Kuvveden Fiile: İslami Söylemde Kuvvetin Hakikatini İdrak / Asım ÖZ

Print Friendly, PDF & Email

“Düşünce için güç, hareket için güç, hayat için güç oluşturunuz. Hatta başkalarıyla yardımlaşmak istesek bile başkalarıyla olan yardımlaşmalarımız güçlünün güçlüyle olan yardımlaşması biçiminde olmalıdır. Çünkü sizler güçlünün zayıfla yardımlaşmasının ne anlama geldiğini biliyorsunuz. Bu; ancak güçlünün zayıf üzerinde hâkimiyet kurma kanunu gerçekleştirmek olur.”

Muhammed Hüseyin Fadlallah

“Akıl; kavramak, idare etmek, düzenlemek ve ayarlamaya çalışırken; idrak muayene eder, zihinde tutar, merak eder, teorize eder, eleştirir ve hayal eder. Akıl bir durumun halihazırdaki manasını kavrar ve onu değerlendirir. İdrak ise değerlendirmeleri değerlendirir ve durumun bir bütün olarak anlamlarını arar.”

Richard Hosfstadter

Ne yandan bakılırsa bakılsın çağdaş Müslüman düşüncenin durumuna dair kültürel külliyatta veya güncel tartışmalar içerisinde güç ve kuvvet meselesi önemli bir yer tutmaktadır. Daha çok dış gücü/maddi dünyanın gerekliliklerini dışlayan ve iç kuvvetin önemini vurgulayan dinamizmden ve dirilikten uzak varsayımlar tarafından belirlenen bu tartışmaların genel seyri aynı zamanda Müslüman bilincin bölünmüşlüğünün de neticesidir aslında. Bu noktada düşünürlerin güç veya kuvvet meselesini nasıl ele aldıklarını karşılaştırmalı araştırmaların gündemine dâhil etmek, pek çok noktanın anlaşılır olmasını sağlayacaktır. Tabii şunu da eklemeden geçmemek gerekir: Kuvvet meselesinin düşünülme biçimini ele almak istediğimizde, bu düşüncelerin çoğu zaman genel olduğunu, düşünürlerin ise bu mevzuda metodik bir yönelim içine girmediklerini dolayısıyla ayrıntılarına inemediklerini de görürüz.

Yapaylığa kaçmayan bir vakarın, yaltaklanmaya benzemeyen bir tevazuunun, uydurmaya dönüşmeyen bir esnekliğin ve açıklığın örneği olan Muhammed Hüseyin Fadlallah (1936-2010) son derece kültürlü, zeki, çok iyi bir okuyucu olmasının yanında, hem bölgesel hem de dünyanın genel meseleleri etrafında bütün ayrıntılarına varıncaya kadar yerinde ve zamanında irdeleyen çok titiz bir araştırmacıdır. İnsan hayatını ilgilendiren herhangi bir alanda gerekli bilgiye ve kültüre sahip oluşundan dolayı Mısırlı Muhammed Hasaneyn Heykel onun kişiliği için “Lenin’den çok daha üstün ve sistematik bir siyasal akla/düşünceye sahip olduğu” kanaatini belirtir.  Fadlallah’ın olaylar ve olgularla ilgili bütün ayrıntıları etraflıca kavrayan ve bu olay ve olgulara karşı ortaya konulacak olan tedbirleri son derece iyi bilmesinden dolayı çağdaş Müslüman siyasi düşüncenin önemli isimlerinden birisi olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Müslüman düşünce ister klasik dönemde olsun isterse günümüzde olsun Müslümanların kainat, insan ve hayatla ilgili genel kavramları dikkate alan ayrıntılı yaklaşımlar bağlamında temel kaynak ve ilkelerden hareketle ortaya koydukları düşünsel çabaların genel adı olarak tanımlanabilir. Burada şuna özellikle dikkat edilmesi gerekliliği vardır: Müslüman düşünce bizatihi İslami hakikat olmayıp İlahi Kelam’ın ışığında ortaya konan insani düşüncelerdir. Bundan dolayı ister klasik dönemde isterse günümüzde olsun Müslüman düşünürler herhangi bir konuda fikirlerini belirttiklerinde, bazen doğruyu yakalayabilirler bazen de yanılabilirler. Bu yüzden İslami düşünce kavramının kullanımı doğru bir yaklaşım değildir.

Bu çalışma, Türkçeye pek çok kitabı tercüme edilen bir âlimin, Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın eylemin yerine getirilebilme imkanı ve gücü olarak kuvvet teorisini, hem içsel kuvvet olarak iman hem de ekonomik ve siyasi güç çerçevesinde ele alma niyetiyle yola çıkıyor. Meşhur bir kuraldır: “Eğer bir meseleyi enine boyuna bütün ayrıntılarıyla ifade edebiliyorsanız, bu meseleyi belli ölçüde biliyorsunuz demektir.” Bu kuraldan hareketle şunu diyebiliriz: Fadlallah’ın kaleme aldığı İslam ve Kuvvetin Mantığı (1976) kitabı kuvvetin neleri içerdiğini akıl ve kainat yasaları yani sünnetullah çerçevesinde gayet açık ve bütünlüklü biçimde ortaya koymaktadır. Bu kitabın ele aldığı sorun, Müslüman dünyada derinlemesine kök salmış bir sorun olduğu için gündeme alınıp uzun uzadıya tartışılması gerekmektedir. Kitabın yazılış düşüncesini “Cihada gitmek niyetleri olsaydı, mutlaka bir hazırlık yaparlardı”(Tevbe, 9/46) çerçevesinde de düşünebiliriz.  Öyle ya, bir şey yapmak isteyen insan, öncelikle bu işi gerçekleştirecek vasıtaları hazırlamaya çalışır. Zira yapmak istediği şey için lazım olan ilmi donanımı ve ardından bunun gerektirdiği araçları hazırlamayan kişiler, bu tutumlarından dolayı suçlanırlar. Fadlallah bu meselenin temellerine inerek Müslüman dünyanın aciz kaldığı noktalara nüfuz etmeye çalışır. Sorunun sadece samimiyet ve iman eksikliğinden kaynaklanan bir sorun olmadığını gerçekçi analizleriyle çözümler. Fadlallah’ın kuvvet teorisi, alternatif bir devrimci düşünce yapısı üretmeye ve kuvvet hakkındaki hakim fikirlerle hesaplaşmaya dayanır. Günümüz şartlarına ışık tutacak şekilde kuvvete ilişkin düşünceyi, bugünkü tarihî şartların farkında olarak sağlam biçimde kurmaya çalışır.

