Kur’an’da Akıl Kavramı / Hamdi TAYFUR

Print Friendly, PDF & Email

“Akıl” Kelimesi 

“Akıl/akletme” kelimesi Arapça “AYN-KAF-LAM” kökünden türemiştir. İsim olarak akıl, “akale”, “ya’kılu” fiilinin mastarıdır. Kelime Kur’an’da isim olarak değil fiil olarak geçmektedir.

İsfehani, Müfredat’ta kelimenin kök anlamını şu şekilde vermektedir: “(Bir nesneyi) yakalamak veya bırakmamak üzere tutmak, alıkoymak, korumak veya ona yapışmak ve(ya)  bunları istemek ya da bunlara yönelmek.”[1] Örneğin, “devenin, ön baldırıyla kolunu katlayıp bunları kolunun ortasından köstek bağıyla ya da ipiyle (ıkalun) bağlanması (aklü el baırı bil ıkal) ve ilacın karnı sıkıca tutması, kavraması ele geçirmesi ya da yakalaması (akli eddeveei elbatne)” gibi. Aynı şekilde “dilin tutulması”, “saçın taranması” bu kelimeyle ifade edilir. Kaleye de “ma’kıl” denmiştir. Diyeti ve koyun-kuzudan alınan yıllık zekatı ifade etmek için de kelimenin türevleri kullanılmaktadır.[2] İlk Arap filologlarından Sa’leb kelimeye “imtina etmek” anlamını verirken, Cevheri ise “sığınak” manasını vermektedir.[3]

Kelimenin kök anlamıyla ilgili kullanılışlarına dair Arap dilinden pek çok örnek verilmektedir. Biz bunların tümünü burada sıralamayacağız. Aslında yukarıda verilen örneklerle birlikte tüm kullanımlar temel iki anlama işaret etmektedir; bunlardan birincisi “bağlamak”, ikincisi ise “engellemek veya korumak” tır. Engelleme veya koruma olumsuz ve zararlı bir duruma karşı yapılır. Aslında her iki kök anlamının da birbirine yakın veya birbirini gerektiren anlamlar olduğunu söyleyebiliriz. “Bağlamak”  bağlananın kendisine ve dışındakilere vereceği zarardan korunması ve engellenmesi amacıyla “tutulması”; “engellemek ve korumak” ise dışarıdakilerin içerdekilere vereceği zararı ortadan kaldırmak için “tutulması” anlamına gelmektedir. İp yani “ıkal” devenin hem kaçmasını hem de çevresindekilere zarar vermesini, kale yani “ma’kıl” ise dışarıdakilerin kale içindekilere zarar vermesini engeller.

Kelimenin farklı dillerdeki kök karşılıkları da “akletme” kelimesini anlamamıza yardımcı olacaktır. Akıl Yunanca “nous”, Latince “ratio” ve “intellectus” kelimesinin karşılığıdır.[4] Batı dillerinde aklı ifade eden kelimeler bu köklerden türemiştir. “Nous”, alemi idare eden akıldır. “ratio” saymak ve hesaplamak anlamına gelir.[5] Latince bir kelime olan “intellectus” Grekçe “selectus”tan gelir. Seçme ve ayıklama demektir.[6] Görüldüğü gibi Batı’da aklı ifade eden kelimelerin kökünde hesaplama, sayma, seçme ve ayıklama anlamları vardır. Öz Türkçede akla karşılık gelen kelime “us” tur. Divan-ı Lügat-i Türk I, 36 da “us”, “hayır ve şerri ayırt ediş” olarak tanımlanmıştır. Aslında Kutadgu Bilig’in verdiği bu tanım bizi kelimenin köküne götürmemektedir. Kelimenin fonetiğinden “kontrol” anlamını çıkartmak mümkündür. Türkçede insanlara karşı kullanılan “sus!” kelimesi ve Anadolu’da çobanların hayvanları yönlendirmek için kullandıkları “ss, oss, uss” seslerinin kontrol amacına dönük oldukları düşünülürse, bunlara fonetik olarak benzeyen “us” kelimesinin hem kişinin kendisini, hem de dışındakileri kontrol etme amacını yerine getirmeyi ifade etmede bir isim olarak kullanılması anlamlıdır.

Türkçe, Arapça ve Batı kökenli dillerde kelimenin kökünde kontrol, bağlamak, korumak, engellemek, saymak, hesaplamak, seçmek ve ayıklamak gibi anlamlar vardır. Aslında bunların tümü insandaki “akletme” fonksiyonunda yer alan özelliklerdir. İnsan sadece akletme fonksiyonu sayesinde iyi ve kötü, faydalı ve zararlı olanı ayırt edebilir, kendini kontrol edebilir, değer biçebilir, öncelik ve sonralığı tespit edebilir, güzeli çirkinden temyiz edebilir. Böylelikle içinden ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı kendisini koruyabilir.

