“Kur’an’ı Yeniden Okumak” Üzerine Düşünceler / Nuri YILMAZ

Kur’an okumaları

Doğru bir şekilde okumanın ve ona göre hayatı düzenlemenin gerekliliği, Kur’an’ın indirildiği dönemden beri bilinen bir gerçektir. Ve hatta bu uğurda, kendilerinden sonrasına da ışık tutabilen birçok samimi çaba ve tecrübe ortaya çıkmıştır. Fakat bir başka tarihi gerçek vardır ki, önemsenmesi ve yararlanılması gereken fikirler tek tip olmamışlardır. Aralarında, bazı konularda zıtlıklara varacak ölçüde ayrılıklar ve farklılıklar meydana gelmiştir.

Ayrılıklar ve farklılıklardan bahsederken samimiyetsiz ve art niyetli “okumaları” kastetmiyoruz. Bu tür okumalar zaten daha başta “doğrudan farklı” olmayı hedeflemişlerdir. Dolayısıyla; eğip bükme, gizleme, çarpıtma gibi birçok yolla hedeflerini gerçekleştirmiş, farklılıklar oluşturmuşlardır. Ancak ne var ki, hayra ve doğruya ulaşmayı arzulayan okuma çabaları da tek tip sonuç vermemiştir.

Bu noktada şöyle bir soru gerekli olmaktadır: Aynı kaynaktan hareket eden ve hayra/doğruya ulaşmak gibi ortak bir hedef güden samimi insanlar arasında, bu tarz fikir ayrılıklarının olması normal midir ve neden fikir ayrılıkları doğmaktadır?

Hayra ve doğruya ulaşmak için uğraşan samimi Müslümanlardan bahsettiğimize göre, iman esaslarına kadar uzanan fikir ayrılıklarını kastetmediğimiz anlaşılıyor olmalıdır. Onun haricindeki fikir ayrılıkları ise imani bir problem ortaya çıkarmaz. Nitekim samimi gayretlerle ortaya çıkmış değişik fikir ekollerinin doğuş süreci takip edildiğinde, her birisinin, kendi dönem şartları içerisindeki bazı problemlere veya ihtiyaçlara karşılık olarak vücud bulduğu görülecektir. Mesela, Emevi ve Abbasi iktidarlarının özendirdiği dünyevileşme, yani güce, paraya, zevke ve sefahate düşkünlük eğilimine karşı; dünya zevk ve imkanlarının insanı nasıl yoldan çıkardığını, Allah’ın rızasını kazanabilmek için bu eğilime karşı nasıl tavır belirlemek gerektiğini hatırlatma ihtayacı baş göstermiştir. Bu çerçevede ortaya çıkan Kur’an okumaları “zühd”[1] ve “takva”[2] kavramlarına vurgu yapan bir nitelik taşımıştır. Fakat daha sonra bu iyi niyetli okumalar, Emevi ve Abbasilerin İslam düşüncesini bulandırma gayretleri çerçevesinde ithal ettikleri İran mistisizmi ile birleşince, “tasavvuf” ekolü ortaya çıkmıştır.

Tasavvuf ekolünün sırlar ve keşiflerle dolu okuma tarzı, İslam düşüncesini hurafelere ve dini merasimlere boğmaya başlayınca; İslam’ın sadece ibadetlerden ibaret olmadığını ve Kur’an’ın bir hayat kitabı olduğunu hatırlatma ihtiyacı baş göstermiştir. Bu çerçevede, başlangıçta Emevilere karşı muhalefet için ortaya çıkmış olan Mutezile, sonraki dönemlerde “akletme”nin önemine ve gereğine vurgu yapan Kur’an okumaları gerçekleştirdi.

Fikir ayrılıklarının çokluğunu ve bunların zihin üzerindeki bulandırıcı etkisini gören Selefiye ekolü ise, mevcut bütün birikimleri reddetme, çağları atlayarak Resulullah dönemine dönme gibi bir yol geliştirmiştir. Onun “okuyuş” biçimi ise “Resulullah ne yaptı?”, “Resulullah nasıl okudu?” soruları çerçevesinde olmuştur.

Kısacası, anlayışlar ve fikirler:

1- Tarihi şartların ve şartların ortaya çıkardığı ihtiyaçların

2- Kur’an’ı okuma yöntemlerinin
belirleyici etkisiyle oluşmuşlardır.

Tarihi şartlar ve bu şartların ortaya çıkardığı ihtiyaçlar ciddi bir araştırma konusudurlar. Derin bir tarih araştırmasını gerektirirler. Aksi taktirde, yukarıdaki kısa değerlendirmede olduğu gibi; kimi bakış açılarına göre doğru kabul edilebilecek, kimi bakış açılarına göre ise eksik kalan yüzeysel değerlendirmeler ortaya çıkar.

Kur’an okuma yöntemleri ise tarihi şartların ve o şartların ortaya çıkardığı ihtiyaçların birer sonucudurlar. Dolayısıyla yöntemler üzerine konuşmak derin tarih araştırmaları gerektirmez.

Bu gerçeklerden hareketle bu makale,

– Kur’an okuma yöntemleri üzerine yapılacak genel bir değerlendirmeden sonra

Günün ihtiyaçlarının nasıl okumalar gerektirdiğiyle ilgili önerilerde bulunmak üzere kaleme alınmıştır.

Değişik okuma yöntemleri:

Bilgi kaynakları ve bunları değerlendirme biçimleri yönünden Kur’an okumalarını üç gurupta toplayabiliriz.

1- İlham ve keşfe dayalı okumalar:

Kelimelerin görünen (zahiri) manasının gerisinde, ondan çok daha önemli ve  görünmeyen (batıni) manalarının olduğu fikrinden hareket eden ve bu manalara ulaşmaya çalışan okuma biçimidir. Batıni/görünmeyen manaya ulaşmak için de; bir yandan ilham, feraset ve rüya yoluyla gelen bilgilere, bir yandan da kriptogramatik çözümleme yöntemlerine müracaat eder.

İlham, tasavvufta “beş duyu ve akıl aracılığı olmadan Hak Teala’nın kulunun kalbine koyduğu bilgi” olarak tanımlanır. İbni Arabi ilahiyat konularında ilhamla hasıl olan bilginin akıl ve fikirle kazanılan bilgiden daha sağlıklı ve güvenilir olduğunu söyler. Hatta ilhamın verdiği bilginin daha açık ve daha kesin olduğunu ifade eder (el-futuhatu’l-Mekkiyye. I. 375-79). Feraset sözlükte; “görüş, zan, tahmin ve dikkatli düşünerek isabetli hüküm vermek” (kamus, 978) anlamına gelir. Tasavvufta, “genel” ve “özel” olmak üzere iki çeşit fraset vardır. Özel firaset “Allah’ın evliyanın kalbine koyduğu bir nur” olarak tanımlanmıştır. “Bu sayede evliyaların; keramet, isabetli zan, tahmin ve hads/sezgi yoluyla insanların hallerini (hislerini, düşüncelerini, inançlarını, karakterlerini, iç dünyalarını) bildikleri” [3] iddia edilmiştir. Rüya ise mutasavvıfların üzerinde özellikle durdukları bir bilgi kaynağıdır. “İbni Arabi, Fususu’l-Hikem isimli eserini rüyasında gördüğü Hz. Peygamberin elinden aldığını ve hiç değiştirmeden bunu halka sunduğunu anlatır. (Fususu’l-Hikem. 47, 63,85,99-103)

Kriptogramatik çözümleme yöntemleri ise, kelime ve harflerin sayı değerlerinden yola çıkarak çeşitli manalara ulaşma çabasıdır. Her harfin belli bir sayı değerinin olduğu fikrinden hareket edilir. Kelimelerdeki, isimlerdeki veya cümlelerdeki harflerin sayı değerlerinin toplanmasıyla değişik manalara ulaşılmaya çalışılır.

