Meal Savaşları (Mı)? / Muhammed YILDIZ

Print Friendly, PDF & Email

Newsweek Türkiye Dergisi’nde Adem Demir’e ait “Cemaatler arası meal savaşı” başlıklı bir haber-yorum yazısı yayınlandı. Yazıda cemaatler arasında bir meal savaşı gerçekleştiğinden hareketle, cemaatlerin “para ve güç için Kur’an meali yazma yarışında” olduğu iddia ediliyordu.

Bu savaşa bir örnek olarak da Cübbeli Ahmet’in Mustafa İslamoğlu’na karşı yürüttüğü tek taraflı savaş örnek veriliyordu:

İstanbul Fatih’te bir apartmanın zemin katı. Kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün mescidi burası. Erkenden gelenler ona yakın olmak için ön safları zorluyor. Her cuma namaz vaktinde olduğu gibi adım atacak yer yok. Cübbeli Ahmet, kürsüde kendine has üslubuyla vaaz ederken cemaatin iyi tanıdığı bir ismi sert sözlerle eleştiriyor. Bu kişinin düşüncelerinin ‘sapkın ve tehlikeli olduğunu’ belirtip insanları uyarıyor. Namaz çıkışında kapıdaki görevliler cemaatin eline birer broşür tutuşturuyor. Broşürün kapağında ‘Mustafa İslamoğlu’nun Bidatlerine Reddiye: HAKSÖZ’ ifadeleri dikkat çekiyor. Cübbeli Ahmet Hoca’nın biraz önce isim vermeden eleştirdiği kişiyle ilgili sert sözlerin yer aldığı metni insanlar okuya okuya ev ve işlerine gidiyorlar.”

“Her hafta dozajı artan kavganın ardında AKABE Grubu’nun lideri Mustafa İslamoğlu’nun yazdığı bir Kur’an meali var. İsmailağa cemaatinin veliaht lideri Cübbeli, İslamoğlu’nun ‘Hayat Kitabı Kur’an/Gerekçeli Meal’ kitabıyla İslam ve Müslümanlara büyük zarar verdiğini söylerken, tarikat mensupları onun melun (Allah tarafından lanetlenmiş) olduğunu savunuyor.”

Yazar tezini kuvvetlendirmek için bu kavganın tarafları arasına ilahiyatçıları ekleyiveriyor: “Bu üslupta olmasa da İslamoğlu gibi meal yazarlarına ilahiyatçıların tepkisi de büyük.”

Bu kavganın yeni olmadığını söyleyen yazar şöyle devam ediyor:

“Aslında meal tartışmaları 1970’lerden beri yapılıyor, fakat bugün farklı ve daha sarsıcı bir kavga söz konusu. İlahiyatçılara göre Türkiye’de her cemaat kendine has bir meal oluşturmaya başladı.”

Ve bu kadar çok mealin arkasında yatan asıl nedeni de şöyle izah ediyor: “Tahminen Türkiye’de yılda 650 – 700 bin adet meal okuyucuyla buluşuyor. Cep, orta, büyük boyları bulunan bu meallerin fiyatlarının 25 ila 100 lira arasında değiştiğini söylersek işin ticari boyutu ortaya çıkmış olur. ‘Meal Kültürümüz’ isimli kitabın yazarı Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Mustafa Öztürk, mealin her dönemde okuyucu bulduğunu, dolaşımdaki her mealin az ya da çok rağbet gördüğünü belirtiyor. Meal basma ve satma faaliyeti yürüten onlarca yayınevi, bastırdıkları mealin ne kadar sattığına ilişkin rakam vermiyor. Bunun sebebi, devlete vergi öderken beyan ettikleri rakamları düşük tutmaları olabilir. Yine de farklı kaynaklardan teyit ettiğimiz bilgilere göre uzun süredir piyasada olan Elmalı Hamdi Yazır ve Ömer Nasuhi Bilmen’in mealleri, birer milyondan fazla sattı. Yarım milyonu deviren meallerin sayısı da azımsanamaz. İşaret Yayınları’nın bir yetkilisi, Muhammed Esed’in ‘Kur’an Mesajı’ mealinin 500 binden çok sattığını söylüyor. Yaşar Nuri Öztürk’ün ‘Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe çeviri)’ kitabı 150 baskı yaptı. Bu da 500 bin civarında bir satışa tekabül ediyor. Prof. Suat Yıldırım ve Prof. Süleyman Ateş’in mealleri de çok satanlardan. Bu arada devletin en yüksek dini kurumu Diyanet İşleri Başkanlığı da farklı kişilere meal yazdırıyor. Bir heyet tarafından kaleme alınan ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından çıkarılan ‘Kur’an-ı Kerim Meali’ ve yine Diyanet tarafından bastırılan Prof. Dr. Halil Altuntaş ile Dr. Muzaffer Şahin imzalı aynı adlı eser de çok satanların başında.”

Yazı, kim hangi meali okuyor tasnifi ile sona ererken, kafalarda “meal ve savaş” kavramlarına dair soru işaretleri ve endişeler kalıyor. Ve bize, zaafların insanların ve toplumların en büyük düşmanı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Zaaflar zayıflıktır, zayıf bırakır, yapması gerekenden alıkoyar, başarmanın önüne geçer. Üstelik saldırılara açık hale getirir. Önü alınmazsa yeni zaafların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Bulaşıcı bir hastalık gibi; bir başlamaya görsün, bütün vücuda yayılır, arazlar ortaya çıkarır ve en nihayetinde vücudu bitirir.

Ümmet olarak zaaflarımız var ve bunlar Allah ile Kur’an’la ilişkimizde başlıyor, yaptığımız her işte olduğu gibi mealler konusunda da ayan beyan ortaya çıkıyor. Gün geliyor, zaaflarımız namlusu bize çevrilen bir silaha dönüşüveriyor ve birileri zaaflarımızı bize karşı hoyratça-acımasızca kullanıyor. İşte örnek; içimizi acıtan bir şekilde meal yapmak için ortaya konan çabalar makam ve iktidar çabasına indirgenirken, meallerin çokluğu ve farklılığı bir savaş aracına dönüşüveriyor ve bir meal savaşı icat ediliyor.

***

“Meâl” kelimesi, lügatte “e-v-l” kökünden “rücu etmek, aslına döndürmek” manasında bir mimli mastardır. “Bir şeyin ulaşacağı gaye” anlamında ism-i mekan da olur. Meâl, te’vilin neticesi olup, “bir şeyi eksiltme” manasına da gelir. Bu nedenle ıstılahta; bir sözü, her yönüyle aynen değil de biraz noksanıyla ifade etmeye meâl denmiştir. Dilimizde mânevî ve tefsîrî tercümenin karşılığı olarak kullanılır. Kur’ân’ın tercümesinin tam ve eksiksiz olarak yapılması mümkün görülmediği için, onun imkân nispetinde, aslına yakın bir şekilde, biraz noksanıyla ifade edilmesi; yani tefsirinin, tercümesinin yapılması uygun görülmüş, bazı yorum ve eklerle, anlamı mümkün olduğu kadar tam aktarmayı ifade eden daha iddiasız bir kavram olan “meâl” kelimesi tercih edilmiştir.

Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kur’an Dili Yeni Mealli Türkçe Tefsir” adlı eserinin önsözünde meali “bir kelamın manasını her veçhile aynen değil de biraz noksanıyla hasılına göre ifade etmek” olarak tanımlar.  Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından basılan “Kur’an-ı Kerim Meali” adlı eserde; “Meal, bir şeyin özü, hülâsası, varacağı sonuç demektir. Yani meal, Kur’an nazmının eksiksiz bir aktarılışı değil, sonuç itibarıyla mütercimin Kur’an nazmından anladığı şeydir.” şeklinde tanımlanır.

Meal, kişinin Kur’an’dan anladığını, Kur’an kelimelerinin kendi dilinden karşılıklarını bularak ifade etme hadisesidir. Mustafa Yıldız’ın ifadesi ile “Çeviri, kaynak dildeki bir anlamın amaç dilde yeniden üretilmesidir. Bir çeviriyi başarılı kılan en önemli kriter, çevrilen metnin ‘kaynak dildeki’ muhataplarının üzerinde uyandırdığı etkiyi ‘amaç dildeki’ muhatapların üzerinde de uyandırmasıdır.”

Bir eseri başka bir dile aynen aktarmak mümkün değildir. Hem her dil, aynı zenginliğe sahip değildir; hem de tercüme edenlerin anlama derinliği ve aktarma becerileri, yani dile vukufiyetleri farklı farklıdır. Söz konusu Allahın kelamı olduğunda, bu imkânsızlık daha da bir gerçeklik kazanır. Çünkü Kur’an ilahidir. Üslup, edebiyat ve içerik olarak mükemmeldir. Tercüme eden ise anlama ve anlatma da yetersizliklerinden dolayı yanlış ve hatalar yapabilme potansiyeline sahip olan insandır. Ve neticede her meal, bir ya da bir grup insanın Kur’an’dan anladığını başarabildiği kadarıyla ifade etme çabasından ibarettir. Ve bundan dolayı meallerde hatalar olması, yetersizlikler bulunması, aralarında farklılıklar olması, birbirlerine göre üstün-iyi yönlerinin bulunması doğaldır.

“Her meal, müterciminin anlayış ve birikimini yansıtır. O, Kur’an değildir, Kur’an’ın yerini tutmaz. Ve bir meali kutsallaştırmak ve daha iyisinin olamayacağını iddia etmek yanlış bir tutumdur. Bu, meal olarak nitelemenin ruhuna da aykırıdır. Çünkü meal, nihai anlam değil yaklaşık anlamdır. Ayrıca Kur’an’ın bir kelime veya bir ayetinin beşer eliyle bir başka dilde dondurulması, anlamının o çeviri kalıbı içinde sınırlandırılması ve diğer muhtemel, zengin ve kapsamlı anlamlardan koparılması demek olacağından başka herhangi bir metin için bu mümkün olsa bile, Kur’an-ı Kerim için söz konusu olamaz.” (Ali Bulaç)

Mealler Kur’an olmadığı içindir ki, eleştiriye açıktır. Halis niyetlerle ortaya konan çabalar, halis niyetlerle değerlendirildiğinde-eleştirildiğinde ortaya birçok hayrın çıkmasını sağlar ki bunların başında meallerin kendi içinde gelişme göstermesi gelir. Her meal sahibi de Kur’an’ı insanlara daha iyi ifade etme arayışı içinde olmalıdır ki, çabalar ileri götürülebilsin ve okuyanlara daha faydalı olsun.

Meal, Kur’an’ı anlama çabasına yapılan bir katkıdır. Meallerin çokluğu bir tefrika nedeni değil ancak bir zenginliktir. Olabildiğince istifade etmek gerekir. Birini değil birçoğunu karşılaştırarak okumak faydalı bir yaklaşımdır. Birisinde yakalanmayan anlamı bir diğerinde bulmak ya da birinde olmayan derinliği diğerinde yakalamak mümkündür. Onlar sayesinde birçok insan, Kur’an’la tanışarak hidayete ermiş, Kur’an’ı anlayarak onu hayata geçirmenin uğraşına girişmiştir. Kur’an tozlu raflardan ceplere ve kafalara inmiştir. Belli gün ve gecelerde okunan bir kitap olmaktan kurtulup, anlamak için okunan ve yaşanan bir kitaba dönüşmüştür. Batılı toplumlarda bile birçok insan, mealini okuduğu Kur’an’ın mesajından etkilenerek İslam’ı tercih etmiştir. Rabbim çaba sahiplerini ödüllerin en güzeli ile mükâfatlandırsın ve çabalarını bereketli kılsın.

***

Kur’an, insana ve hayata rehberlik etmek için, karanlıkları aydınlatan bir nur, hasta kalpleri iyileştiren bir şifa ve bilmemenin şaşkınlığını sona erdiren bir memba olarak nazil olmuştu. Söz konusu edilen fonksiyonların ve daha fazlasının gerçekleşmesi ise her şeyden önce anlaşılmasına bağlıydı. Fakat bir sorun vardı. Kur’an Arapça idi, muhataplarının çoğu ise Arapça bilmiyordu. Ve herkesin Arapça öğrenmesi de mümkün değildi. Bu sorunun fark edilmesi, çözümü de beraberinde getirdi ve meal çalışmaları başladı ve artarak gelişti. Mesela
Kur’an-ı Kerim’den bir surenin Farsçaya çevrilmesi İslam’ın ilk dönemlerinde gerçekleşti. Muhammed Hamidullah’ın verdiği bilgiye göre, Avrupa’da ilk meal çalışmaları 1141’de başlamış ve Kur’an bu tarihlerde Latinceye çevrilmiştir. İtalyancaya 1513, Almancaya 1616, Fransızcaya 1647 ve İngilizceye de 1648’de tercüme edilmiştir. Bugün için, yaklaşık olarak Almancada 47, İngilizcede 51, Fransızcada 31, Latincede 36, Urducada 100’e yakın ve Farsçada 100’ün üstünde meal bulunmaktadır. Türkçede 65 civarında meal olduğu söylenebilir.

Bir sorunun çözümüne katkı yapmak için başlayan-yapılan meal çalışmaları ne yazık ki zamanla ümmetin sahip olduğu zaafları taşır hale geldi.

Makam için, kariyer için, şan için ya da maddi menfaat için meal çalışması yapanlar çıktı.

Meal konusunda gayri ciddi çabalar da var olageldi. Bunlardan birini Serdar DemirelDaru’l-Hikme”de yayınlanan bir anısında şöyle anlatıyor: “Kur’an tercümesinin ne kadar ayaklara düşürüldüğünü izah sadedinde; bir defasında bir ilahiyat fakültemize ziyarete gitmiş, bir hocanın ofisinde ağırlanmıştım. Masanın üzerinde açık olan 4-5 farklı meal çalışması vardı. Ev sahibimiz, başka bir arkadaşıyla beraber Kur’an tercümesi yapıyordu. Önce tercümesi yapılacak âyetin orijinal metni tilâvet ediliyor, sonra da masa üzerindeki mealler sırasıyla okunuyordu. O meallerden hangisi onların algı dünyasındaki anlama yakın geliyor ise, onu tercih edip kendi meallerine alıyorlardı. Bazen masadaki tercümeleri birleştirip kendi orijinal tercümelerini oluşturuyorlardı! Kes, yapıştır ameliyesi anlayacağınız… İnanın, onların yaptığı, piyasadaki birçok meal çalışmasından daha ciddi sayılır. Hiç olmazsa ‘copy-paste’ sağlam meallerden yapılıyordu…”

Ayrıca ümmet, birlik ve bütünlükten yoksun; fırkalaşma-grupçuluk almış başını gidiyor. Fırkanın fikri dinin önüne geçmiş. Nasıl her fırkanın bir lideri, kendine göre bir fikri, hedef ve yöntem anlayışı var ise meali de var. Ve meal, grup ya da cemaatin sahip olduğu görüşü destekliyor, onaylıyor. Ve nasıl her grup kendi yanında olanla yetiniyor, kendi lideri ve düşüncesi ile büyüleniyorsa meal konusunda da tercih ettiği bir iki mealden başkasına itibar etmiyor ve başkasından yararlanmaya, istifade etmeye çalışmıyor. Üstelik diğer mealler eleştirilirken -Müslümanların birbirini eleştirirken yaptığı gibi- grup asabiyeti devreye giriyor, haddi aşan, ölçüsüz değerlendirmeler yapılabiliyor. Zemin müsait, fırkalaşma ve fırkalar arası yanlış bir rekabet var. Mealler de bundan payına düşeni alıyor.

Ve birileri de kalkıyor alın kaşırcasına bir savaş icat ediyor, zaaflarımızı kaşıya kaşıya bünyemizde onulmaz yaralar oluşturmaya çalışıyor. Tarih boyunca zaaflarımızdan dolayı başımıza gelen bela bir kez daha geliyor. Ve zenginliklerimiz karşımıza bir tefrika ve savaş nedeni olarak çıkarılmaya çalışılıyor. Dün mezhep, toprak, kabile savaşlarına mecbur edilen bizler şimdi de meal savaşı yapmaya itiliyoruz.

Konu bir durum-vakıa tespitinden ibaret olsa, vakıa tanımlanırken hakkaniyet gözetilse ve hatta eleştirilse buna karşı bir şey demek uygun olmazdı. Ama konu abartılıyor, yanlış ifade ediliyor ve adeta savaş tamtamları çalınıyor. Yoksa eleştiri ve özeleştiri, İslam’ın “emr-i bil-maruf” ile yerleştirmeye çalıştığı temel bir ilkedir. Ancak eleştirme ile tahrik farklı şeylerdir. Zaafların telafisi, ortadan kaldırılması, tekerrürünün önlenmesi ve daha iyiye ulaşılması, eleştirinin sağlıklı bir şekilde uygulanmasıyla mümkün iken; tahrikler, ancak bu zaafların büyümesine, pirenin deve olmasına ve yeni zaafların ortaya çıkmasına sebep olur.

Bu tür çabalar sürekli olacaktır. Başkalarının alın kaşımasına, tahrik etmesine, tefrika çıkarma faaliyetlerine engel olamayız. Ama tahriklere kapılmayarak, oyunlara gelmeyerek kendimize sahip olabiliriz. Zenginliklerimizi zaafa dönüştürme çabalarına karşı durabiliriz. Evet, her grubun kendi meali şeklinde bir görüntü var; ama bu onaylanacak bir durum değil, telafi edilmesi gereken bir durumdur.  Farklılıklar zenginliğimizdir. Halis niyetlerle ve ciddiyetle, emek sarf edilerek yapılan her meal Kur’an’ı anlamaya yapılan bir katkıdır, istifade edilmesi gereken çalışmalardır. Yanlışını eleştirelim, eksiğini tamamlayalım ve kardeşçe, dostça, emeğe saygı duyarak ele alalım. Meal savaşı çıkarmaya çalışanları utandıralım. Masamızda meal değil mealler olsun. Yenileri çıktıkça onları da yanlarına koyalım. Okuyalım, istifade edelim. Kur’an ortak buluşma noktamız. Mealler ise bir kardeşimizin-kardeşlerimizin onu anlama ve ifade etme çabası. Arapça bilmeyenlerimiz için Kur’an’la aramızdaki köprü. Her birinin kıymetini bilmek gerek.

Bununla beraber 11 Eylül ve 28 Şubat süreçleri camiaları birbirine nasıl yaklaştırmaya başladıysa, meal alanında da; “şahısların değil, komisyonların hazırladığı ortak mealler” süreci pek ala başlatılabilir. Diyanetin öncülüğünde ya da bağımsız akademisyenlerden oluşan komisyonlarca hazırlanan mealler mevcut. Ancak ihtiyaç, farklı camiaların bu konuda dayanışma içine girmesidir. Bu, hem camialar arasındaki dayanışmayı, hem de birden çok mealden faydalanma süreçlerini dolayısı ile “senin-benim mealim” görüntüsünün ortadan kalkmasını hızlandıracaktır ki; bu tür vesilelerin aradaki duvarların yıkılmasına, buzların erimesine ve ümmetin kucaklaşmasına katkı yapması umulur.

Dünyanın birçok coğrafyasında insanlar Kur’an bile bulamazken, anlamak istemelerine rağmen okuyacak veya anlatacak birilerini ararken… Zenginliğimizin farkına varıp şükretmemiz ve zenginliklerimizi arttırmanın yollarını aramamız gerekir. Anlamak isteyenin önünde o kadar çok imkan var ki, yeter ki zaaflarımızın esiri olmayalım.

-BİTTİ-

Kaynakça:

http://www.timeturk.com/yazardetay.asp?Newsid=14042/Serdar Demirel / Daru’l-Hikme

Din bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, VII (2007), sayı:3

Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Yeni Mealli Türkçe Tefsir

Newsweek Türkiye dergisi sayı 36

 

Check Also

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 2 “Medine İslam Devleti”: Bir Model mi, Bir Örnek mi? / Nuri YILMAZ

İmtihanı sadece, dua, zikir, ibadet gibi dini merasimlerin yerine getirilmesi olarak algılayan tasavvuf ekolünü saymazsak, ...

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 3 Nasıl Bir Devlet? / Nuri YILMAZ

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının[1] ve “komünist” ideolojinin dünya siyaset arenasından çekilmesinin ardından, “kapitalist” sistemin de çatırdamaya ...

Çağdaş İslam Siyaset Düşüncesi: Üç Evrilme / İhsan ELİAÇIK

(Bu makale, R. İhsan Eliaçık tarafından kaleme alınmış olan ‘Adalet devleti’ kitabının aynı başlıklı bölümünden, ...