Kutlu Doğum ve “Peygamber” Algısında Ortaya Çıkan Tahribat / Esra SÜZEN

Print Friendly, PDF & Email

Susuz topraklara rahmet indi seninle
Annenden sonra anne halime sevindi seninle
Yağmura mı ihtiyaç var?

Kaldır şahadet parmağını,
Yağmurları salsın Allah.
Sonra tut ağacın yaprağını,
Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah.
Yeter ki sen iste,
Sen iste ya Rasulallah

Diyordu Ayşe, kutlu doğum etkinliklerinde ona da bir şiir vermişti idare. Ağlamaklı ses tonu coştursun diye milleti.


Ey Rabbimiz!
Rasulünü anışımızdan haberdar et!

Bizi de affet
O’nun hatrına affet
Zatının hatrına Affet[1]

Dedirtiyorlardı Ayşe’ye. Acaba bu söylediklerinden bir şey anlıyor muydu küçük kız?  Programların en popüler şiirlerinden birini okuduğunun farkındaydı, ancak neden popüler olduğunu biliyor muydu?

Sırasını savdıktan sonra devam eden etkinlikleri izlemeye başladı. Slayt gösterileri oldu akabinde, gülleri tanıtan, ilahiler ve de  birkaç şiir daha sunuldu seyircilere içersinde türlü gizemli hadiseleri konu edinen. Şaşkın şaşkın izliyordu Ayşe: “Demek Ebu Bekir böyle dua etmiş ha? Demek cehennemi kaplayacak kadar büyük olacak da biz giremeyeceğiz… vay canına! Aa Hz Muhammed’in tükrüğü  şifa mıymış? Her şeyi rahmet peygamber, ne güzel. Ben de o dönemde yaşasaydım keşke, şimdi hiç bir şey eskisi gibi değil. Hem değneğiyle bir değerdi, dünya neşeyle dolardı.”

Ayşelerin değnek hayaline, ağabeylerin ablaların da şefaat hayallerine destek veren seremoniler…  Kıvamı kulak memesi yumuşaklığında, gül özlü söylemlerden güzel bir kurabiye yapılır, afiyetle yenir. Bir süreliğine damakta tat kalır, zamanla geçer ve ne yendiği de unutulur. Derken, özel bir gün daha. Yaşasın kurabiyeler! Yiyiciler mekânlarda hazır. Yiyin (ama afiyet olmasın).

Programları bu şekilde özetlemek üzücü elbet.

Ancak menşeine inilince görülecektir ki, bu kısırlık çıktığı ilk günden itibaren, ve hatta çıkış gerekçe ve biçiminde var kutlu doğum haftasının.

Kutlu doğum kutlamalarının mimarı Diyanet işleri başkanlığına bağlı Diyanet vakfı heyetidir. Bu heyet 1989 yılında dönemin mevcut koşullarıyla anlaşma yaparak, tepki çekmeyecek, muhaliflikten son derece uzak, siyasi riskler barındırmayan, oldukça yumuşak tabirler geliştirerek peygamberi, peygamber sevgisini gündem etmeye karar verdi. İlk dört yıl boyunca mevlit kandili gününde yapılan etkinlikler için daha sonra peygamberimizin miladi doğum günü kabul edilen 20 Nisan seçilmiş ve aynı gün, gül günü ilan edildi. Haftaya, kutlu doğum tabirinin isnad edilmesi ile peygamberimizin doğumu kutsandı ve nur-i Muhammed inanışı ortaya kondu.

Kutlu doğum haftası etkinliklerini başlatan ilk isim Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay bu haftanın amacını şöyle özetliyor. “Halk  ile bütünleşmek, devlet erkânı ile bütünleşmek ve cami cemaatinin de dışına çıkmak”. Yine Bolay’ın ifadeleri, bu faliyetlerin yaygınlığını da gözler önüne seriyor. “Amerika birleşik devletleri de dâhil dünyanın neresinde ‘Türkçe’ konuşan bir Müslüman varsa orada kutlu doğum haftası kutlanmaktadır.” Bu rağbetin neticesidir ki, diyanetin mimarı olduğu bu faliyetlere devlet de sahiplendi, 13 Şubat 2010 tarihinde resmi gazetede yayınlanan ‘kutlu doğum haftası’ yönetmeliği ile resmi bir hüviyet kazandıılrdı. Her yıl 14-20 Nisan tarihinin kutlu doğum haftası olarak kutlanması, yurt içinde ve yurt dışında yapılacak etkinliklerde dini bilgiler yanında Kuran kursu öğrencilerine yönelik yarışma ve çalışmalar düzenlenmesi karara bağlandı.