Aklın terimsel anlamı üzerine pek çok tarif yapılmış ve akıl birçok çeşitlere ayrılmıştır. Ancak bize göre bunların içinde en kabule değer olanı Haris el-Muhasibi’nin tarifidir. Ona göre akıl; akıl dışında başka bir şey değildir. Yani akıl, ancak bir seciye (garize) ve bir yetidir. Bunun dışında akıl şudur diye tarif edilen her şey akletmenin sonuçlarıdır. Muhasibi aklı, temelini insanın varlık yapısının bütünlüğü içinde bulan, insanın varlığı dışında kendisine varlık yüklenemeyen ve doğuştan gelen bir kabiliyet olarak görür.[7] Bu yüzden akıl kendini tanıyabilir, böylece başka varlıklar hakkında da bilgisi mümkün olabilir.[8]

Kendisi bir seciye ve yeti olarak iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, önce-sonra, sebep-sonuç, özdeş-özdeş olmayan, mümkün-mümkün olmayan ayrımını yapamayacak bir akla Allah’ın sorumluluk yüklemesi ancak zulüm olabilirdi. Böylesi bir seciye insanda Allah’tan bir nur olarak yaratıldığından o sorumlu kılınmayı hak etmiştir. İşte bu yüzden Kur’an insana akıl seciyesi üzerinden hitap etmekte ve davetinde doğrudan aklı muhatap almaktadır. Hitabını insanın akletme yetisini açığa çıkarma ve akletmenin önündeki engelleri kaldırma esası üzerine kurmakta, metodunu insan aklının çalışma biçimi üzerinden oluşturmaktadır. Kur’an’ın tümünde aklın paralelinde yürüyen bu yöntemin işaretlerini görmek mümkündür. Direkt olarak akıl kelimesi ve bu kelimeye yakın anlamlı kelimelerin geçtiği ayetlerin toplamının tüm ayetlere oranı neredeyse Kur’an ayetlerinin onda birine yakındır. Bu bilgi, Kur’an’ın akla hitap yöntemini esas aldığına ve akletmeye engel perdeleri yok ederek insanın akletmesini temin etmeyi amaçladığına dair tespiti güçlendirmektedir.

Bu nedenle akıl ve akla yakın anlamlı kelimelerin geçtiği ayetlerde hangi özellikte insanlara hitap edildiği; nelerin akledilmesinin istendiği; akletmekle neyin amaçlandığı; hitabın ortamı/bağlamı ve zamanı/dönemi gibi hususlar önem arz etmektedir. Akletmekle ilgili beş temel kavramın geçtiği ayetlerin yaklaşık iniş yıllarını tespit ederek oluşturduğumuz grafik (bkz. Tablo 1) bize bu ayetlerin hangi ortamda ve ne amaçla indiklerine ilişkin bir fikir vermektedir.

 

Tablo dikkatle incelenirse görülecektir ki “akletme” ile ilgili kelimeler yıllara yaygın bir şekilde kullanılmasına rağmen, özellikle bi’setin beşinci yılından itibaren kullanımda bir artış gözlenmekte ve bu yoğunluk hicri ikinci yıla kadar sürmektedir. İlk yıllarda ise daha çok tezekkür ve tefekkür kelimelerinin kullanıldığını görüyoruz. Tezekkürün hatırlatma ve uyarılma yoluyla düşünme, tefekkürün de duyularla algılanan deliller ve ayetler üzerine düşünme anlamına geldiği dikkate alınırsa, ilk yıllarda Mekke ve civarındaki insanlara geçmiş olayların hatırlatılması ve tabiat üzerine tefekkür üzerinden düşünmeye çağrılarak mesajın iletildiği sonucunu çıkartabiliriz. Tabii bu sonraki yıllarda durmamış diğer kelimelerin kullanılmasıyla daha da yoğunlaşmıştır. Bi’setin beşinci yılından hicrete kadar geçen süre en çetin mücadele yıllarıdır. Yoğun olarak Habeşistan’a göç bi’setin beşinci yılında olmuştur.[9] Bu dönemde akletmeye davet eden ayetlerin muhatabı müşriklerdir. Hicrete kadar bu böyle sürmüştür. Hicretin birinci ve ikinci yılında inen ayetlerde “akletme” ile ilgili kelimelerin yoğunluğu devam etmiştir. Bu dönemde ayetlerin muhatabı Ehl-i Kitap ve özellikle Yahudiler ve kısmen de müşriklerdir. Medine’nin ilk yıllarında Yahudiler ve güneyden gelen Hıristiyan gruplarla yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Özellikle hicri birinci ve ikinci yıllarda inen Bakara ve Al-i İmran surelerinde doğrudan muhataplar Yahudiler ve Hıristiyanlar olmuştur. Akılla ilgili kelimeler de onlara karşı kullanılmıştır. Az sayıda da olsa münafıkları muhatap alan ayetlerde akletme kelimeleri mevcuttur. Hicretin ilerleyen yıllarında ve bazı Mekki ayetlerde hüküm, emir, yasaklama ve rehavete karşı uyarı bildiren bazı ayetlerin içinde akletme ile ilgili kelimeler geçmektedir. Bu ayetlerin muhataplarının kısmen müşrikler kısmen de Müslümanlar olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Kur’an, davetinin bir parçası olarak akletmeye çağırırken müşrikleri, Ehl-i Kitap’ı ve münafıkları muhatap alır. Aynı zamanda hem onları rehavete kapılmaktan uzak tutmak ve kalplerinin katılaşmasını önlemek, hem de akıllarını kullanarak doğru hükümler koymanın yönteminde onlara rehberlik etmek için akletme kelimelerini[10] içeren ayetlerde Müslümanları da muhatap almıştır.

