Mantık Tartışmaları

Print Friendly, PDF & Email

Mantığın, Neden Felsefe Ortaya Çıktıktan Yaklaşık Üç Yüzyıl Sonra Tedvin Edildiğine Dair Yapılan Yuvarlak Masa Toplantısı

 

Abuzer Dişkaya: Merhaba arkadaşlar. Bugün mantık ilmiyle ilgili çok az kişinin üzerinde durduğu bir meseleyi ele alacağız. Bu konudaki temel sorumuza ve sizlerin değerli cevaplarına geçmeden önce müsaadenizle hatırlatma mahiyetinde olan kısa bir giriş yapmak istiyorum. Hepinizin bildiği gibi felsefe M.Ö. Altıncı yüzyılda Yunanlı bir filozof olan Thales ile başlamaktadır. Çok genel anlamıyla insanlığın hakikat arayışına tekabül eden felsefenin temel amacı, varlık âlemi hakkında denetlenebilir doğru bilgiyi insanların hizmetine sunmaktır. Bu yüzden doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmesini sağlayacak çok sağlam bir kıstas veya alete ihtiyacı bulunmaktadır. Yine sizlerinde bildiği gibi felsefeye böyle eşsiz bir hizmet sunan ilim, mantık olmuştur. Dolayısıyla ilk aklımıza gelen şey, felsefeyle mantığın aynı zamanda ortaya çıkmış ve sistematik hale gelmiş olmaları gerektiğidir. Ancak bizler şaşılacak ve belki de hayret edilecek bir şekilde mantığın felsefe ortaya çıktıktan yaklaşık 300 yıl sonra başka bir Yunanlı filozof olan Aristoteles tarafından tedvin edildiğini biliyoruz. Bugün masaya yatırmak istediğimiz konu işte budur. Yani mantığın neden felsefe ortaya çıktıktan 300 yıl sonra tedvin edildiğini sorgulamaya ve bu zamansal boşluğu makul bir şekilde doldurmaya çalışacağız. Şimdi sözü daha fazla uzatmadan sizlere bırakmak istiyorum. Bu önemli soru ve mesele hakkında neler söyleyeceğinizi gerçekten merak ediyorum.

Ali Haşim Şişman: Hepinize merhabalar. Bugüne kadar bu konuyla ilgili derinlemesine düşünmediğimi itiraf ederek söze başlayayım. Bu yüzden izninizle belki ilk bakışta laf kalabalığı olarak algılanabilecek birkaç kırıntıyı sizlerle paylaşayım. Bu ifadeyi mezkûr soru ve mesele hakkında yeterli bilgi sahibi olmadığım için rahatlıkla kullanabiliyorum. Soruyu basitleştirerek kendime çevirmeye çalıştığımda, yapıp ettiklerimize herkes gibi mantıksal bir açıklama getirmeye hayat boyunca bir şekilde gayret ettiğimizi; ama “mantığımızın” kökenini araştırmadığımızı; mantık ilmi ile meşgul olma ihtiyacını duymadığımızı görebiliyorum. Bir sistem olarak mantığın Thales’ten 300 yıl sonra ortaya çıkışını burada bulabilir miyiz, yoksa o devri bu bakışla incelemek çok mu basit olur, bilemiyorum. İnsanın olduğu her yer ve zamanda felsefenin olduğu kabul ediliyorsa, kendi durumumuzla ile geçmiştekiler arasında doğal bir ortaklık olduğunu varsaymak ne kadar doğru olur?

İkinci olarak da farklı disiplinlerin birbirinden faydalanarak oluşması ve derinleşmesinin böyle bir ihtiyacı geç ortaya çıkarmış olabileceğini düşünebiliriz. Matematik ilminin içeriğini, tarihini bilmesem de Thales zamanındaki filozofların devrinde var olduğunu hatırlar gibiyim. Anımsamam doğruysa matematik ve felsefe alanlarının alışverişi neticesinde, mantığın neden Aristoteles’e kadar tedvin edilmediğine dair bir açıklama yolu bulunabileceğini düşünüyorum. Bu alışveriş nasıl ortaya çıktı? Matematik sayesinde reddedilemez ölçütlere erişebiliyoruz. Acaba, Aristoteles’e kadar süren birikim, içerisinde filozofların farklı düşüncelerinden doğan bir kargaşa ortamında mı gerçekleşti, bunun sıkıntısıyla mı hareket edilebildi mantık alanında? Eğer, böyle bir kargaşa varsa, bunun önüne geçilebilmesi için, belirli ölçütleri olan, kurallara bağlı bir düşünme yönteminin geliştirilmesi ihtiyacı duyuldu ve matematikten faydalanıldı mı? Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Buradan hareketle bir yere varılabilir mi doğrusu bilemiyorum. Sanırım benim bu sorunun önemini anlayabilmem de epey zaman alacak. Sabrınızdan dolayı teşekkür ediyorum.

Abuzer Dişkaya: Teşekkürler Ali. Gerçekten bence çok önemli bir noktaya temas ettin. Kovalanırsa buradan tatmin edici pek çok veri elde edebileceğimizi düşünüyorum. Basit bir akıl yürütmeyle mantığın felsefe ortaya çıktıktan 300 yıl sonra tedvin edilmesinin iki temel sebebi olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi bu sürede mantığa ihtiyaç duyulmamış olmasıdır ki, eğer öyleyse bunun sebebinin ne olduğu üzerine derinlemesine kafa yormak gerekir. İkincisi de bu süreçte mantığın işlevini başka bir disiplinin yerine getirmiş olabileceğidir. Sanırım sen zımnen bu ikinci şıkkın daha doğru ve makul olabileceğini söylemiş oluyorsun. Yani mantık tedvin edilene kadar onun görevini matematik yerine getiriyordu. Bence bu çok önemli bir nokta. Rahatlıkla senin işaret ettiğin bu noktanın önümüzde yeni ufuklar açma potansiyeline sahip olduğunu söyleyebilirim. Sizlerin de bildiği gibi Eflatun’da bilginin konusu sabit olmak zorundadır. Bu yüzden Eflatun tecrübe dünyasını oluşturan tikel şeylerin sürekli değişim halinde oldukları için yakini bilginin konusu olamayacağını söylemişti. Ona göre bilginin konusu hiçbir değişime tabi olmayan idealardır. Matematiğin ele aldığı matematiksel şeylerin de böyle bir sabitliğe sahip olduğunu düşünürsek sevgili Ali’nin işaret ettiği noktanın ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor sanırım. Matematiğin bu öneminden dolayı Eflatun’un akademisinin kapısına “matematik bilmeyen içeri giremez” yazdığını biliyoruz. Dolayısıyla bilginin konusunun sabit idealar olduğu bir felsefi gelenek ve sistemde matematiğin rahatlıkla Aristo tarafından tedvin edilen mantığın yerini tuttuğunu söyleyebiliriz. Bu da bizi zorunlu olarak Aristoteles ile birlikte felsefe yapma tarzının değiştiği ve bilginin konusunun başka bir şey olarak ortaya konduğu sonucuna götürmektedir ki yeri olmadığı için bu önemli meseleyi başka bir fırsatta ele alabilmeyi umuyorum. Bu önemli katkıdan dolayı teşekkürler Ali. Gerçekten çok ama çok önemli bir noktaya temas ettiğini düşünüyorum.