2- Uyulması gereken nass’ları (emir ve nehiyleri) devşirmeye dayalı okumalar:

“Kur’an geçmişte olmuş, olan ve gelecekte olması muhtemel her sorun ya da durum için çözümler gösterir”[4] fikrinden hareketle, “hayatı Kur’an’ın gösterdiği çözümlere göre oluşturma” arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan okuma biçimidir. Kur’an’da gizli ve görünmeyen manalar aramaz. Bilinmesi gereken her şeyin, Allah tarafından apaçık hükümler (nass) aracılığıyla ortaya konduğunu ve bunlara başvurulması gerektiğini kabul eder. Problemlerle karşılaşıldığında çözüm için üç yol/kaynak önerir: geçmiş ve gelecek bütün problemlerin çözümünü içeren Kur’an nassın esasını oluşturur. Ondan delil bulunamıyorsa Kur’an dışında gelen vahiylerin yönlendirmesiyle oluşmuş olan Resulullah’ın[5] sünnetine baş vurulmasını söyler. Ondan da delil bulunamıyorsa Kur’an ve sünnette açık olan delillerin, açık olmayanlar ile kıyas yapılması, bu şekilde içtihatlar ve icma üretilmesi yöntemine müracaat edilmesini ister.

3- Aklı önceleyen okumalar:

Keşfe dayalı okumaların vahyi, ispatı mümkün olmayan bilgi kaynaklarıyla açıklamaya çalıştığı; nassa dayalı okumaların ise vahyin iniş sebebini yeterince anlamayarak hayatı 1400 yıl öncesinde dondurduğu fikrinden hareketle ortaya çıkan okuma biçimidir. İspatı mümkün olmayan yorumlardan Kur’an’ı arındırabilmek ve günün ihtiyaçlarına cevap verebilen okumalar gerçekleştirebilmek için akla müracaat etmek gerektiğini söyler.

Bu okuma biçimine göre akıl, hiç bir dış tesirin etkisi altında kalmadan kullanıldığında insanı doğruya ulaştırma kabiliyeti olan bir özelliktir. Kur’an ise her ihtiyaç ve sorun karşısında kendisine müracaat edilip o soruna karşılık gelecek ifadeler aranması gereken bir kitap değil; zihniyet oluşturan bir kitaptır. Kur’an’ın oluşturmaya çalıştığı zihniyetle donanan bir akıl kendi yolunu bulabilir ve günün meselelerine gerçekçi çözümler getirebilir. Hatta (bu okuma ekolünün bazı temsilcilerine göre) salim akıl varken Kur’an illa gerekli bile değildir.

***

Çok genel olarak üç gurupta değerlendirdiğimiz “Kur’an okumaları”, değişik çağlarda ve değişik coğrafyalarda birçok farklı uygulamayla karşımıza çıkar. Her uygulamanın bir diğerine göre farklı yönlerinin olduğundan bahsetmek mümkündür. Her okuma biçiminin dengeli ve faydalı örnekleri de; çok uç, kabulü mümkün olmayan örnekleri de ortaya çıkabilmiştir.

Bu okumalar içerisinde en sorunlu olanı ilham ve keşfe dayalı okuma biçimleridir. Çünkü ilham, feraset veya rüya güvenilir bilgi kaynakları olamazlar. Nefsin bütün zaaflarına açıktırlar. İstismara ve sahtekarlıklara yol açarlar. Ayrıca bir nevi kişiye özel bilgi kaynakları olduğu için, o yolla gelen bilgiyi ispat etmek mümkün değildir. Nitekim İslam inancına eklenen hurafelerin çoğu, bu okuma kanalından gelmişlerdir.

Nasslar devşirmeye dayalı okuma biçimlerinin, hurafelerin etkisine kapılmadan okumalar yapılmasına çök önemli katkıları olmuştur. Ancak ilke olarak doğru ve keşfe dayalı okumalar karşısında çok da faydası dokunmuş olan, “bütün problem ve ihtiyaçlara Kur’an’dan delil arama” yaklaşımı; zamanla bir takım problemlerin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Bu yaklaşımın yol açtığı en önemli problem, “kitaptaki çözümleri bulup çıkaran bir ulema sınıfını zorunlu kılmasıdır.” Böylece Kur’an, üzerine ancak alimlerin konuşabileceği bir kitap haline gelmiştir. Diğer bir problem ise, “İslam medeniyetinin bir nass ve beyan medeniyetine dönüşmesidir.” Her şeyin kendisinden devşirileceği sabit bir kaynak algısı, değişen şartlar ve ortaya çıkan yeni toplum modelleri karşısında Müslümanları, belli bir dönemin şartları ve ihtiyaçları içerisinde ortaya çıkmış bir modeli canlı tutmaya ve sürdürmeye itmiştir. Yani mutasavvıfların şekilci ve kalıpçı bir yaklaşımla Resulullah’ın giyim ve davranışlarını taklit etmeleri, ehli sünnette; model ve uygulamaları sürdürmek şeklinde kendisini göstermiştir. “Kur’an’la aydınlanmış; vahyin eşyaya ve hadiselere getirdiği tefsirle meselelere yaklaşan, düşünen; aklını, deneyimlerini, insanlığın ortak tecrübesini ve marufu kullanarak korkmadan kararlar veren, içinde bulunduğu şartlara uygun çözümler ve modeller geliştiren; doğru olan ve olmayan arasında tercihler yapabilen Müslüman tipi ortadan kalkmıştır. Bunun yerine ulema sınıfının, kitabın lafızları arasından türlü yollarla çıkarttığı hükümlere refere edilmedikçe asla bir adım bile atamayan bağımlı Müslüman tipi gelmiştir.”