“Akıl” Kelimesinin Kur’an’da Kullanılışı 

Bu kelime Kur’an’da 49 ayette fiil olarak geçer. Kelimenin sadece fiil olarak kullanılması çeşitli araştırmacılar tarafından akletmenin fonksiyonel bir iş olması dolayısıyla böyle olduğu şeklinde yorumlanmasına sebep olmuştur. Akletmenin fonksiyonel bir iş olması gerektiği tespiti doğru olmakla birlikte, kelimenin isim olarak kullanılmamasını sadece buna bağlamak yetersiz bir değerlendirmedir. Çünkü bir şeyin fonksiyonel olması onun isim olarak kullanılamayacağı anlamına gelmemektedir. Kur’an’da akıl kelimesinin isim olarak kullanılmaması dilin günlük kullanımında da bunun böyle olmasından olmalıdır. Araplar akletmenin merkezini kalp[11] olarak görüyorlar ve kalbi akılla özdeş tutuyorlardı. Kur’an da bunu aynen benimsedi. Araplar için akletmenin kalbe nispeti görmenin göze, işitmenin kulağı nispeti gibiydi. Bu nedenle bir uzvun fonksiyonu olarak algıladıkları akletmenin dillerinde isimden çok fiil olarak geçmesi ve akıldan bahsederken fiilin mastarı yerine akletmenin uzvu olan kalbi kullanmaları gayet normal bir durumdur.

Kelime Kur’an’da olumsuz anlamda kullanılmaz. Akletmekten dolayı olumsuz bir durum veya sonuç ortaya çıkmaz. Kur’an’ın hiçbir ayetinde gerçekten aklettikleri için zemmedilen ve eleştirilen bir kimse ve durum söz konusu değildir. Tüm insanlar akletmeye teşvik edilir. “Siz aklettiniz de bu kötülük veya olumsuzluk ortaya çıktı” tarzında tek bir ayete rastlamak mümkün değildir. Bilakis kötülükler akletmemenin bir sonucu olarak gösterilir. Kur’an tüm mesajının kabulünü insanın akletmesine bağlamıştır. Bu nedenle Kur’an mesajı bir dayatma ve doğma değildir. Tüm çağrısını insanların düşünerek, bilerek ve anlayarak kabul etmesi üzerine bina etmiştir. Kur’an’ın hitap yöntemi budur.

Şimdi “a-ke-le” kelimesinin kullanılış biçimine göre ortak yapıdaki ayetleri inceleyelim:

1) Efela ta’kilûn (Hâlâ akletmeyecek misiniz?): Kur’an’da 13 ayrı ayette bu soru ifadesi aynen geçmektedir.[12] Bir ayette aynı anlamı ifade etmek üzere hitap üçüncü şahıslara dönmekte ve ifade  “Efela ya’kilûn (Hâlâ akletmeyecekler mi?)”[13] şeklinde kullanılmaktadır. Bir ayette de “efelem tekûnû ta’kilûn (Akletmeli değil miydiniz?)”[14] ifadesiyle soru sorulmaktadır.

Bir ayet hariç soruyu soran ya bizzat Allah’tır, ya da kavimlerini davet eden peygamberlerdir. Sadece Bakara suresi 76. ayette ikiyüzlü Yahudilerin kendi aralarında geçen konuşmalarında; Peygamber’le tartışmalarında kitaplarındaki bilgileri açıklama hususunda birbirlerine tedbirli olmayı/gizlemeyi önerirlerken, Tevrat’taki bilgileri açık edenleri “aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?” ifadesiyle azarlamaları şeklinde geçmektedir. Yahudilerin akıllı olmaktan anladıkları buydu. Kur’an da onların bu tavrını yaptıklarını yüzlerine vurarak şiddetle eleştirmektedir.

İfadenin muhatapları ise on ayette Mekkeli müşrikler, bir ayette Ad kavminin müşrikleri, bir ayette İbrahim kavminin müşrikleri, üç ayette de Yahudilerdir.

“Hâlâ akletmeyecek misiniz?” diye sorulurken akledilmesi istenen hususlar ise şunlardır: Müşriklerin taptıkları nesnelerin acizliği, ahiretin dünyadan daha hayırlı olması, yeniden dirilmenin hak olduğu, Ehl-i Kitap’ın kitaplarındaki erdeme ilişkin öğütler ile insanı helakten kurtaracak ve onu şerefe erdirecek kitabın/Kur’an’ın uyarıları, Peygamber’in hak peygamber oluşu, Hz. İbrahim’in bir hanif/muvahhit oluşu, geçmiş kavimlerin helaki, gece ve gündüzün art arda gelişi gibi tabiat ayetleri…

Soru formunda gelen ifadelerle Allah’ın akletmemizi istediği hususları biraz daha özelleştirirsek yedi ayrı başlık tespit etmemiz mümkündür: 1-Tevhit,[15] 2-risalet,[16] 3-ahiret/yeniden diriliş,[17] 4-tarih,[18] 5-tabiat,[19] 6-vahiy/kitap,[20] 7-amellerimiz/yapıp ettiklerimiz[21]. Tüm bunlar Kur’an’ın ele aldığı en temel hususlardır. Mesajın içeriği de bu hususların etrafında döner.

2) La ya’kilûn (Akletmiyorlar): Bu ifade Kur’an’da 11 ayette geçmektedir.[22] Aynı anlamdaki başka bir ifade de “ma ye’kilûha (Onları akletmiyorlar)” biçimindedir ve “verilen misalleri alimlerden başkası akletmez” mealindeki tek bir ayette geçmektedir.[23] İfadeleri kullanan Allah’tır. İfadenin muhatapları ise; altı ayette Mekkeli müşrikler, bir ayette Ehl-i Kitap ve kafirler, iki ayette münafıklar, bir ayette alimlerden başka herkes ve bir ayette de bedevilerdir.

Ayetlerde “akletmiyorlar” denilen muhatapların akletmedikleri hususlar şunlardır: Kur’an’ı Allah’ın indirdiği, vahyin hakikat olduğu ve Muhammed tarafından uydurulmadığı; şirk koşulan varlıkların hiçbir şey yaratma kudretine sahip olmadıkları; Allah’tan başkasının şefaat etme yetkisinin olmadığı; hamdin Allah’a yaraşır oluşu; yerlerde ve göklerdeki ayetlerle, geçmiş kavimlerin başlarına gelenlerin pek çok ibrete vesile olduğu; salât’a/dine çağrının küçümsenecek ve alay edilecek bir husus olmaması; insan uydurması pek çok yargının aslında Allah tarafından konulmayan emir ve yasaklar olduğu; taklit edilen ataların da aslında akletmeyen güruhlar olabileceği ve sırf atalarımız diye onları taklit etmemek gerektiği; apaçık hakikatleri ve buna dair delilleri görmek için manevi körlük, sağırlık ve dilsizlikten kurtulmak gerektiği; bedevilerin yaptığının aksine toplum içi ilişkilerde saygı ve ölçü sınırlarını iyi bilmek ve buna göre davranmak gerektiği… Bunların yanı sıra alimlerden başkasının akletmeyeceklerine dair ayetin öncesinde misal olarak geçmiş kavimlerden örnekler -örneğin; Nuh kavmi, İbrahim’le kavmi arasında geçenler, Lut kavmi, Medyen halkı, Ad ve Semud kavimleri ile Firavun, Karun ve Haman’ın helak edilişi- ayrıca örümcek ağı üzerinden Allah’tan başkasına sığınmanın ne kadar dayanıksız bir yere sığınmak olduğu gibi misaller verilmektedir. İşte bu gibi hususları ayetlerin muhatapları akletmemektedirler.

Tüm bu hususlar 1.maddede belirlediğimiz yedi temel konunun içindeki hususlardır. Benimsediğimiz yöntem gereği ayetleri ayrı ayrı verip uzun açıklamalar yapmak yerine toplu değerlendirmeler ve ayetlerdeki ortak hususları tespit etmeye çalışıyoruz. Ancak “Akletmiyorlar” ifadesinin içinde geçtiği bir ayetle ilgili bir açıklama yapmak gerekiyor. Ayet şu şekildedir: “Hiçbir kişi Allah’ın izni olmadan inanamaz ve O, akletmeyenleri rezilliğe/ricse mahkum eder.”[24] Ayetin sûre içindeki bağlamına baktığımızda önceki ayetlerde haklarında cezalandırılma hükmü kesinleşmiş olanların inanmaya artık yaklaşmayacakları kesinleşenler olduğu (ayet 96), azap gelmek üzereyken iman edenin imanının kendilerine fayda sağlamayacağı ve bunun tek istisnasının Yunus kavmi olduğu (ayet 98), Allah isteseydi yeryüzünde herkesin mümin olacağı (ayet 99) söylendikten sonra bu ayet iman etmeyi bir sünnete bağlamaktadır. O sünnet de “Allah’ın insanların iman etmesini dilemesinin onların akletmelerine bağlı olduğuna dair” sünnetidir. Allah iman etmesini dilemediklerinin üzerine rezilliği, pisliği, ayetin ifadesiyle ricsi boca eder. Bunun altında ezilen kişinin iman etmesi mümkün olmaz, çünkü o akletmemektedir. Bu pisliğin ortadan kalkmasının, yani Allah’ın o kişinin iman etmesini dilemesinin şartı da ayette açıkça ifade edilmiştir: Akletmek! Kişi akletmeye başlayınca üzerindeki rics kalkar ve iman etmenin önündeki engeller yıkılır. Ayetle açıkça ortaya çıkmaktadır ki, iman etmek için önce akletmek gerekmektedir. İman etmek akletmenin bir sonraki adımıdır. Bu nedenle aklı olmayanın imanı da olmaz. Allah akletmeyenlerin üzerlerine boca ettiği rics yüzünden iman etmelerinin mümkün olmayacağını böylece bir sünnet haline getirmiştir. Bu bir sünnetullahtır.

3) Le’allekum ta’kilûn (Umulur ki akıl erdirirsiniz): Bu ifade Kur’an’da sekiz ayette geçmektedir.[25] Benzer bir ifade de “in kuntum ta’kilûn” (Eğer aklederseniz) şeklinde iki ayette geçmektedir.[26] Ayetlerde hitap eden -bir ayet hariç- Allah’tır. Bir ayette hatip Hz. Musa’dır.  Muhataplar bir ayette müşrikler, iki ayette Musa’nın kavmi, üç ayette kitaba muhatap olan herkes, dört ayette de Müslümanlardır. Yani akıl erdirmesi umulanların kapsamına tüm insanlar girmektedir. Bir ayette insanın yaratılmasından, doğmasından olgunlaşıp yaşlanmasına ve ölmesine kadar geçen bir ömür verilmesi ve bazen de bu ömrün uzatılması, akıl etmek ve dolayısıyla doğru davranışlar içine girmek için verilmiş bir imkan olarak anlatılır.[27] Gene bir ayette kitabın Arapça indirilmesinin[28] ve ayetlerin/delillerin açıkça bildirilmesinin[29] insanların akletmelerini temin etmek amacına dönük olduğu ifade edilmektedir.

Akıl erdirilmesi umulan hususlar ise; Allah’ın her şeyin Rabbi olduğuna, ölüleri diriltme gücüne, aklı kullanmadan verilen yargıların yanlışlığı ile bunların doğrularının nasıl ortaya konacağına ilişkin konulan hüküm örneklerine ve Müslümanların düşmanlarıyla ilişkilerinde dikkatli olmalarına dairdir.

Allah 6/151, 2/240-242 ve 24/61 ayetlerinde kadınlara davranış biçimine, mirasa, sosyal ilişkilerdeki davranış hükümlerine, yasak ve farzlara ilişkin bir dizi emir ve tavsiyelerde bulunduktan sonra, ayetlerin sonunda tüm bunların verilmesinde insanların akletmesi amacının güdüldüğünü açıkça ifade etmektedir. Yani Allah hükümleri verip insan aklını tatile göndermeyi değil, bu hüküm örnekleri aracılığıyla aklın önünü açmayı hedeflemektedir. Böylece insan, önü açılmış akılla karşı karşıya kaldığı sorunlarda tıpkı ayetlerde Allah’ın yaptığına benzer biçimde hayatıyla ilgili hükümler koyacak; iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırarak adalete uygun kurallar ve yasalar ihdas edecektir. Eğer bu böyle olmayıp da benzer ayetlerle verilen hükümlerdeki amaç insan için son noktayı koymak olmuş olsaydı, aklı kullanmaya ihtiyaç bırakmayan kesinleşmiş hükümlerin peşinden bu hükümlerin verilmesiyle insanların akıl erdirmesinin umulduğu gibi bir ifadenin gelmesi anlamsız olurdu.

İman edip doğru yola girdikten sonra sürdürülecek hayat, Kur’an hükümlerinin insana verdiği emniyet duygusuyla aklı tatile gönderecek ve onun fonksiyonelliğini ortadan kaldıracak bir hayat olmamalıdır. İman etmek için öncelikle akletmek gerektiği gibi, iman ettikten sonra yaşanan hayatta da akletmeyi sürdürmek gerekmektedir. Çünkü hayat sürdüğü sürece karşılaşılacak problemlerde doğru yargılar verebilmek için, Kur’an’ın önünü açmayı hedeflediği o akla ihtiyaç vardır. Düşmanlarını tanımaları, hesaplarını fark etmeleri ve dost edinmemeleri gerektiğine dair ayetteki uyarıların onların akletmelerini temin etme amacıyla açıklandığının söylenmesi de, sadece hayata dair hükümlerde değil tüm ilişkilerde aklın fonksiyonel olması gerektiğini ortaya koymaktadır.[30] Aynı zamanda kitaba muhatap olup iman ettikten sonra aradan geçen süreye bağlı olarak kalplerin katılaşmaması ve yoldan çıkmamak için sürekli bir otokontrol mekanizmasına yani aklı diri tutmaya ihtiyaç vardır. 56/16-17. ayetlerin bize öğrettiği husus budur.

4) Li kavmi ye’kilûn (Akleden kavim/topluluk için): Bu ifade Kur’an’da sekiz ayette geçmektedir[31]. Sekiz ayette de hitap eden Allah, mesajın muhatapları ise müşriklerdir. Ancak muhatapların müşrikler olduğunu söylerken, verilen veya açıklanan delillerin/ayetlerin müşrikler dışındakileri ilgilendirmediğini söylemek istemiyoruz. Tam tersine sadece aklını kullananlar bu ayetlerden dersler çıkartabilirler. Bu yüzden ayetler “li kavmi ye’kilûn” yani akleden kavim için indirilmiştir. Müşrikler mesajın muhatabıdırlar. Onlara Allah bu ifade ile “eğer ayetlerden faydalanmak istiyorsanız akıl yoluna dönmelisiniz, çünkü ayetler ancak aklını kullanan bir topluluğa fayda verir” demektedir.

Ayetlerde akleden kavimler/topluluklar için akıl edilmeye konu olan meseleler şöylece sıralanmaktadır: Şimşekler, bulutlar, gökten inen su, rüzgarlar, yerin yağan yağmurla canlanması, yeryüzündeki kıtalar, üzüm bağları, ekinler, hurmalıklar, gece, gündüz, gece ve gündüzün peş peşe gelişi, güneş, ay, yıldızlar, göklerin ve yerin yaratılması, denizde yüzen gemiler, kavimlerin helaki ve helak edilmiş kavimlerden geriye kalanlar… İşte tüm bu hususlarda ve bunlara benzeyen diğer örneklerde akleden kavim için ayetler, deliller, çıkartılabilecek dersler ve ibretler vardır. Dikkat edilirse bu ifadede akletmeye konu olan hususlar daha önce isimlerini verdiğimiz akletmenin yedi alanından “tarih” ve “tabiat” hususlarıdır. Yani tarih ve tabiatta çok sayıda deliller, ayetler ve ibretler vardır. Ancak bunlar sadece aklını kullanan topluluklara fayda verir.

5) Lehum kulûbun ya’kilûne bihâ (Onunla akledecekleri bir kalbe sahip olsalar): İfade bir ayette geçmektedir. Ayet mealen şöyledir: “Yeryüzünü gezip dolaşmıyorlar mı? Bu sayede onunla akledecekleri bir kalbe ya da işitecekleri bir kulağa sahip olurlardı. Ne var ki, asıl kör olan gözler değil, göğüslerdeki kalplerdir.[32] Yazımızın girişinde de belirttiğimiz gibi akletmenin kalbe nispeti görmenin göze nispeti gibidir. Nasıl görme organımız göz ise, Arap dilindeki ifade biçimine göre akletmenin organı da mecazen kalptir. Tabii kalbin tek fonksiyonu akletmek değildir. O pek çok fonksiyona sahiptir. Akletme fonksiyonunu yerine getirmesinden dolayı kalbe “akıl” ismi de verilmiştir. Kültürlerde kalp kelimesi daha çok maneviyata, ilhama, sezgiye dönük kullanıldığından onun akılla ilgisinden bahseden bu ayetten yola çıkılarak akletmenin sezgi ve ilhamla ilgisi kurulmaya çalışılmıştır. Oysa akıl kalp ilişkisi belirttiğimiz çerçevede anlaşıldığında bu tür zorlama yorumlara gitmeye gerek kalmamaktadır. Sezgi ve ilham da kalbin bir fonksiyonudur. Ancak kalp çok fonksiyonlu bir organımız olduğundan sezgi ve ilhamla akletme arasında doğrudan bir ilgi kurmaya çalışmanın fazla bir anlamı yoktur.

Yeryüzünde gezip dolaşmak helak edilmiş kentlerin virane hallerini görmek ve bundan dersler çıkarmak için yapılır. Yani gözleme konu olan dolayısıyla akledecek kalbe sunulan deliller tarihten süzülüp gelen delillerdir. Bu ayet de bize akletmenin yedi alanından “tarih” alanına yönelmemizi emretmektedir. Buradaki “tarih” ifadesi sadece bir bilim dalına işaret etmemektedir. Geçmişi ve geleceğiyle, iyi ve kötü yaptıklarıyla ve yapamadıklarıyla insanlığa ait ibret alınacak her şey bu ifadenin kapsamı içindedir. Dolayısıyla yazılı tarih kadar “arkeoloji, antropoloji, sosyoloji, siyaset, uluslar arası ilişkiler, görsel sanatlar ve hatta psikoloji” bu ifadenin sınırları içindedir. Deve sırtında gezmekten başka imkanı olmayan geçmiş dönem insanlarından çok daha fazla imkan, günümüzde akleden kalplere ayetler sunmaktadır. Gün geçtikçe daha da artan bu imkanlara gözlerin açık olması yani kalplerin akleder vaziyette tutulması zorunludur. Burada gören gözle akleden kalp aynı şeydir. Gözün önündeki apaçık ayetler beyne gitmeyen ışık uyarılarından başka bir şey değilse gözün bakıyor olmasının bir kıymeti yoktur. O görmemektedir, kördür. Akıl bağlamında kalp de böyledir. Göze ve duyu organlarına gelen sonsuz sayıdaki ayet ve işarete rağmen kişi “rics”ten ve örtülerden kurtulup akledemiyorsa kalbi kör olmuş demektir.

6) Diğer ifadeler: Sıraladığımız ifadelerin yanı sıra, her biri birer ayette geçmek üzere üç ifade daha vardır: “Akalûhu, ya’kilûn ve na’kilu”. Birinci ifade Allah’ın kelamını dinledikten sonra onu tahrif eden Ehl-i Kitap için inmiştir. Oysa onlar dinledikleri kelamı aklediyorlar yani anlıyorlardı[33]. Tahrifatı da anladıktan sonra yapıyorlardı. Ayetteki “akalû” ifadesi “anlamak” anlamında kullanılmıştır.

İkinci ifade, yani “ya’kilûn” ifadesi, resulü alaya alıp küçümseyen “tanrılarına sımsıkı sarılmakta direnen”[34], hevalarını ilah edinen[35] müşrikler için inmiştir. Hevaları ve tanrılarına olan bağlılıkları kalplerini çepeçevre kuşatmış bu müşriklerin mesaja kulak vermesi ve akletmesi mümkün değildir. Hayvan sürülerinden bile beterdirler.[36]

Son ifade, yani “na’kilu” ifadesi ise cehennem bekçileri ile cehennemlikler arasındaki bir konuşmada geçmektedir. Cehennemlikler kendilerine gelen uyarıya kulak vermedikleri ve akletmedikleri için büyük bir pişmanlık içindedirler.[37] Dikkat edilirse son iki ayette de mesaja kulak vermek ve akletmek başat koşullar olarak birlikte verilmektedir. “Mesaja kulak vermek” ve gerek mesajla gerekse dahili ve harici tüm yönlerden gelen ayet ve delillerle “akletmek” insanın kurtuluşu için vazgeçilmez bir gerekliliktir. İlk başta iman edebilmek için nasıl akletmek gerekiyorsa, iyi bir sona nail olabilmek için de akletmeyi terk etmemek olmazsa olmazlardandır. Yoksa önce akledip sonra da anladıkları kitabı tahrif etmeye kalkışan Yahudilere dönmemek mümkün değildir. Çünkü akletmek anlamayı hayata taşımayı gerektirmektedir.

Görüldüğü gibi Kur’an aklı, vahyi ve hayatı birbirinden ayırmamakta; hem kitabın sunduğu, hem de afaktan ve enfüsten gelen delillerin akledilmesiyle imanın, istikametin, hak üzere oluşun, doğru hükümler vermenin ve cehennemden kurtuluşun mümkün olabileceğini söylemektedir. Eğer akletmezsek Allah ricsi üzerimize boca eder; gözümüze perdeler, kalbimize ağırlıklar koyar. Doğru yolu bulmamız asla mümkün olmaz. Kurak çöl ve kum yığınlarında kaybolmuş birisinin gözleri ve kalbi hidayetin aydınlığına açık değilse, yani o akletmiyorsa gökten Cebrail inip eliyle doğru yolu gösterse, o anlamayan hayvanlar gibi kaçmaktan başka bir şey yapmayacaktır.

 

 

[1]  Ragıb el-İsfehani, Müfredat, akıl maddesi

[2]  İsfehani, age

[3]  Abdülbaki Güneş, İşlevsel Akla Verilen Değer, s.12

[4]  Süleyman Hayri Bolay, Türkiye Diyanet Vakfı İslam ansiklopedisi, “akıl” maddesi

[5]  Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü

[6]  İsmail Yakıt, “Doğru Bir Kur’an Tercümesinde Semantik Metodun Önemi”, SDÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 1 s.19

[7]  Hatice Cerrahoğlu, Kur’an’da Akıl ve Kalp, s:26

[8]  Haris el-Muhasibi, el-Akl ve fehmü’l Kur’an, s.157-158

[9]  Kasım Şulul, Hz. Peygamber Devri Kronolojisi, s.157

[10] Akletme kelimeleri derken sadece ‘akıl’ kelimesini değil akletmeye yakın anlamlı tüm kelimeleri kastediyoruz.

[11] Kur’an’da kalp kelimesinin kullanımıyla ilgili ayrıntılı bir çalışma için: http://www.islamiyorum.com/index.php?sayfa=makaledetay.php&mkid=231&sayi=65

[12] Bu ifadenin geçtiği ayetler: 7/169, 28/60, 10/16, 11/51, 37/138, 12/109, 6/32, 21/10, 21/67, 23/80, 2/44, 2/76, 3/65

[13] 36/68

[14] 36/62

[15] 21/67

[16] 10/16,  11/51, 12/109, 3/65

[17] 7/169, 28/60, 12/109, 6/32, 23/80, 36/68

[18] 12/109, 37/133-138

[19] 23/80

[20] 21/10, 2/44

[21] 36/62, 2/44

[22] Bu ifadenin geçtiği ayetler: 10/42, 10/100, 29/63, 5/58, 5/103, 2/170-171, 8/22, 59/14, 49/4, 39/43

[23] 29/43

[24] Yunus, 10/100

[25] Bu ifadenin geçtiği ayetler: 49/4, 12/2, 6/151, 40/67, 43/3, 2/73, 2/242, 57/17, 24/61

[26] 26/28, 3/118

[27] Mümin 40/67

[28] Zuhruf 43/3

[29] Hadid 57/17

[30] Al-i İmran 3/118

[31] İfadenin geçtiği ayetler: 30/46, 30/28, 13/4, 16/12, 16/67, 45/5, 29/35, 2/164

[32] Hacc 22/46

[33] Bakara 2/75

[34] Furkan 25/42

[35] Furkan 25/43

[36] Furkan 25/44

[37] Mülk 67/10

Check Also

İslam Günümüz Dünyasına Ne Öneriyor? / Nuri Yılmaz

Hayat uzun bir yol gibidir, sürekli farklı ortamlardan ve farklı şartlardan geçer. Ortam ve şartlar ...

Adalet Üzerine / M. Kürşat Atalar

“Bu makale yazarın, ‘On Tez’ isimli kitabından alınmıştır. İlk olarak ‘İktibas Dergisinde’ yayınlanmıştır.”   Adalet, ...

Kur’an’da Adalet Kavramı / Nasr Hamid Ebu Zeyd

iSLAMİ Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma Bu konuşma, “Kültürlerarası Felsefe Forumu 3 (2001)”te gerçekleştirilmiştir.   ...