Hamdi Tayfur: Merhabalar. Abuzer Dişkaya’nın anlattığı kısa felsefe tarihindeki bilgilerden ve bu döneme dair önceden zihnimde kalan bilgi kırıntılarından yararlanarak bir-iki yorum yapmaya çalışacağım. Yapacağım muhtemel bilgi hatalarının bilen arkadaşlar tarafından düzeltilmesini özellikle talep ediyorum. Herkesin bildiği gibi Sokrat, Platon ve Aristo tarafından temsil edilen döneme gelinceye kadar Yunan felsefesine tabiat felsefesi hâkimdi. O dönemin öncesinde ise varlığın açıklaması mitoslar yoluyla yapılıyordu. Tabiat felsefecileri bakışlarını mitoslardan duyulur âleme yani tabiata çevirerek varlığın kökeninde neyin olduğuna yine duyusal verilere başvurarak cevap vermeye çalışıyorlardı. Tarihte hiçbir dönemin kendisinden önceki ve sonraki döneme ait özelliklerden yüzde yüz oranda soyutlanmış olması mümkün olamayacağından, birinci dönem felsefesi mitos döneminden izler taşıdığı gibi ikinci dönemin özelliklerine de zemin oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Sokrates, Platon ve Aristo tarafından temsil edilen ikinci dönem felsefesinin konusu içine tabiatın yanı sıra metafizik de girmiş oldu. Metafizik ise sadece duyularla çözümlenebilecek bir konu değildi. Çünkü duyuların alanı, duyumsanabilir alan yani tabiattır. Gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz şeyler hakkında konuşurken, duyularla elde ettiğimiz veriler işe yararken, duyulabilir alanın dışına çıktığımızda duyular daha az işe yarayacak veya birinci derecede işe yarayan şeyler duyusal alana ait tecrübelerimiz olmayacaktır. Burada işe yarayan şey akli çıkarımlar olabilirdi. Aklın işletilmesiyle üretilen kurgular, varlığın özünde neyin olduğuna dair bize bazı cevaplar verecektir. Ama orada da bir sorun var. Akıl tarafından üretilen metafizik cevap ve açıklamaların doğruluğu veya kendi içindeki bütünlüğü ve çelişmezliği nasıl ölçülecek? Biz akli bir açıklamayı veya önermeyi nasıl tartışabiliriz? Hangi ölçüye vurarak bunlar hakkında doğrudur veya yanlıştır diyebiliriz? İşte burada mantık önemli bir alet ilmi olarak devreye giriyor. İlkeler öne sürerek; eğer akli bir çıkarımımız varsa, çıkarımlarımız bu ilkelerle çelişmemeli, diyor. Bilinenden bilinmeyene uzayan süreçte, bilinenin bilinmeyene kıyas edilmesinde hangi kurallara göre davranılacağının kurallarını koyuyor. Ama böyle bir ihtiyaç tabiat felsefesinden metafiziğe veya duyulardan akla geçiş olmadan pek ortaya çıkmadı. Bu yüzden Yunan felsefesinin ikinci dönemi olan M.Ö. 3. yy.lara kadar mantığın sistemli bir bilim olmasına çok ihtiyaç olmadı. Bu bir neden olabilir.

Bir de şöyle bir yaklaşım da makul olabilir: Mantık, sistemli bir alet ilmi olmadan önce de insanlar mantıksız değildiler. Mantıklı davranış ve kurallar Aristo’dan önce de vardı. Ama bunun bir alet ilmi olarak sistemleştirilmesi için gereken ihtiyaç Aristo’ya kadar çıkmadı. Pek çok ilmin ortaya çıkması sürecinde bu kural geçerlidir. Sosyal Bilimlerin insanlık tarihinin daha geç bir dönemde ortaya çıkması gibi. Veya gerek cahiliye döneminde, gerekse İslam’ın ilk dönemlerinde Arapça sarf ve nahiv gibi önemli dil bilim dallarının ortaya çıkmaması gibi. Gramere dair bilimlerin geç ortaya çıkması dilin kuralsız olduğuna işaret etmez. Gramer dili belirlemez, tersine dilde var olan kurallar üzerinden gramere dair bilimler ortaya çıkar. Aynı şeyin ben mantık bilimi için de geçerli olduğunu düşünüyorum. İnsan aklının fıtraten sahip olduğu kurallar mantık bilimi tarafından sistemleştirildi. Mantık kural koymadı, aklın zaten kullanmakta olduğu kuralları formüle etti. Ben insanlık tarihinde, doğal olarak iç içe olduğumuz ve tabii olarak veya bir alışkanlık halinde kullana geldiğimiz hallere dair açıklamalar yapan bilimlerin hep gecikerek oluştuğunu düşünüyorum. Mesela dil bilimleri, sosyoloji, psikoloji gibi bilimler biraz böyle. Mantık da bence biraz böyle. Akıl belli kurallarla işliyor veya o kuralları ihlal ettiğinde doğru işlemiyor. Ama biz onunla hep iç içeyiz. Aristo’dan önce de Yunan felsefesinde mantığa dair belli kuralların formüle edildiğini görüyoruz. Physagor sayılar üzerinden yürüdü. Mantık olmadan matematik olmaz. Aristo’dan çok önceleri bazı Yunan filozofları hem duyularla elde edilen verilerin, hem de akli önermelerin doğruluğuna-yanlışlığına ilişkin değerlendirmeler yaptılar. Mantıki kurallara müracaat etmeden bu mümkün mü? Bence değil. İnsanı yanılmadan koruyacak veya yanlış yaptığında da bunu açığa çıkaracak bir dayanağa ihtiyaç varsa, mantığa dair ilkeler üzerinde durmaktan başka bir çıkar yol var mıydı? Parmenides’in bu şekilde ilkeler kullandığını kaynaklar yazıyor: “Bir şey aynı zamanda hem var hem de yok olamaz.” “Varlık vardır, yokluk yoktur” Bunlar Aristo’nun çelişmezlik ve özdeşlik olarak formüle ettiği ilkelere karşılık geliyor. Gerek Sokrat gerekse Platon mantığı kullandı. Demek ki Aristo öncesinde de mantık tabii olarak kullanılmış ve bu Aristo’nun sistemleştirdiği mantık biliminin ortaya çıkmasına uygun zemini hazırlamıştır.

Konuyla ilgili son yaklaşımım da şöyle: Mantığın bir bilim halinde ortaya çıkışında sofistlerin çok güçlü bir tesirlerinin olduğunu düşünüyorum. M.Ö. 5. yy.dan sonra etkili olan sofistlerin yaklaşımları “doğru ve mutlak bilgi” kavramının altını oyuyordu. Oysa diğer filozoflar, özellikle ikinci dönem filozofları, felsefenin herkes için geçerli doğrular ve değerler ortaya koyduğunu iddia ediyorlardı. Sofistlere göre ise mutlak anlamda bir doğru yoktu. Herkesin kabul etmesi gereken genel hakikatler yoktu ve doğruluk dediğimiz şey, tek tek insanlara göre değişen bir şeydi. Benim için doğru olan bir başkası için yanlış; iyi olan kötü olabilir. Sofistlerden önceki felsefe, insan bilincinin dışımızdaki dünyaya, yani nesnel dünyaya dayandığını; bu nesnel dünyanın bütün bilgilerimizin kaynağı olduğunu kabul etmişti. Oysa sofistler, bilincin ve öznenin dış dünyaya değil; dış dünyanın bilince ve özneye bağlı olduğunu öne sürdüler. Yani, her şeyin ölçüsü insandır, dediler. Bu ise o güne kadarki felsefi paradigmayı temelden sarsan bir şeydi. Sofistler, düşüncelerini sadece ortaya atmakla yetinmiyor, bunları yaymak için her tarafı gezerek nutuklar atıyor ve güçlü hitaplarla rakiplerini susturuyorlardı. O günlerde neyin doğru olduğunun bir ölçüsü de tartışmalarda güçlü hitaplarla kimin daha iyi ve etkili bir söz söyleyebildiği idi. Bu retoriksel yöntemi çok iyi kullanan sofistler en saçma önermeleri bile savunarak rakiplerini susturuyorlardı. Sokrates diyalektik ve mantık yöntemleri kullanarak sofistlerle mücadele etti. Sonrasında Platon ve Aristo’nun karşısında da bu  sofistler vardı. İşte Aristo, mantığı sistemleştirerek, sofistlerin güçlü söylem ve hitabetlerle herkes üzerinde etkili olan görüşlerinin ne kadar saçma, akıl dışı birer safsata olduğunu ortaya koymaya çalıştı.

Çok uzattım. Üç yaklaşımımı özetleyerek bitireyim:

  1. İkinci dönem felsefenin konularına metafizik de dâhil oldu. Bu duyuların yanı sıra aklın da güçlü bir şekilde kullanılmasını gerektiriyordu. Dolayısıyla mantık gibi bir alet ilmine ihtiyaç doğdu.
  2. Mantığın bir bilim olarak Aristo tarafından sistemleştirilmiş olması ondan önce mantığa dair hiçbir şeyin olmadığı anlamına gelmez. Bu bir gelişim idi ve mantık gelişerek Aristo’da zirveye çıkmıştır.
  3. Daha özel bir sebep olarak sofistlerin etkisini kırmak için mantık bilimine ihtiyaç vardı.

Uzattığım için hakkınızı helal edin.

Abuzer Dişkaya: Teşekkürler Hamdi. Oldukça ayrıntılı ve tatmin edici bir açıklama oldu bu. Öncelikle Aristo’dan önce felsefenin ana ilgisinin maddi doğa olduğunu söylemen ve bunun da mantık ilmine olan ihtiyacı azalttığını belirtmen oldukça ufuk açıcı. Çünkü hepimizin bildiği gibi somut şeylerle ilgili yargılarımızın doğruluk veya yanlışlığını sınamak için soyut ilkelere fazla ihtiyacımız yoktu. Mesela ben şimdi sizlere “dışarıda yağmur yağıyor” dediğimde bu önermenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu anlayabilmek için hiçbir akli ve mantıki ilkeye ihtiyacımız yoktur. Bunun için tek yapmamız gereken şey perdeyi çekip dışarı bakmak. İşte hepsi bu. Buradan hareketle senin de işaret ettiğin gibi Aristo’ya kadar ki felsefe tabiat felsefesi olduğu için aslında gerçek anlamıyla mantığın tedvin edilmesine gerek olmamıştı. Zira tabiata dair yargılarımızın doğruluk ve yanlışlıklarının gösterilebilmesi için doğal olarak herkeste bulunan “doğal mantıktan” istifade etmek yeterlidir. Bunun için gerekli olan tek şey aklıselimle biraz da dikkat, başka bir şey değil.

İkinci olarak işaret ettiğin nokta da kanaatimce oldukça önemli. Yani Aristo’yla birlikte tabiat felsefesine metafizik konuların da eklenmesi ve bunun da mantığın tedvin edilmesine olumlu katkısı olduğunun söylenmesi, oldukça gerçeklik payı olan bir durum. Çünkü hepimizin bildiği gibi metafizik bir önermenin doğruluk veya yanlışlığı, hiçbir şekilde tecrübe yani duyulardan yararlanılarak gösterilemez. Bu da kaçınılmaz olarak doğruluk ve yanlışlık olgusu için başka bir şeye ihtiyaç duyulduğu anlamına gelmektedir. Ki bu ihtiyaç Aristo tarafından mantık tedvin edilerek giderilmiştir. Sofistlerin mantığın tedvin edilmesine dair katkılarına gelince ise. Burada önemle üzerinde durulması gereken nokta sofistlerin bu etkisinin olumsuz olduğudur. Çünkü sofistler çok genel olarak doğru bilginin imkânını reddediyorlardı. Ve onların bu imha edici saldırısından felsefeyi klasik yöntemlerle savunabilmek mümkün değildir. Bu saldırıya çok daha güçlü bir şekilde cevap verilmesi gerekiyordu. Gerçi Sokrat doğru tanımdan hareketle Sofistlere cevap vermeye çalışmıştı ancak bu yeterli ve tatmin edici olamamıştı. Buna karşılık Eflatun da hikmet ve felsefeyi Sofistlerin amansız saldırılarından koruyabilmek için hakikatler âlemini sürekli değişim halinde olan duyulur âlemden ayırmak zorunda kalmıştı. Ancak Eflatun’un bu hamlesinin, işe yaramak şöyle dursun aksine Sofistik iddiayı daha da güçlendirdiği söylenebilir. Çünkü böylece felsefenin en yetkin ismi tarafından maddi âlemle ilgili doğru bilgi elde edilemeyeceği tescillenmiş oluyordu. İşte Aristo bu süreçlerden sonra ortaya çıkmış ve mantığı tedvin ederek Sofistlere karşı kesin bir zafer kazanmıştır. Zira böylece hem Sofistlere hem de bütün insanlara doğru bilginin nasıl elde edileceğinin herkesçe bilinebilecek ve kontrol edilebilecek yollarını göstermiştir.

Açıklamalarınla ilgili olarak şuna da işaret ederek sözü diğer arkadaşımıza bırakmak istiyorum. Mantığın Aristo’dan önce de bir şekilde var olduğuna dair yaptığın saptama da tabi ki doğru. Zaten dikkat edilirse sorumuz da mantığın yoktan ortaya çıkması değil de tedvin edilmesiyle ilgiliydi. Zaten Aristo’ya göre mantık, insanın ontolojik varlığının bir parçası olduğu için doğal olarak bütün insanlarda zaten bilkuvve olarak bulunmaktadır. Bu açıdan önemli olan insanın bu doğal halinden uzaklaşmadıkça, başka bir deyişle kendisiyle arasına yabancı bir şey girmedikçe ki konumuz açısından bu düşüncede hatanın vuku bulmasıdır, kendisine kapanıp ontolojik özellikleri üzerinde kafa yormadığıdır. Biz de zaten bu durumun neden hâsıl olduğunu ve neyin insani böyle bir ilmin tedvinine muhtaç hale getirdiğini anlamaya çalışıyoruz. Özetle, Aristo’dan önce tabi ki mantık vardı ancak doğal ve insanın ontolojik varlığının bir sıfatı veya özelliği şeklinde vardı, yoksa bir ilim olarak ve tedvin edilmiş olarak değil. Tekrar teşekkürler bu ayrıntılı ve ufuk açıcı görüşler için.

Nuri Yılmaz: Bence mantık ilmini ortaya çıkaran ihtiyaçları şu şekilde sıralayabiliriz: 1) Düşünme sürecinde bazen hatalara duçar olunması, 2) Bu hatanın farkına varılması ve 3) Bu hatanın yapısal olmamasıdır.

Tabiat felsefesi duyulur olan üzerine anlama çabasını ifade eder ki; somut nesnelerin sureti, düşünmeye fazla ihtiyaç olmadan zihinde oluşabilir. Düşüncenin devreye girdiği asıl alan metafiziktir. Bu alanda bilgi üretebilmek için ise öncelikle “kavram” bilgisine ulaşmak gerekiyordu. Sokrates bu imkânı oluşturunca, bundan sonraki çaba, bu bilginin uzayını anlamaya dönük olmuştur. Platon bilgiyi ulaşılamaz bir uzayda tasavvur edince, mantıksal olarak (mutlak manada) ona ulaşmak da imkânsız hale gelmiştir. Ama ne zaman ki Aristo tarafından bilgi ulaşılabilir hale getirilmiş, o zaman “ulaşılabildiği halde neden hata meydana geliyor? Ve bu hataları gidermenin yolları nelerdir?” soruları anlamlı hale gelmiştir.

Abuzer Dişkaya: Eyvallah. Sen de çok önemli bir noktaya temas ettin. Senin de çok haklı olarak işaret ettiğin gibi duyulur olanın sureti yani bilgisinin zihinde meydana gelmesi çok kolaydır. Bu da doğal olarak duyulur evrenle ilgili meydana gelen hataların yine duyulara başvurularak giderilebileceği sonucuna götürüyor bizi. Sen tam olarak böyle ifade etmesen de sanırım söylemek istediğin şey bu. Böylece bir ilim olarak mantığa Aristo’ya kadar neden ihtiyaç duyulmadığını anlamamızı kolaylaştırıyor. Bu veciz katkı için teşekkürler.

Hamdi Tayfur: Abuzer’in üzerine vurgu yaptığı noktadan zihnimi biraz zorladığımda şöyle bir şey çıkıyor: Sofistler hariç (belki başka şüpheciler de vardı bilmiyorum) o dönem filozoflarının temel iddiası mutlaklık iddiası idi. Felsefe ile elde edilen bilginin mutlak anlamda doğru olduğunu iddia ediyorlardı. İşe metafiziğin karışmadığı dönemde bu iddianın doğrulanması oldukça kolaydı. Çünkü zaten görünür bir âlem üzerinde fikir yürütüyorsunuz. Herkes duyuları aracılığıyla sizin fikirlerinizi test etme imkânına sahip. Çünkü herkes görüyor, işitiyor, dokunuyor… “Her şeyin kökeninde toprak var” diye bir iddia atıldığında bunu destekleyecek ve herkese gösterecek duyusal veriler veya deliller üretmekte zorlanmıyorsunuz. “Bütün bitkiler topraktan çıkıyor”, “madenler topraktan çıkıyor”, “toprağa gömdüğünüz şeyler eriyip toprağa karışıyor” vs. gibi argümanlar sunduğunuzda herkesin gözlemleyebildiği bu deliller iddianızın geçerliliği için yeteri kadar geçerli kanıtlar olabiliyor. Ama iş metafiziğe geldiğinde artık iş duyulur âlemden gayb âlemine, yani duyularınızla şahit olmadığınız bir âleme geçiş yapıyorsunuz. Ama diğer taraftan metafizik alanda ürettiğiniz bilginin kesin bir bilgi olması gerekiyor ve rakiplerinizin ürettiği bilgileri de tam bir kesinlikle yanlışlayabilmelisiniz. Örneğin Aristo’nun “İlk muharrik, cevher ve sırf fiildir” tarzındaki metafizik önermesini ele alalım. Böyle bir iddiayı duyularımızla test edebilme imkânımız yok. İnsanlara ilk muharriki gösterip “Bak görüyorsunuz ilk muharrik, cevher ve fiilden ibaret” deme şansına sahip değilsiniz. Bir taraftan iddianızın tam kesin bir gerçek olduğunu söyleyeceksiniz, diğer yandan da bunu insanlara gösteremeyeceksiniz. İşte burada insanların duyulur alandan metafizik alana geçişini temin edecek, gaybi alanı şahadet alanına kıyas etmemizi temin edecek bir ara ilme veya alet ilmine ihtiyaç var. İşte bu ilim de mantık oldu.

Abuzer Dişkaya: Evet daha önce de işaret edildiği gibi maddi âlemle ilgili yargıların sınanması çok kolaydır. Bunun için sağlam duyulara sahip olmak yeterlidir, fazlasına gerek yok. En azından felsefenin konusu tabiat olduğu sürece bütün insanlarda bulunan doğal mantığın sağlam ve güvenilir bilgi elde etmek için yeterli olduğunu, böyle durumlarda ara sıra ortaya çıkan hataların da biraz dikkat ve özenle giderilebildiğini söyleyebiliriz. Senin de işaret ettiğin gibi söz konusu metafizik önermeler olunca daha sağlam ve denetlenebilir kıstaslara ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu kıstasların duyular yoluyla elde edilemeyeceği çok açıktır. İşte böylece senin de çok yerinde belirttiğin gibi bir ara ilme yani fizikle metafizik arasında bulunan boşluğu, daha doğrusu fiziki olandan metafiziki olana sıçramayı mümkün kılacak bir şeye ihtiyaç hâsıl olmuş ve Aristo mantığı tedvin ederek bu önemli ihtiyaca cevap vermiştir.

Murat Özbay: Öncelikle bu zamana kadar herhangi bir felsefe ve mantık dersi almadığımı (lisedeki etkisiz eleman mahiyetindeki dersleri saymazsak) veya bu konularla direkt alakalı kitaplar okumadığımı belirtmek isterim. Benim için tamamen yeni bir deneyim oluyor bu yuvarlak masa toplantıları ve bunda emeği geçenlere teşekkürlerimi sunarım. Mezkûr soruya cevap verirken iki yol takip etmenin uygun olacağını düşünüyorum. Birincisi, bu soruya verilen cevapları görmeden dolayısıyla etkisi altında kalmadan kafamda ilk canlandığı şekliyle cevaplamak. Tabii ki çok basit ifadelerle olacak bu. İkincisi de arkadaşların yorumlarına dair yapabileceğim bir değerlendirme.

Öncelikle insanoğlu kendi tabiatı/fıtratı gereği, kendisini çevreleyen doğayı, evreni ve varlığı anlayabilmek, olan bitene bir açıklama getirebilmek adına felsefeye ihtiyaç duymuş ve kendisini aydınlatabilecek ve kendisine bir yol gösterecek bilginin peşine düşmüştür. Tabiat, evren, varlıkla ilgili onu anlamaya dönük sorular üretmiş/geliştirmiş ve bunlara cevap bulmaya çalışmıştır. Yani bu süreçte/ya da ilk süreçte bilgi üretme veya bilgiye ulaşma çabası, evrendeki her şeyin bir tekamülle/aşama ile gerçekleşmesi özelliğinden hareketle insan adına yeterli bir çabaydı; ama sonrasında, ortaya çıkan bilginin doğrulanması ihtiyacı hasıl olduğundan artık mantık ilmine gereksinim duyulduğunu düşünüyorum. Kanaatimce 3 asırlık sürede, bilginin doğruluğu-yanlışlığından çok kendisinin bir şekilde ortaya çıkarılması ihtiyacıyla uğraşıldı ve bu doğal süreç tamamlanınca da bunun doğruluğunun ispatı arayışına başlandı. Şimdilik bu kadar.

Abuzer Dişkaya: Teşekkürler. Kısa da olsa oldukça ufuk açıcı bir değerlendirme oldu bu. Sanırım bilginin pratik ihtiyaçları karşılamaya yönelik olarak ilk dönemlerde elde edildiğini ve doğruluk ve yanlışlığının da pratikte bir işe yaraması olup olmadığıyla değerlendirildiğine işaret etmek istedin. Bu çok önemli bir nokta ve sanırım şu ana kadar diğer arkadaşlar tararından bu noktaya hiç işaret edilmedi. Bu noktanın önemi burada mantığa alternatif oluşturabilecek bir kıstasla karşı karşıya bulunuyor olmamızdır. Bu tecrübî kıstas doğrultusunda yani pratikte işe yarama ve sorun çözme miyarı ışığında mantığın temel amacı olan doğruluk ve yanlışlığın yerini işlevselliğe bıraktığını söyleyebiliriz. Başka bir deyişle buna göre herhangi bir bilgi, insanların pratik bir sorununu çözüyorsa geçerli kabul edilecek, aksi durumda da geçersiz kabul edilerek yeni bir bilgi elde edilmeye çalışılacaktır. Bu değerlendirme ile Ali’nin başta yaptığı değerlendirme arasında bir benzerlik ve ortaklık bulunmaktadır. O da, farklı olsalar da Aristo’ya kadar mantığın işlevini yerine getiren başka bir şeyin bulunduğu tespitidir. Ali’ye göre mantık tedvin edilene kadar bu görevi matematik yerine getirmişken, Murat’a göre de bu görevi pratikte işe yarama ve sorun çözme ifa etmiştir. Ve kanaatimce bu iki yaklaşım da çok doğru. Sorumuzun gittikçe genişlediğini ve önümüze yeni ufuklar ve imkânlar açtığını görmek oldukça sevindirici. Tekrar teşekkürler.

Metin Yılmaz: Herkese merhaba. Benim zihnimde sorunun cevabı şöyle şekillendi: Felsefenin ortaya çıktığı ilk alan doğa felsefesidir. Bu bir nevi fizik felsefesidir. Fizik bilimi değil. Konusu varlıktır, ama varlığın metafizik boyutudur. Mesela ilk problem olan arkhe problemi metafizik bir problemdir. Felsefe mitolojiye itirazla başladı. Aslında bu akıl dışılığa, mantıksızlığa karşı bir itirazdı. Her filozof tezini ispatlamaya, karşı tarafın aklına yatacak bir mantıkla izah etmeye çalıştı. İleri sürdüğü fikirler, yorum olduğu ve akıl yürütmeye dayandığı için de eleştirilmesi ve başka bir alternatifin getirilmesi mümkün oldu. Ve felsefe bu yolda ilerledi.

Felsefenin ilgi alanı zaman içinde gelişti. Doğa felsefesiyle başladı, varlık ve oluş problemleri tartışıldı. Sonra sırasıyla bilgi, etik, tanrı,  insan, devlet felsefenin ilgi alanına dâhil oldu. Konular hem derinleşti, derinleşirken karmaşıklaştı, hem de çoğaldı. Platon ve Aristo’da sisteme dönüştü. Bu süreç her ne kadar bir ilerleme, gelişme içerse de git-gelli bir süreçti. Bir yandan akıl dışılıktan akliliğe varılmıştı, fakat akıllar bir yöntem  doğrultusunda çalışmadığı için varılan sonuçlar ortak bir kıstasla değerlendirilemiyordu. Bu da çelişik felsefi sistemlerin ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Bu durum yeni sorunlar ortaya çıkardı. Sofistler mevcut duruma bir tepki olarak ortaya çıktı. Bu gelişme felsefi düşünce çizgisini kesintiye bile uğratabilirdi. Şuraya varmaya çalışıyorum:

1- Metafizik Aristo’yla değil felsefeyle başladı, (fiziğe akli yaklaşımlar)

2- Mantık en baştan itibaren işin içindeydi, (doğal mantık)

3- Problemler çoğaldıkça, çeşitlendikçe, derinleştikçe mantık daha da bir ihtiyaç haline geldi. Mantık da kendi içinde problemlere paralel olarak gelişti. Felsefi sistem kuran bir filozof tarafından da sistemli hale getirildi.

4- Ve gelinen noktada felsefenin önünü kesme, iki şeyi üst üste koymanın imkânını ortadan kaldırma, anlamsızlaştırma girişimleri (sofistlerce) ortaya çıkmıştı ki önlerinin kesilmesi gerekiyordu.

5- Mitolojiden kurtulmak mümkün olmuştu, fakat tam anlamı ile de bir istikamet de kazanılamamıştı. Bir yönteme ihtiyaç vardı, daima ileri götürecek. Hem felsefe yapmayı mümkün kılacak hem doğrulamayı ya da yanlışlamayı mümkün kılacak hem de düşünceyi disipline edecek.

İşte bu ihtiyacı fark eden Aristo tarafından, daha önce ortaya konanlar geliştirilerek felsefi düşünceyi mümkün kılarak geliştiren ve geri dönmeyi de imkânsız kılacak bir yol olarak ortaya kondu, mantık.

Abuzer Dişkaya: Evet genel olarak söylediklerine katılıyorum. Ancak meselenin daha da iyi anlaşılması açısından bazı açıklamalar yapmak sanırım zorunlu. Öncelikle meselemizi daha da sadeleştirelim. Eğer mantık felsefeyle birlikte tedvin edilmiş bir ilim olarak ortaya çıkmadıysa ki çıkmadığını tarihi verilerden biliyoruz, bu ya ortaya çıkana kadar ona ihtiyaç hissedilmemiş olmasından ya da tedvin edilene kadar onun gördüğü işlevi gören başka bir ilmin veya aracın bulunmuş olmasından kaynaklanmış olabilir. Bu her iki şıkka da şu ana kadar arkadaşlar tarafından temas edildi. Mesela Ali ve Murat ikinci şıkka işaret ederken Nuri ve Hamdi de doğa felsefesinden hatanın vukuu ve giderilmesinin kolay olmasından dolayı mantık ilmine bir disiplin olarak ihtiyaç duyulmadığını söylediler. Senin metafizik Aristo’yla değil felsefe ile başladı demen doğru ancak bu cümlenin şerhe ihtiyacı bulunmaktadır. Bu tıpkı mantığın Aristo’dan önce olup olmaması meselesi gibi bir durum. Yani bizler Aristo’dan önce de doğal ve ontolojik haliyle mantığın bulunduğunu ve varlık âlemi üzerine kafa yoran herkesin bir şekilde bu doğal ilkelere uygun hareket ettiğini biliyoruz. İşte kanaatimce metafizikte de durum bu minval üzeredir. Yani herhangi bir konuda bilgiye ulaşmanın tecrübî olmayan ilke ve formları anlamında metafizik elbette felsefeyle birlikte ortaya çıkmıştır. Ki zaten başka türlü olmuş olması da düşünülemez. Çünkü en genel anlamıyla metafizik, tecrübî olmayan demektir. Ki bu tanım hem ontolojide hem de epistemolojide doğrudur. Bu yüzden fizik evrenle ilgili bilgiye ulaşabilme imkânını oluşturan tecrübî olmayan ilke ve formlarla fizik âlemi birbirinden ayırmak gerekir. Ancak bütün bunlara rağmen bir ilim olarak metafiziğin yine Aristo tarafından ortaya konduğunu da inkâr edemeyiz. Burada artık metafizik sadece bilgi üretmenin tecrübî olmayan imkânı değil aynı zamanda fiziksel olmayan bir evren ve onun bilgisini elde etme ilmi olarak da ortaya çıkmaktadır.

Diğer taraftan eğer her iki anlamıyla da metafiziğin felsefeyle birlikte ortaya çıktığını varsayarsak, işte o zaman mantığın bir ilim olarak tedvin edilmeyi neden 300 yıl beklediğini açıklamak çok daha zorlaşacaktır. Bu zorluktan kurtulabilmek için Aristo’dan önce mantığın doğal haliyle bulunduğunu söylemek de yeterli olmayacaktır. Çünkü mantık Aristo’dan önce olduğu gibi ondan sonra da doğal haliyle bulunmaya devam etmektedir. Bunun mantıksal sonucu da mantığın hiçbir zaman tedvinine ihtiyaç duyulmaması gerektiği olacaktır. Ki yine tarihi bilgilerimizden bunun böyle olmadığını ve sistematik felsefe başlayınca çok geçmeden mantığın da tedvin edildiğini biliyoruz. Bu yüzden metafizik felsefeyle birlikte vardı demek, kanımca sorumuza makul bir cevap bulmadan bizim işimize çok da fazla yaramamaktadır. Buradaki önemli nokta, sanırım bir şeyin konumuz açısından bu bir ilim, doğal durumuyla tedvin edilmiş ve sistematik hale getirilmiş şeklinin birbirinden ayrılması gerektiğidir. Ya da bir ilmin mutlak anlamıyla mukayyet anlamı arasındaki farkı çok iyi görebilmek gerekir.

Mesela bu açıdan mutlak anlamıyla mantık, hakla batıl arasında insan tarafından bilinebilecek bir farkın bulunduğu anlamına gelirken; mukayyet anlamıyla mantık ise bu farkı ortaya koyacak kıstas ve kriterlerin neler olduğuyla ilgili yani tedvin edilmiş ve sistematik hale getirilmiş bir ilme tekabül etmektedir. Sizlerin de kolayca tahmin edebileceği gibi herhangi bir insanın herhangi bir gerekçeyle mutlak anlamıyla mantığa karşı çıkabilmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir şey hakla batıl arasında hiçbir farkın bulunmadığını söylemek anlamına gelecektir. Ve aklı başında olan hiç kimse böyle bir teşebbüste bulunamaz. Çünkü her şeyden önce kendi karşı çıkışını baştan geçersiz kılmış ve hiçbir şekilde haklı olamayacağını söylemiş olur. Ancak ikinci anlamıyla mantığa karşı çıkmak mümkündür ve zaten düşünce tarihi böyle karşı çıkışlarla doludur. Bu durumda yapılan mutlak anlamıyla mantığa karşı çıkmak değil, hakla batılı birbirinden ayıran kıstas ve ölçütün ne olduğu üzerinde anlaşamamaktır. İşte İslam dünyasında Aristo mantığına karşı yöneltilen eleştiri ve retleri de bu ikinci anlamıyla mantığa yöneltilen eleştiri ve karşı çıkışlar olarak okumak gerekir. Yoksa mutlak anlamıyla mantığa karşı çıkmak diye bir şey söz konusu dahi değildir.

Abdullah Yeğin:  Merhabalar. Soru şuydu: Mantığın ortaya çıkışı felsefenin ortaya çıkışından yaklaşık 300 yıl sonrasına tekabül ediyor. Bunun sebebi ne olabilir? Yani neden mantık ortaya çıkmak için o kadar zaman bekledi?

Kanaatimce öncelikle şu durumu açığa kavuşturmakta fayda var: Burada “felsefe” derken kastedilen şey “varlıkla ilgili düşünmek” olmadığı gibi “mantık” derken de “akıl yürütme” kastedilmiyor. Kastedilen bir sistem olarak bu kavramların ortaya çıkışıdır. Yani bir bakıma bu kavramların ontolojik karşılıklarını değil epistemolojik anlamlarını konuşuyoruz. Yoksa ilk anlamıyla her ikisi de “ellerini kullanan insan”dan beri var olan şeylerdir. Hal böyle olunca da felsefe bir sistem olarak ortaya çıktığında mantık zaten kullanılıyordu ve ilk felsefeciler de tabii ki bunu kullandılar.

Mantığın bir sistem olarak felsefeden daha geç ortaya çıkması meselesine gelince…

Burada öncelikle şu önerme önemlidir: bir şeyin ortaya çıkması ona duyulan ihtiyaçla ilgilidir. Bu durumda ben soruyu şöyle soruyorum: Neden o ana kadar mantığa ihtiyaç duyulmadı? Bu sorunun cevabı, mantık ilminin bir “ilim” olarak ortaya çıkmasına kadar geçen süre içerisindeki felsefenin macerasında bulunabilir. Yani felsefe o 300 yıl içerisinde neleri konuştu ve nasıl konuştu?

Bu sorunun cevabı için felsefenin ilk 300 yıllık öyküsüne çok kısaca baktığımızda bu zaman dilimini kabaca Sokrat’tan önce ve sonra olmak üzere ikiye ayırmak gayet mümkün görünüyor. Tek cümleyle özetlenecek olursa bilindiği üzere Sokrat öncesi dönem tabiat felsefesi çağıdır. Yani tabiatta olan ve tecrübe edilebilen durumlarla ilgilenmiştir felsefe. Bir başka deyişle “tecrübî yargılar” felsefenin o dönemki konusudur. Ve tecrübî yargılar mantık ilminin konusu değillerdir. Dolayısıyla da felsefenin bir sistem olarak ortaya çıkışından Sokrat’a kadar geçen zaman dilimi içerisinde mantık ilminin ortaya çıkmamasında şaşılacak bir şey yok. O halde başta sorduğum soruyu zamanını daha da daraltarak soruyorum: Neden Sokrat’tan Aristo’ya kadar geçen zaman dilimi içerisinde bir sistem olarak mantık ilmine ihtiyaç duyulmadı? Bence asıl kafa karıştırıcı olan budur. Çünkü Sokrat ile birlikte esas olarak mantık ilminin ilgilendiği konular felsefe tarafından ele alınmaya başlandı. Burada karşımıza önemli bir grup çıkıyor: Sofistler.

Genel kabul şu yöndedir ki Sofistler Mantığın ortaya çıkmasında çok etkili olmuşlardır. Tabi bu etki olumsuz manadadır. Yani mantık ilmi sofistlerin söylemlerine karşı gelişmiş bir sistemdir. Belki mantıklı gelmeyecek ama ben tersini düşünmenin de mümkün olduğunu düşünüyorum. Yani mantık sofistler sayesinde ortaya çıkmadı, tersine sofistler mantığın ortaya çıkmasını geciktiren unsurlar oldular. Burada ilk önermemize yani “sistemin ihtiyaçtan dolayı ortaya çıktığı” fikrine geri dönelim. Mantığın bugün ilgilendiği konular Sokrat zamanında felsefenin konusu olmuşsa o zaman doğal olarak Sokrat zamanında Mantığa ihtiyaç olduğu sonucu çıkar. Bu da mantık ilminin Sokrat ile birlikte ortaya çıkmasını gerekli kılar. O halde bir etken mantık ilminin doğuşunu geciktirmiştir. Ben bunun Sofistler olduğu kanaatindeyim. Çünkü mantık çok yalın haliyle neyin bilgi olduğuyla ilgilenir. Oysa Sofistler bu sorunun sorulmasına engel olmuşlar ve uzun bir müddet felsefecileri neyin bilgi olduğu konusundan uzaklaştırıp temel olarak bilginin mümkün olup olmadığıyla uğraştırmışlardır. Bu yüzden de mantık esas ortaya çıkması gereken zamandan 150-200 yıl sonra ortaya çıkma imkânı bulabilmiştir.

Yani bana göre mantık ilmi sofistlerin söylemlerine karşı gelişmiş ve dolayısıyla da Sofistler olmasa belki de ortaya çıkmayacak bir sistem değil, tersine Sofistler yüzünden ortaya çıkışı geciktirilmiş ve onlar olmasa Sokrat zamanında ortaya çıkmış olması gereken bir ilimdir.

Abuzer Dişkaya: Eyvallah. Bu gerçekten farklı ve ufuk açıcı bir perspektif oldu. Sanırım şu ana kadar buna temas edilmedi. Tabi daha önce bazı arkadaşlar sofistlerin mantığın ortaya çıkmasında ki rollerini tartıştılar ancak bu açıdan mesele ilk defa senin tarafından ele alınıyor. Düşüncelerinle ilgili bazı değerlendirmeler yapmadan önce sana teşekkür etmek istiyorum. Öncelikle Aristo’dan önceki dönemi de ikiye ayırarak meseleyi ele alman çok yerinde. Böylece soruyu farklı bir açıdan sorma ve görme imkânı elde edebiliyoruz. Yani madem gerçek anlamda ihtiyaç hâsıl olmadan mantık da dâhil herhangi bir ilim ortaya çıkamıyor. Doğal olarak tedvin edilmeden önce mantığa ihtiyaç olmadığı için ortaya sistematik bir ilim olarak çıkmadığı rahatlıkla söylenebilir ve bu çok da doğru bir saptama olur. Bunu da zaten o dönemde felsefenin ele aldığı konulardan hareketle rahatlıkla temellendirebiliyoruz. Çok basit olarak amacı ve hedefi tecrübî bilgiye ulaşmak olduğundan ve tecrübî yargılar da mantığın konusu ve ilgi alanına girmediğinden bu dönemde mantığa neden bir ilim olarak ihtiyaç duyulmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Ancak Sokrat ile birlikte felsefe, mantığın ilgi alanına giren konuları ele almaya başladığı halde neden mantığın Sokrat’la değil de Aristo’yla ortaya çıktığına dair sorduğun soru oldukça önemli ve meselenin bambaşka bir veçhesini gözler önüne seriyor. Bu da bizleri Sofistlerin oynadığı rolü ele almaya götürüyor ki sen bunu çok güzel ve doğru bir şekilde ortaya koydun. Bu benim de katıldığım bir görüş. Yani sofistlerin, mantığın ortaya çıkmasını geciktirdikleri meselesi. Sanırım bu konuda çok daha ayrıntılı ve derin araştırmalar yapmak ortaya çok faydalı ve ufuk açıcı bilgilerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Evet, sofistlerin ortaya çıkması filozofları asıl rotalarından çıkarmış ve özünde amaç olmayan şeylerle uğraşmalarına sebep olmuştur. Bu dönemde bilginin mümkün olup olmadığı meselesi, neyin bilgi olduğu veya hak ve doğrunun kıstasının ne olduğu meselesinden daha çok filozofları uğraştırmıştır. Ancak kanımca bu çok önemli saptama Sokrat’ın neden mantığı tedvin etmediğini açıklasa da bu işin neden Eflatun tarafından yapılmadığını cevaplamıyor. Çünkü Sofistik meydan okuma Sokrat tarafından büyük oranda savuşturulmuştu ve eğer isteseydi veya ihtiyaç hissetseydi Eflatun’un mantığı tedvin etmesinin önünde herhangi bir engel bulunmuyordu. Ama Ali’nin açıklamalarından bu sorunun cevabının ne olduğunu da artık rahatlıkla tahmin edebiliriz. Eflatun’un mantığa ihtiyacı yoktu çünkü onda mantığın işlevini yerine getiren başka bir şey vardı ve o da matematikti. Çünkü Eflatun’un idealar âlemi açısından matematik, mantıktan daha doğru ve güvenilir sonuçlar elde edilmesini sağlıyordu ve bu yüzden O, akademisinin kapısına “matematik bilmeyen içeri giremez” yazısını yazmıştı.

Evet, arkadaşlar, mantığın bir ilim olarak neden felsefe ortaya çıktıktan yaklaşık 300 yıl sonra tedvin edildiğine dair çok verimli ve ufuk açıcı bir tartışma gerçekleştirdiğimize inanıyorum. Başta da belirttiğim gibi bu tür soruların iki kere iki dört eder gibi kesin ve net bir cevapları yoktur. Bu tür sorular açısından aslolan aradaki zamansal boşluğu kendimize bir perspektif geliştirebilecek şekilde makul bir şekilde doldurabilmektir. Ve ben bu amacımıza fazlasıyla ulaştığımızı düşünüyorum. Bu yüzden bu tür tartışmaların böyle temel soru ve meseleler etrafında yapılmaya devam etmesini büyük bir içtenlikle umuyorum. Kısaca özetlemem gerekirse sizlerin açıklama ve değerlendirmelerinden şu önemli sonuçların elde edildiğini söyleyebilirim. Öncelikle Aristo’dan önce mantığın tedvin edilmemesinin sebeplerinden biri, belki de en önemlisinin felsefenin konusundan ki bu o dönem açısından maddi tabiattır, kaynaklandığı söylendi ki bu çok doğru bir teşhis ve saptama oldu. Çünkü maddi doğa hakkında sahip olduğumuz bilgilerin kaynağı tecrübedir ve sonuçta tecrübî yargılar elde ederiz. Bu tür yargılar iki sebepten dolayı mantığa ihtiyaç duymazlar. Birincisi bunlarda meydana gelen hatayı fark etmek çok kolaydır ve ikincisi de bu hatayı gidermek için gene tecrübeden yararlanılır. Her iki durumda da biraz dikkat ve özen doğru bilgiye ulaşmak için yeterlidir.

İkinci olarak da bazı arkadaşların işaret ettiği sebep gelmektedir. Buna göre mantığın tedvininin gecikmesinin sebebi bu süre içerisinde bu görevi yerine getiren başka araçların bulunmasıdır. Ali’ye göre bu görevi matematik yerine getirirken, Murat’a göre ise bunu pratikte işlevsel olma olgusu yerine getirmektedir. Bu yaklaşımlardan Ali’nin açıklaması mantığın neden Sokrat ve özellikle de Eflatun tarafından tedvin edilmediğini açıklarken, Murat’ın işaret ettiği nokta da mantığın neden Sokrat’a kadar tedvin edilmediğini çok güzel ve ikna edici bir şekilde ortaya koymaktadır. Üçüncü olarak da Sofistlerin oynadığı menfi rolün mantığın geç tedvin edilmesinde bir sebep olabileceği, diğer pek çok arkadaşla birlikte farklı bir veçhesiyle Abdullah tarafından ortaya kondu. Buna göre aslında Sokrat’la birlikte tedvin edilme zeminine kavuşan mantık, sofistlerin filozofları ana mecralarından saptırmalarından dolayı ancak Aristo tarafından tedvin edilebilmiştir. Son olarak da pek çok arkadaşımızın işaret ettiği metafizik meselesi gelmektedir. Çok doğru olarak bunun da mantığın tedvininde etkili olduğu söylendi. Buna göre Aristo’dan önce metafizik olmadığı için esasında mantığa ihtiyaç da yoktu. Ama ne zaman ki metafizik konular felsefenin ilgi alanına girdi, işte o zaman doğru ile yanlışı birbirinden ayıracak bir alet ilmi olarak mantığa ihtiyaç ortaya çıktı ve bunun sonucunda da mantık tedvin edilerek bir sistem olarak doğru bilgiye ulaşmak isteyenlerin hizmetine sunuldu.

Değerli açıklama ve katkılarınızdan dolayı hepinize çok teşekkür ediyorum. Kendi adıma yapılan değerlendirme ve açıklamalardan oldukça faydalandığımı belirtmek isterim. Bunun devamının da gelmesini dileyerek bugünkü toplantımızı sona erdiriyorum. Vellahu eğlem. Selamün aleyküm.

 

Check Also

Reform, İçtihad ve Tecdid Bağlamında İslam ve Hayat / Yasin AKTAY

“Milel ve Nihal, 5 (2), 43-73” dan alıntılanmıştır.   Modern dünyanın hâkim ve revaçtaki değerleri ...

İslami Hareketlerde Ahlaki Zafiyetler / Ali ÖNER

Müslümanların bugün içinde bulundukları durumun nedenlerinin en önemlisi, içlerini kemiren ve onları yiyip bitiren ahlaki ...

Nasscılığın – Kur’ancılığın Çıkmazı / Hamdi TAYFUR

Son üç yıldan beri yazdığım yazılarda, Kur’ani bakış açısıyla bir duruş sergileme çabası içinde olan ...