Aklı önceleyen okuma biçimlerinin ise şekilci ve kalıpçı bir şekilde Resulullah’ın oluşturduğu toplum modelini ve uygulamalarını yaşatmaya çalışan okumalar karşısında, ufuk açıcı etkileri olmuştur. Kur’an’ın oluşturmaya çalıştığı zihin yapısının anlaşılabilmesi noktasında, kalıpları zorlayan en üretken çalışmaların bu okuma ekolünden çıktığı söylenebilir. Çünkü onlar sabit model ve uygulamalar karşısında sorulmayanı sorma, tartışılmayanı tartışma başarısı göstermişlerdir. Ancak hayatın Kur’an’a göre oluşturulmasıyla ilgili bu faydalı sorgulamaların yanında, aslında gerekli olmayan bazı şeylere de (mesela müteşabih ayetlerin yorumlanması, kıssalardaki anlatımların hikayeleştirilmesi gibi) akla uygun izahlar getirmeye çalışmaları, tepki almalarına neden olmuştur. Hatta bu okuma biçimine göre Kur’an’a yaklaşan ekoller içerisinde, Kur’an’ın gerekli olmadığını, aklın kendi başına yolunu bulabilecek güce ve imkanlara sahip olduğunu söyleyerek, “aklı Kur’an’a önceleyen” yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bu ise insanları “akıl mı?” “vahiy mi?” ayrımıyla karşı karşıya bırakmıştır. Bu ayrım içerisinde nasslar devşirmeye dayalı okuma biçimleri vahyi, aklı önceleyen okuma biçimleri ise aklı temsil eder hale gelmiştir. Böyle bir ayrım karşısında da doğal olarak vahiy, yani; naslar devşirmeye dayalı okuma biçimi seçeneği galip gelmiştir.

***

Tarihi hesaplaşmanın vahiy, başka bir ifadeyle nass devşirmeye dayalı okuma biçiminin galip gelmesiyle sonuçlanmış olması, “Kur’an’ı nasıl okuyalım?” sorusunun cevap bulduğu anlamına gelmiyor.

Emperyalist saldırılar ve hızla değişen toplumsal ihtiyaçlar karşısında çaresiz kalan Müslümanlar, kalıpları zorlamayı göze alarak son yüzyılda Kur’an’ı yeniden okumaya giriştiler. Bu okuma biçiminin en göze batan yönü, ulema tekelinin kırılmış ve Kur’an ile Müslümanlar arasındaki bazı engellerin kaldırılmış olması idi. “Kur’an’ı anlamak için klasik İslam ilimlerine ve geleneklere vakıf olmak gerekmez; Kur’an’ın mesajını anlatmak için kullandığı temel kavramların ne anlama geldiğini bilen herkes Kur’an’ı anlayabilir” anlayışı sayesinde, mahallede bir araya gelen gençler bile Kur’an dersleri yapmaya başladılar.

Acil ihtiyaç; önce kendi coğrafyasının, sonra sırasıyla tüm İslam coğrafyasının baskı ve sömürüden kurtarılması idi. Bu yüzden okumalar, “kurtuluş yöntemi”, “kurtuluş mücadelesi” gibi meseleler üzerine yoğunlaştı. Kur’an’dan ve sünnetten kurtuluş reçeteleri devşirilmeye girişildi. Resulullah’ın kendi toplumunu kurtarmayı/değiştirmeyi nasıl başardığı araştırılmaya başlandı. Hangi yöntemlere baş vurduğu ve hangi aşamalardan geçerek zafere ulaştığı tespit edilmeye çalışıldı.

Sonuçta herkesin elinde, “Resulullah’ın yöntemi buydu” diyeceği sonuçlar vardı. Herkes tezini Kur’an ve sünnet ile delillendirmişti. Bu kadar delil varken başka yöntemleri tercih edenler ise -doğal olarak- yanlışlık içerisinde idiler. Herkese göre kendi yanındaki en doğru idi.

Fakat bu kurtuluş reçeteleri istenilen sonucu vermedi. Coğrafyalar kurtarılamadılar.

Her şeye rağmen doğru yaptığını düşününler elbetteki var ve Allah, onların samimi gayretlerini boşa çıkarmasın. Ancak bugün pek çok Müslüman havanda su dövülmeye çalışıldığını farketmiş, nerede hata yapıldığını sorgular hale gelmiştir.

Temel hata; bin yıl önceki toplum yapılanmasına karşı, günün imkanları çerçevesinde verilen mücadelenin, bugünün toplum yapılanması ve imkanları içerisinde şablonik olarak tekrarlanmaya çalışılmasındadır. Müslümanlar, -farkında olmadan- naslar devşiren okuma biçiminin bir versiyonunu sergilemişlerdir.

Çözüm yine Kur’an’dadır. Fakat onun doğru bir şekilde okunması gerekmektedir. Şu halde;

– Önce Kur’an’ın nasıl bir kitap olduğuna yeniden bakalım ve hayat üzerindeki fonksiyonunu yeniden anlamaya çalışalım

– Sonra da onu nasıl okumamız gerektiğini tartışalım

Kur’an nasıl bir kitaptır

Kur’an pratiğin içinden seslenen bir kitaptır. Yüce Allah onu, olaylar, gelişmeler ve ihtiyaçlar üzerine parça parça ve gerektikçe indirmiştir. Ayetler belli bir olay ve gelişme üzerine inmiş olsa da, çoğunlukla genel bir hitabet üslubuna sahiptir. Yani sadece inmesine sebep olan durumu muhatap alarak değil, değişik ortam ve çağlarda ortaya çıkması muhtemel benzerlerini de kuşatacak bir üslupla inmiştir. Genel üslup böyleyken, belirli bir muhataba hitap eden veya o döneme mahsus olaylarla ilgili gibi görünen ayetler de göze çarpar. Bu noktada şunları bilmek gerekir:

1- Kur’an belirli şahıslara inmiş bir kitap değildir. Dolayısıyla bir kişiye hitap ediyor gibi görünen ayetlerde bile, herkesi ilgilendiren bir yön bulunur

2- Bir döneme mahsus olaylarla ilgili ayetlerde ise ya o olayla ilgili verilecek mesajın evrensel bir nitelik taşıması söz konusudur, ya da benzeri problemlerin nasıl çözüleceğiyle ilgili bir örneklik durumu vardır

Fakat bununla birlikte Kur’an; harfleri, kelimeleri veya cümleleri arasında sırlar dolu olan bir kitap değildir. Rahmeti ve merhameti bol olan Rabbimiz, doğruları sır kapılarının arkasına değil, herkesin ulaşabileceği en görünür yerlere yerleştirmiştir. Akleden herkesin anlayabileceği şekilde açık ve anlaşılır hale getirmiştir.

“Bak, iyice kavrayıp anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklamaktayız.” (En’am 6/65)

“Düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık, haydi var mı düşünen?” (Kamer 54/17)

Tarihin değişik dönemlerinde (Yahudilerin kullandığı kriptogramatik  yöntemlere -ebced hesaplamaları vs- benzer yöntemlerle) Kur’an’dan bazı şifreli sırlar çıkarmayı deneyen birçok insan varolmuştur. Bunlar, kendilerince bazı sonuçlara da ulaşmaktadırlar. Ama ulaşılan sonuçların hiçbirisi, insanoğlunun herhangi bir ihtiyaç veya problemine çözüm getirecek bir nitelik taşımaz. Faydasız gereksiz bilgiler şeklindedir.

Kur’an bir sırlar kitabı olmadığı gibi ansiklopedik bilgiler içeren bir kitap da değildir. Başlıklardan ve başlıklar altında ele alınan konulardan oluşmaz. Dolayısıyla herhangi bir konuyu öğrenmek isteyen bir insan, ilgili başlığa gidip o başlık altındakileri okuyarak meselesini çözemez. Konuyla/problemle ilgili farklı yerlerde geçen ayetleri bir araya getirip, aralarındaki ilişkiyi ve bütünlüğü görmeye çalışması gerekir. Kullanılan kavramları tespit edip onların anlamlarını kavraması, verilen örneklerin ardındaki ilke ve prensipleri görüp onların günün şartlarında nasıl uygulanacağını düşünmesi gerekir. Bu çabanın sonucunda ise ihtiyaç ve problemlerine Kur’an’dan karşılık bulmuş olur.

Kur’an bazı meseleleri ele alırken sembolik anlatımlara müracaat eder. Mesela her çağda karşılaşılması mümkün olan düşmanlıkları ortaya koyarken, düşmanlığın farklı boyutlarını farklı karakterlerle sembolleştirir (Din adamı kimliğiyle ortaya çıkan düşmanlıkları Bel’am, sermayedar kimliğiyle ortaya çıkan düşmanlıkları Karun, yöneti için Firavun, bürokrat için Haman şahsında sembolleştirmesi gibi). Böylece onların hem daha anlaşılır, hem de daha kalıcı olmasını sağlar. Güzel veya yanlış davranış örneklerini ise bazen doğadan bir benzetmeyle (infak edenin yedi veren başağa benzetilmesi örneğinde olduğu gibi /Bakara:261) ya da yaşanmış hayattan bir kesiti nakletmek suretiyle ortaya koyar (bahçe sahipleri örneğinde olduğu gibi /Kalem:17-32). Fakat bununla birlikte Kur’an, her tarafı sembolik anlatımlarla dolu, verdiği her örneğin ve anlattığı her kıssanın farklı bir yorumu olan ve her noktada aklın yorumuna ihtiyaç duyan bir kitap da değildir. Böyle bir tarz “düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırılmış” olmasıyla örtüşmez. Her örneği ve kıssası farklı şekillerde yorumlanmak zorunda olan bir kitap için, “kolaylaştırılmış” şeklinde bir nitelemede bulunmak doğru olmaz.

Kur’an, her türlü ihtiyaç ve problem için detaylı çözüm reçeteleri içeren bir kitap da değildir. Hayatını ona uygun bir şekilde oluşturmak isteyen bir kimse, mesela “İslam nasıl bir ekonomik sistem öngörüyor?”, “İslam nasıl bir devlet modeli öngörüyor?” gibi sorularla ona yönelse, sorularına verilmiş detaylı cevaplar bulamaz. Zaten böyle olsaydı, Kur’an her çağ için sabit model ve uygulamalar sunan bir kitap haline gelirdi ve toplumların tekamülleri karşısında da eskiyip giderdi. Bu yüzden Rabbimiz, hayata dair problemleri ve ihtiyaçları tek tek çözmeye uğraşmamıştır. Bunların yerine, kavramlar, ilkeler ve örnekler aracılığıyla bir bakış açısı bir bilinç oluşturmayı seçmiştir. Bu kavramları, ilkeleri ve örnekleri kavramış olan bir insan, zamanın ihtiyaç ve problemleri karşısında uygulamalarının nasıl olacağını akleder ve o mantığa uygun olan çözümü bulur.

Peki! Kur’an:

– Bir sırlar kitabı olmadığına

– İçerdiği bilgileri ansiklopedi mantığına uygun bir şekilde vermediğine

– Her türlü ihtiyaç ve problem için detaylı hazır reçeteler sunmadığına

göre, onu nasıl okumak lazım ki, gerektiği şekilde faydalanabilelim ve nimetlerinden yararlanabilelim…

Kur’an’ı nasıl okuyalım

Kur’an’ı bir sırlar kitabı olarak görüp farklı yöntemlerle o sırlara ulaşmaya çalışan, ansiklopedi olarak görüp genel kültürünü artırmak için Kur’an’a yönelen ve ihtiyaçlarının çözümü için detaylı sabit reçeteler bulmayı arzulayan herkes; onda aradığını bulabilir ve bulduğuyla tatmin olabilir. Fakat Kur’an bu amaçlar için değil, Allah’ın razı olacağı bir yaşama rehberlik etmek için gönderilmiştir. Allah’ın rızasını kazanmanın yolu, hayatı Kur’an’a göre oluşturmaktan geçer. Bu ise okuyup anlamaya ve ona uygun bir şekilde yaşamaya bağlıdır.

Kur’an insanoğlu için bu kadar önemli bir konuma sahip olduğuna göre; okuyup doğru bir şekilde anlamak ve doğru bir şekilde hayatta gerçekleştirmek hayati bir mesele olarak karşımıza çıkar. Öyle ki, dünyada ve ahirette mutlu bir yaşam sürmenin de, sonsuz bir azaba uğramanın da kendisine bağlı olduğu bir mesele…

Anlayabilen kimseler için bundan daha önemli ve daha hayati ne olabilir?

***

Kur’an okumanın ve hayatı ona göre oluşturmanın zorunluluğu bir gerçek olmakla birlikte bu tespit tek başına sorunu çözmemektedir. Çünkü günümüzde Kur’an’a yönelen herkes kendince farklı sonuçlara ulaşabilmektedir. Uzun bir tarihi süreç içerisinde Kur’an ile insanlar arasında birçok engel ve perde oluşmuştur. Ve insanlar perdeleri aralayıp gerçeğe ulaşmakta zorlanmaktadırlar. Sonuç olarak da perdelerin arkasındaki gerçeği bulanık veya olduğundan farklı görmektedirler.

Bu durumda Müslümanlar için ortak bir “Kur’an’ı anlama yöntemi” önermek gerekmektedir. Öyle bir yöntem ki;

–   hem yüzyılların oluşturduğu kültür tortularını ve perdeleri aralamayı sağlasın

–           hem de samimiyetle Kur’an’a yönelen herkesin doğru bir şekilde anlamasını kolaylaştırsın.

Kur’an’ı anlamada yöntem:

Kur’an’ı anlamanın en vazgeçilmez ve en önemli unsuru, Kur’an’ı okuyan insanın niyetidir. Niyeti ne olursa olsun, herkesin okuduğundan aynı şeyi anlamasını ve aynı sonuca ulaşmasını sağlayacak bir yöntemin varlığından bahsedilemez. Samimiyetsizliğin ve kötü niyetin panzehiri yoktur. Ne kadar mükemmel olursa olsun hiçbir yöntem, anlamak istemeyen insanların hastalıklarına çare olmaz.

Bu tespiti tersden şöyle ifade etmek de mümkündür: Anlamak için, samimiyetle Kur’an’a yönelen herkes, hangi yöntemle okursa okusun Kur’an’ın rahmetine ulaşır.

Kullandığı yöntem işini zorlaştırabilir.

Anlamasını ve doğrulara ulaşmasını geciktirebilir.

Ama çabasında sürekli olan samimi bir birey, mutlaka Allah’ın yollarına ulaşır. Çünkü Allah, kendi uğrunda canla başla çaba gösterenleri yollarına eriştirmeye söz vermiştir.

“Uğrumuzda canla başla çaba gösterenleri, elbette yollarımıza iletiriz. Çünkü Allah, iyilerle beraberdir.” (Ankebut 29/69)

Demekki Kur’an’ı anlamanın ilk şartı; iyi niyet, samimiyet ve canla başla çaba göstermektir.

***

Bundan sonrası için ise, şöyle bir yöntem önerebiliriz:

Kur’an’ı anlamayı isteyen kimselerin göz önünde bulundurması gereken en önemli mesele, bütün dinlerde ve hayat görüşlerinde olduğu gibi, İslam’ın da mesajını insanlara ulaştırmak için kullandığı bazı kavramların bulunduğudur. Bu kavramlar, zaman içerisinde değişikliğe uğramış ve Resulullah döneminde ifade ettikleri anlamlardan uzaklaşmışlardır. Bu yüzden onları doğru bir şekilde anlamadan, Kur’an’ı doğru bir şekilde anlama imkanı da kalmamıştır. Şu halde, Kur’an’ı anlama çabaları içerisinde önemli bir bölümü, Kur’an’ın temel kavramlarını anlama çabası oluşturmalıdır.

Peki, peygamber döneminde herkesin rahatlıkla anladığı; ama bin dört yüz senelik süreçte sırtına birçok anlamlar yüklenen bu kavramları, bugün biz nasıl aslına döndürebilir ve doğru anlayabiliriz?

Arapçada bütün kelimelerin sessiz harflerden oluşan bir kökü bulunmaktadır. Dolayısıyla bir kavramı doğru bir şekilde anlamanın ve zaman içerisinde türetilerek oluşturulmuş anlamlarla ilişkisini doğru bir şekilde kavramanın ilk yolu kök anlamını tespit etmekten geçer. Bir kavramı, zaman içerisinde ortaya çıkmış ve sonra kavram ile özdeş hale gelmiş türevlerinin manasından ayırt etmek, sabit kök anlamını tespit etmekle mümkündür. Kökün anlamı ile türetilmiş kelimede ortaya çıkan anlam arasındaki ilişki, “aile benzerliği” ilişkisidir. “Buna göre, kelimelerin anlam alanları içerisinde, birbirine yakın (ve fakat aslında farklı) özellikler bulunabilir. Bu, bütün fertleri birbirine benzeyen bir aileye benzer. Nasıl ki ailede bütün fertlerin birbirlerine benzemesi, aileyi oluşturan fertlerin aynı şahıslar olduğu anlamına gelmiyorsa; aynı şekilde, kelimenin anlam alanı içerisindeki kimi özelliklerin benzeşmesi veya farklı kelimelerin anlam alanlarındaki kimi benzerlikler, bu kelimelerin birbirlerinin aynısı oldukları anlamına gelmez. Örneğin kedi ve aslan aynı ‘familya’ya (aileye) mensuptur; fakat bu benzerlik, ne kediye aslan denmesini ne de aslana kedi denmesini haklı çıkarmaz. Benzerliklerine rağmen bu ikisi farklı varlıklardır ve ayrı isimler alırlar.”[6]

“Her kelimenin yapısında 1) değişmeyen öz/kök özellik, 2) tali özellikler vardır. Kök özellik iptal edildiğinde, kelimenin anlamı bozulur; fakat tali özelliklerden herhangi biri (veya tamamı) iptal edildiğinde, kelimenin anlamında esaslı bir bozulma olmaz.” Su ve kirlilik arasındaki ilişkide olduğu gibi: “Kirlilik, su için bir yan özelliktir. ‘Kirli su’ yine sudur. Fakat suyun iki hidrojen ve bir oksijenden oluşması özelliği, onun sabit/kök anlamını belirler. Hem kirli suda hem de temiz suda iki hidrojen ve bir oksijen vardır. Bu yüzden, bu iki su çeşidine de ‘su’ denilmektedir. … Aynı yöntemi, soyut bir terim olan, tartışmalı ‘demokrasi’ terimi için de uygulayabiliriz. Kelimenin sabit temel anlamı ‘halk egemenliği’dir. Yan anlamlar ise ‘iktidarın paylaşımı’, ‘iktidar kapılarının herkese açık olması’, ‘azınlıkların haklarının savunulması’, ‘sivil özgürlüklerin korunması’, ‘bilginin serbestçe dolaşması’ vs. olarak sıralanabilir. Halk egemenliği özelliği olmayan hiçbir yönetim demokrasi olarak adlandırılamaz; ancak bu özelliği olmakla birlikte, örneğin iktidarın paylaşımı veya sivil özgürlüklerin korunması gibi yan özellikleri bulunmayan bir rejim, yine de demokrasidir.” [7]

Kur’an kavramları için de mesela, “zikr” kavramı örnek olarak verilebilir. “Lügatlerde zikrin farklı anlamları şöyle sıralanmaktadır: 1) Hatırlamak, 2) yadetmek, 3) kadınları konuşmak, 4) sataşmak, diline dolamak, 5) ün/şan, 6) anlamak, akletmek, ibret almak, düşünmek, 7) şükretmek, Allah’ı hatırda tutup küfretmemek, 8) dua, 9) ibadet, 10) hayvan keserken besmele çekmek, 11) öğüt almak, öğüt vermek, 12) Tevbe, 13) peygamberlere gönderilen kitaplar (Tevrat, Kur’an), 14) ilim, 15) namaz. Lugat yaklaşımında her bir anlam, ayrı ayrı zikir kavramına karşılık gelebilir. Buna göre örneğin; ‘tevbe’ de ‘ibadet’ de hatta ‘hayvanları keserken besmele çekmek’ bile zikrin karşılığı olarak kullanılabilir. Halbuki burada mantıksal bir çelişki vardır. Çünkü eğer böyle bir karşılamadan bahsedilebilseydi, Tevbe ya da ibadet kelimelerinin geçtiği her yere zikir kelimesini yerleştirdiğimizde, anlam yönünden sorun çıkmaması gerekirdi. Açıktır ki bu mümkün değildir.”[8] “Kök anlam ve onunla bir şekilde ilgisi bulunan yan anlamlar” ilkesi çerçevesinde baktığımızda ise şöyle bir durum ortaya çıkar: “Ze ke re fiil kökünden türeyen Zikr kelimesinin kök anlamı “hatırlamak”tır. … Düşünün ki, “bir gece vakti, eski bir dostunuzu hatırladınız; onu yadettiniz. Onunla yaşadığınız acı-tatlı olayları, serüvenleri, paylaştığınız üzüntü ve sevinçleri vs. andınız. Bütün yaşadıklarınız, bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçti. Sonra yaşadıklarınızdan bir takım sonuçlar çıkardınız. Başınızdan geçenleri düşünüp, kimi hadiselerden ibret/öğüt aldınız. İşlediğiniz hataları bir daha yapmama sözü verdiniz (yani Tevbe ettiniz). Kimilerinden dolayı da sevindiniz. “İyi ki yapmışım.” dediniz. Yani yaptığınız iyi işlerden dolayı şükrettiniz ve aynı gece dostunuzu arayıp halini hatırını sordunuz. Nihayet ona o eski günleri yeniden yaşamayı istediğinizi söylediniz ve bunun için (dua) ettiniz…” İşte o gece dostunuzu hatırlama eyleminizin muhtemel sonuçları böyle olacaktır. Dikkat edilirse burada, “hatırlama” fiilinin belirlediği (veya onun sonucu olan) eylemler söz konusudur. Dolayısıyla bu bağın yakalanması durumunda, kök anlam ile diğer anlamlar arasındaki fark görülebilecektir.

Zikr ve zikrullah tabirlerini anlamak için, örnekteki ‘dost’un yerine Allah’ı koyduğumuzda da önemli neticelere ulaşırız. Allah’ı hatırlayan kişi, Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlayacak, üzerine düşen sorumluluğu düşünecek ve gereğini yapacaktır. Allah’ı hatırlayan (ya da Allah’ın hatırını gözeten) bir kişi, O’nun kudretini, nimetlerini düşünür ve O’na teslim olur. Bu teslimiyetin gereği olarak O’na şükreder; her türlü yardımı O’ndan bekler, O’ndan ister. Duası O’nadır. Namazı (salat) O’nun için kılar. Hataları için Tevbe eder; bağışlanma ister… Görüldüğü gibi Allah’ın hatırlanması (zikrullah), birbiriyle bağlantılı bir dizi fiili beraberinde getirmektedir. İşte bu fiillerin hepsi, zikr kavramının günlük kullanımında yer alır.”[9]

Sonuç olarak:

1- Her bir kavramın temel bir kök anlam ve onun değişik açılımları niteliğindeki yan anlamlardan oluştuğu göz önünde bulundurulursa;

2- Sonradan türeyen bir mana kavramın gerçek anlamıymış gibi onun yerine konulmazsa;

o zaman Kur’an’ı anlamanın önündeki ciddi bir engel aşılmış olur. Aynı lafızdan yola çıkıldığı halde farklı anlamlara ve farklı yorumlara ulaşma durumu asgariye iner. (“Ortadan kalkar” diyemiyoruz; çünkü “samimiyet ve iyi niyet” olmaksızın hiç bir yöntem sorunu çözmeye yeterli gelmez.)

Bu yeterli mi:

“Anlama”nın önündeki engelin aşılması ve Kur’an okunduğunda (en azından temel konularda) ortak bir anlayışa ulaşılması, çok önemsenmesi gereken bir durumdur. Ancak tek başına yeterli olmayacaktır. Çünkü karşı karşıya bulunulan sorun sadece Kur’an okuma yöntemiyle ilgili değildir. Okumayı yapacak insanın bakış açısı ve tutumu da belirgin bir rol oynamaktadır.

“Bakış açısı” ve “tutum”dan bahsederken samimiyetsiz ve art niyetli kimselerin yaklaşım tarzlarını kastetmiyoruz. Kastımız iyi niyetle Kur’an’a yönelen, ancak dar bakış açısı veya zihnindeki kalıplarla Kur’an okuma alışkanlığı yüzünden, aynı doğruları farklı yorumlayan kimselerdir.

Tarih boyunca Kur’an okumayla ilgili farklı tarzlar gelişmiştir. Kur’an’ı doğru anlamak için; kimileri nüzul sırasına göre, kimileri mevcut diziliş sırasına göre, kimileri kavram araştırmaları şeklinde, kimileri ise konu araştırmaları şeklinde okumanın daha doğru olduğunu düşünmüşlerdir. Surelerin nüzul sırasına göre Kur’an okumak, hayatı ve zihni inşa ederken Kur’an’ın nasıl tedrici bir süreç izlediğini görmek açısından gerekli ve faydalı bir okumadır. Aynı onun gibi; Surelerin mevcut diziliş sırasına göre okumak Kur’an’daki bütünlüğü görmek açısından, kavram araştırmaları yapmak mesajın kendisiyle ulaştırıldığı temel kavramlara vakıf olmak açısından, konu araştırmaları yapmak ise ihtiyaç duyulan konularla ilgili bütüncül bir mantık edinebilmek açısından gerekli ve faydalıdır. Aslında ve daha doğrusu, Kur’an okumanın her türlüsü gerekli ve faydalıdır.

Yerine ve zamanına göre her okuma yönteminin diğerlerine göre daha faydalı olduğu anlar olabilir. Biri diğerine tercih edilebilir. Fakat hangi okuma tarzı bayraklaştırılırsa, yani hangi okuma tarzı tek yöntem haline getirilirse, o zaman problemler ortaya çıkmaya başlar.

Nüzul sırasına göre okumayı bayraklaştıranlarda ortaya çıkması muhtemel problem, şablonik bir bakış açısının gelişmesi ihtimalidir. Bundan sonrasında, “Kur’an hayatı ve mücadeleyi adım adım oluşturur” anlayışından hareketle; ayetlerin iniş sırasını takip eder ve onlara göre hayatlarını düzenlemeye girişirler. Kur’an’ın indiği dönemdeki ihtiyaçlar ve şartlar ile bugünkü ihtiyaçlar ve şartlar sanki birbirinin aynısıymış gibi, Kur’an’ın indiği dönemde ortaya çıkan tavır ve uygulamaları bugün aynen gerçekleştirmeye çalışırlar.

Kur’an’daki diziliş sırasına göre okumayı bayraklaştıranlarda ortaya çıkması muhtemel problem, Kur’an’ın hayat üzerindeki oluşturucu ve yönlendirici etkisini görmekte zorlanma ihtimalidir. Bunlar, hayatı Kur’an’a uygun bir şekilde inşa etmenin süreç işi olduğunu ve süreklilik gerektirdiğini anlamakta zorlanırlar. Dini kural ve emirlerden ibaret görme eğilimleri daha yüksektir. Bunları yerine getirdiklerinde Allah’a karşı sorumluluklarını da yerine getirmiş olacaklarını düşünürler. Hayatı Kur’an’a uygun bir şekilde oluşturmanın aynı zamanda bir mücadele olduğunu ve mücadele gerektirdiğini daha zor anlarlar.

Kavram ve konu araştırmaları için Kur’an’a yönelenlerde ortaya çıkması muhtemel problem ise Kur’an’ı; merak ettikleri kavram ve konuları araştırıp buldukları bir bilgi kitabı olarak görme ihtimalidir. Hayatın her anının Kur’an’a uygun bir şekilde inşa edilmesi gerektiğini, bunun ise sürekliliği olan bir çaba ve mücadele gerektirdiğini anlamakta zorlanabilirler.

Yukarıdaki açıklamalar ihtimal ifadeleriyle ortaya konmuştur. Ama tarih boyunca ve günümüzde bu anlayışların birçok örnekleri ortaya çıkmıştır. İslam hakkında ortak düşüncelere sahip kimseler arasında bile, kişilerin “Kur’an’a bakışları” ve “ona karşı tutumları”ndan kaynaklanan farklılıklar doğmaktadır.

O halde, Kur’an okunduğunda ortak bir anlayışın ortaya çıkması çok önemli ve değerli olmakla birlikte yeterli değildir.