Günün anlam ve önemi herkeste ayrı ayrı tezahür etti elbet.

28 Şubatın baskıcı ortamında her ne yaparlarsa sorun olan ve engellenen dindarlar, bu organizasyonu kendilerini ifade edebilecekleri ve “biz de varız” diyebilecekleri bir platform olarak sahiplendiler ve her yıl daha da artan bir çoşku ile kutlamaya başladılar. Olabildiğince siyasi ve muhalif söylem ve taleplerden uzak olarak Peygamberi hatırladılar, sevgilerini ve saygılarını ifade ettiler, gözyaşları döktüler. Sorumluluk doğurmayan duygusallıklar yaşayıp evlerine, hayatlarına hiç peygamberi hatırlamamış gibi geri döndüler.

Kutlu doğumun mimarı olan diyanet işleri çalışanları ve din adamları kendilerince ciddi kazanımlar elde ettiler. Yılda bir hafta da olsa saygı gördüler. Sn. Bolay dinadamlarının ağzından mutluluklarını şöyle aktarıyor. “Birçok müftü bana ulaşarak şöyle dedi ‘Var olduğumuzu yeni anladık, çünkü artık bize tepeden bakan kaymakam, vali, garnizon komutanı, emniyet müdürü telefon edip ‘bize de konuşma vakti ayırın’ diye taleplerde bulunuyor”.

Halkın gösterdiği ilgi karşısında devlet erkanı başta olmak üzere siyasiler de bu haftaya karşı ilgisiz kalamadı ve bu hafta siyasi çıkar devşirmek için kullanılan bir metaya dönüştürüldü. Hatta 28 Şubatın mimarları bile bu kutlu haftadan nasiplenmek için seferber oldular. 2010 yılı kutlu doğum haftası kutlamalarına CHP lideri Deniz Baykal’ın konuşması damgasını vurdu.

Bir yalan vardır o günde; herkes Müslüman’dır, herkes peygambere âşık. Sahte olan her sevgi gibi bunda da çıkar gözetilir. Savurganlık mesabesinde tüketilen kelimelerle yapılır edebiyat: “İyi ki doğdun ey gül yüzlü… Kâinat senin için yaratılmış… Tüm peygamberler sana secde etmiş… Ey barış elçisi… Gel, ne olur gel…” vs… Eskilerin tabiriyle iki hoş beş altı boş. Sevgi tüketimi… Hâlbuki peygamberi sevmek yürek ister.[2] Seyir esnasında zirvelere varıp, sonrasında eskiye dönen, bitimlik, koku gibi esen geçen bir sevgi ne emek ister ne de yürek!

Dökülen gözyaşları sevginin derecesini belirliyorsa, akan her damla haz verir ve programdan çıkan haz almış, tatmin olmuş insanların, ödevi; hayatlarına bulaşmayan bir ‘anmak’tır artık.  Peygamberin kendilerini işittiğine itimat ederek mersiyeler düzerler, salâvatlar çeker, ruhuna fatihalar gönderirler ve bu bağlamda belli sayısal çokluklara ulaşmanın verdiği yeterlilik psikolojisiyle anma sorumluluğunu yerine getirmiş olma eminliği, aşklarının hatırına, kendilerine şefaat edileceğine inanmalarını sağlar.

Sürekli ilerisi için yardım umulan peygamber… Yardım kazanmak için geliştirilen asılsız sorumluluklar… Oysa O, dünyalarımıza rahmet olarak, insanlığımıza ışık olarak gönderilmemiş miydi? Vahyi nasıl anlayacağımızı bize anlatacak olan, nasıl ‘insan’ olunur bize gösterecek olan bir örnek değil miydi?  Neden inşa olmak için değil de şefaat almak için O’na başvuruyoruz? Bu çarpıklığı niçin görmüyoruz?

Sakalının teline, mesajından öte kıymet verenler de mevcut, elbisesinin parçasına, ayak izine vs… peygamber algımız onun fiziki varlığında odaklanır da, çağlar ötesi mesajı/mirası örtülür ise bedenleşen peygamber tasavvurlarıyla karşılaşırız.  571-632 yılları arasında yaşamış fâni bedeninin, o zaman ve mekânla sınırlı hal ve tavırlarının, hadsizce katkılar yapılarak, insan olmanın ötesine geçirilerek halka anlatıldığını görürüz.  Mesela başındaki bulut, sırtındaki mühür… Peygamberin başında bulut olduğunu varsayalım, 2010 yılında yaşayan birine bunun ne faydası var?

“Ey Muhammed! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya 107)

Âlemlere rahmet olarak gönderilme sebebi;  ahlâkı, ortaya koydukları, yaşantısı, model örnekliği değil de, bedeni miydi?

Rahmet oluşu onun tükürüğünün şifalı olması mıydı?!  Bir kap yemeğe elini dokunmuş ve 300 kişi doymuş… Parmaklarından sular akıtıp orduyu doyurmuş…  Bir keçinin sadece ciğer ve böbreklerini bir kaba koymuş ve ondan 130 sahabe doymuş… Hz. Cabir borcunu ödeyemiyormuş; peygamberimiz tarlasında gezmiş ve o yıl mahsul öyle artmış ki Cabir’in hiç borcu kalmamış… Çölde susuz kalınca bir kap suya üfürmüş, elini sokup çıkarınca çeşmeden akar gibi şarıl şarıl su akmış… Def-i haceti için bir yere oturmuş; civardaki iki ağaç hemen gelerek onun üzerini örtmüş kalkınca da ağaçlar tekrar yerine gitmiş… Hz. Ali’nin gözüne tükürmüş ve gözü iyileşmiş… Bir çocuğun koluna kaynar tencereden su dökülmüş; peygamberimiz çocuğun kolunu tükürüğü ile iyileştirmiş… Ölmüş kızı çağırmış ve kız dirilip ona buyur (lebbeyk) demiş… Ölmüş adam kalkmış yanında Hz. Enes olduğu halde peygamberle yemek yemiş.[3]

Bugün Müslümanlar kutlu doğum merasimlerinde peygamberin bedenine odaklanıp, Ona yücelikler atfettikleri müddetçe, misyonunu öldürecek, mesajını gömeceklerdir. Peygamberi beşerüstüleştirdikleri, hem eksilterek hem çoğaltarak kafalarındaki imaja kondurdukları takdirde hayatlarından dışlayacak, model almak sorumluluğundan muaf(!) olacaklardır. Nuh kavmi, Semud ve Ad kavimlerinin inkârı, sorumluluk almak, dünya sevgisiyle dolup taşan hayatlarından vazgeçmek korkusu ile peygamberlerinin kendileri gibi bir insan olmasını istemeyişleri sebebiyle değil miydi? Melek olsaydı diye bahaneler üretmişlerdi.[4]

Müşrikler de Allah’ı göklere öyle bir hapsetmişlerdi ki, kendileri gibi ölümlü bir insanla iletişim kurmasını istemediler. Yahut zamanın ileri gelenlerinden biri peygamber olmalıydı dediler.  Bahaneleri çoktu. Zira bulundukları konumdan, bağlandıkları hayattan vazgeçme korkusu taşıyorlardı.

Hıristiyanlar da Hz İsa’nın mesajını öldürmüşlerdi, Onu insan olmaktan çıkarıp, ilahlaştırdıklarında. Günümüzde de tıpkı Hz İsa’nın misyonun maruz kaldığı katliam yaşanıyor. Hz Muhammed, ümmetini bu anlamda uyarmıştı “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı yücelttikleri gibi siz de beni aşırı yüceltmeyin. Ben sadece bir kulum. O halde Allah’ın kulu ve elçisi deyin.”(Buhari Enbiya 3484)

Müslümanların ‘ilk’i olmakla görevli Hz Muhammed’i insan olmaktan çıkarınca Müslümanların ‘sonuncusu’ yaptılar! Yaşantısını görüp de ‘İslam, peygamber gibi yaşanmalı’ diyemeyip ‘ Biz kimiz ki!’ dediler.

Hangimiz parmağıyla ayı yarabiliyor? Hangimiz Allah’ın habibi. Dünyaya ayak basmayan, uzayda mı dünyada mı belirsiz iki arada bir derede uçan, bizler arasından dışlanmış, yalnızlaştırılmış, fani bedeninin öldüğü şüpheli, bir yerde bekleyen bu esnada bizi de  duyan ve de duasıyla nidalarımıza cevap veren, yakarışlarımızı işitip Allah’tan bizim için torpil isteyen, melek mi tanrı mı karar veremediğimiz bir varlık O. Biz kimiz ki(!)

Sorumluluğu üzerimizden atmak işte bu kadar kolay. Fakat zahmet gerek. Öncesinde beynimizi köreltmemiz, eleştirme yetimizi kaybetmemiz lazım ki bu safsatalarla mutmain olabilelim. Aksi halde vicdan bir yerde ter döküp durur, ter kokuları da rahatsızlık verir. Mesela hiç soru sormayacağız, sorgulayan zihniyetlerden beri duracağız, birileri bir takım Müslümanları marjinalleştiriyor mu biz de eşlik edeceğiz, yanlış manlış bir düşman belirlemek şart, bu düşman iman kardeşimiz bile olsa! Ee bu iş kolay değil bir bedeli var. Geçim dünyasında bir yer bulup, gül gibi geçinip giderken pasif dindarlığımıza zarar verenler dışında herkese hoşgörülü olmak lazım. Özel gün ve geceleri aman aksatmamak lazım, binlerce salat-ı tefriciyeler okuyarak sabahlarız, hayır mübarek günün feyzinden sağanak sağanak alırız, tamamdır!

İşte Ramazan Müslümanı,  işte kandil Müslümanı, işte cami cemaati olmaktan çıkan cemaat(!) Ve şimdi de, peygamberimizi analım, anlayalım sloganıyla oluşup, Onu insan değilmiş gibi tanıtmayı düstur edinen kutlu doğum cemaati! Ara ara kurabiye yiyip doyan, rahatlayan ahali!

Peygamberimizi yanlış anlıyoruz. Kuran’a başvurmadığımız sürece bu değişmeyecek.  Birileri ilahlaştırırken birileri sekülerleştirecek. Bu ifrata karşı, ‘O olmasa da olur ‘ zihniyeti tefrit olmaktan öteye geçmeyecek. Çünkü biz Kuran’ı peygamber olmadan anlayamayız.

“Sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı ümit eden ve Allah’ı çok zikreden kimseler için Allah’ın Resulü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzap 21)

Hz Muhammed geldiği dünyanın insanlarına, kendi nefislerinde bulunanı iyiye, güzele dönüştürebilmenin mümkünlüğünü gösteren timsaldir. O, değişimleri ‘ol’ diyerek gerçekleştirmedi, basit bir işaret ile her şeyi güzelleştirme yeteneğine sahip değildi. Peki, kutlu doğum programlarda ortaya konan Muhammed’i kim örnek alabilir?

Kutlu doğum haftalarında peygamberi anlamak yerine, rivayetler, hurafeler ortaya dökmek Müslümanlara ne kazandırır? Gül gibi yumuşak sembollerle anlatılan, bütüncül bakış gayesi taşımaksızın hoşgörü odaklı bir peygamber tavrı ortaya koymak (ki peygamberimiz İslam düşmanlarına karşı sert ve tavizsiz iken)  Ortadoğu da bağırları yanan kardeşlerimize ne sağlar? Merhameti vicdan rahatlatmaya evirilen Müslümanlar arasında, Gazze’nin boğuluşu seyrediliyor. Sınırları Türkiye-Filistin arasında çizili yardım konvoyları merhametimizi tüketiyor.  Adaletimizi tüketiyor. Gıda, giyecek, para derken vicdanlarımız rahatlıyor, bu hususta rahatlayan vicdan demek tükenen merhamet demektir. Siyonistleri titretecek, dünyayı sarsacak nitelikte bir siyasi yardım neden ortaya konamıyor! Pasifize ede ede kendilerini, hayattan, birlikten el etek çekmiş İslam dünyası(!) neden batının hâkimiyetini, gücünü doruklarında hissediyor? Peygamber duruşuyla ortaya çıkıp adalet yayacağına neden gül yayıyor kutlu doğum cemaati? Peygamberî duruşu 21. Yüzyıla taşımadıkları sürece uyandırmaz uyuturlar. Kurabiyeleri götürürken sevgi baloncuğu olan, işlerine gelmediği anda patlayan sahte Müslümanlar yaratırlar.

İnsanlar uzun yıllardır nisan ayını peygamberi hatırlama ayı olarak hissetmek durumundadırlar. Zamanla zihinlerde böyle bir bağlantı kurulagelmiştir. Özellikle karikatür krizinden sonra daha bir heyecanla peygamberimize tutunma doğal süreciyle karşılaşıldı. Bu durumun çok iyi değerlendirilmesi sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Bilhassa  ‘kutlu’ sıfatını peygamberimizin doğumundan beri tutarak, kitlesel bağlamda etkiye sahip peygamber platformlarının yönü değiştirilmelidir. Bütün hurafelerden, yanlış algılardan 3sıyrılmak mecburidir.

Allah, örnek alınamayacak bir şeyi örnek göstermekten münezzehtir. Allah Muhammed’i önümüze, hayatın içinde, aktif olarak sunduysa, günümüze taşıyabiliriz demektir, mirasını canlı tutabiliriz demektir. Nasıl mı? Onu hayatımızın her safhasına getirerek, şimdimize davet ederek. Örneğin şuan içinde bulunduğumuz durumda O olsaydı ‘ne yapardı?’ diyerek, yahut ‘neyi yapmazdı? ’kimle konuşur, kimle savaşırdı?’ sorularını sorarak.

Anma programları anlama, hayatımıza aktarma formatına dönüşmeli, peygamberi doğru anlatma devrine geçilmelidir.  Kıyamete kadar yaşayacak olan Kuran’ın pratiği Hz Muhammed (sav) gereği gibi çağımıza taşınmalı, bugünün dünyasında söz sahibi olmalıdır ve çağlar üstü mesajını öldürme çabaları artık bir son bulmalıdır.  Zira peygamberi anlattığını sanan, anladığını sananlar “gel ne olur” yakarışlarını yaptıkları esnada peygamber gelmiş olsa, “sen de kimsin” deyip tanımadıkları bu insana sırt dönerler yahut kutsal sakalını yolarlardı. Belki de kimileri şefaat et diye tehdit ederken kimileri de utancından karşılaşmamak için şehri terk ederdi. Bir gerçek de var ki, bıraktığı ümmeti sayıca dünyanın yaklaşık 4’te 1’i ettiği halde, konuşan değil susturulan, adalet yayan değil, zulmü alkışlayan olmuş

İslam’ın kendisine ait bir gündemi, kendisine ait yapıları, algıları, yaklaşımları ve sorunları olduğunu unutmuş. Modern zamanların / yapıların gündemine mahkûm olduklarını sanmış.[5] İslam’ı dünyadan almış maneviyata koymuş, Kalbim temizci, babanem türbanlıcı olmuş. Özünde ne kadar değer varsa tüketim dünyasının modasına kapılıp ata ata kıtlığa düşmüş, elinde hiç miras kalmayınca peygamberini tanımaz hale gelmiş. Bir asalak gibi yaşamak modern dünyanın sünneti olmuş. Bomboş gelip de aç kurtlar gibi şefaat almayı kendilerine bir hak, peygambere görev isnad etmiş. Kabul etmeseler de, belki de, Peygamber’in gelmesini en çok istemeyen kendileridir.

-BİTTİ-

 

[1]  Dursun Ali Erzincanlı-Sen Yoktun

[2] Allah Resulü vefat edip gitmiştir, şimdi biz Ona sevgimizi sahabe gibi ifade etmeye kalksak bile edemeyiz. O halde, bizim sevgimizin de ‘yakın’ (bedeli ödenmiş, hesabı verilmiş, lafta kalmamış) vasfını kazanması için ne yapmamız gerek?
Sahabe-i Kiram durduk yerde sevgi edebiyatı yapmadı. Mesela Zeyd ve Huseyb din öğretmek için Hz peygamber’in görevlendirmesiyle yola düştü ve şehit edildi. O asılayım da sevgim ispat edeyim de demedi. Yaptığı İslam’ı öğretmek için ölümü göze almaktı. O da onu yaptı.
Peki, şimdi dini öğretme görevi Müslümanların omuzlarından kalktı mı? Elbette kalkmadı. O halde Hz Huseyb’in sevgisinin çağımızdaki karşılığı, ucunda ölüm dahi olsa, İslam’ı öğretmek için hiçbir fedakârlıkta çekinmemektir. Bu Rasulullah’ı sevmenin bedelini ödemektir. (Mustafa islamoğlu-Peygamberi Sevmek 2)

[3]  (Said Nursi; Risale-i Nur Külliyatı, Ondokuzuncu Mektup; Mucizat-i Ahmediye, Hadis kitapları; El-Fiten Ve’l-Melâhim bölümleri, Suyuti; Hasaisu’l-Kübra, 3 cilt birada)(İhsan Eliaçık-Hanginiz Muhammed)

[4]  (İsra 17/94 Şuara 26/154 Müminun 23/24 Fussilet 41/14)

[5]  Atasoy Müftüoğlu-Kötülükleri Kanıksamak

Check Also

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 2 “Medine İslam Devleti”: Bir Model mi, Bir Örnek mi? / Nuri YILMAZ

İmtihanı sadece, dua, zikir, ibadet gibi dini merasimlerin yerine getirilmesi olarak algılayan tasavvuf ekolünü saymazsak, ...

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 3 Nasıl Bir Devlet? / Nuri YILMAZ

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının[1] ve “komünist” ideolojinin dünya siyaset arenasından çekilmesinin ardından, “kapitalist” sistemin de çatırdamaya ...

Çağdaş İslam Siyaset Düşüncesi: Üç Evrilme / İhsan ELİAÇIK

(Bu makale, R. İhsan Eliaçık tarafından kaleme alınmış olan ‘Adalet devleti’ kitabının aynı başlıklı bölümünden, ...