Günümüz Müslüman dünyasına, kuvvetin bütünlüklü olarak kavranmasını gerektiğini açıkça hatırlatan bu kitabın kendisinden üç yıl sonra yayımlanan Cevdet Said’in Güç, İrade, Eylem (1979) kitabı üzerinde bile ciddi bir etkisinin olduğu ifade edilebilir. Cevdet Said, kitabında maddi ve akli güçler olmak üzere ikili bir güç tasnifi yapar. İçinde yaşadığımız şartlarda Müslüman dünyanın tek sorununun ilmi güç noksanlığı olduğu üzerinde durarak, akli güçlerle Müslüman dünyanın sahip olduğu maddi imkânların faaliyete geçirilmesini sağlayacak yasaların bilinmesine yoğunlaşır. Güç konusunu hakkıyla anlatmayı deneyen Said’in güç elde etme girişiminde bulunma düşüncesini dile getirmesi, aynı zamanda Müslüman dünyanın zayıflığının giderilmesine dönük bir çıkış önerisidir. Fadlallah, kuvveti İslami düşünüş dışında bırakan yahut Müslüman olmayı zayıflık biçiminde değerlendiren yaklaşımları radikal biçimde eleştirir. Böylelikle, iman ve amel temelinde kuvvet meselesini düşünmeyi gerçekleştirir. Onun kuvvet teorisi, iman eden insanın varlığının güçle yeniden buluşmasını ve bu ikisini bir arada düşünebilmeyi sağlayacak temel ölçütleri fark etmeyi mümkün kılar. Hepsinden önemlisi, Fadlallah, kuvvet teorisinde, kaybedilmiş olan temel esasları gözler önüne serer. Bundan dolayı kuvvet meselesini Muhammed Hüseyin Fadlallah dolayımında düşünmek, önemli noktalara işaret etmesi bakımından, daha da önemlisi, bizzat kuvvet meselesinin anlamanın kaymaya uğramış yönlerine birer mim koymak olacağından da gereklilik arz etmektedir. İslam’ın kuvvet olgusu için öngördüğü hedefleri hem negatif çizgisiyle hem de pozitif çizgisi ile ele alan bir yöntem takip eden Fadlallah’ın kuvvet teorisinde sadece doktrin yahut kural değil, canlı ve dinamik bir tecrübe esastır. Yani onun kuvvet teorisi, kuvvet meselesinde yanlışları doğrultma, tahrif edilenleri değerlendirip düzeltmek için eleştirme ve değerlendirme eylemidir.

İslam’ın, düşünce ve davet bağlamında insanla ilgili alanların tümüne egemen olması biçiminde tanımlayabileceğimiz İslamcılığın umut ilkesi çerçevesinde düşünüldüğünde; Fadlallah’ın genel olarak Müslümanların başka ülkelerin ve uygarlıkların boyunduruğundan kurtulma, ekonomik geri kalmışlık ve ezilmişlik psikozundan çıkarak kendine özgü değerler sitemini yeniden düşünmek suretiyle tekrar yeterli bir güç potansiyeline sahip olma, kendine ait temel ilkelerden ve düşünsel yöntemlerden hareket ederek kendi uygarlık dünyasının olumlu yönleriyle yeniden tanışmayı gerçekleştirdiklerinde ve buna uygun bir siyasal sistemin kurulması konusunda yegâne umut kaynağı olarak kendini ortaya koyan İslamcılığın kuvvet meselesini doğrudan doğruya gündemine taşımış olması son derece önemlidir. Fadlallah’ın hem kuvvet teorisi bağlamında ifade ettiği tezleri hem de Lübnan örneğinde ortaya koymuş olduğu mücadele örnekliğinin ötesine yaymış olduğu fikriyatının anlamlandırılmasında farklılıklar söz konusudur. Sözgelimi, Asaf Bayat Ortadoğu’da Maduniyet (2006) kitabında genel olarak İslamcı hareketlerin kurtuluş teolojisinden farklı olduğunu göstermeye çalışır. Bayat’a göre kurtuluş teolojisinin temel stratejik amacı yoksulun özgürleşimi olduğundan dini metinler bu çerçevede yeniden yorumlanmıştır. Fakat İslamcı hareketler, genellikle sadece ezilenlerden daha geniş toplumsal ve siyasal amaçlara sahip olduğundan seküler hedefler sadece en yüce amaç olan İslami düzenin kuruluşundan sonra gündeme alınır. Bayat’ın aksine Muhammed İbrahim Abu Rabi, İslami Hareketlerin Entelektüeller Kökenleri (1998)’nde Fadlallah’ın Muhammed Bakır es-Sadr’ın 1979’daki ölümünün ardından  kurtuluş teolojisinin en önde gelen ismi olduğunun altını çizerek Bayat’tan farklı bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Bilgi analizlerini soyut ve alâkasız bir dogmaya hasretmeyip, bilâkis hem makul hem de devrimci bir dinî entelektüellik şekli sunmakta sebat eden Fadlallah, var olan olumsuz şartları sökmeye başlamak için bilinçlendirmenin gerekli olduğunu düşünür. Sanırım Bayat’ın burada iki noktada açmazı var: Dini olan ile dünyevi olan arasında kesin bir ayrım yapmış olması ile zayıflık durumuna bizatihi anlam yüklemesinden kaynaklanır bu açmazlar. Bu ayrımları yapabilmiş olsa kurtuluş teolojisini oldukça dar manada anlamlandırmazdı. Hizbullah’ın entelektüel lideri olarak Fadlallah, Müslümanların Lübnan’da maruz kaldıkları son derece ıstırap veren şartlara karşı kurtuluş teolojisini geliştirmiştir. Ezilenleri kuşatan objektif, sosyal, ekonomik, politik ve kültürel şartlarla ilgili yaptığı okumalara ve kendi Kur’an anlayışına dayandıran Fadlallah’ın kurtuluş teolojini aşan boyutlarının olduğunun da farkında olunması gerekir.

Kur’an ve Kuvvet

Müslümanlar dünyaya egemen olma vasfını yitirdikten sonra başkalarının tehdit ve saldırılarıyla yüz yüze kaldılar. Fadlallah’ın, Müslümanları onur kırıcı duruma düşüren zayıflık psikolojisinden sömürgeciliğe değin bir dizi olumsuzluğu en önemlisi de aşağılık kompleksini bertaraf etme noktasında yoğunlaştığı söylenebilir. Hiç kuşkusuz kuvvet üzerine düşünme ameliyesi kaba saba bir yığın yahut donuk bir kalıptan ibaret değildir; aksine etkin,  hareketli ve sonuç verebilecek dinamik bir bakışa sahip olan Fadlallah’ın kuvvetin bütünselliğine yönelik olarak Kur’an’ın direktif ve işaretleri aracılığı ile bazı belirtilerini ve temel unsurlarını somut olarak tespit etmeye çalıştığı hemen fark edilir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kur’an Fadlallah’ın İslami güç teorisinde yararlandığı birinci metindir. Bir başka deyişle, kuvvet teorisi aynı zamanda bir tür tefsir çalışmasıdır. Müslümanlığın kurucu metniyle olan doğrudan ilişki onun yaklaşımlarının ayırt edici özelliğidir. Kur’an’da kuvvet konusuyla ilgili ayetleri çözümlerken aynı zamanda bu ayetlerin içinde bulunduğu özgün şartlarda onunla nasıl konuştuğunu da görebiliriz. Kimi zaman kıssalardan günümüze kadar tarihsel tecrübelere teferruatlı bir inceleme sunulur. Yetmişli yılların sonunda Lübnan’da düşmanı korkutacak, caydıracak büyük bir güç yahut denk bir güç toplamak suretiyle saldırmasının önüne geçme düşüncesi, kuvvet teorisinin geliştiği somut şartları anlamak bakımından önemlidir. İslâm’ın, kendisine karşı hayat ve inanç sistemi bazında savaş açmış düşmanlardan korunmayı öngören güç olgusu her türlü ütopik hedeften uzak reel bir güç oluşturması mesajı önde tutularak şu ayet üzerinden temellendirilir: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz ve Allah ‘m bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz.” (Enfal, 8/60) Bütün enerjisini mevcut tüm imkânları kullanarak bir güç teorisi ve pratiği oluşturmaya harcayan Fadlallah, gücü sadece silahla sınırlandırmaz. Hayatın akışı içinde farklı güç alanları arasında birlikteliğin gerekliliği üzerine yoğunlaşarak şunları ifade eder: “Konumunu güçlendirecek ve hareket özgürlüğünü garanti edecek siyasal gücün bulunmuyorsa silahın tek başına bir anlamı yoktur. Yine ekonomik gücün yoksa tek başına siyaset de bir anlam ifade etmez. Ekonomik güç, birçok grubun, savaşın seyrini değiştirecek şekilde müdahale etmesine imkân vermektedir.” İnanç ve hayatla ilgili hedefleri korumaya yönelik geliştirilen güç isteği, bu hedefleri ortadan kaldırmayı amaçlayanlardan güç edinmeye kalkışmak gibi bir çelişkiyi de beraberinde getirmemelidir. Kimi halkların kötü yönetimden ya da emperyalist bir güçten kurtulmak için başka bir emperyalist güçle işbirliğine girmeleri meselesi etrafında konuyu irdeleyen Fadlallah, bu noktada Arapların Osmanlı’nın kimi İslâm dışı uygulamalarından kaynaklanan zulüm yönetiminden kurtulmak için İngilizlerle işbirliği yapmış olmalarını eleştirmektedir. Hedefe engel teşkil eden bu işbirliği bir süre sonra İngiltere’nin veya Fransa’nın Arap bölgelerine egemen olmalarını beraberinde getirmiştir. İşbirliğini denk kılacak güçten yoksun siyasal yapıların ve cemaatlerin ittifak arayışlarını yetmişli yıllarda İhvan-ı Müslimin örneği üzerinden eleştiren Fadlallah’ın güç teorisinin bu boyutları bugün hâlâ güncelliğini korumaktadır: “Bizim hakkımızda çeşitli emeller besleyen ve birçok hedefi de bizim hedeflerimizden farklı olan güç odaklarına güvenip dayanmak; bizi, onların hedeflerinin gerçekleşmesi bağlamında kolay lokmalara dönüştürür. Ve biz hiçbir zaman kendi hedeflerimize ulaşamayız. Daha doğrusu, onların büyük ve ezici güçleri karşısında, hedeflerimizi büsbütün yitiririz. Bu yüzden, bu tür durumlar karşısında uyanık olmak zorundayız. Üstelik hayatın pratiği böylesi işbirliklerini de zorunlu kılmamaktadır. Çünkü zayıfların güçlülerle işbirliği yapmaları, çoğu zaman, antlaşma ve ittifaklar adı altında zayıfların güçlüler tarafından kendi emelleri uğrunda kullanılmaları ile sonuçlanır.” Kuvvet meselesini İhvan-ı Müslimin’i yöntemsel olarak eleştirdiği yerlerde de gündeme getiren Fadlallah, Hasan el-Benna’yı eleştirdiği gibi Seyyid Kutub’u da eleştirir. Kutub’un en önemli eseri Yoldaki İşaretler’de geniş boyutlu birtakım genel kavramları ele almanın ötesine geçemediğini, eserde Müslüman dünyanın karşı karşıya bulunduğu büyük saldırılar karşısında İslam’ın etkinlik göstereceği ilmi temellere dayanan metodik bir düşüncenin teşekkül etmediğini belirtir. Sahip oldukları gücü, zayıfları ezmek için kullanan zorba yöneticilerin hallerini anlatan Kur’an ayetleri de hemen bütün boyutlarıyla çalışmada ele alınır.

Zayıfların ezilmişlik ve yenilmişlik hislerini, kendilerini efendilerinin gönüllü ve içten gelen bir itaat şeklinde duyumsamalarının oluşturduğu sömürge bilinci noktasında yapmış olduğu analizler, temelde Kur’an’a, son Allah elçisinden aktarılan rivayetlere ve Şiiliğin önemli tarihsel figürlerine dayanmış olsa da çağdaşı olan Frantz Fanon’dan yahut aynı ölçüde Paulo Freire’den izler de taşımakta oluşu, Fadlallah’ın gerçekçi bilincinin etkileşim içinde olduğu eser ve kişiliklere dair bir fikir vermesi bakımından kayda değerdir. İslam’ın sosyalleşmesinde ve siyasallaşmasında belirgin bir tesiri olan Fadlallah’ın bu geniş birikimi hakkında İbrahim Abu Rabi’nin yapmış olduğu şu tespit oldukça önemlidir: “Fadlallah; Humeyni, Muntazari, Şeriati, el-Benna ve Seyyid Kutub’un fikirleri kadar Fanon, Freire ve hatta Marks’tan da etkilenmiştir. Kutub sonrası dönemin bir fikir adamı olan Fadlullah, İslâm dünyasının karşılaştığı kimi çağdaş meselelere ilişkin olarak Kutub’un pek çok düşüncesini geliştirmiştir.”

Kuramsal Meditasyonun Ötesi: Kuvvetin Bütünselliği

Ufukları bulanıklıktan arındıran, gücün dizginini elinde tutan İslâmî bir kişilik yetiştirmeyi önceleyen Fadlallah, İslamcılığı fikir ve hareket olarak algılar. İnsanı zayıf, aciz gösteren Kur’an ayetlerinin muradının ne olduğu üzerinde durarak özellikle materyalistlerin düşünsel mirası ile eleştirel bir hesaplaşma içerisine girer. Kuvveti düşünmek, yalnızca onun birincil kavramsal kıyılarına dönmeyi değil, bu mefhuma has eksik bakışın muğlaklıklar denizinden de geçmeyi gerekli kılar. Öncelikle sadece iç kuvvetten değil dış kuvvetten de söz etmekle önemli bir farklılığı belirginleştirir Fadlallah. Kuvveti tarif etme noktasında ortaya koymuş olduğu bütünsellik iç kuvvet ile dış kuvvet arasındaki gerilimi silmek anlamına da gelmektedir. Kuvvete duyulan ihtiyaç, ayakları yere sağlam basan, hem kendisinin, hem de hayatın dizginlerini ellerinde tuttuğu hissini veren bir kişilik oluşturmaya duyulan ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Tabii kuvvet mantığına odaklanıldığında İslam’ın önemsediği kuvvetin nasıl bir kuvvet olduğu meselesi üzerinde de durulması gerekir. Her şeyi mubah gören kuvvet telakkilerinden dolayı olumsuzlanan kuvveti bağışlama, af, sabır gibi iç kuvvet göstergeleri ile birlikte düşünür. Kuvvet meselesini sadece maddi kuvvet çerçevesinde değil; İslami varoluşun süreklilik ve sağlamlık yeteneğinde etkin bir rol oynayan tüm olguları içeren genel bir mesele olarak ele almıştır. Çünkü sadece maddi güce dayanan bir kuvvet anlayışı sorunlara çözüm bulamaz.

Neden kuvvet meselesi üzerinde durulması gerekir? Bu konu Müslümanların çağdaş dönemdeki sorunlarını kavrayıp çözüm üretme sürecinde nasıl bir katkı sunar? Müslüman aydınların genel yargısını eleştirme hedefine dönük olarak bu konunun üzerinde durulması gerekmektedir. Çünkü bu isimlerin çoğunluğu kuvvet meselesini Heideggerci zayıf düşünce düzleme oturtarak ele alıyorlar. Bu algılama o kadar ileri düzeylere varır ki, İslamcılığın doğuşundan yetmişli yıllara kadar bir biçimde gündem oluşturan kuvvet hazırlama düşüncesi eklektiklik olarak değerlendirildiği için gitgide yadsınır. Bundan dolayı kuvvet meselesinin bu algılanma biçiminin değerli olup olmadığı üzerinde özellikle durulmalıdır. Zayıflığa dayalı hayatın çökmeye başlayacağı, gerileyeceği ve sonunda çözüleceği muhakkaktır. İnsanların enerjileri azalınca insan dar bir çerçevede donmaya başlar. Zayıflar veya ezilmişler, ancak kuvvet sağlayıcı etkenlere sahip olmaya başladıklarında kendilerinden söz ettirebilirler. Buna karşın genel olarak düşünce diye öne sürülen yaklaşımlarda yüzeyselliğin neticesi olarak görebileceğimiz, geçip giden görkemli maziye ve artık izi kalmamış eski güç ve kudretin yasını tutmak baskındır.

Çağdaş düşünürlerin çoğunda gördüğümüz değişen toplumsal ve tarihsel şartları hesaba katmayan “kuramsal meditasyon” çalışmalarının yansıması olan yeryüzündeki ayetlerin yadsınması düşüncesiyle de yüzleşen Fadlallah, kuvvet oluşturmaya duyulan ihtiyacın aynı zamanda, yeryüzünde, gökyüzünde ve denizlerde saklı bulunan enerji kaynaklarını verimli hale getirmeyi, insanlığın hizmetine ve hayrına sunmayı amaçlayan hayatın da ihtiyacı olduğunu düşünmektedir. Bilim gücüne, maddî güç kaynaklarına egemen olmayı sağlayacak teknoloji gücüne sahip olunmadığında, düşler kurup da bu düşlerini bir türlü gerçekleştiremeyen hayalperestler gibi, bunları uzaktan seyretmekle yetinileceğinin farkındadır. İçinde bulunulan duruma göre güç hazırlanmadığında, yeni ortaya çıkan sorunlara çözümler üretilemediğinde, inanılan temel değerler rakipleri karşısında kaçınılmaz olarak gerileyecektir. İşlevsel önemdeki bu farkındalığın açıklıkla belirlenebildiğini söylemek mümkündür. Bunda Fadlallah’ın daha çok Hizbullah düzleminde Lübnan–İsrail hattında meydana gelen çatışmalar ekseninde hatırlanmış olmasının da bariz bir etkisi söz konusudur. Bu sınırlı hatırlayış sözü edilen düşüncelerin gerektiği ölçüde algılanamamasını da beraberinde getirmiştir. Bütün bu yaklaşımlardan hareketle Fadlallah’ın kuvvete ilişkin yeni bir perspektifi sunduğu açıktır.

Devlet otoritesini anarşiden daha iyi veya kötülük olarak daha az zararlı bulmasıyla Sünni siyaset teorisine yakınlığı bulunan Fadlallah, Müslümanların vahdetlerinin bir kuvvet olduğunu söyleyerek Müslümanların nübüvvete inanmada, Kur’an’a inanmada, ahiret gününe inanmada ittifak etmesinden oluşan esasların Müslümanları tek kuvvet yaptığını da belirtir. İhvan’ın Mısır’da bir gücünün olmadığını, ortamlarının siyasi bir ortam olmaktan çok kültürel bir ortam olduğunu, bundan dolayı da gittikçe güç kaybettiğini belirtmesi de kuvvet meselesine bakışının siyasi olduğunun göstergesi olarak okunabilir. Soğuk savaşın sona ermesinin ardından ABD’nin tek güç oluşu üzerinde durarak gerçekçi bir kuvvet analizi yapar: İki türlü gerçeklik arasındaki ayrımı ciddiyetle düşünmeyi önerir: Birinci gerçeklik, dünya güç dengelerinin daha güçlünün çıkarına olacak şekilde feragat etmeyi zorunlu kıldığı ve asli tavırlarımızdan vazgeçmemizi gerektiren gerçekçiliktir. İkinci gerçeklik ise, kendi cephesinde sahip olduğu güç unsurlarını toplamaya çalışıp bunları gücün gerçek vasıtasını zafere götürecek şekilde nihai bir özgürlük kararlılığı istikametinde kendini yönlendirmekte göstermektedir. Bu tür gerçekçiliğe sahip olan insanlar çeşitli zamansal faktörlerin oluşturduğu yeni boyutları aşamalı bir politika sürecinde kullanmayı öğreneceklerdir. Gelecek, zaferin sebeplerine sarılınması halinde fethin kesin sonucuna ulaşılacak zamanı temsil etmektedir.

Kuvvetin kaynaklarından söz ettiğinde temelde şu mesele üzerinde yoğun olarak durur: İlkin İslam’ın akide, şeriat, metot ve kavram planında düşünsel ve eylemsel boyutlu olumlu etkilerini ve insanlık medeniyeti içerisinde nasıl bir medeniyet hareketine temel oluşturduklarını ele alır. Böylelikle İslami harekette güç olgusu, insanın medeni ihtiyaçlarıyla ilişkisinde kendini gösterir. İnsan düşünce, ruh ve hayat boyutlarına sahip bir varlıktır. Bu yaklaşımda güç; birey ve toplumda sadece bireysel ibadetlerle sınırlı bir ilişki olarak algılanmadığından, Müslüman bireyin sorumlulukları kuvvetin sadece İslam’ın içsel bir özelliği olarak görülmez.

Gerçekliği Kavramanın Gerekliliği

İslam’ın başka din ve ideolojilerle giriştiği üstünlük mücadelesinin aynı zamanda bir hâkimiyet meselesi olduğunu düşünen Fadlallah hangi düşüncenin daha doğru, vakıada daha etkili ve hayatta daha kapsamlı olduğunun mücadele sürecinde ortaya çıkacağının farkında olmak gerektiğini ifade eder. İkinci olarak, İslam’ın gerçeklik içindeki güç kaynaklarını ortaya çıkarmaya çalışır. Bu bağlamda İslam’ın kendine ait özellikleri, Müslüman bireyin bilincinde İslam’ı özümsemesi İslam’a mensup oluşunun biçimi, din-mezhep ilişkisinin niteliğine bakışı ve bunun farklı mezheplere bağlı Müslümanların ilişkilerine olumlu-olumsuz nasıl yansıdığını ele alır. İçtihat farklılıklarından dünya sisteminin Müslümanlar üzerindeki etkilerine değin Müslümanların kuvveti üzerinde duran Fadlallah, güç ve zayıflık olgularını düşüncenin öznel karakterinde saklı olan şeyler olmayıp uygun atmosfere bağımlı olan olgular olarak ele alır. Onun bu noktadaki yaklaşımı Malik Bin Nebi’nin medeniyetin oluşumunda düşünce, zaman ve çabayı birlikte düşünmesini çağrıştırır. İslam’ın öz olarak hak olması ile hakkaniyetten hareketle oluşturulan ilkelerin/kuralların gerçeklik düzleminde uygulama imkânı üzerine somut olarak herhangi bir çaba ortaya konulmadığında hakkaniyetin ilkeleri, düşünce ve teori düzleminde kalacaktır. Oysa uygulama noktasında gerçekçi imkânlara sahip olunduğunda, düşünsel bakımdan güçlü olmayan düşünceler bile kalıcı olabilir. Kudretlerdeki eksikliği dikkate almayan tamamen iradeye yoğunlaşan düşünceler ise eksikliğin getirdiği çıkmaz sokakta debelenip durur. Bu noktada yenilgiyle sonuçlanan 1967 tarihli Arap-İsrail savaşı üzerine yapılan yorumları hatırlamakta yarar var. Bu savaşta sadece irade üzerine odaklanan yaklaşımlar, yenilginin sebebini sadece imanın yokluğuna bağlamışlardır. Fadlallah, düşmanın sahip olduğu gücü hesaba katmayan bu yaklaşımın yüzeyselliğini bir başka olay örneğinde Müslümanların Bedir’de kazandıkları zafer üzerinden ele alır. Müslümanlar sayı, mal ve silâh bakımından zayıf tarafı; müşrikler de kuvvetli tarafı temsil ettiği düşünülen bu savaşı bütüncül kuvvet anlayışı doğrultusunda şöyle açıklar: “Hiç kuşkusuz biz, zafer ve savaş bağlamında maddî ve manevî kuvvetin önemini vurgularken, psikolojik gücün önemini göz ardı etmeyi veya savaşçıları saran ilâhî lütufları görmezlikten gelmeyi amaçlamıyoruz. İlahi lütuflar savaşanlara yüksek bir moral kazandırır, konumlarını güçlendirir. Büyük bir moral kazanırlar. Güçlerine güç katılmış olur. Dolayısıyla onlar açısından savaşın seyri zafere doğru olur. Çünkü yüksek moral sahibi tek bir asker, moralmen çökmüş, psikolojik olarak hezimete uğramış büyük bir gruba meydan okuyabilir. Çünkü manevî kuvvet kişinin maddî gücüne güç katar. (…) Bundan sonra, savaşta kazançlı çıkmayı sağlayan iyi bir taktik, düşman gücü ile aradaki silâh açığını kapatmak gibi etkenleri göz ardı edemeyiz. (…) Bedir savaşı, önemli ölçüde gayb unsurunun belirleyici rol oynadığı bir çatışma olsa da, zafer ve yardım sebepleri arasında yer alan objektif etkenlerden tamamen bağımsız bir gelişme değildir. Bu bakımdan Müslüman savaşçının kişiliğini güçlendiren ve arındıran iç nedenlerle, müşriklerin konumlarıyla ilintili ve onları zafer olgusundan uzaklaştıran dış nedenler arasında önem bakımından herhangi bir fark yoktur.”

Dolayısıyla teorik haklılığın güçle pratize edilmesinin gerekliliği onun düşünce dünyasının ayırt edici niteliklerinden biri olarak karşımıza çıkar. Tarihsel olumluluklara veya galibiyet zamanlarına yoğunlaşmak romantik bir nostaljiyi gündeme getirdiğinden, bugünün gerçekliğini kavrama ve bu doğrultuda yetkin çabalar ortaya konulmasını engellemekte ve İslam’ın kuvvet kaynaklarını genel anlamda aşırı idealist bir teoriye dönüştürmektedir.  Kuvvetten yoksun bir iyilik ve hak cephesinin, kötülüğe karşı başarılı olabilme şansının olmadığını gücün, hak ve iyiliği koruma görevinde bulunduğunda iyiliğin ve hakkın bir güç olarak ortaya çıkabileceğini böylece gücün ilahi amaçların gerçekleştirilmesinde, yeryüzü mazlumlarının ve zayıf kimselerin zaferine bir vesile olacağını düşünen Malik Bin Nebi ile büyük oranda paralellikler taşımaktadır.

Müslümanların geleceğini karşılamayı, köklü hedeflere ulaşmayı önceleyen ümitsizlik ve kötümserlik psikolojisinin atalete uğratan olumsuzluklarından uzak olan düşüncelerinde bir bilinç uyanıklığı vardır. Başkaları ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar insanda her zaman başarıya ve zafere ulaşmak için bir plan ve program dairesinde iş yapabilecek duruma gelme gücünün bulunduğunu düşünür. Yetmişli yıllardan itibaren ikamet etmeye başladığı Lübnan topraklarının kendine özgü düşünsel ve kültürel ortamı da onun donuklaşmayan düşünce dünyasında etkili olan bir başka faktördür. Bir anlamda Fadlallah, öncelikle Lübnan’daki toplumsal yapının ıstırap veren çöküşüyle ve bu çöküşün sıradan insanlar üzerindeki zayıflatıcı etkisiyle uğraşmaktadır. Dış güçlere bağımlılık ve kolektif zayıflıkla mücadeleye karşı önemli bir adım olarak İslâmcı sosyal bütünlük ideolojisini yeniden kurmak için fazlasıyla zaman harcamıştır. Öncesinde ise Muhammed Bakır es-Sadr’ın ilgilenmiş olduğu temel meselelerin kimi noktalarının onun yazılarında öne çıkan düşünceler üzerindeki etkisi yadsınamaz. Çağdaş insanın düşüncesiyle gerektiği gibi ilişki kurabilmek ve insanlarda İslam’ın lehine bir kanaat oluşturabilmek için, içinde yaşadığı çağın düşünsel anlayışını ve düşünsel atmosferini çok yakından izleyen Fadlallah, İslami söylemi daha geniş ufuklara açmak için, kimi kavramların bütün ayrıntılarını ekonomik, sosyal ve siyasi yönlerini yetkin biçimde sunabilmek için yoğun bir çaba harcamıştır. Çağdaş insana İslam’ın bütüncül bakışını anlatabilmek için büyük bir çaba harcadığı kuvvet sorununu çözümlerken Marksizm’i de eleştirel bir biçimde irdelemesi bu bağlamda değerlendirilebilir. Tarih ve hayatın hareketinde tek belirleyici unsurun sınıf mücadelesine olmadığını belirten Fadlallah, özellikle yetmişli yıllardan itibaren artan şiddet tartışmaları bağlamında Marksist yapıların ortaya koydukları şiddetle cihat anlayışı arasındaki farklılıkları belirginleştirmek için özel bir çaba harcar. Mesela şu örnek, bu noktada anılabilir: “Dinî düşünce sisteminde insanın, Allah karşısında zayıf bir pozisyonda oluşu, büyük ölçüde, onun, materyalist düşünce atmosferinde, hayat kaynağı olarak görülen hava, su ve gıda gibi doğal güçler karşısındaki zayıflığına benzer. Acaba toplumu ve etmenlerini bu tarz bir düşünceye göre yorumlama çabası içinde olan materyalist düşünürler, evrensel yasalara boyun eğen doğal ihtiyaçlar karşısında insanın duyumsadığı doğal zayıflığı, evren karşısında silikleşmesinin kaynağı olarak görüp oradan hareketle, bunun evrendeki zorba güçler karşısında eziklik hissetmesine neden olduğunu söyleyebilirler mi?  Bu hususta verilecek cevabın herhangi bir reel dayanağının olabileceğine inanmıyoruz. Öyleyse kendi düşünce sistemlerinin pek de uzak olmadığı bir husustan dolayı dinî düşünce sistemini ne diye suçluyorlar?”

Bunun akabinde şiddeti kuvvetin ahlakı, şiddeti dışlayan tavırları da zayıflığın ahlakı olarak öngören, ahlakî temellere eleştiriler yönelten ve böylece şiddeti yüksek ahlâkın göstergesi olarak sunan Nietzsche’yi de eleştirir. Hıristiyanlığın zayıflığı bir fazilet olarak kabul ettiğinden hareket ederek genel bir güç ahlakı geliştirmeye çalışan filozofun görüşlerinin aksine, kuvvetin insanın kusursuzluğunu ifade ettiğini, ancak kuvvetin ayrı bir şey, şiddet kullanımınınsa ayrı bir şey olduğunu ortaya koyarken kavramlar arasındaki ayrımlara ne kadar vakıf olduğunu gösterir: “Fazilet aslında, kişinin yapma ve yapmama gücüne sahip olduğu bir pozisyonda kendi isteğine bağlı olarak bir şeyi reddetmesidir. İtaate gelince, bu, düşünce açısından ikna olmaktan veya hayatî bir ihtiyaçtan dolayı sorumluluk duymaya bağlı olarak bir şeyi yapmak veya yapmamaktır. Her halükarda aşağılayıcı bir boyun eğme değildir. (…) Zayıf kölelerin sabrı (…) tepki gösterebilecekleri bir konumdayken sabretmelerinden dolayı sabır değil teslimiyettir. Tevazu ise, Nietzsche’nin getirdiği yorumdan çok uzaktır. (…) tevazu, kişinin başkalarının yeterliliğine denkliğine ve gücüne saygı duymakla birlikte kendi yeterliliğinin, denkliğinin ve gücünün gerçek boyutunu bilmesidir. Bu yüzden kendi nefsine saygınlık kazandırırken, başkasını da küçümsemez. (…) Fazilet, karşı tarafın seçimine karşı koyacak güçten yoksun olmanın etkisiyle beliren fiilî reddin veya hareket tarzının adı değildir. Tam tersine, fazilet, kişinin pozitif veya negatif tavır takınabildiği, ancak konumunun doğasına ve tercihte bulunduğu atmosfere uygun olarak ortaya koyduğu harekette somutlaşır.”

Efendilerin ve kölelerin ahlakını irdeleyen Nietzsche’nin tümüyle olumsuzladığı iç zenginliği önemseyen Fadlallah, ezilenlerin birer özne haline gelmeleri sürecinde bu zenginliğin çok önemli bir yer tuttuğunu düşünür. Eğer ezilenler içsel zayıflık halini süreklileştirdiklerinde, daha ilk anda yenilgiye uğrayacaklar ve uzun yolun dayanılmaz aşamalarında birbirlerine kenetlenmeleri ve direnmeleri mümkün olmayacaktı.

Trajik Çatışmayı Düşünmek

Bununla birlikte eş zamanlı olarak Eşari kelamının eylem teorisi de eleştiri konusu edilerek insanın yapabilme iradesi yani kuvveti üzerine odaklanır. Derinlemesine bir tahlil, konuyu enine boyuna tartarak netliğe kavuşturma çabasıdır. Tepkisellik toplumu olmaktansa akıl toplumu olmayı, zayıf toplum olmaktansa iradeli bir toplum olmayı öne çıkaran Fadlallah, Allah’la insan arasındaki ilişkinin Kur’an’da da ifade edildiği gibi esasen kişilik verici olduğunun altını çizer. “Bu öyle bir gücün temel kaynağıdır ki, insana devamlı enerji verir, onu kendiliğinden, daimî güç ve canlandırma hareketine sevk eder; böylece insan, çevresindeki hayatı tazeler ve ileriye götürür.” Bununla beraber, Fadlallah, Müslümanların tarihi boyunca, Allah’ın soyut gücü ve takdiri adına, zenginlerin fakirlere yaptıkları eziyet ve sosyal adaletsizliği haklı çıkarmaya çalışan pek çok felsefe ve dünya görüşünün belirginlik kazandığını da bir tespit olarak sunar. Müslümanların tarihinde üç tip gücün daima, ezilmişliğin kurumlaşmasından sorumlu olduğunu savunur: İlki, statükonun korunması adına her devrime cephe alan, sosyal ve ekonomik olarak imtiyazlı seçkinlerdir. İkincisi, ayrımcılıkta başarılı olan din adamları ve yöneticilerdir. Üçüncüsü ise, ümmetin ahengini bozmak için dışarıdan taşınan gayri İslami inançlar ve ideolojilerdir. Bu ezilmişlik düzeninden çıkışın yolu Fadlallah’ın kanaatine göre, sorumlu alimler ile Müslüman düşünürlerinin sorumluluklarının farkına vararak sessiz ve mazlum çoğunluğun kötü durumlarını görmek, böyle bir sömürü ve sefalete karşı koyan itikadi ve ahlâkî İslâmcı tavra gözlerini açmaktır.

İslamcılığın söyleminde sıklıkla karşımıza çıkan İslami diriliş, müstekbirlik, mustazaflık ve yönetim biçimi gibi temel konular aslında kuvvet kavramıyla doğrudan ilgili olması bakımından üzerinde durulmaya değer birkaç başlıktandır. Müstekbirler/ezenler ve mustazaflar/ezilenleri kavramsal olarak yerli yerine oturttuğu söyleşilerinde de güç/kuvvet meselesine değinen Fadlallah, İslami Söylem ve Gelecek (2000)’te şunları söyler: “Müstekbirlik, hayatta kendisini diğerlerinden üstün, yüce, erdemli ve büyük görme temeli üzere hareket eden pratik ve psikolojik bir tutum olarak tanımlanabilir. Bu halet-i ruhiye içerisindeki kişi başka insanların çıkarlarını koruma ya da çıkarlarının çiğnenmesine karşı çıkma gibi insani ödevlerini yerine getirmediği halde, başkalarından çıkar elde etme hakkını kendinde görür, bu amaçla müstekbirliğini dışa vurur. Müstekbirlik zulmü, azgınlığı başkalarını boyunduruk altına alma ve hiçe sayma gibi öğeleri kendinde barındıran bir güçtür. Mustazaf ise kendi sınırları, konumu, düşüncesi ve tutumu içerisinde yaşarken, başka insanlar karşısında aşağılanmış bir insan konumunda gören insan demektir. Bir çeşit ezilmişlik, yenilmişlik ve aşağılanmışlık psikolojisi. Evet, mustazaf konumundaki kişinin birtakım güçleri vardır. Ancak ezilmişlik psikozunu yaşadığı zamanlarda kendindeki potansiyel gücü kuvveden fiile çıkarma gücünü bulamaz.” Genel olarak Fadllah’ın eserlerinde ezilenlerin tuttuğu yer, bu ikili bakış göz önünde tutulmaksızın gerçekçi bir biçimde değerlendirilemez. Ezilenlere sadece ezilmiş olduklarından dolayı özel bir önem atfetmez. Bu demek değildir ki ezilenleri gündemine almıyor. Ezilenleri gündeme alış şekli farklıdır. Ezilenleri bir bütün olarak değerlendirmesi yönüyle Humeyni ve Şeriati ile paralellikler taşır. Müslüman dünyanın maruz kaldığı ezilme durumunun sadece ekonomik ve sosyal sömürüyle sınırlanmayıp, kültürel ve entelektüel bağımlılığı da içine aldığını düşünen Fadlallah’a göre insanlık tarihi, “güçlüyle zayıf, mağrurla mazlum ve adaletle zulüm arasındaki daimi trajik çatışma”nın özetidir.

Kuvvet olmaksın sadece düşüncenin hedefe ulaştıracağına inanmayan Fadlallah’ın değerlendirmelerindeki en mühim uğraklardan birinin ezenler ve ezilenler meselesi olduğunu ifade etmeliyiz. Müstekbirlik ve mustazaflık noktasında ezenleri eleştirdiği kadar, ezilenlerin maruz kaldıkları zulmü bertaraf edebilecek bir güç arayışı içine girmeyip, vurdumduymazlık veya tembellikten dolayı hâlâ ezilme durumunu muhafaza eden ezilenleri eleştirmekten de geri durmaz. Ezilmişliğin fasit dairesini kırmak için Kur’an tarafından göçe teşvik edilmeleri ya da Allah’ın iradesi doğrultusunda, zafer için gerekli olan sebeplere sarılmaları ve Allah tarafından çizilen stratejileri uygulamaları gerekliliği üzerinde durulur. Firavun ve ordularının Allah’ın iradesi doğrultusunda hareket eden bir topluluk karşısında denizde boğularak yenilgiye uğramış oldukları hatırlatılır. Fadlallah ezilenleri, zalimlere karşı pozitif bir konumda bulunmalarının gerekliliği konusunda bilinçlendirmeyi amaçlayarak onların, direnişe geçmelerini ve zalimlerin güçlerini dağıtmalarını sağlamak ister.

Güç meselesini ele alırken hareket noktası, İslâm ümmetinin düştüğü handikap, Müslümanlar üzerinde artan baskılar, kendilerini kuşatan tehditlere kayıtsızlıkları savunmaya başvurmalarıdır. Gücün de zayıflığın da ezenler ile ezilenler arasındaki ilişkiyi tanımlayan iki anahtar dinamik olduğunu öne süren Fadlallah, İslâmcı güç teorisini her yöne hareket eden müfredat ve programlarla kapsamlı bir eğitim sürecine dönüştürmekten yanadır. Tehditler karşısında Müslümanlarda hâkim olan olumsuz ve kayıtsız tavırlar, mağrur güçlerin baskıları karşısında ümmete zayıflığı aşılamak oldukça risklidir.

Güçten mahrum olmak, sadece savaşma iradesi ve sağ kalma arzusunu kaybetmek değil,  başkalarının kopyası olmak anlamına da gelir. İnsanların gerçeği görmesini sağlayan güçlü düşüncelere olduğu kadar farklı görüşleri ayırt etme aracı olan kapsamlı bilgiyle kendilerini donatacak entelektüel yöntemlere muhtaç olduklarını da ifade eder. Güç kavramının insan düşüncesinde yerleşmesi ve İslami kavramlarla buluşabilmesi için eğitim faaliyetlerini gerekli bulan Fadlallah’ın temel tezleri yani ezilenlerin ezilmişliklerini fark edecek bir bilince ve güce ulaşmaları konusundaki yaklaşımları ile Ezilenlerin Pedagojisi (1991) yazarı Paulo Freire’in düşünceleri arasında bir yakınlık söz konusudur.

Gayemiz kuvvet teorisini bütünüyle ortaya koymak olsaydı Fadlallah’ın İslam ve Kuvvetin Mantığı eseri yanında kuvvetten doğrudan söz etmeyen ama bir biçimde ezen/ezilen karşıtlı, içinde kuvvet meselesine imalarda bulunan eserlerinin tamamının kapsamlı bir envanterini çıkarmak gerekecekti. Elbette sadece İslam ve Kuvvetin Mantığı kitabında değil başka kitaplarında ve söyleşilerinde de kuvvet meselesi üzerinde durmaktadır Fadlallah. Ama bütün bu değiniler erken tarihli olan İslam ve Kuvvetin Mantığı’nın yeniden yorumlanması veya hatırlatılması niteliğindedir.

Kuvvet meselesini esaslı ama aynı zamanda hem iç hem de dış boyutuyla ilkesel bir tasavvur mahiyetinde ele alan bu kitapta ifade edilen yaklaşımların, Türkiye özelinde özellikle İsmet Özel’in Sosyalizmden İslam’a yeni geçtiği bir dönemde yazdığı Üç Mesele (1978) kitabının yayımlanmasından sonra kuvvet meselesinin dış boyutuna dudak bükerek yaklaşan egemen düşünce biçimi ile birlikte düşünülmesi, günün meselelerini kavramak bakımından oldukça önemli olacaktır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İtinalı bir Fadlallah okuyucusu ilkin, hiç şüphesiz kuvvet hakkındaki tasavvurunu ve düşüncelerini yeniden gözden geçirmek durumundadır. Bilhassa kendi entelektüel dünyamızda sıkça rastlanan siyasi ve teknolojik kuvvet eleştirilerini tekrar düşünmek mecburiyeti vardır. Tercih edelim yahut etmeyelim, insan olarak bizler modern araçların içine doğuyoruz. Bu araçların olmadığı bir dünyanın olabileceğini düşünmenin bizatihi kendisi oldukça soyuttur.

 

Check Also

İslam Günümüz Dünyasına Ne Öneriyor? / Nuri Yılmaz

Hayat uzun bir yol gibidir, sürekli farklı ortamlardan ve farklı şartlardan geçer. Ortam ve şartlar ...

Adalet Üzerine / M. Kürşat Atalar

“Bu makale yazarın, ‘On Tez’ isimli kitabından alınmıştır. İlk olarak ‘İktibas Dergisinde’ yayınlanmıştır.”   Adalet, ...

Kur’an’da Adalet Kavramı / Nasr Hamid Ebu Zeyd

iSLAMİ Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma Bu konuşma, “Kültürlerarası Felsefe Forumu 3 (2001)”te gerçekleştirilmiştir.   ...