***

Hiç bir uyarı veya izah tek tip bir anlayış ve uygulama ortaya çıkarmaz. Esasen böyle bir beklenti ve çaba içerisinde de olmamak gerekir. Bir yere kadar farklılıkları zenginlik olarak görmek daha doğrudur. Fakat bununla birlikte sağlıklı bir okuma ve doğru bir anlayış biçiminin gelişmesi için üzerinde durulması gereken iki nokta vardır:

1- Şabloncu yaklaşımın değerlendirilmesi

2- Hayatı Kur’an’a göre inşa edebilmek için, dönemin ihtiyaç ve şartlarını doğru anlamanın gerekliliğine vurgu yapılması

Şabloncu yaklaşımın değerlendirilmesi:

“Sünnet” diyerek, Resulullah’ın giyimini, davranışlarını, hal ve hareketlerini taklit eden kimseler vardır. Bunlar bilinirler ve toplum içerisinde kolayca ayırt edilebilirler. Fakat bir taklitçilik biçimi daha vardır ki, yaptıklarının taklitçilik anlamına geldiğini o tavrı sergileyenler dahi çoğu zaman düşünmezler.

Bu taklitçilik biçimi, “Resulullah’ın uygulamalarını örnek almak” gibi gayet kabul edilebilir bir mantık üzerinde yükselir. Kur’an Allah tarafından indirilirken bir bütün halinde değil “parça parça ve gerektikçe”[10] indirilmiştir. Allah katından indirilişi de, kalplerine indiği bireylerin hayatını oluşturması da, tedrici bir karakter gösterir. Tedric kavramı, kainat ve içerisinde var olan bütün yaratılmışlarla ilgili temel bir kuralı ifade eder: Kainatta meydana gelen hiç bir değişim birden bire aniden gerçekleşmez.

Her şeyin bir başlangıcı vardır. (Kimileri kısa, kimileri ise uzun bir) Zaman içerisinde yavaş yavaş olgunlaşır. Sonra da ortaya çıkar. Bir takım hadiselerin aniden gerçekleştiği izlenimi vermesi, evveliyatını görememizden kaynaklanır.

İnsan hayatında iyiye veya kötüye doğru gerçekleşen değişimler de, (varlığın doğasına uygun bir şekilde) tedrici bir karakter izlerler.

Tedric kavramı, İslam dünyasının sömürü altına girdiği ve zihinlerin “kurtuluş” için işlemeye başladığı 20 yy. başlarından itibaren, farklı bir şekilde meşhur oldu ve neredeyse temel kavramlardan birisi haline geldi. “Kurtuluş için, mücadele vermek gerekiyordu. Mücadele ise tedricen (adım adım) Kur’an’da ortaya konmuş, Resulullah tarafından tedricen (adım adım) gerçekleştirilmişti. Tek lazım gelen, Kur’an’dan ve Resulullah’ın hayatından mücadelenin adımlarını tek tek bulup çıkarmak idi.”

Bu yaklaşımla Müslümanlar, doğru bir noktadan; “Resulullah’ın mücadelesi” adı verilen uygulamaları taklit etmeye doğru giden bir sürece girmiş oldular. Kur’an’ın lafızları arasında ve Resulullah’ın hayat hikayesinde, mücadelenin adımlarını aramaya başladılar.

Oysa burada belirgin bir problem ortaya çıkmaktaydı. Yaklaşık 1400 yıl önce Kur’an, Resulullah’ın hayatında örnek bir yaşam ve örnek bir mücadelenin ortaya çıkmasını sağladı. Ama ortaya konan örneklik, sonradan gelenlerin birebir taklit etmesi için değil, hayatın Kur’an’a göre oluşturulma mantığının görülebilmesi için idi. Hatta bu mantığın pekişmesi için Kur’an, birçok başka peygamberden örnekler içermekteydi.

Toplumlar, toplum yapılanmaları, imkanlar ve araçlar sürekli gelişim içerisindedirler. Dünden bugüne bile gündemler ve ihtiyaçlar değişir. Eğer yaklaşık 1400 sene önce ortaya çıkmış uygulamaları, mantığını bir kenara bırakıp bugün birebir uygulamaya kalkarsak, günün ihtiyaçlarını kuşatmakta yetersiz kaldığımızı görürüz. O zamanın ekonomik uygulamaları, bugünün ekonomik ihtiyaçlarına birebir karşılık gelmez. O zamanın devlet yapılanma modeli, bugünün devlet modeli ihtiyaçlarına birebir çözüm olmaz. O zamanın mücadele yöntem ve araçları, bugünün mücadele boyutlarını birebir kuşatmaz. Zaten böyle bir yaklaşım biçimi “vahyin evrenselliği” ile bağdaşmaz. Kur’an vermiş olduğu örnekleri taklit edilsin diye değil, o örnekle birlikte gündeme gelen prensip ve değerler kavransın diye vermiştir. Kur’an’ın ortaya koyduğu mantığı kavrayabilen kimseler, içinde bulundukları ortamın şartlarına uygun bir şekilde prensip ve değerleri yorumlar, sonra da hayatlarında gerçekleştirirler.

Konuyu daha iyi anlayabilmek açısından şöyle düşünelim: Kur’an Hz. Muhammed’e değil de, mesela yönetime talip olan Hz. Yusuf’a indiriliyor olsaydı; veya gücün zirvesinde bulunan Hz. Davud’dan, Hz. Süleyman’dan birine indiriliyor olsaydı; acaba yine aynı üslupla mı inerdi? Yani Resulullah’ın mücadele yöntemini birebir gerçekleştirmeye çalışan kimselerin, “mücadelenin adımları” diye ortaya koydukları; “gizlilik aşaması”, “kitlesel davet aşaması”, “devlet aşaması” gibi “standart/değişmez” aşamalar mı izlerdi. Taklitçi/şabloncu bir mantıkla bakıldığı zaman bu sorulara cevap vermek zordur. Mutlaka “ama”larla başlayan zorlama yorumlara başvurmak gerekecektir.

Oysa vahyin ortaya koyduğu mantık çerçevesinde bakıldığında; ister halk içerisinden sıradan bir konum, ister iktidar koltuğu, ister fakirlik ve isterse zenginlik olsun, vahyin hiç bir başlangıç noktasına hayır demediği görülecektir. Ve bütün başlangıç noktalarında; yine tevhid esasına uygun ve yine tedricen, toplumda hayrın artması ve yaygınlaşmasının örneğini verebileceği anlaşılacaktır. İster bir diktatörlük, ister bir işgal ortamı, isterse fikirlerin açıkça ifade edilebildiği bir toplum olsun, bütün ortamlara uygun çözümleri bir bir gözler önüne serilecektir. Ve her ortamın karakterine uygun yöntem ve araçlarla hayırların nasıl arttığının ve yaygınlaştığının örnekleri bir bir ortaya çıkacaktır. Hiçbir ortamda ortaya çıkan örneklik, ortak ilke ve değerleri temsil ediyor olmasına rağmen, bir diğerinin aynısı olmayacaktır. İşte vahyin evrenselliği de buradan gelmektedir.

Şu halde, Kur’an’ı doğru anlayabilmek için hiç bir konuda taklitçi/şabloncu, başka bir ifadeyle “nasslar devşirici” bir mantıkla hareket etmemek gerekir. Vahyin meselelere çözümler getirirken kullandığı kavramlar, verdiği örneklerin arkasındaki ilke ve değerler kavranmalı, sunduğu mantık anlaşılmaya çalışılmalı ve günün meselelerine o mantık ışığında çözümler aranmalıdır.

Dönemin ihtiyaç ve şartlarını doğru anlamanın gerekliliği:

Kur’an’ı anlamak demek, kavramlarına, değerlerine ve ilkelerine vakıf olmak demektir. Kur’an okunup anlaşılsın diye gönderilmiş bir kitap olduğu için, yazının önceki konularında belirtilen hususlara dikkat etmek kaydıyla, samimi bir yönelişle yönelen herkes Kur’an’ı anlayabilir[11].

Fakat Kur’an’ın hayatta nasıl uygulanacağı meselesinde iki yön vardır:

1- Kur’an

2- Hayat

Kur’an’ın kavramlarına, değerlerine ve ilkelerine vakıf olan bir kişi, İslam’ı biliyor demektir. Birey olarak; karakterini, davranışlarını, tercihlerini, ahlakını ve yönelişlerini İslam’a uygun hale getirebilir. Ama İslam’ın toplumsal hayatta nasıl uygulanacağı konusu, sadece Kur’an’ın ne dediğini anlamakla çözümlenecek bir konu değildir.

–     Sürüp giden yaşamın

–     Birey ve toplum ihtiyaçlarının ortaya çıkardığı kurumların ve organizasyonların

–     İmar ve icad alanlarında meydana gelen gelişmelerin

Evet bütün bunların “İslam’a uygun hale getirilmesi”, Kur’an’ı anlamak kadar hayatı da anlamayı ve bilmeyi gerektirir. Ekonomiden anlamayan bir Müslüman, günün şartlarını kuşatacak ve ihtiyaçlarına cevap verecek İslami bir ekonomik model ortaya koyamaz. İçinde bulunduğu toplumun yapısını ve ihtiyaçlarını bilmeyen, uluslararası ilişkilerde çağın gerekliliklerini kavrayamamış bir Müslüman, günün ihtiyaçlarına cevap verecek bir İslam’i devlet modeli öneremez. İçinde bulunduğu toplumun kültürel ve ahlaki seviyesini kavrayamamış, çağın zaafları ve hastalıkları hakkında bilgi sahibi olmayan bir Müslüman, günün ihtiyaçlarına cevap verecek bir hukuk sistemi ve anayasa oluşturamaz.

(Daha önce de gündeme getirildiği gibi) Bu tür bilgiler, Kur’an’da açık reçeteler ve çözümler şeklinde ortaya konmamıştır. Ayetlerin lafızlarında nass taramaları yaparak tespit edilemez. Kur’an, ister ekonomi, ister siyaset, ister hukuk, isterse başka bir alan olsun; hayatın bütün şubelerine dönük olarak kavram, ilke ve değerler sunmuştur. Değişik çağların ihtiyaçlarına karşılık gelecek çözüm önerilerini ise, kendisinin oluşturduğu bakış açısı ve bilinçle donanmış olan akla bırakmıştır. Ekonomistlik, hukukçuluk, siyasetçilik gibi değişik alanlarda uzmanlaşmış olan akıllar, içinde bulundukları zamanın problem ve ihtiyaçlarını görürler; kavramların, ilkelerin ve örneklerin rehberliğinde çözümü anlarlar; sonra da bu çözümlerin, zamanın şartları içerisinde nasıl uygulanacaklarını belirlerler.

Zamanın problem ve ihtiyaçlarına çözüm getirilmeye çalışılırken; hayatın aynı alanına dönük, farklı uygulama modelleri önerilebilir. Bu durumun temel sebebi, inanca konu olan meseleler haricindeki konularda tek bir doğrunun olmamasıdır. Aynı dönemde farklı model önerilerinin ortaya çıkması:

1- İnsanların akıllarının farklı farklı çalışması

2- Değişik coğrafyalardaki ihtiyaçların farklı farklı olması

gibi sebeplerle ilgilidir. Sakınca değil zenginlik oluşturur.

Model önerileri insan kaynaklı olduğu için vahyin hükümleri gibi “mutlak doğru” niteliği taşımazlar. Doğrulukları, hayatla ilgili isabet oranlarıyla ölçülür. Herkesin kafasının yattığı ve doğru bulduğu bir uygulama modeli eksik veya yanlış çıkabilir. Böyle bir durumda da farklı önerilerin varlığının ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkar. İşe yaramadığı görülen bir modelin yerine başka bir alternatifi devreye sokulabilir.

Sonuç

Kur’an, hayatın tümüyle ilgili sabit çözüm reçeteleri içeren veya kelimeleri arasında hükümler saklı olan bir kitap değil; pratiğin içinden gelen bir sesleniş ve yaşanmış örneklerle, hayatın değişik alanlarıyla ilgili prensip, değer ve kavramlar ortaya koyan bir kitaptır.

Bunları anlayabilmek için, önce vahyin kavramlarını doğru bir şekilde anlamak gerekir.

Kavramların doğru anlaşılmasını sağlayacak okuma yöntemleri sayesinde insanlar, İslam’ı doğru bir şekilde anlama imkanı elde etmiş olurlar. Ancak İslam’ın hayatta doğru bir şekilde uygulanabilmesi için, hayatı da doğru bir şekilde anlamış olmak gerekir.

Şekilci, şabloncu ve lafızlar arasında hükümler, emirler ve nehiyler arayan yaklaşım tarzı, hayatın Kur’an’a göre oluşturulması sürecinde dar bir bakış açısının ortaya çıkmasına neden olur. Hem Müslümanları günün gerçeklerinden uzak düşürür, Hem de hayırların yaygınlaşması ve şerrin ortadan kalkması için harcanan enerjileri boşa çıkarır.

Bu yüzden Kur’an’ı, “yeniden” ve “doğru bir şekilde” okumayı başarmak gerekir.

 

[1] Dünya zevk ve imkanlarına rağbet etmemek, inancın gerektirdiği karakter, ahlak, ibadet ve anlayışta hassasiyet göstermek

[2] Allah’tan korkmak; Allah’ın her şeyi gördüğü bilinciyle sorumluluklarını en güzel bir şekilde yerine getirmeye çalışmak

[3] Prof. Dr. Süleyman Uludağ. Tasavvufun dili. İkinci bölüm: Bilgi ve Marifet. Firaset

[4] İmam Şafii. Er-Risale

[5] İmam Şafii’nin sünneti “nass” olarak değerlendirirken kullandığı en temel argüman, peygamberlere Kur’an ile birlikte hikmetin de verildiğinin belirtildiği ayettir. (“Hani Allah peygamberlerden; “size verdiğim kitap ve hikmetten sonra…” (Al-i İmran 3/81)) Şafii’ye göre hikmet sünnettir ve sünnetin tümünün vahiy ile verildiğini söyler. (H. Tayfur)

[6] M. Kürşat Atalar. On Tez. Kur’an’ı anlamada yöntem

[7] M. Kürşat Atalar. On Tez. Kur’an’ı anlamada yöntem

[8] M. Kürşat Atalar. On Tez. Kur’an’ı anlamada yöntem

[9] M. Kürşat Atalar. On Tez. Kur’an’ı anlamada yöntem

[10] Furkan 25/32

[11] İnsanların güçleri farklı farklı olduğu için herkes okuduğunu aynı boyutlarda anlamayabilir. Ama bu farklı bir değerlendirme konusudur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir