Onlar, ’çirkin bir hayasızlık’ işlediklerinde: Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti derler. De ki: Şüphesiz Allah, ‘çirkin hayasızlıkları’ emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?” (7/28). Bu ayette adaleti çağrıştırmak için kullanılan kelime, anlamı adaletle aynı olan “qist”tir. Adalet gibi “qist” de günahkarların ya da müşriklerin hareketlerini haklı çıkarmak için çabaladıkları şey değil, Allah’ın emridir? Aynı surede ayet şöyle buyuruyor: “Ne zaman çirkin bir iş işleseler hemen, ‘biz atalarımızı da bu iş üzerinde bulduk. Demek ki bunu bize Allah emretmiştir’ derler. Deki şu kesin. Allah çirkin bir şeyi emretmez yoksa siz hiç bilmediğiniz bir şeyi Allah’a mı yakıştırıyorsunuz.” (7/33)

Daha önce açıklandığı üzere, adalet ilahi bir kavramdır. Ahirette insanın varacağı yer Allah tarafından önceden kararlaştırılmış değildir. Buna, gerçekten de insanın Allah’la kalubelada yapmış olduğu anlaşmanın farkında olması ve onu tanımasındaki başarısına göre karar verilecektir. Kur’an’ın bize bildirdiğine göre, böyle bir “bilme ve farkında olma”, insanın kendi iç dünyasını bilme ve farkında olmasından başka bir şey değildir. Bu ilahi adalet, yerden göğe bütün evreni kaplamaktadır. Çünkü O, sağlam bir şekilde adalet üzerine mukim olan Allah’tır (qaim bil qist). “Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O’ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O’ndan başka ilah yoktur.” (3/18)

Kayyum, “esmau’l-hüsna”dan biridir ve meşhur “ayetü’l-kürsi”de (2/225) bahsedildiği gibi Allah, varlığın sonsuz mutlak tedarikçisidir. Adalet üzerine sağlam durmak (qaim bil qist), Allah’ın sıfatlarından biridir ki, Mutezile ekolü kendi en önemli 5 prensibinden biri olarak “ilahi adaleti” saymıştır. Onların tartışmalı düşünce sisteminde tevhit, 2. sıradadır. Allah’ın adaletinin ve “Qist”inin faaliyet alanı, Kur’an’da sürekli tekrarlanarak, yarattığı her şeye tam ve en iyi şeklini verdiğini dile getirilmesiyle belirtilir. Mükemmelliğin, adaletin ve “qist”in bütün evrende kendini göstermesi, O’nun ilahi bilgisine ve hikmetine göredir (15/16-25).

Eğer bütün evren, en güzel ve mükemmel düzende yaratıldıysa, insan da en mükemmel surette -Müslüman sufilerin iddia ettiği şekilde Allah’ın suretinde- yaratılmıştır. Bu sebeple insanoğlundan, Allah’ın özelliklerini yansıtması dolayısıyla, bilinçli şekilde hareket etmesi beklenir. Eğer insanın her hareketi “kiramen katibin melekleri” tarafından yazılıyorsa, bu Allah’ın kendi suretini seyretmesi anlamına gelmektedir. Eğer insan bu surete uymayacak şekilde hareket ederse ahiretteki ceza, sadece hak edilmiş olmakla kalmayacak, aynı zamanda insanın şekli bozulmuş suretine de bu ceza uygulanacaktır. “Ey insanoğlu! Bu kadar yüce ve cömert olan Rabbine karşı bu gururun ne? O Allah ki seni bir amaçla yarattı, sana varoluş amacını gerçekleştirecek bir donanım ve dengeli bir tabiat verdi, yani hangi surette dilemişse seni öyle terkip etti. Yapmayın ama, hesap gününü yalanlama eğilimini hep içinizde taşıyorsunuz. Üstelik üzerinizde gözetleyip hafızaya kaydediciler olduğu halde. Onlar kaliteli kaydediciler. Sorumsuz davranan kötüler ise gözleri fal taşı gibi açacak bir ateşin içinde olacaklardır. Hesap günü oraya dikileceklerdir. Ondan kurtulmaları asla mümkün olmayacak. Sahi sen hesap günü nedir, bilir misin? Evet, sen hesap günü nedir bilir misin? Hiç bir insanın bir başka insana asla fayda sağlayamayacağı bir gündür. Zira o gün talimat vermek tamamen Allah’a mahsustur.” (82/6-19)

Burada sonuç olarak, Kur’an’da adaletin çok anlamlı katmanlarını ifade eden mizan-tartı benzetmesini tahlil etmek önemlidir. Her şeyden evvel, Allah, Kur’an’da kullarına defaatle insan ilişkilerinde sahtekarlığın her türlüsünden kaçınmayı emretmiştir. “Mutaffifin” suresinde bu tür insanlar, Allah tarafından ahirette tehdit edilmiş ve şiddetle kınanmışlardır. “Yazıklar olsun tartıda haksızlık yapanlara. Kendileri başkalarından alacakları zaman noksansız isterler. Ama başkaları için ölçüp tarttıkları zaman hak yerler. Onlar sanmazlar mı ki tekrar diriltileceklerdir. Dehşetli bir günde, o gün bütün insanlar alemlerin Rabbinin huzuruna dikileceklerdir.” (83/1-6) Şuara suresinde (26/181-183) Şuayb Peygamber, doğru tartı ve terazi hakkında halkıyla tartışmaktatır. Ölçülerde ve tartılarda adaletin mecazen kozmolojik kavramdan bahsettiği daha pek çok ayet vardır (13/35, 55/9, 6/152, 7/85, 11/84-85).

Tartının mecazi teşbihi, aynı zamanda kıyamet gününde, adaleti ifade etmek için de kullanılmıştır. Bu hayatta, melekler tarafından anında kaydedilen ameller, ahirette ölçülecek ve tartılacaktır. “Biz kıyamet günü dosdoğru tartılar kurarız da hiç bir kişi en küçük bir haksızlığa uğratılmaz. Hatta hardal tanesi kadar bir şey olsa, onu bile getiririz. Biz hesap görücü olarak yeter de artarız bile.” (21/47) “Ve kimin iyilikleri tartıda ağır gelirse işte kuruluşa erenler onlar olacaklardır. Ama kiminki de hafif gelirse cehennemde yerleşip kalmak üzere kendilerini harcayanlar da onlar olacaktır.” (23/102-3) (ayrıca bkz. 7/8-9, 101/6-8)

Mizan-tartı teşbihi, her yerde vücut bulmuş ilahi ölçüleri sembolize eder. İlki, halı gibi yayılmış dünyanın yaradılışında vücut bulmuştur. Allah oraya sarsılmaz dağlar ve hareket etmez dağlar koymuştur ve bir ölçüye göre her çeşitten meydana getirmiştir. Allah servetinden dünyadaki insana rızık gönderir. “Hiçbir şey yoktur ki onun kaynağı bizim katımızda olmamış olsun. Fakat biz her bir şeyi tespit ve tayin edilmiş bir ölçüye göre indiririz.” (15/21) Rahman suresinde mizan, insanlar dengeyi-ölçüyü aşmasınlar diye gökyüzünün yükseltilmesi olarak şiirsel bir ifadeyle ortaya koyuluyor. Böylesi bir “şiirsel ima”nın amacı şudur ki, mizan dünyada sadece adaleti sembolize etmez, aynı zamanda her şeyde açığa çıkmış olan, ilahi adaleti sembolize eder. Bu ima, mizan olarak Kur’an’ı tasvir etmede açıkça ortaya serilmiştir. “Doğrusu biz elçilerimizi hakikatin apaçık belgeleriyle gönderdik. Onlarla birlikte kitabı ve insanlığı adaletle ayakta tutsun diye.” (57/25) İlahi adalet, böylece vahiyde ifade edilmiş ve bütün evrende açığa çıkmıştır. Adalet, itaatsizlik özgürlüğü olan ve bu şekilde, bu dünyada dengesizlik getiren insan hariç tutulursa, her şeyi dengede tutan bir tartıdır. Adem ve Havva kıssasına dönecek olursak, onların itaatsizlik hareketlerinden sebep olunmuş olan dengesizlik, vahyedilmiş Allah’ın sözü tarafından yeniden dengeye kavuştu. Bu tam olarak, peygamberlerin görevidir. Şimdi elimizde olan Allah’ın sözüdür. Dengesizliğe sebep olmak ya da dengeyi sağlamak artık, bize kalmıştır. Bütün durumlarda, bu dünyada da ahirette de varış yerimizi belirleyecek olanlar yine bizleriz. Bu, Kur’an’ın adalet kavramıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir