MODERN DÜNYADA “İSLAMİ MÜCADELE” İçin Yeni Hedefler ve Yeni Yöntemler / Nuri YILMAZ

Konu başlığımızın eksenine bütün Müslümanların üzerinde ittifak etmediği bir kavramı yerleştirmiş olduk. Dini bazı teolojik kabullere ve ibadete indirgeyen İslam yorumları açısından “mücadele” diye bir olgudan bahsedilemez. Bu kavram, dini siyasallaştırmak isteyenlerin ortaya çıkardığı bir bid’attir. Modern dönemlerin önümüze çıkardığı temel sorunlardan biri olan “birlikte yaşamak” problemine, “çoğulculuk” veya “hoşgörü” kavramlarıyla çözüm arayan Müslümanlar için ise “İslami mücadele” diye bir olgudan bahsedilemez. Çünkü “İslami” diye başlayan her şey ister istemez, birlikte yaşamayı imkansızlaştıran, dayatma ve zorla kabul ettirme fiillerini gerektirecektir.

Dolayısıyla dini bir inanç manzumesi olarak gören anlayış onu hayattan koparırken, çoğulculuk ve hoşgörü eksenli anlayış ise iddiasız hale getirmektedir.

Oysa konu başlığının da ifade ettiği gibi biz, İslam’ın sadece bireyin ruhsal mutluluğunu hedef alan bir din olduğunu düşünmüyoruz. Veya “herkesin kendisiyle mutlu olacağı bir hakikati var; İslam’da onlardan sadece biri; kimse kimseye karışmasın, herkes mutlu olacağı inanç ile yaşasın” diye de düşünmüyoruz. İslam’ın belli bir sebebe ve özel bir hedefe dönük olarak indirildiğine; hayata dair bir kıstas ve bakış açısı içerdiğine ve hayata onun işaret ettiği yönden bakıldığında dünyanın daha yaşanılır hale geleceğine inanıyoruz. Dolayısıyla “İslami” diye başlayan önermelerin gerekliliğini ve önemini kabul ediyoruz.

Seçtiğimiz konu başlığının ilk olarak anlattığı şey budur.

İslam tarihini bir incelemeye tabi tuttuğumuzda, “İslami” diye isimlendirebileceğimiz tek bir şeyin olmadığı gerçeğiyle karşılaşırız. Bu vakıa karşısında Müslümanların pek çoğuna, “biri müstesna hepsi cehennemdedir” diyerek, kendi İslamlarını bayraklaştırmak daha kolay ve sempatik gelmektedir. Bu tavrı meşrulaştırmak için yeterli sayıda şer’i delil de bulunmaktadır. Yüzeysel (lafzi) bir okumanın sonucu olan bu delillerin arkasına sığınan ve kendi anlayışı dışındakilerin hepsine cehennem yolunu gösteren kimseler her dönemde var olacaklardır. Fakat sorunlar, bu tavırla ancak görmezden gelinebilirler; çözümlenemezler. Çünkü İslam tarihinde “İslami” diye ortaya çıkan görüş ve gelişmeler, bir yandan tarih yapıcıların tutum ve zihniyetini yansıtırken, diğer yandan da içinden geçtiği şartların doğal mecrasını izlerler. Tarih yapıcılar için kimi durumlarda samimiyet sorgulaması yapılabilecek olsa bile, gelmiş geçmiş bütün toplumların, bütün düşünür ve alimlerin art niyetle hareket ettiklerini söylemek çok ileri bir iddia olur.

Bununla birlikte farklı dönemlerde ortaya çıkmış farklı yorum ve görüşler hakkında şu ortak saptamaları yapabiliriz:

  1. Birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, imtihan ve ahiret bilincinin ortaya çıkardığı bir “Allah rızası arayışı” ihtiva eden her görüş, İslam’a dair bir okumadır.
  2. Her okuma (bizim kendi okumalarımız da dahil), okumayı yapan kişilerin aklı, zihniyeti ve dönem şartlarının etkisi altında oluşur.
  3. Farklı dönemlere ait okumalar kendi dönemleri için çok doğru ve sorun çözen okumalar olabilirler, ama hiç bir okuma ve İslami yorum “son” ve “kesin” yorum olarak görülemezler. Zaten dönem şartlarının değişmesiyle birlikte eksiklik ve yanlışlıkları da kendini göstermeye başlar.
  4. Zihnimizde bir kalıp oluşturup, dini bu kalıplara hapsetmedikçe, İslam, hayatın dinamikliğine denk düşen bir esnekliğe sahiptir. Önemli olan değişen şartlar ve ihtiyaçlara göre onu tekrar tekrar okumayı başarabilmektir. Değişik dönemlerde veya değişik coğrafyalarda ortaya çıkmış olan okumalar, zamanın ruhu ve psikolojik şartlarına göre dinin farklı yönlerini ön plana çıkarabilirler.
  5. Bir okuma ve yorumu “İslam’a dair bir okuma” olarak görmek başka bir şeydir, onu doğru bulmak ve kabullenmek başka bir şeydir. Geçmişte ortaya çıkmış bir yorumu bugün yanlış bulup eleştirebiliriz veya aynı dönemde ortaya çıkmış değişik yorumlara karşı benzer yaklaşımları sergileyebiliriz. Bakış açısı bu olduktan sonra farklılıklar zenginlik oluşturur. Bir yandan kendi yorumumuzun daha da gelişmesine imkan sağladığı gibi, diğer yandan insanlarla kendi yorumumuzu ve çözümlerimizi paylaşma isteğimizi artırır.

İşte seçtiğimiz konu başlığının ikinci olarak anlattığı şey budur. Bizler, bugünün problem ve ihtiyaçlarına çözüm olacak İslami bakış açısını geliştirmek gibi bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Çözüm bulmamız gereken bir mesele de Müslüman olarak ve Müslüman kalarak yeryüzündeki haksızlık ve adaletsizliklerle nasıl mücadele edeceğimiz, İslami değer ve bakış açısını nasıl yaygınlaştıracağımız konusudur. Bugünün sosyolojik ve psikolojik şartları içerisinden, bugünün problem ve ihtiyaçlarına denk düşecek bir mücadele anlayışı geliştirmek zorundayız.

Bu makale, İslami kaygılarla verilecek olan bir mücadelenin, günümüz şartlarındaki hedeflerini ve yöntemlerini tartışmak üzere kaleme alınmıştır. Bu çerçevede:

–  Önce yakın dönemlerin “mücadele” anlayışına ve bunun günümüzde yol açtığı sıkıntılara kısaca bakış yapılacak

–  Sonra da değişen şartlar çerçevesinde alması gereken yeni şekil üzerine öneriler geliştirilmeye çalışılacaktır.

Modern dönemlerdeki mücadele anlayışı nasıl ortaya çıktı?

İslam tarihinin kadim ekolleri, İslam coğrafyasının diğer kültürlerle yakınlaşmasından doğan kelami sorunlara cevap üretmeye çalışırken, pratik hayatın sorunlarına karşı da usuller geliştirdiler. Bu usuller sayesinde insanlar, davranışlarını ve yaşamlarını “İslami” hale getirebiliyorlardı. Yeni çıkan sorunlara, bu usulleri izleyerek çözüm geliştirebiliyorlardı. Fakat bu yaklaşım tarzının bir de yan tesiri ortaya çıktı: İslam belli alanlara dönük sınırlı sayıdaki emir ve nehiyden ibaretmiş gibi algılanmaya başladı. Haksızlığa, adaletsizliğe, zulme itiraz eden yönü her geçen gün zayıfladı. Bu gelişmelere bir de Moğol saldırılarıyla başlayan “dış tehdit” unsuru eklenince, Müslümanlar daha fazla içlerine kapanıp daha fazla korumacı hale geldiler. Kendi zalimlerini başkalarının zaliminden daha değerli görmeye başladılar. “Zalim bile olsa sultana itaat” ilkesi üzerine kurulu siyaset teorileri geliştirdiler. Yönlerini kafire dönüp, onu Müslümanlaştırmaya odaklandılar. Kendi toplumlarındaki zulüm ve haksızlıklarla her geçen gün daha az ilgilenir oldular. Şia zulümle mücadeleyi Mehdi’nin zuhur edeceği güne erteledi, Ehli Sünnet ise şeriatın uygulanmasına engel olmadığı sürece yöneticinin zalim olmasını sorun olarak görmedi.

Eskiden dünya şartları günümüze oranla daha yavaş değiştiği için, İslam anlayışının geldiği olumsuz nokta ilk anda yeterince algılanamadı. Çünkü İslam coğrafyası, bütün olumsuzluklarına rağmen insanlığın önderi durumundaydı ve en zalim sultan bile kendi dönemindeki krallardan daha adil olabiliyordu. Fakat bu durum Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başladığı döneme kadar sürdü. O döneme kadar “kâfiri kurtarmaya” çalışan Müslümanlar, o dönemden itibaren “kendilerini kurtarmak” gerçeğiyle yüz yüze geldiler. İçe dönük bir muhasebeye, zihniyetleri ve sistemi yeniden yapılandırmaya ihtiyaç vardı. Ancak kendi evindeki zulme ve haksızlıklara göz yuman, zalim de olsa yöneticiye itaati farz gören din anlayışı içerisinden; eleştirmeye, muhasebe yapmaya ve değiştirmeye dönük bir strateji geliştirme imkanı oluşturulamıyordu.

Bu kilitlenme içerisinde ortaya çıkan Hilafetçilik, Türkçülük, İslamcılık gibi çözüm önerileri, yeni bir alternatif olmaktan ziyade, sistem içi tadilat hüviyetinde idiler. Bu yüzden de, ne Osmanlı’nın yıkılışını engelleyebildiler, ne de farklı bir alternatif olabildiler.

Kadim İslam ekollerinin eleştiri ve muhalefete kapalı oluşu, Osmanlı’dan sonraki dönemlerde daha büyük bir problem haline dönüştü. Kukla rejimler aracılığıyla esaret altına sokulan halk, mevcut İslam düşüncesi içerisinden bir direniş kültürü geliştiremeyince, büyük bir hızla “sol” düşüncelere yönelmeye başladı ve İslam coğrafyasının hemen her köşesinde “solcu – ulusçu” direniş örgütleri türedi.

Ta ki, Mevdudi ve Seyyid Kutub’un paradigmayı değiştirdiği ana kadar.

Paradigma değişiyor:

Pakistanlı düşünür Ebu’l Ala el-Mevdudi (1903-1979), 50’li yılların sonlarında, “Kur’an’a Göre Dört Terim” isimli küçük bir kitap yayınladı. Bu kitapta Kur’an’da en fazla kullanılmış olan, İlah, Rab, İbadet ve Din kavramları ele alınıyordu. Kavramlarla ilgili ayetler bir araya getiriliyor ve ayetlerde ne anlatıldığı, kavramlara nasıl bir mesaj yüklendiği dil tahlillerinden hareketle tespit edilmeye çalışılıyordu. Bir nevi, sanki ayetler konuşturuluyordu. Uluhiyyet ve Rububiyyetin sosyal yönüne dikkat çekiliyor, sadece teolojik kabullere ve ibadetlere indirgenmiş bir anlayışın tevhid inancını anlatmaya yetmediği ortaya konuyordu. Dinin sadece imana konu bazı değerlerden ibaret olmadığı ve bu değerlerin bir yaşam biçimi olarak ortaya çıkması gerektiği tespiti yapılıyordu. Zalime ve zulüm düzenine itaat, “Allah’tan başkasına kulluk etmek” bağlamında değerlendiriliyordu. Geleneksel paradigma sarsılıyor; sınırlı sayıdaki emir ve yasaklara indirgenmiş ve bunun ötesinde hayata dair (neredeyse) hiç bir iddiası kalmamış olan din yeniden hayat sahasına çekiliyordu. Müslümanlara; İslam’a uygun bir siyasal düzen oluşturmak, İslam’a uygun bir hukuk sistemi belirlemek, İslam’a uygun bir ekonomik sistem teşekkül ettirmek gibi, hayat içinde faal bir rol sunuluyordu.

Kitabın yoruma fazla yer vermeyen farklı üslubu, kitabın ilmi düzeyde kabul görmesine yol açtı. Aslında ortaya konan fikirler tamamen yeni değildi. Ancak Müslümanlar bu fikirlere, daha önce dile getirildiği hiç bir dönemde bu kadar muhtaç duruma düşmemişlerdi. Sonuç olarak, kitabın hacmi küçüktü ama ortaya çıkardığı etki çok büyük oldu.

Seyyid Kutub (1906-1966), Mevdudi’nin “Dört Terim” kitabında ortaya koyduğu fikirleri, “Yoldaki İşaretler” kitabıyla daha da açtı ve bir hareket fıkhına dönüştürdü. Müslüman olmak ile mücadele arasında bir “zorunluluk” ilişkisi kurdu.

“İslam insan yaşamını düzenleyen bir hayat görüşüdür. Günün değişen ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmak suretiyle insan pratiğine cevap verir; cahiliyenin inanç ve düşüncelerine ise karşı koyar. … Cahili inanç ve düşünceleri düzeltmek için davet ve beyan prensiplerine başvurur. Kuvvet ve cihad tedbirleriyle de, cahiliyeyi ayakta tutan kurum ve otoritelere karşı koyar.”[1] “İslam hiçbir zaman sadece kalplerde gizli kalmış bir inanç olarak ortaya çıkmayı kabullenmez. Dileyenin inanç olarak benimsemesini ve bir alışkanlık eseri olarak ibadetlerini yerine getirmesini, sonra da yürürlükte olan cahili düzen içerisinde bir uzuv ve bir fert olarak devam etmesini onaylamaz. Zira onların bu şekildeki varlığı, sayıları ne kadar çok olursa olsun, İslam’a fiili bir varlık kazandırmaz. Cahiliye cemiyetinin bünyesi içerisine karışmış “teorik yönden Müslüman” fertler, bu organik toplumun isteklerine uymaya her zaman kesinlikle mecbur kalacaklardır.”[2]

Daha sonra Seyyid Kutub, “İslam toplumu – Cahiliyye toplumu” kavramsallaştırması yaparak bir hareket fıkhı oluşturdu.

Müslüman toplum, bu kaidenin ve tüm gereklerinin onda temsil edildiği toplumdur. Çünkü bu kaide ve gerektirdiklerini temsil etmeden bir toplum Müslüman olamaz. Ona İslam toplumu adı verilemez.”[3] Cahiliyye toplumu, İslam toplumunun dışında kalan her çeşit toplumdur. Objektif bir tarif yapmak istersek deriz ki: Cahiliyye toplumu, sadece Allah’a kul olma esasına dayanmayan, bu esasa samimiyetle bağlanmayan her toplumun adıdır. Bu kulluk itikadi düşüncede, ibadet şekillerinde ve kanuni hükümlerde ortaya çıkar.” [4] “Bu cahiliye toplumu çerçevesi içerisine kendilerini Müslüman sanan toplumlar da girer! … Bu toplumların cahiliyye toplumu çerçevesi içine girmeleri, Allah’tan başkasının uluhiyyetine inandıkları için değildir. Allah’tan başka ilahlara tapındıkları için de değildir. Fakat bu toplumlar, hayat düzenlerinde, yalnız Allah’a kulluk esasına boyun eğmedikleri için bu çerçeveye giriyorlar. Bu toplumlar, her ne kadar doğrudan doğruya Allah’tan başka birini tanrılaştırmamakta iseler de, uluhiyyetin en belirgin özelliğini Allah’tan başkasına vermektedirler. Allah’tan başkasının hâkimiyetine boyun eğmektedirler ve düzenlerini, yasalarını, değer hükümlerini, kriterlerini, adetlerini, geleneklerini ve yaklaşık olarak bütün hayati değerlerini bu yetkisiz hakimiyete dayandırmaktadırlar.” [5] “Bu yüzden bu toplumlar, diğer sair toplumlar ile bir tek sıfatta birleşmektedirler: “Cahiliyye” sıfatında…”[6]

Böylece, “zalim bile olsa” yöneticiye itaati emreden paradigma, yerini; İslam ile zulmün bir arada barınmasını mümkün görmeyen, kimi ibadetleri yerine getirmesine rağmen zulmeden yöneticiyi İslam safında değil kendisiyle mücadele edilecekler safında değerlendiren paradigmaya terk etti.

Yeni paradigma (doğal olarak), kendi döneminin zihniyetinden etkilenmiş radikal ve devrimci bir yorumdur. Asrı Saadet’in yeniden oluşumunu sağlayacak bir “İslam toplumu” hedefiyle ortaya çıkar. Bu toplum her şeyiyle İslam’ın hakim olduğu bir toplumdur. Başlangıçta olmasa bile ilerleyen süreçlerde, cahili olan unsurlarla çatışır. Onları yerle bir eder ve sonra da kendi düzenini hakim kılar.

Seyyid Kutub’un bu yaklaşımı, kendisinden sonraki İslam’ı anlama ve yorumlama biçimlerini derinden etkiledi. Hz. Peygamber’in tebliğinin “devrimci” olduğu; devrimci bir yöntemle mücadele verdiği; ve cahiliye toplumunu yıkıp yerine tamamen farklı bir sosyal yapı inşa ettiği düşüncesi herkese sempatik gelmeye başladı. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği anlatıp kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun.[7] ayeti, İslam devletinin kurulduğu Medine’de nazil olmasına karşın, “öncü cemaat” fikrine dayanak haline geldi. Lenin’in öncü müfrezeleri, öncü cemaat ismini aldı. Böylece İslam ile devrim özdeşleşti; Seyyid Kutub’un “Rabbani metod” kavramıyla ifade ettiği mücadele yöntemi “devrimci metod” olarak anlaşıldı ve böylece devrim İslami bir hüviyet kazandı.

Yeni yorum ve kavramsallaştırmalarla ortaya çıkan Müslüman karakterinin temel özellikleri şöyleydi:

  1. Hayata müdahil, ibadetlerle ve sınırlı alanlardaki muamelatla yetinmeyen,
  2. Zulme ve haksızlıklara duyarlı, kimden gelirse gelsin zulüm ile savaşmaya kararlı,
  3. Zulüm yönetimine karşı bir “İslami devlet” projesi olan,
  4. Kendi hareket tarzı ile peygamberlerin hareket tarzları arasında doğrudan irtibat kuran,
  5. Ve İslam coğrafyası yeniden Müslümanların kontrolüne geçmedikçe; mücadeleyi terk etmemekte, başka şeylerle vakit kaybetmemekte kararlı.

Böylece; İslam’ı inanç, ibadet ve sınırlı alanlardaki muamelata sıkıştıran din anlayışı yeni bir yoruma kavuşmuş oldu. Yönünü kâfire dönüp, kendi coğrafyasındaki zalime sırtını dönen siyaset anlayışı mahkûm edildi. İslam coğrafyasının her köşesinde İslami kurtuluş ve direniş örgütleri ortaya çıkmaya başladı. Geleneksel İslam anlayışının tıkanması sonucu, “Solcu – Ulusalcı” kimlikle kurulan örgüt ve hareketler, çok büyük bir süratle İslami kimliğe büründü.

Mevdudi ve Seyyid Kutub’un fikirleri herkes tarafından aynı şekilde okunmadı. En radikal okuma biçimi Takiyuddin Nebhani’nin katı merhaleci anlayışının etkisiyle gerçekleşti; bunlar silahlı veya silahsız örgütlü mücadele yolunu seçtiler. Abduh ve Reşit Rıza’nın Menar ekolü etkisiyle okuma yapanlar “sistem dışı eğitim faaliyetleri” şeklinde özetleyebileceğimiz radikal bir yön içerdiler ama yayınevi, dergi, dernek gibi sistem içi aygıtlara da yönelmekte sakınca görmediler. Selefiliğin etkisiyle okuma yapanlarda şeriatçı bir damar gelişti; 1400 sene önceki fıkhın bugünün Asrı Saadet’ini ortaya çıkarabileceğini savundular. Geleneksel Sünni ekolün etkisiyle okuma yapanlar ise “zalim yöneticiye karşı mücadele” fıkhı edinmekle birlikte, bu mücadelede parti de dahil her türlü sistem içi aygıtı kullandılar.

Hatta bu tesir o kadar geniş kitlelere ulaştı ki, inanç kaideleri yönünden Mevdudi ve Seyyid Kutub ile aynı çizgide olmayan cemaatler bile bu tesirin dışında kalamadılar. Öyle ki arınmanın yolunu dünyadan el etek çekmede gören tasavvuf tarikatları bile (zımnen de olsa), bir devlet ideali ve hedefi dillendirmek suretiyle bu etki kervanına katıldılar.

Bütün bu etki gücünün verdiği cesaretle söyleyebiliriz ki, Mevdudi ve Seyyid Kutub’un fikirleri, çağlarını doğru okumuş fikirlerdir. İhtiyaç ve problemlere denk düşen çözümler üretmişlerdir. İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde Arapçanın yerini sömürgecinin dili alacak kadar baskı yaşanmış, fakat buna rağmen İslam, bir hayat tarzı ve Hakikatin kaynağı olma özelliğini sürdürmekteyse ve bugün o coğrafyalarda İslam referanslı iktidarlar işbaşındaysa, bu gelişmelerde bu düşünürlerin inkâr edilemez bir katkısı vardır.

Günün değişen şartları ve yeni yaklaşımlara olan ihtiyaç

“İslam referanslı bireylerin iktidar olması”, esaretin yaşandığı soğuk savaş dönemlerinin en büyük idealiydi. O dönem imkansız gibi görünen şeyler, bugün bir bir gerçek oldu. Şu an İslam coğrafyasının neredeyse tamamında İslam referanslı iktidarlar ortaya çıktı.

Peki, bu iktidarlar ne getirdi? Yönettikleri coğrafyada Asrı Saadet’i veya onunla idealize edilen mutluluğu gerçekleştirebildiler mi? Yönetim modeliyle, hukuk sistemiyle, ekonomik uygulamalarıyla örnek gösterilebilecek bir model ortaya çıktı mı?

Ne yazık ki bu sorulara içimizde sıkıntı duymadan “evet!” diyemiyoruz. Siyasi ve ekonomik olarak ciddi gelişmeler göstermiş bir Türkiye örneği varsa da, kendisini dayandırdığı değerler ve o değerler çerçevesinde takip ettiği siyaset, duyarlılık sahibi Müslümanları yeterince tatmin etmiyor. Çünkü ortaya çıkardığı gelişmeler, çoğunlukla Batı’daki uygulamaları aynen taklit etmekten kaynaklanıyor.

Bu durumda:

–  Ya “yapılması gereken buydu. İslam, Kur’an diyerek ulaşılabilecek başka bir şey yoktu” deyip mevcut duruma teslim olacağız

–  Ya da “İslam – Kur’an” diyerek ulaşılması gerekenin ne olduğunu ortaya koyacağız.

Teslim olacaksak, bunu gerekçelendirmemiz gerekiyor. Teslim olmayıp yeni iddialar ortaya koyacaksak, bunu da artık; “İslam gelecek dertler bitecek” gibi sloganlarla yapamayız, dertleri nasıl ve ne yaparak bitireceğini ortaya koymamız gerekiyor. Böyle bir eşikte bulunuyorken hamaseti ısrarla sürdürmek, sorumluluktan kaçmak ve oturduğu yerden ahkam kesmek anlamına gelir. İddiamızı ve bizi marjinalleştirir. Hep eleştiren ama hiç çözüm önermeyen, asla sorumluluk üstlenmeyen rahatsız tipler haline getirir.

Dolayısıyla bugün, “İslam’ın evrensel değerlerinden fışkıran bir yaşam biçiminin nasıl olacağı” sorusuna cevap üreteceğimiz yeni ve farklı bir aşamaya geçmiş oluyoruz. Bu da hedeflerin ve yöntemlerin mevcut aşamaya göre yeniden oluşturulmasını zorunlu kılıyor.

Değişen şartların ortaya çıkardığı yeni hedefler:

“Acil devlet” hedefi, Modernizm tarafından oluşturulmuş “hayata aşırı derecede müdahil devlet” anlayışının ve ilk adımda İslam coğrafyasının sömürgeleştirildiği, ikinci adımda işbirlikçi yerli rejimlerin diktatoryasına terk edildiği dönem şartlarının kaçınılmaz ve zorunlu bir hedefiydi. Hayata dair iddiası olanların, iktidar gücünü ele geçirmekten başka alternatifleri kalmıyordu. Çünkü hegemonya zihniyeti, farklı görüşlerin kendini ifade etmesine ve hayatta gerçekleştirmesine asla fırsat vermiyordu.

Fakat İslam referanslı liderlerin iktidar olduğu günümüzde, “devlet mekanizmasını ele geçirmek” ve “iktidar olmak” gibi hedeflerin bütün sorunu çözmeye yetmediği açıkça görülmektedir. Bu durumda hedefleri daha ileri taşımak gerekmektedir. Karşımızda duran sorunları şöyle sıralayabiliriz:

  1. Yeni ortaya çıkan sosyal alanların, kavramların ve kurumların “İslamiliğini” nasıl sağlayacağız?
  2. Geçmiş dönemlerin “iktidarı eleştiremeyen” zihniyetine geri dönüşü nasıl engelleyeceğiz?
  3. Bütün coğrafyalar için bir sorun niteliğinde olan “birlikte yaşamak” sorununu nasıl çözeceğiz?

Sorunların tespit edilebilir hale gelmiş olması, ilk hedefin de kendiliğinden oluşmasını sağlamaktadır: Değişen şartların ürettiği yeni sorunlara cevaplar üretmek.

Yeni ortaya çıkan sosyal alanların, kavramların ve kurumların İslami hale getirilmesi meselesi bir buzdağı gibidir; çok derin bir problemin sadece görünen yüzünü ifade eder. Bu iddiayı ortaya koyarken, kimi İslami düşünce gruplarının zamanı İslam’a uygun hale getirmek konusunda zihinlerinde var olan “kolay” çözümleri göz ardı ediyor değiliz; bunlara rağmen söylüyoruz. Çünkü bu çözümler, aslında çözümsüzlüğü önermektedirler. Kimisi İslam’ın hazır çözümleri olduğunu varsaymakta ve “İslamileştirme” kavramına bile önyargıyla yaklaşmaktadır. Kimisi kadim geleneğimizin bu meseleyle ilgili yeterince çözümler içerdiğini savunmaktadır. Kimisi ise farklı ideoloji veya düşünceleri dini literatürle yeniden ifade edip, isminin başına da “İslam” kelimesini eklediğinde sorunun çözüldüğünü sanmaktadır.

İslam’ın hazır çözümleri olduğunu veya geleneğin yeterince çözüm içerdiğini düşünenlerin şunu görmeleri gerekiyor: İslam’ın nasıl bir sosyal yaşam ortaya çıkardığı meselesi “Fıkıh” ilminin doğmasına sebep olmuştur. Zaman değiştikçe ortaya çıkan yeni problemler, fıkıh ilminin geliştirdiği yöntemlerle kuşatılmaya çalışılmıştır. Fakat bugün geldiğimiz noktada Fıkıh (hüküm ve nas) merkezli İslam okumaları, verebilecekleri her şeyi vermiş bulunmaktadırlar. “Kur’an, sünnet, icma ve kıyas” diyerek referans alanları alabildiğine genişletilmiş, “makasıd” diyerek bir hükmün benzeri meselelere de uygulanması sağlanmış, “şeriat değişebilir” diyerek bir dönem uygulanan bir hükmün şartlar değiştiğinde aynı şekilde uygulanmaması meşru görülmüş olsa bile; artık fıkhın yeni bir alana, yeni bir konuya söyleyecek bir şeyi kalmamıştır. Günümüzde sosyal hayatın bütün alanları öylesine çeşitlilik göstermiştir ki, geleneksel fıkıh usulünü kullanarak Kur’an’dan, sünnetten, icmadan ve kıyastan yola çıkıp bu meselelere İslami yaklaşımlar getirmek mümkün değildir. Hatta tarih içerisinde şekillenmiş bazı anlayışlar ve ortaya çıkmış kimi usul kalıpları, yeni yaklaşımlar üretilmesinin önünde ciddi birer engel durumundadırlar. Dolayısıyla “bugün hayatımızı İslami hale nasıl getirebiliriz?” diye kafa yoranlar; yeni problemler kadar, eskiden miras kalmış kimi önkabul ve dogmalarla da uğraşmak zorunda kalmaktadırlar.

Düşünce veya ideolojilerin başına “İslam” kelimesini koymak ve bunların tezlerini İslami literatür ile tekrarlamak ise yeni bir şey gibi görülebilir. Ancak Müslümanları bir fanteziyi gerçekleştirmekten öteye götürmez. Eğer bu düşünce veya ideolojiler içinde yeşerdikleri toplumların problemlerini çözmüş olsalardı, insanlığın mutluluğu ve refahı için biz de “eyvallah” diyebilirdik. Lakin, genel olarak insanlığın kendisinden memnun kaldığı, gerçekten problem ve sıkıntıları gidermiş, hakim olduğu toplumda adaleti tahakkuk ettirmiş böylesine bir beşeri düşünce ve ideoloji var olmamıştır. Bunların hepsi bazı problemleri çözdüklerinde öte tarafta daha derin yaralar oluşmasına sebep olmuşlardır. Bunların başına “İslam” kelimesini getirmek ve tezlerini İslami literatürle tekrarlamak onları başkalaştırmaz. Ürettikleri sıkıntıları ortadan kaldırmaz.

Şu halde “İslamiliğin”, “İslam’a uygunluğun” yeni bir yöntemini ve yeni bir kriterini geliştirmek zorundayız. Bu noktada herkesin bir önerisi olabilir. Fakat İslam söz konusu olduğunda doğru olan, hassasiyet sahibi Müslümanları ikna etmeyi başaran önerilerdir. Bir icmanın/konsensüsün oluşması ise çözüm önerilerinin kurumsal yapılar içerisinde oluşması veya kurumsal yapılar tarafından sahiplenilmesidir. Bu durumda İslami grup, cemaat ve sivil toplum kuruluşları, iktidarı ele geçirecek erler yetiştirmek gibi kısır hedefleri terk edip:

  1. Birer akademiye, sivil birer üniversiteye dönmeli (o ciddiyetle çalışmalı)
  2. İslam’ı bilen ama hayatın farklı alanlarında da uzmanlaşmış nesillerin yetişmesi için çalışmalı
  3. Uzman kadrolar aracılığıyla toplumun sorunlarına İslam’a uygun teorik ve pratik çözümler geliştirmeli; sonra da çözüm önerilerini toplumun desteğine sunup, toplumdan aldıkları destekle bunların uygulanmasını sağlamaya çalışmalıdırlar.

Değişen şartların ortaya çıkardığı yeni yöntemler ve yeni araçlar:

Bu başlık altında birçok şeyin tartışılması mümkünse de, biz bir makale hacminin elverdiği belli başlı konuları gündem etmek istiyoruz.

  1. Günün ihtiyaçlarına denk düşen toplumsal yapılanma biçimi, sivil toplum kuruluşlarıdır:

Toplumsal yapılanmalar doğal olarak günün zihniyetini ve anlayışlarını yansıtırlar. Mesela geçmiş dönemlerin sivil İslami yapılanmaları; otoriter ve tek merkezli siyaset anlayışlarının bir yansıması olarak, lider merkezli, tepeden aşağıya doğru güçlü bir hiyerarşi içeren ve bireyi kendi potasında eriten yapılanmalardır. Fakat günümüz siyaset zihniyeti tek merkezliliğe razı değildir. Yönetim erkini, yasama, yürütme ve yargı şeklinde üç parçaya ayırmış ve bunların birbirlerini denetlemesini sağlamıştır. Farklı fikirlerin kendisini rahatça ifade etmesi önemsenmektedir. Bireyi toplum içinde eritmek değil, toplumu oluşturan bir unsur olarak bireyi güçlü kılmak öncelenmektedir. Ayrıca yönetim erkine karşı sivil toplumun organize olması teşvik edilmekte, yönetim erkine ve bürokrasiye karşı haklarını koruması böyle sağlanmaktadır.

Fakat geçmiş dönemlerin siyaset anlayışlarını yansıtan tarikat ve cemaat gibi sivil toplum kuruluşları, hak arayışı çerçevesinde sivil toplumu organize etmek için uygun yapılanmalar değildir. Aslında modern cemaatler toplumsal iddialar taşırlar. Ancak liderinin aklıyla sınırlı, farklılıklara tahammülü olmayan ve neredeyse liderinin malı haline gelmiş bir organizasyon ile adil sonuçlara ulaşmak mümkün olmaz. Ayrıca onların iddialarına ulaşabilmeleri demek; cemaat görüşüne uymayan diğer Müslümanların ve gayri Müslimlerin o alandaki haklarını yitirmeleri demektir.

Kimsenin iradesini ipotek altına vermeyi tercih etmediği günümüzde, bireyleri bir hedef altında birleştirmeye en uygun yapılanmalar, sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu yapılanmalarda lider (veya lider kadro), sunduğu vizyon ve vaatlere göre seçilir. Denetime açıktır, eleştirilebilir ve hesap sorulabilir. Vaatlerini yerine getiremediğinde veya daha ileri vaatlerde bulunan kimseler çıktığında seçimle değiştirilebilir. Müntesipler ise bir tebaa değil, irade sahibi bireylerdir. Seçtikleri kişiyi vaatlerine uygun hareket edip etmediğine göre denetler ve gerektiğinde yönetime talip olabilirler.

Fakat İslami sivil toplum kuruluşları, cemaat zihniyetinin etkisinden henüz yeterince kurtulamamıştır. Maalesef çoğu, lideri (veya lider kadrosu) ile özdeş hale gelmiş ve (aynı cemaatlerde olduğu gibi) liderinin malı haline dönüşmüştür. Temsil ettikleri zihniyete uymayanları dışlamaktadırlar. Dolayısıyla bu kurumlar, kendilerini ortaya çıkaran siyaset felsefesine ters düşecek şekilde belli bir zihniyetin mücadelesini vermektedirler.

Oysa sivil toplum kuruluşu, aynı kaygıları ve aynı hedefleri paylaşan farklı kimseleri bir araya getirebilen yapılardır. Ayrıca yönetim erkine karşı başarılı olabilmek için güçlü bir söylem oluşturma zorunlulukları vardır. Bu yüzden her biri iddialarına uygun bir alanda uzmanlaşır.

İslami sivil toplum kuruluşlarının da artık cemaat zihniyetini terk etmeleri gerekmektedir. Sadece idari yapılanma açısından değil, fonksiyon ve hareket tarzı açısından da günün zihniyetine uygun hale gelmelidirler. Her konuda iddiası olan ve her şeyi kendi bünyesinde yapmaya çalışan organizasyonlar, günümüz mantığı içerisinde hiç bir şey yapamamaktadırlar. Belli alanlarda uzmanlaşmadığı takdirde ne toplum ne de yönetim erki tarafından ciddiye alınmaktadırlar. Bu yüzden faaliyet alanlarını en çok sorun olarak gördükleri veya en başarılı olabileceklerini düşündükleri alanlar üzerinde yoğunlaştırmalı, diğer alanlarda kendilerine yakın buldukları sivil toplum kuruluşları ile yardımlaşma içine girmeyi tercih etmelidirler. Eğitim işinde başarılı olan kurumların eğitim, yardımlaşma işinde başarılı olanların yardımlaşma, sivil muhalefet alanında başarılı olanların muhalefet, mesleki alanda yetkinliği olanların meslek derneği gibi belirli alanlarda yoğunlaşması, sivil toplum kuruluşlarına önemli avantajlar sağlar. Hem o alanı etraflıca ele alma, hem de o alanda uzmanlaşma imkanı oluşur. İşini iyi yapan, söylemi güçlü ve toplumda bir etki oluşturmayı başarabilen kurumları ise herkes ciddiye almak zorunda kalır.

  1. Günün davet biçimi “kurtuluşçu” bir İslami söylem değil; günün sorunlarına karşı üretilmiş İslami çözümlerin, bireyler ve kitlelerle paylaşılması olmalıdır:

İslam, zulmün ortadan kalkmasını ve yeryüzünde adaletin hakim olmasını hedefler ve müntesiplerine de bu ideali hedef olarak sunar. Zulmün engellenmesi ve yeryüzünde adaletin yaygınlaştırılması çoğunlukla güç ve iktidar ile irtibatlı olageldiği için, bu hedefi gerçekleştirmeye çalışanların yolu er geç buralardan geçecektir. Hele modern dönemlerde devlet, toplum üzerindeki aşırı belirleyici hale gelince; bu dönemlerde yaşayan Müslümanlar kaçınılmaz olarak devlet ve iktidar hesapları yapmak zorunda kalmışlardır. İslam coğrafyasının esaret altına düştüğü yıllarda ise artık bir söyleme dönüşmüş ve vazgeçilmez bir hedef halini almıştır. Hatta öyle ki, Müslüman olmak ile iktidarı hedeflemek arasında doğrudan ilişkiler kurulmuştur. Halbuki devlet dinin bir emri değil, (Mu’tezile’nin haklı bir şekilde söylediği gibi) yeri geldiğinde kullanılması gereken bir araçtır. Şayet zulmün engellenebilmesi ve adaletin yaygınlaştırılması için başka yollar bulunabiliyorsa, öncelikli bir hedef olarak bile görülmeyebilir.

Devlet odaklı bir mücadele kaçınılmaz olarak “kurtuluşçu” bir niteliğe sahip olmak zorundadır; devlet makamının gasp edildiğini, yanlış ellerde bulunduğunu ilan edip, sonra da kurtarmaya girişmelidir. Devlet odaklı bir mücadele, kendi zihniyetinin veya liderlerinin hakim olmadığı bütün devlet düzenlerine karşı düşmanca davranmak zorundadır; aksi halde duruşuyla çelişmiş olur. Ve devlet odaklı bir mücadele, farklı İslam yorumlarının olduğu bir ortamda devleti diğer İslam yorumlarından da kurtarmak zorunda kalacaktır.

Oysa bugün, kendi İslam düşüncemize uymasa da İslam’ın farklı yorumları, İslam coğrafyasının her köşesinde bir bir iktidar makamına gelmektedirler. Kurtuluşçu söylem peşinen, o iktidarları destekleyen Müslüman kitleleri düşmanlaştırmaktadır. Bu tavrın sürdürülmesi çatışma ve kavgadan başka bir yere çıkmaz.

Halbuki kendi görüşümüzün diğerlerine göre daha doğru olduğu gibi bir fikre sahip isek bile, enerjimizi bu değer ve düşünceleri anlatmaya yoğunlaştırsak; diğer taraftan da kendi bakış açımızla toplumun ihtiyaç ve sorunlarına çözüm önerileri geliştirsek; o zaman hakemliğini toplumun yaptığı bir sahaya çıkmış oluruz. Toplumu en fazla ikna eden, ihtiyaç ve sorunlarına en iyi çözümler sunan görüş en fazla karşılığı bulur ve belki de iktidar makamında temsil edilme imkanı elde eder. Diğer görüşler ise farklı fikir ve önerileriyle muhalefet yaparak, hem bir denetçi hem de yedek çözüm görevi görürler.

Tek bir düşünceye mahkum olmamak ve farklı görüşlerin toplumu ikna etmek için sürekli hareket halinde olması fikir dünyasındaki dinamizmi artırır. Ne hakim görüş rehavete kapılıp statükoya dönüşebilir, ne de diğer görüşler bir yenilmişlik duygusu içinde olurlar. Her bir görüş, toplumda karşılık bulabilmek için sürekli rekabet eder ve kendisini yenilemek için uğraşır.

  1. Günün mücadele biçimi çatışma ve kavga değil, insanlığın problemlerine cevap olabilecek çözümlerle iktidarlara muhalefet yapmak olmalıdır:

Hayatın her alanına müdahil modern devlet; baskıcı, dizayn edici ve buyurgan olduğu dönemlerde topluma; isyan etmekten, çatışmaktan ve devrim yapmaktan başka seçenekler bırakmıyordu. Fakat diktatörlerin bir bir yıkıldığı, farklı fikirlerin zorla yok edilmeye çalışılmadığı günümüz atmosferinde, muhalif düşünceler için kavga ve çatışmadan daha iyi seçenekler ortaya çıkmış durumdadır. Mevcut şartlarda çatışmacı ve dışlayıcı kimlik, artık kimseye sempatik gelmemektedir.

Mevcut siyasal atmosferde iktidar yıpranma makamı haline dönmüştür. (Türkiye’deki istisna hariç) Dünyanın hiç bir yerinde, üç dönem üst üste halkın desteğini almayı başarmış bir iktidar mevcut değildir. İnsanlık tarihinin belki de hiç bir döneminde rastlanmayacak şekilde “muhalefet”in rolü güçlenmiştir. İktidarın yanlış veya olumsuz icraatlarına karşı sesini yükselten, bunların yanlışlığı konusunda halkı ikna etmeyi başaran bir muhalefet iktidardan daha etkin olabilmektedir. İktidarlara kendi önerisini ve tezini kabul ettirebilmektedir.

Mevcut siyasal konjonktürde, bir hayat görüşü için en iyi seçenek iktidar olmak değildir. Kendisine iman edenler arasından iktidarlar çıkarabilir! Ama iktidar makamındaki kimseler kendilerinden bile olsa, düşünce gruplarına düşen, muhalefet duruşu sergilemek olmalıdır. Bu tercihin nedeni sadece muhalifliğin mevcut siyaset düzeni açısından daha iyi bir seçenek olması değildir. Aynı zamanda iktidar makamının statükoculuğa ve muhafazakarlığa götüren zehirleyici yanı da, muhalif duruşu daha önemli hale getirmektedir. İktidar yozlaştırır, donuklaştırır; muhalefet ise sürekli canlı tutar ve geliştirir. Dolayısıyla yeni düşünce ve önerileriyle iktidarlara yön veren bir muhalefet, iktidara odaklanmaktan daha iyi bir seçenektir.

Fakat muhalefet ile müzmin muhalifliği birbirinden ayırt etmek gerekir. Müzmin muhaliflik, hiç bir şeyi beğenmemek, her şeye olumsuz pencereden bakmak, iyiliği takdir edememek şeklinde kendini gösterir. Bezdirici, yıpratıcı ve kadir kıymet bilmez bir niteliği vardır. Tamamıyla eleştiri üzerine kurulmuş olan bir zihniyet, hem yapıcı sonuçlar elde edemez hem de zamanla ikna gücünü yitirir. Oysa iddiası ve ideali olan, o ideale giden yoldaki iyileri destekler ve artması için uğraşır; kötülere ise karşı çıkar ve onun yerine öneriler geliştirmeye çalışır. Bunların denge içinde yürütülmesi önemlidir.

  1. “Etkin muhalefet” kitlelerin desteğini alabilmekten geçer:

Bir fikrin sadece hamasi söylemlerle toplumda karşılık oluşturması mümkün değildir. Kitlelerin desteğini alabilmenin yolu, onların içinde bulunduğu sorunlara, onları ikna edecek çözümler bulabilmekten geçer. Eğer fikir insanların hayatında hiç bir şeyi değiştirmiyorsa, dertlerine derman, problemlerine şifa olmuyorsa, o zaman ilgi de göremez.

İslam “ayak takımı” olarak görülenlerin ilgi göstermesinden dolayı güç ve otorite sahiplerinin eleştirilerine maruz kalmış bir dindir. Yani ezilmişlerin, yani çaresizlerin, yani sesi kısılmışların dinidir. Bu kitlelerin İslam’a ilgi göstermesine sebep olan ise sorunlarını sahiplenmesi; feryatlarına, isyanlarına ve başkaldırılarına öncülük etmesidir. Mesela çoğu kimse tarafından Müslüman olmayanlarla arasına set çekme ve mesafe koyma şeklinde anlaşılan Kafirun Suresi, tam tersi, mevcut hakim sisteme meydan okuyarak ezilmiş halkla bütünleşmeyi ifade eder. “Ayrılış ve kopuş” olarak anlaşılmasının sebebi ise çok geniş bir anlam yelpazesine sahip olan din kavramının, “nerede ve nasıl” kullanıldığına dikkat etmemekten kaynaklanır. “Sizin dininiz size, benim dinim bana!” derken, bütün inanç ve değerleriyle İslam dini ve küfür dininin kastedildiği düşünülür. Halbuki Kur’an’ın ilk surelerinden olan Kafirun Suresi indiğinde, din kavramı henüz bütün anlamlarıyla bir bütünlük kazanmamıştır.

Bu surenin yanlış okunması, Müslümanları hayatın gerçekliğinden koparan bir rol üstlenmiştir. “Öncelikli hedef inancı hakim kılmaktır; sorunların çözümü bu aşamadan sonra düşünülmesi gereken bir iştir; inancın hakim olduğu toplumda sorunlar aynı şekilde kalmazlar” şeklinde bir anlayış geliştirilerek; 1) Salt inancın hakim olduğu bir topluluk oluşturmak mümkünmüş gibi bir ütopyanın peşine düşmüşler 2) İnanç hakim olduğunda insan sanki aynı insan olmayacak, mesela fakirlik problemi orada bulunmayacak, gelir adaletsizliği ortadan kalkacak, ekonomik sorunlar bitecek, askeri sorunlar düzelecek, hak talepleri tamamıyla sona erecek gibi kısır bir anlayışa saplanmışlardır. Böylece kendi inançlarından olmayanlarla aralarına mesafe koyup, “halksız/toplumsuz bir değişim” hedeflemişlerdir.

Halka rağmen halk için bir değişim, ancak hayallerde gerçekleşebilir. Yeryüzünün gerçeği ise toplum dilemedikçe değişimin gerçekleşemeyeceği yönündedir. Toplumda genel bir değişim talebi ortaya çıkmadığı halde bir değişim mümkün olsa bile, bu ancak bir dayatmanın sonucunda ortaya çıkar ve dayatmayla ortaya çıkan değişimler (Komünist devrim, Kemalist devrim ve İran devrimi örneklerinde olduğu gibi) er geç karşı taleplerle tarihin sayfaları arasına gömülürler.

Dolayısıyla “etkin güç/etkin muhalefet” kitlelerin desteğini alabilmekten geçer. Kitleler ise ihtiyaç ve problemlerine çözüm içeren fikirlere ilgi gösterirler. Dolayısıyla toplumsal alan genelde tüm fikirler için, özelde ise İslami iddialar taşıyan fikir grupları için bir sınama alanıdır. Bütün fikirler kendi öğretilerinin taraftar bulması ve kabul görmesi halinde nasıl bir dünyanın ortaya çıkacağını göstermek için yarışırlar. Ve toplum hangi dünyayı beğenirse ona ilgi gösterir. Tabii bu durum kimi fikirlerin hak ettiği halde (toplum henüz hak edecek duruma gelmediği için) ilgi görmemesi gibi bir handikabı da içermektedir. Ancak bunun zor kullanarak değiştirmeye çalışmak değil, hak edecek duruma gelmesi için topluma dönük bilgilendirme ve eğitim faaliyetlerini artırmaktır.

İktidarları yönlendirebilecek güçte bir muhalefet geniş katılım ile mümkündür. Meydanlara on binler, yüz binler toplandığında hiç bir iktidar o meydanı görmezden gelemez. Geldiğinde de kendi sonunu hazırlamış olur.

Sonuç:

Modern dünyada İslamiliğin nasıl sağlanacağı meselesi çok önemli, ama çözümü kolay olmayan çok derin bir problemdir. “Yüzyılda bir gelen” teşbihindeki türden müstesna bir şahıs çıkıp, sorunumuza güzel bir cevap üretebilir. Ancak böyle bir şahıs var olmadığı müddetçe bu sorumluluk hepimize düşmektedir. İslam’ın çağımıza nasıl hitap edeceğini, sosyal hayatın yepyeni gelişmelerinin İslami hale nasıl getirileceğini, mesela; günün ihtiyaçlarına cevap verecek İslami bir yönetimin nasıl oluşturulacağını, günün problemlerini çözecek İslami bir hukuk sisteminin nasıl üretileceğini, günümüzün işleyişini kuşatacak İslami bir ekonomik sistemin nasıl vücuda getirileceğini hep birlikte düşünmek zorundayız. Tabii bu çözümlere ulaşmak öncelikle onları mümkün kılacak bir usulün gelişmesine bağlı olduğu için, ilk olarak bunların ortaya çıkmasını sağlayacak teorik imkanı oluşturmalıyız. Yani bir usul geliştirmeliyiz.

Bunu yapamadığımız müddetçe modern zihniyetin esaretinden kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Bunu yapamadığımız müddetçe Batı’nın felsefi imkanlarını kullanarak İslamiliğin gerekli olmadığını ispatlamaya çalışan ve bilerek veya bilmeyerek İslam’ı, Kur’an’ı değersizleştirenlere söyleyecek bir sözümüz bulunmayacaktır.

Dolayısıyla geçmiş dönemlerin artık görevini tamamlamış söylemleri yerine, modern dönemlerin gerçek “mücadele” alanını görmeliyiz.

Mücadele alanının değişmesi, tarzının da değişmesini gerektirir. Artık bilgiye geçmişte olduğundan daha fazla ihtiyacımız bulunmaktadır. Esaret dönemleri hızla sona eriyorken, yeni dönemleri yapılandıracak donanım ve bilgiyi sağlamak zorundayız. İslami mücadeleyi “Müslüman olarak varlığının anlamı” şeklinde tanımlayanlar, mücadelenin yeni şekline ve bu şekle uygun donanıma uyum sağlayamadıkları taktirde, marjinal gruplara dönmeye mahkumdurlar. Gelişmeler karşısında bir nesne olmaktan kurtulamazlar.

Özne/belirleyen olmanın yolu ise belirleyiciliğin/öncülüğün gereklerini yerine getirmeye bağlıdır.

 

 

 

[1]  Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Allah Yolunda Cihad. Dünya yayınları. S 66

[2]  Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Müslüman Cemiyetin Doğuşu ve Özellikleri. Dünya yayınları. S 56

[3]  Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. “La İlahe İllallah” hayat metodudur. Dünya yayınları. S 94

[4]  Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. “La İlahe İllallah” hayat metodudur. Dünya yayınları. S 98-99

[5]  Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. “La İlahe İllallah” hayat metodudur. Dünya yayınları. S 102

[6]  Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. “La İlahe İllallah” hayat metodudur. Dünya yayınları. S 104

[7]  Al-i İmran 3/104

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir