Modernite ve İslamcılık / Nuri YILMAZ

İslamcılık nedir?

Kimileri için Müslüman olarak varlığının anlamı, kimileri için soğuk savaş döneminde Müslümanları kullanmak maksadıyla oluşumu desteklenmiş bir proje…

Kimileri sahipleniyor, kimileri reddediyor, kimileri ise eleştiriyor…

Herkesin kendine göre gerekçesi ve gerekçesini delillendirmek için kullandığı argümanı fazlasıyla mevcut. Bu kadar kesin yargıların ve argümanların varlığını bir kazanç olarak mı görmek lazım? Yoksa tanımı bu kadar belirsiz bir kavramın böylesine net çizgilerle konuşulmasını yüzeysellik olarak mı algılayalım?

Şüphesiz, bugüne kadar üzerinde hiç çalışılmamış bir konudan bahsetmiyoruz. Meseleyle ilgili türlü türlü araştırma ve çalışmalar mevcuttur. Biz ise bu makalemizde, modern fikir ve sosyoloji kuramlarının (yani modernitenin) İslamcılık üzerindeki etkilerini tartışmak istiyoruz.

İslamcılığı, Müslüman olarak varlığının anlamı haline getirenler açısından bu ilişki (etki); görmezden gelinen ve atlanılan bir konudur. Meseleyi direk Kur’an ve sünnetle irtibatlandırmakta ve tamamen onlardan fışkırmış bir olgu olarak tanımlamaktadırlar. Bu yaklaşımın doğal sonucu, İslam ile İslamcılığın özdeşleşmesi ve “Allah’ın değişmez emri” haline gelmesidir. Takip edilen metot, kullanılan araçlar, gerçekleşen organizasyon biçimleri, sergilenen duruş ve tavırlar bir nevi kutsiyet kazanmıştır. Sorgulandığında veya eleştirildiğinde hemen art niyet aranmakta, bu yüzden de tartışmalardan netice alınamamaktadır. Oysa dünya bu kadar hızlı değişiyorken ve İslam coğrafyasında bu kadar gelişmeler oluyorken, İslamcılığın yeniden yorumlanma vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir. Mevcut tutum, yöntem, organizasyon biçimleri Müslümanların gelişmelerde etkin olmalarını engellemeye başlamıştır.

Makalemizde ele alacağımız konunun, İslamcılık hakkındaki kimi ön kabulleri yıkmasını ve “din” ile özdeş olmaktan çıkarıp “tartışılabilir” bir mesele haline getirmesini ümit ediyoruz. Ki geliştirilebilsin ve karşı karşıya bulunduğu tıkanıklık aşılabilsin…

Modern fikir ve sosyoloji kuramları ile İslamcılık arasındaki ilişkiyi ele almamızın bir diğer gerekçesi ise, bu meselenin; İslamcılığı kötü gören veya bir proje olarak niteleyen kimselerce istismar edilmesidir. Bu kimseler modernite ile İslamcılık arasında kestirme ilişkiler kurmakta ve yüzeysel yaklaşımlarla mahkum etmektedirler. Bunlara göre İslamcılık “türedi” (sonradan çıkmış, dayatılmış) bir olgudur, tutarlı bir tarafı yoktur. Hatta yaptıkları genellemelerle “mücadele” fikrine tümden karşı çıkma noktasına gelebilmektedirler.

Makalemizde ele alacağımız konunun, bu bakış açısındaki sığlığı ve önyargıyı da ortaya çıkarmasını ümit ediyoruz; ki mesele daha doğru zeminlerde tartışılabilsin…

Bu çerçevede:

–  Önce “İslamcılık” kavramıyla neyi kastettiğimizi belirlemeye çalışacağız

–  Sonra, “davet, cihad” (ve Kur’an’ın bu çerçevede gündeme getirdiği diğer) kavramlarında anlatılan mücadele anlayışı ile günümüz mücadele anlayışını karşılaştıracağız

–  Daha sonra ise günümüz mücadele anlayışındaki farklılıkların sebebini, bu farkı doğuran etkenlerin neler olduğunu, bunların normal karşılanıp karşılanamayacağını tartışacağız.

İslamcılık kavramıyla neyi kastediyoruz

İslamcılık eski zamanlardan beri kullanılan bir kelimedir. Mesela Eş’ari’nin “ilk dönem İslam mezhepleri”[1] adıyla Türkçeye çevrilen eserinin orijinal ismi, “Makâlâtü’l-İslamiyyîn ve İhtilafu’l-Musallîn”dir. Tam tercümesi “İslam(lık) Makaleleri ve Müslüman İhtilafları”dır. Bu kitabında Eş’ari, mezheplerin İslam anlayışlarını makaleler halinde dile getirmektedir ve “İslamlık” derken Allah tarafından bildirilmiş “yorumsuz saf İslam”ı değil, “bu” İslam’a uygunluğu kastettiği açıktır.

Daha sonra kelime, günün sorunlarına İslam’a uygun çözüm arayanları kastetmek üzere daha yoğun bir şekilde kullanılmaya başlamıştır. Sait Halim Paşa’ya göre mesele; “İslam’ın, inanç, ahlak ve sosyal-siyasi sistemini, zamanın ve mekanın ihtiyacına denk düşecek şekilde tefsir etmek ve bunlara uymak”tır. Mehmet Akif gibi kimi düşünürlere göre ise, “Batı’nın tekniğini almak ama taklitçiliği reddetmek”tir. Dolayısıyla, ilk kullananlar için bile farklı şekillerde tanımlanabilen bir kavramdan bahsettiğimizi görmemiz gerekmektedir.

İslamcılık hakkında, bakış açısına ve zemine bağlı olarak, hepsi de haklılık içeren birden fazla tanım yapmak mümkündür. Bunun bir sebebi, kavramın farklı dönemlerde farklı anlamlara karşılık gelmesi, bir diğer sebebi ise farklı düşünce ekollerinde farklı karşılık bulmasıdır. Bu yüzdendir ki, kimilerinin İslamcı kabul ettiğini, bir diğeri İslamcı kabul etmeyebiliyor ve herkesin kendi tanımına göre bir İslamcılık tarihi oluşabiliyor.

Maksadımız bir kavram çalışması yapmak veya konuyla ilgili bir tez hazırlamak olmadığı için, biz tanımlama ile uğraşmak istemiyoruz. Meseleyi en geniş anlamıyla İslami mücadele, başka bir ifadeyle İslam adına mücadele olarak ele alacağız.

İslami mücadelenin/İslamcılığın dünü bugünü

Doğru bulduğu bir düşüncenin yaygınlaşması için ve sosyal alanda temsil edilir hale gelmesi için mücadele verme fikri, dini sadece ibadetler ve kimi teolojik kabullerden ibaret görmeyen İslam yorumları açısından “Müslüman olmak” ile doğrudan irtibatlıdır. Ve bu durum zorlama tevillerle ortaya çıkarılmış bir sonuç değil, Kur’an’da birden fazla kavram ve birçok ayet ile gündeme getirilmiş bir meseledir. Mesela Yüce Allah, “iman” kavramının yanına daima “salih amel” kavramını koymuş ve inandığı değerlerin adamı olan kimselerden memnun olacağını belirtmiştir. Doğruluk, adalet ve iyilik yolu olan kendi yolunda çaba gösterilmesi (cihad) gerektiğini vurgulamıştır. Gösterilecek çabanın nitelikleri olarak, azim ve kararlılık, sabır, marufu emr (iyiliği emretmek), münkerden nehy (kötülükten alıkoymak), davet (çağırmak), tebliğ (ulaştırmak), tebşir (müjdelemek), inzar (uyarmak), irşad (göstermek), beyan (açıklamak), öğüt, kıtal (savaşmak) gibi birçok kavram dile getirmiştir.

Bütün bu kavramlardan ve bu kavramlarla ilgili ayetlerden yola çıkarak; İslami mücadele (veya İslam adına mücadele) meselesinin sonradan türemiş bir mesele olmadığını, İslam’ın özünde bulunduğunu ifade edebiliriz. Hatta iyiliğin, doğruluğun ve adaletin adamı olmak ve bunların tüm yeryüzüne yayılması için çaba göstermek ile Müslümanlık arasında doğrudan bir irtibat da kurabiliriz.

Şu halde İslami mücadeleyi (İslamcılığı değil) Müslümanlığın şartı olarak gören bakış açısı haklı ve yerindedir.

Fakat bu kavram ve ayetlerden yola çıkarak İslami mücadelenin tek bir tarzının bulunduğunu ve herkesin bu tarza uyması gerektiğini söyleyemeyiz. Çünkü bunlar bize, hangi durumda ne yapacağımıza dair sabit bir reçete sunmazlar. Fikir verirler, ama bir mühendislik projesi gibi safha safha işleri ve adımları planlamazlar. Değişen şartlara ve ortamlara bağlı olarak çabanın ve mücadelenin şekillendirilmesi, Müslümanların bir sorumluluğudur. Dolayısıyla, “İslami mücadele” veya “İslam adına mücadele” dediğimizde; aşkın olanın (Allah’ın) belirlediği bir “şey”i değil, aciz olanın (insanın) oluşturup İslam’a veya Allah’a atfettiği bir “şey”i kastetmiş oluruz.

Şu halde, “İslami” dediğimizde “İslam ile özdeş”i kastediyorsak, bu durumda o; haddi aşmak ve (bilerek veya bilmeyerek) aşkın olan (Allah) adına konuşmak anlamına gelir.

Aslında, kişinin amel ve eylemlerinde Allah rızasını gözetmesi ve bunlara İslami bir temel araması anlaşılır bir durumdur. “Farkındalık” olduğu ve bunun gerektirdiği ölçü gözetildiği sürece, sorumlu oluşun ve sorumlulukları yerine getirme gayretinin bir ifadesi sayılabilir. Ancak bu nokta tarih boyunca hep problemlere gebe olmuştur. Ortaya çıkan bir düşünce taraftar bulduğu ve savunucuları oluştuğu andan itibaren tek hakikat haline getirilmiştir. “İslami” sözcüğü çoğunlukla, “İslam ile özdeş”lik ifade etmiştir. Bunun sonucunda da düşünce ekolleri, mezhepler ve cemaatler arasında, o tek doğrunun kendileri olduğunu ispatlama rekabeti başlamıştır.

Bu aşamada, Kur’an’da bir sorumluluk olarak dile getirilen “mücadele” olgusunun, dışarıdan içeriye dönerek yeni bir boyut kazanmış olduğunu söyleyebiliriz. Zulme karşı durup adaleti dünyanın dört bir köşesine yaygınlaştırmak için harcanması gereken enerji, içe dönüp görüşlerin veya grupların birbirine üstünlüğü için harcanmaya başlanmıştır. Dinin/adaletin yaygınlaştırılması işi çoğunlukla devlete bırakılmıştır. Grupsal çekişmeleri aşıp, zulüm üreten toplum düzenine itiraz anlamında; Harici hareketi, Hz. Hüseyin’in ve Zeyd bin Ali’nin kıyamı, Ömer bin Abdülaziz’in dönüştürme çabaları gibi istisnai örnekler vücut bulabilmiştir.

Resulullah dönemi şartlarının (sosyolojisinin) sonsuza kadar devam etmesini beklemek gerçekçi değildir. Değişen şartların yeni sosyolojiler üretmesi doğaldır. Yapılan değerlendirme ve eleştiriler, bu şartlar göz önünde bulundurularak yapılırsa isabet kaydetmiş olur. Bu çerçeveden baktığımızda şu tespitleri yapabiliriz:

Birbiriyle rekabet eden içe dönük mücadele anlayışı, zaman içerisinde iyice belirginleşmiş, mezhepler ve tarikatlar şeklinde somut temsiliyetler kazanmıştır. Bu yapılar, günün yönetim biçimlerinin, yapılanma zihniyetinin ve “mücadele” anlayışının izlerini taşırlar.

Günün yönetim modelleri tek kişi veya sınıfın hakimiyetine dayanan otoriter yönetimlerdi. Kimi coğrafyalarda adına krallık, kimi coğrafyalarda padişahlık, kimi coğrafyalarda ise çarlık denirdi. Günümüzdeki anlamıyla sivil toplumun neredeyse hiç bir etkinliği yoktu. Yöneticinin sözü kanundu ve asla tartışılamazdı. Tarikatlar ve cemaatler, günün zihniyetine göre “ileri” sayılabilecek bir şekilde, günün sivil toplum kuruluşları olarak karşımıza çıkarlar. Ancak siyasi yönleri olabildiğince zayıftı. Yönetim karşısında itaatkar ve daha çok yönetimin olası keyfi uygulamaları karşısında halkın dindarlığını korumayı hedefleyen bir kimliğe sahiptiler. Tabii günün yönetim modellerine uygun bir şekilde bunlarda da lider merkezli bir yapılanma vardı.

Günün yöneticileri, otoritelerini sorgulanamaz hale getirebilmek için ya dini kontrol etmekte ya da “Tanrı’nın temsilcisi”, “Tanrı’nın oğlu” gibi sıfatlar taşımakta idiler. İslam coğrafyasında da (Sünni yoruma göre) yönetici/halife, “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” olarak görülmekteydi. Günün yönetici profiline uygun bir şekilde tarikat ve cemaat önderleri de, ya peygamber soyundan gelen bir Seyyid ya da (ilham, rüya gibi yollarla) Allah’tan vahiy alan bir Şeyh idiler ve sorgulanamazlardı.

Günün mücadele anlayışı tek tipleştirme ve kendisi gibi yapma üzerine kuruluydu. Bir kral bir coğrafyayı fethettiğinde, orada yaşayan toplumun farklılıklarını da yok ederdi. Farklı dinlere yaşam imkanı tanımazdı. İslam coğrafyası, günün zihniyetine göre “ileri” sayılabilecek bir şekilde, farklı dinlerin birlikte yaşayabildikleri toplumlardı. Fakat buralarda bile farklı dinler “zimmi” hukukuyla bir arada olabilirlerdi. Günün mücadele anlayışına uygun bir şekilde tarikat ve cemaatler de, “kendisi gibi” yapmayı hedefleyen bir mücadele tarzına sahiptiler. Hepsi kendi görüşünün İslam olduğunu ileri sürer ve onu yaymak, onu geçerli kılmak için mücadele ederdi. Farklı dinlerle birlikte yaşayabilen kimseler, farklı İslam yorumları ile birlikte yaşamakta zorlanırlardı. Yönetimin desteğini alan görüş veya cemaatler, diğerlerine karşı baskı uygulamaya başlardı.

İşte bu hal İslam coğrafyasının, etkinliğini yüzlerce yıl koruyan tablosu olmuştur. Ta ki, sosyolojik şartların dünya çapında değişmeye başladığı son birkaç yüzyıla kadar…

Bu dönemde ne oldu? Basit bir anlatımla meseleyi şöyle özetleyebiliriz:

Bu dönemde insanlığın öncülüğünü İslam coğrafyasından almaya başlayan Batı, yeni bir zihniyet geliştirdi. Bilgi sürecine insanı dahil edecek yeni bir felsefe kurguladı. Aristo tarafından sistemleştirilmiş olan önceki paradigma, varlıkla ilgili bilginin/hakikatin, varlığın (zatında olduğunu) fıtratına yerleştirilmiş olduğunu ve insanın bunu ancak keşfedebileceğini kabul ediyordu. Bu sebeple de insan soru sorma ihtiyacı hissetmiyordu. “Niye böyle oluyor?”, “daha farklı olamaz mı?” demiyordu. Her şeyde bir hikmet arıyor ve bilgisizliğini keşfinin yetersizliğiyle izah ediyordu. Ama “Düşünüyorum, o halde varım!”[2] sembolik anlatımıyla, “düşünen bir varlık olarak var olduğunu” keşfeden yeni paradigma insana kurgulama imkanı verdi ve insan sormaya başladı: Krallıktan daha iyi bir yönetim modeli olamaz mı? Daha adil bir hukuk sistemi oluşturulamaz mı? Daha mutlu bir yaşam için nasıl bir sistem oluşturulabilir? Haksızlıkların önüne geçmek için nasıl tedbirler alınabilir? Vs.

Bu zihniyet değişikliği düşüncenin önünü açmış oldu ve Batı hızla üretmeye başladı. Yeni yeni yöntemler, yeni yeni öneriler geliştirdi. İlimde, teknolojide, sanatta, siyasette çok önemli gelişmelere imza attı. Gelişmenin iki boyutu vardı:

Birincisi, insan hakları, adalet, otoriter yönetimlerden paylaşımcı yönetimlere geçiş, sivil toplum faaliyetlerine ve muhalif oluşumlara imkan veren siyasi yapı gibi örneklerde kendini gösteren fikri gelişme.

İkincisi ise ileri teknoloji ve sanayi şeklinde kendini gösteren maddi gelişme.

Ve Batı, fikri gelişmişliğini emperyalizm, maddi gelişmişliğini ise sömürgeleştirmek için kullanarak, elde ettiği imkanları vahşi bir güce dönüştürdü. Geri kalmış toplumları talan ederek, benzeri görülmemiş bir zulüm gerçekleştirmeye başladı.

Artık bütün dünya hem fikri, hem de maddi alanlarda şiddetli bir meydan okumayla karşı karşıya idiler. Batı’nın doymak bilmez hırsı, hiç bir toplumun kendi halinde kalmasına imkan vermiyordu. Değişen şartlar er geç her toplumu içine alıyordu. Nitekim İslam coğrafyası da benzer bir durumla karşı karşıya idi. Değişen sosyolojik şartlara ayak uyduramayan toplum modeli çatırdamaya başlamış, yıkılmaz gibi görülen imparatorluk hızla parçalanmaya başlamıştı. Bu durum, dine ait değerlerin savunulmasını ve yaygınlaştırılmasını “devletin işi” olarak görmeye başlamış İslam dünyası için farklı bir tehlikenin habercisi idi. Zamanın rüzgarları devleti tehdit ediyordu.

Toplum/birey Kur’an tarafından ifade edilen sorumluluklarını yeniden kuşanmak zorundaydı, ne var ki mevcut zihniyet ve yapılanmalar buna elverişli değildi.

İşte İslamcılık Batı’nın, “fikri alanda” ortaya çıkan meydan okumasına karşı:

  1. Sivil toplumun “mücadele” sahasına yeniden dönmesini sağlayacak
  2. Modern değerler karşısında İslami değerleri yeniden ihya edecek

şekilde, böyle bir ortamda vücut buldu.

Fikri öncülük Batı’da olduğu için ve dünyaya Batı’daki gelişmeler yön verdiği için İslamcılık da, kaçınılmaz olarak modern dönemlerin sosyolojisi içerisinde oluştu. Batı’daki fikri ve felsefi gelişmelerden, sosyolojik imkanlardan etkilendi. Bu etki, inkar edilecek veya görmezden gelinecek bir durum değildir; çünkü kötü bir şey değildir, Her dönemin tecrübesi kendi döneminin zihniyetinden kaçınılmaz olarak etkilenir. Öte taraftan bu etki bir bid’at veya bir “türedi”lik olarak da isimlendirilemez; çünkü Müslümanlar, günün zihniyeti içerisinden İslam’a uygun bir yorum geliştirmeyi başarmışlardır. Nitekim devlet hegemonyasına karşı adalet arayışını ifade eden sivil toplum oluşumlarının; Batı’da “anarşist”, “devrimci” ve “sol” olarak ifade ediliyorken, İslam coğrafyasında İslami hareket olarak isimlendirilmesi, İslamcılığın bir başarısıdır. Müslümanların, Batı’dan gelen meydan okuma karşısında teslim olmadıklarını ve günün sosyolojik kuramlarını İslam’a uygun bir şekilde yorumlayabildiklerini gösterir.

Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için, günün şartlarını şekillendiren sosyolojik kuramlardan ve felsefi düşüncelerden bahsetmek gerekmektedir. Şayet Batı’da oluşan sosyolojik ortamı ve imkanları iyi bir şekilde tahlil edebilirsek, bunların İslamcılığa olan etkilerini de daha net ifade edebiliriz

Batı’da oluşan yeni felsefeler ve bunların doğurduğu sosyolojik ortam

Modern sosyolojinin İslamcılık üzerindeki en belirgin özelliği, toplumsal dönüşümde “öteki”nin, yani; merkez karşısında çevrenin, iktidar karşısında muhalefetin, devlet karşısında sivil toplumun rolüne dair ortaya çıkardığı gelişmedir.

Aslında, iktidar dışı bir gücün dönüştürücü rol oynaması, insanlık tarihi için yeni bir olgu değildir; farklı dönem ve coğrafyalarda vücut bulmuş olan köle isyanları bu duruma örnek olarak verilebilir. İslam tarihi açısından ise örnek daha çoktur. Her peygamber aynı zamanda bir halk önderidir ve “ötekileştirilenler” ile bir olarak yeryüzünde adaletin gerçekleşmesi için çaba göstermiştir. Son peygamberden sonra da birçok örnek verilebilir.

Fakat o dönemlerin hiçbirinde, iktidar dışı gücün dönüştürücü etkisinin sosyolojisi oluşmamıştır. Yani kurumsallaşıp, toplumsal yapı içerisinde meşruiyet kazanamamıştır. Bugünün sosyolojisinde, varlığı yasalarla teminat altına alınmış olan “muhalefet”, “sivil toplum”, “kamuoyu” gibi kurumlar, o zamanların sosyolojisinde yoktur. Bu yüzden her halk hareketi aslında bir isyan, bir fitne ve bölücülüktür. İktidarlar tarafından bu sıfatlarla tanımlanmıştır. Engellenmesi için vahşice yöntemlere başvurulurken, kendi mutlulukları için mücadele verilen halk bile, bu tarz oluşumları kendisi için bir “hak” olarak görememiştir.

“İktidar dışı faaliyetlerin sosyolojisi” açısından 1789 yılında gerçekleşen Fransız İhtilali, kendisine kadar gerçekleşen halk hareketlerine göre bir dönüm noktası olarak görülebilir.

O tecrübenin yaşandığı atmosferde doğan Alman filozof Hegel, “oluş”a (tarihe) dair bir kuram geliştirmiştir. Bu tarih felsefesinin taraftarları da eleştirenleri de çoktur. Ancak, toplumsal değişimde “öteki”nin (iktidar dışı mekanizmaların) rolü ve bu rolün sosyolojik bir zemin kazanmasında tartışılmaz bir etkisi olmuştur. Kendisinden sonra uzun bir dönem; devrimlere, halk hareketlerine ve muhalif oluşumlara ilham vermiştir. Daha sonra da Karl Marks, Hegel felsefesi üzerine kurduğu sosyoloji yorumuyla, bu etkiyi daha ileri taşıyarak sürdürmüştür.

Hegel[3] ve toplumsal gelişmede “öteki”nin rolü:

Hegel’e göre insan, kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı ve kendisinden bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Dünya ve bu dünyayı meydana getiren nesneler, Hegel’in; Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Zihin gibi kavramlarla ifade ettiği bir zihnin eseridirler.

Geist kendisini, doğada ve insan aklında ifade eder. Dünya, tarihi boyunca bir evrim süreci içinde olmuştur. Yani statik bir varlık değil, dinamik bir süreçtir. Bu mutlak varlık, Hegel’in diyalektik adını verdiği üçlü adımlardan oluşan hareketlerle değişir ve gelişir. Dünya, varlık, kültür ve uygarlık dediğimiz her şey, mutlak varlığın üçlü adımlarından oluşan diyalektik hareketlerinden meydana gelir. Her şey, kendisinde mutlak varlığın amaçlarının ve hedeflerinin gerçekleştiği bir evrim sürecidir. Bu hareket doğada ve hatta tarihte bilinçsiz olarak gerçekleşir.

Evrimde en önemli şey, başlangıçta var olandan ziyade, sonuçta ortaya çıkandır. Hakikat bütündedir, ama bütün yalnızca evrim süreci tamamlandığında gerçekleşir. Dolayısıyla gelişme mükemmel olana doğrudur.

Diyalektik ise hem düşünmenin hem de bütün varlığın gelişme biçimidir. Düşünme de, varlık da; tez, antitez ve sentez sürecinde hep karşıtların içinden geçerek ve karşıtları uzlaştırarak gelişir. Gelişim için, karşıt bir nesnenin ve bilincin varlığı şarttır. Bilinç öteki yoluyla ya da olumsuzluk aracılığıyla varlık kazanır. Öteki, tez ile karşıtlığında var olur. Aynı zamanda tez de öteki ile karşıtlığında var olur.

Meseleyi basitleştirmek için şöyle bir örnek verebiliriz: Selefi İslami yorum, nasçı/şeriatçı bakış açısını da, radikal devrimci bakış açısını da bünyesinde taşır. Düşünce olarak her ikisini de eğilimlidir. Bu düşünce çizgisinde oluşan bir cemaat (Tez), doygunluk noktasına geldiğinde değişmek ister. Cemaat içerisinden bir eğilim (şeriatçı olan veya radikal devrimci olan) cemaati olumsuzlar ve ona yabancılaşır (Antitez). Fakat bu aşamada somut bir varlığa bürünmemiştir. Somut bir varlığa büründüğü aşamada ise geçmişten bazı unsurları taşıyan ama yeni yorumlar da eklemiş olan bir kimlik ortaya çıkar (Sentez).

Fakat sentez de kendi içinde karşıtlarını taşır. Vakti geldiğinde yeni bir olumsuzlama ve yadsıma ile karşılaşır. Bu defa sentez tez durumuna geçmiş ve diyalektik dönüşüm yeniden başlamış olur. Bu şekilde gelişim devam eder gider.

Hegel felsefesinde makalede ele aldığımız konuyla ilgisi bakımından iki dikkat çekici yön vardır:

  1. Bilincin kendisini “öteki”nde bulması ve tarihsel gelişimin “öteki” sayesinde gerçekleşmesi
  2. Ötekinin “tez”i (karşı çıktığı şeyi) tamamen ortadan kaldırmayıp, onunla sentez oluşturarak varlık kazanması

Birinci yön, Hegel felsefesi sayesinde sosyolojik zemin bulan merkez dışı/muhalif oluşumlar açısından önemlidir.

İkinci yön ise (Marks ele alınırken açıklanacağı üzere) Marks ile Hegel arasındaki temel farklardan birine işaret eder.

Hegel felsefesinin sonuçları: İslami Yorum Dergisi’nin sekizinci sayısında yayınlanan bir makalemizde[4], Hegel felsefesinin iktidarlar açısından doğurduğu bir etkiye değinmiştik. Burada ise gerçek muhatapları olan iktidar dışı unsurlar üzerindeki etkilerini görmekteyiz.

Merkez karşısında çevre, iktidar karşısında muhalefet, devlet karşısında sivil toplum felsefi bir meşruiyet kazanmaktadır. Artık kendisini bir aktör olarak görmesinin, taleplerini özgüvenle ifade etmesinin ve hatta ulaşmak için mücadele vermesinin zemini oluşmaktadır. Hegel’le birlikte, insanlık tarihi açısından önemli bir gelişme, talepkar sivil haklar için önemli bir imkan ortaya çıkmaktadır. Kutsal iktidarlar karşısında sadece bir tebaa konumunda olan halk, bilinçlendiği oranda artık kendi iradesini kuşanabilecek ve hakkını arayabilecektir. Kendisini statükoya karşıt olarak tanımlayabilecek, benimsemediğini ötekileştirebilecek ve ona karşı direnebilecektir.

Tabii bunlar, Hegel felsefesinin içerdiği imkanlardır. Bahsedilen sonuçların Hegel’le birlikte hemen gerçekleştiğini söylemek gerçekçi olmaz. Ancak takip eden süreçte ortaya çıkan Hegelci aktivist ve yorumcular, felsefeden doğan pratiğin bütün dünyaya yayılmasını sağlamışlardır.

Marks ve tez ile antitezin çatışması:

Hegel’in en fazla iz bırakan yorumcularından Marks, iktidar dışı unsurların toplumsal dönüşümde aktör haline gelmesine kapı açan felsefeyi farklı bir şekilde yorumlar. Kendisinden önce İngiliz iktisatçılar tarafından kullanılmış olan “sınıf” kavramını alır ve diyalektiğin merkezine yerleştirir. Ayrıca, Hegel’de toplumsal gelişme açısından “olumlu/gerekli” olarak tarif edilen “antitezin teze yabancılaşması” olgusu (ki bunun ardından antitez, tez ile sentez oluşturarak varlık kazanır), Marks’ta olumsuz bir olguya dönüşür. Ona göre, “emek-sermaye diyalektiğinde” işçi, yabancılaşarak insanlığını kaybetmektedir. Gerçek insan sınıfsız toplumda ortaya çıkar. Bu ise özelde (işçinin karşısında yabancılaştığı) sermayenin, genelde tüm sınıfların ortadan kalkmasıyla mümkündür. Dolayısıyla tez ile antitezin karşı karşıya gelmesi, sentezi değil çatışmayı doğurur.

Kısacası Marks’taki “öteki”, kendisini yabancılaştıran unsurla çatışmaya girer ve onun yerini alır. Böylece üretim ilişkilerinin işlediği sivil alan, devleti dönüştüren temel etken haline gelir.

Basitleştirmek istersek Marks’ın kurgusunu şöyle anlatabiliriz: Sanayi toplumuyla birlikte ortaya çıkan vahşi kapitalizm sermayedarın iyice güçlenmesine ve işçi sınıfının iyice zayıflamasına neden olur. Öyle ki işçi insanlığını yitirir; ya bir köle ya bir makine haline gelir. Bu durum işçilerin sınıf bilinci kazanarak bir araya gelmesine neden olur. Gücünü fark eder. Gücünü fark etmeyle birlikte de insanca yaşamak için hak talep etmeye, egemenlere karşı hakkını aramaya başlar. Ancak sermayenin varlığı işçi sınıfının hakkını elde etmesinin önünde engeldir. Bu yüzden, vakti geldiğinde emek sermayeyi devre dışı bırakır. Marks’a göre bu süreç, otoritesiz topluma kadar benzer bir şekilde devam eder.

Marks felsefesinin sonuçları: Hegel’in felsefesi Marks’ın elinde, bir nevi somut, sosyolojik bir yoruma dönüşmektedir. Hegel’de bir kimlik kazanan “öteki”, Marks’ta sosyolojik bir zemine kavuşmaktadır. Fakat Marks sosyolojisinde “öteki”; çatışmacı, kavgacı yani devrimcidir. Toplumsal rolünü kendisi elde eder. Kendi doğruları ve hedefleri adına kavgaya girer. Şiddet ve zor kullanarak merkezi güçleri ve devleti dönüştürür.

“Öteki” kavramıyla “devrimciliğin” özdeş hale gelmesi:

Marks, diyalektik evrimin müdahaleler ile çabuklaşacağına inanmıştır. Proletaryanın (işçi sınıfı) yönetimi ele geçirebilmesi için sınıf çatışmasının, öncü güçler tarafından körüklenebileceğini düşünmüştür. Ona göre; öncü müfreze devrimci sınıfları kendi tarafına çekerek ileriye fırlar, statükonun baskı ve gücünü devrimci şiddet ile bertaraf eder, böylece eski devlet mekanizması parçalanarak proletaryanın hegemonyası kurulur. Kendi iktidarına uygun alt yapı düzenlemelerine geçerek, sınıfsız topluma kadar devrimi sürekli kılar…

Fakat Marksist teorinin ilk uygulayıcısı olan Lenin[5], Marksizm’in evrimci yönünde problemler görmüş ve vurguyu proleteryanın öncü müfrezesine yapmıştır. Böylece Marksizm’in evrimci yönü yerini tamamen devrime bırakmış; öncü ve örgütlü kadrolar, kavga, anarşi, silahlı mücadele gibi kavramlar belirleyici hale gelmiştir.

Lenin, işçi sınıfını harekete geçirecek siyasal bilincin, gündelik hayat mücadeleleri içinde kendiliğinden doğmayacağına inanmıştır. Siyasal mücadele bilincinin oluşması ve örgütlülüğün sağlanabilmesi için, yorulmak bilmeksizin çaba sarf eden ve Marksist teoriyle donanmış bir öncü örgütlenmeye ihtiyaç görmüştür. İşçi sınıfına önderlik yapılabilmesi içinse, işçilerin ekonomik mücadelesinden siyasal mücadelesine kadar her sorununda yanında olunmasını, yol gösterilmesini ve örgütleyici olunmasını önermiştir. Sendikal faaliyetlerin gerekliliğine vurgu yapmıştır.

Leninist gelenek farklı ülkelerde yaşanan tecrübelerle gelişme göstermiş, toplumların değişimine devrimci müdahale fikrinin ve yöntemlerinin neredeyse tek belirleyicisi haline gelmiştir. Sendika örgütlenmeleri, medya propaganda faaliyetleri, gençlik örgütlenmeleri ve dernek gibi yapılanmalar aracılığıyla mücadelelere girişilmiştir.

  1. Dünya Savaşı sürecinde ise, güçlü ve disiplinli bir işgal ordusuna karşı küçük-hareketli birliklerle yapılan savaşın avantajları keşfedilmiştir. Kırlarda ya da şehirlerde işgal ordularını yıpratan, onları gerileten ve hatta yenilgiye uğratan eylem tarzı; Marksist-Leninist devrimci hareketlerin en vazgeçilmez hareket tarzlarından biri haline gelmiştir. Dünyanın birçok coğrafyasında “halk orduları” adı verilen gerilla faaliyetleri başlamış; silahlı propaganda yöntemi devreye girmiştir. Silahlı propagandanın amacı, bir yandan egemen devlet gücünü moral ve askeri olarak darbelemek, bir yandan da emekçilere, hakları uğruna savaşı göze almış bir gücün olduğunu göstermektir. Böylece hem emekçilerde özgüven artışı sağlanması, hem de haklarını savunan devrimcilerin safına kaymaları hedeflenir.

Sürecin sonucunda ulaşılan tablo: “Öteki”, yani merkez karşısında çevre, iktidar karşısında muhalefet, devlet karşısında sivil toplum; artık kendi kurumlarını ve hatta kendi (halk) ordusunu kuracak kadar örgütlü ve çatışmacı bir kimlik kazanmıştır.

İslam coğrafyasında “öteki” ve İslamcılığın doğuşu

Bu noktadan itibaren “İslami mücadele” olgusunun gelişim seyrine geri dönebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemlerine denk gelen zaman dilimi, İslam coğrafyası için “yeni” sayılabilecek bir gelişmenin de başlangıcıdır. Dünyanın diğer coğrafyalarına paralel olarak toplumda, merkezi otoriteyi (devleti) dönüştürmeyi hedefleyen teşebbüsler vücut bulmaya başlamıştır.

İlk teşebbüsler “dönüştürmek”ten ziyade, “düzeltmeyi” hedeflemişlerdir. Çoğunlukla merkezi otoriteye yeni politikalar önermekle sınırlı kalmışlardır. Yüzünü Batı’ya dönmüş entelektüellerin ulusçuluk söylemlerine karşı, dini hassasiyetleri daha baskın olanlar hilafet projesiyle ortaya çıkmışlardır. Aslında o dönem eğilimlerinde net ayrım yapmak mümkün olmasa da, İslamcılığın ilk projesinin hilafeti tesis etmek olduğunu söyleyebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu yıkılınca, İslam coğrafyası için farklı bir süreç başlamıştır. Artık kendisine sığınılacak, farklı politikalarla kurtarılmaya çalışılacak bir devlet kalmamıştır. Coğrafya dünyanın güçlü devletleri arasında paylaşılmış ya işgal edilerek sömürülmüş ya da kukla iktidarlar aracılığıyla dolaylı bir sömürüye maruz bırakılmıştır. Artık halk kendi kaderiyle baş başadır.

İslam coğrafyasının karşı karşıya kaldığı bu durum, yüzlerce yıldır fark edilmeyen bir gerçeğin gün yüzüne çıkmasına sebep olmuştur. Uzun bir dönemden beri İslam, ibadetlerden ve teolojik tartışmalardan ibaret bir din haline dönmüştü. Hıristiyanlıktan veya Yahudilikten bir farkı kalmamıştı. Yeryüzüne adaletin hakim kılınması, zulmün ve haksızlıkların engellenmesi gibi kaygılar, artık toplumun ortak bilinci değildi. İslam’ın fıtri değerlerinden fışkıran bir devlet, İslam’ın adalet anlayışını yansıtan bir hukuk, haksızlık ve zulme yol açmayan bir ekonomi gibi sözlerin toplumda sosyolojik bir karşılığı yoktu. Nasıl olsa bir İslam devleti vardı! Nasıl olsa padişah (halife) yapılması gerekeni onların yerine yapıyordu! Nasıl olsa devletleri dünyanın en güçlü devletiydi! Onlar sadık bir tebaa ve iyi bir kul oldukları sürece hiç bir problem bulunmamaktaydı…

Bu hal içerisinde; toprakları düşman tarafından işgal edildiği, kültürleri ve zenginlikleri bir bir ellerinden alınmaya başladığı dönemlerde bile “Müslümanlar” olarak seslerini çıkaramadılar. Çünkü İslam’dan kaynaklanarak bu durum karşısında ne söylemek gerektiğini bilmiyorlardı. Nitekim kurtuluş için bir şeyler yapmak isteyen duyarlı kimseler büyük bir hızla “sol” söylemlere yönelmeye başladılar. Marksizm’in dünya perspektifi, onlar için de bir ümit kaynağı haline geldi.

İşte bu gerçeklik içerisinde İslamcılık, “Müslüman öteki”nin yeniden bir aktör haline gelmesinin ifadesidir. Toplumların karşısına önerisi ve perspektifi olan projelerle çıkmasının adıdır. İki temel çizgi halinde ortaya çıkar: Islahatçı çizgi ve devrimci çizgi…

Islahatçı çizgi, eğitime ve toplumsal imara yöneldi. Öncelikle bilinçli bir neslin yetiştirilmesini amaçladı. Farklı eğitim kurumları ve okullar ile hem Batı’dan gelen kültürel saldırıya karşı söylemler ve projeler geliştirmeye hem de bu projeleri gerçekleştirecek nesilleri yetiştirmeye çalıştı.

Bu çizgi İslam dünyasındaki problemlere kafa yoracak ve çözümler önerecek düşünürlerin yetişmesinde oldukça etkili olmuştur. Geleneksel cemaatlerin ve tarikatların daha da kurumsallaşmasına katkı yapmıştır. Dernek, vakıf, parti, sivil toplum kuruluşu gibi modern yapılanma tarzları, bu çizginin bir ürünü olarak görülebilir.

Islahatçı çizgi İslamcılığın genel problemlerini bünyesinde taşımakla birlikte devrimci çizgiden iki noktada ayrılır. Birincisi; işgal altındaki toprakların kurtuluşu ve Batı’dan gelen kültürel saldırıların göğüslenmesi noktasında acil çözümler içermez, ki ortaya çıktığı dönem için bu bir zafiyet sayılabilir. İkincisi ise uzun vadeli bir dönüşüm projesidir, yeni nesillerin yetiştirilmesinde daha olumlu sonuçlar verir.

Devrimci çizgi: Müslüman olmak ile “mücadele” arasındaki irtibatın yeniden kurulmasıyla oluşmuştur. Sivil toplumu, zulüm karşısında aktif rol üstlenmeye davet etmiş ve “öteki”nin (yani çevrenin, yani sivil toplumun), İslam referanslı bir bilinç kazanmasını sağlamıştır. Sonra Kur’an’daki “düşman” (kafir) tanımlamasına, düşmanla işbirliği yapan Müslüman görünüşlü yönetimleri de dahil ederek, sivil toplumun başkaldırısının önünü açmıştır. Böylece İslami bir bilinç kazanmış olan “öteki”, Marksizm’deki sınıf çatışmasının sınırlılığını da aşma imkanı elde etmiştir. Müslüman ötekinin kavgası, İslam–küfür çatışmasının kendi günündeki versiyonu halini gelmiştir.

Bu şekliyle Devrimci İslamcılık, modern felsefi ve sosyolojik imkanların başarılı bir yorumu olarak karşımıza çıkar. Nitekim İslam coğrafyasının her köşesinde kurulmuş olan sol direniş örgütleri bir bir İslamcı haline gelmiştir. İşgal altındaki bütün topraklar tek tek kurtarılmış, sonra da iş birlikçi yönetimlere karşı örgütlü mücadeleler verilmeye devam etmiştir.

Fakat özellikle devrimci İslamcılık, “istediği sonucu elde etmek için, antitezini gayri meşru yöntemlerle oluşturan” modern devlete[6] karşı ortaya çıkmıştır. Halkını terörize eden, yoğun bir baskı altında tek tipleştirmeye çalışan iktidarlara karşı; halkları direnişe sevk edebilmesi, değerlerine sahip çıkar hale getirebilmesi ve nihayet diktatörlükleri sarsması bakımından başarılı bir yorum olarak görülebilir.

Ancak olumlu yönlerinin yanında:

  1. İslam düşünce geleneği içerisinden aynen alınarak sürdürülen bazı kadim problemleri
  2. Günün şartlarının yanlış yorumlanmasından doğan kimi yeni yanlışlıkları

bünyesinde taşır. Yani taşıdığı olumsuzluklar bakımından eskiyle yeninin bir sentezidir. Eleştirilmesi ve yeniden yorumlanması gereken yönü az değildir.

Hegel felsefesinden ilham alan “terörist devlet” anlayışının değişmeye başladığı günümüzde, İslamcılığın fonksiyonelliği gittikçe azalmakta, dolayısıyla problemli yönleri iyice göze batar hale gelmektedir. Özelde devrimci İslamcılığın, genelde ise her türlü İslamcılığın sorunlarının tartışılması ve yeniden yorumlanması acil bir ihtiyaç halini almıştır

Sonuç:

Bu makalede hedefimiz, modern felsefe ve sosyoloji kuramlarının İslamcılığa etkisini analiz etmek idi. Bu yüzden, mümkün olduğunca eleştirel bir dil kullanmamaya çalıştık.

Ama bununla birlikte her dönemsel yorum ve uygulama gibi, İslamcılığın da, olumlu ve olumsuz birçok yönünden bahsedilebilir ve bahsedilmelidir de (Nitekim sonraki makalemizde bunu yapmaya çalışacağız). Çünkü İslam’ın herhangi bir dönem ve coğrafyada uygulanır hale gelmesi, dönem ve coğrafyanın psikolojik ve sosyolojik şartlarından bağımsız bir şekilde gerçekleşemez. Dönemin olumlu yönlerini yansıttığı gibi, kusurlu ve problemli yönlerini de ihtiva edebilir. Ve artı olarak İslamcılık, İslam düşüncesi içerisinde zamanla oluşmuş kimi problemleri de sürdürmeye devam etmektedir.

Peki, makale boyunca yaptığımız değerlendirme ve analizlerden sonra, girişte gündem ettiğimiz görüşleri yeniden hatırlarsak ne diyebiliriz?

İslamcılık modern bir olgu mudur?

Makalede ortaya konan tez, bu soruya “Evet!” cevabı vermemizi gerektiriyor. Modernizm hakkında ön yargısı bulunan kimseler, yani neredeyse tüm İslamcılar; bu nitelemeyle kötü bir şey söylediğimizi düşünebilirler. Oysa makalenin tezi; modern Batı kültürü karşısında Müslümanların başarılı bir yorumu olduğu yönündedir.

İslamcılık soğuk savaş döneminde Müslümanları kullanmak için ortaya atılmış bir proje midir?

Komplocu bir zihniyet ne denirse densin böyle düşünecektir. Hatta makalede yapılan bir takım analizler de bu zihniyet için malzeme olabilir. Fakat biz tam tersi olduğunu düşünüyoruz; İslamcılık, modernizmin meydan okumasına karşı İslami bir duruştur.

Bu duruş, çağı etkilemiş olan Hegel, Marks ve Lenin çizgisinden kaçınılmaz olarak etkilenmiş, fakat onunla özdeşleşmemiştir.

Etkilenmesi ile oluşan benzerlikler bize, farklı dönemlerde ortaya çıkmış olan İslam yorumlarının zamanın şartlarından ve zihniyetinden bağımsız olmadığını/olamayacağını gösterir. Farklılıklar ise Müslümanların, zamanın sosyolojik ve psikolojik şartlarını aşabilme kabiliyetlerine işaret eder. Bu çerçevede İslamcılık, hem modern kültürün bir sonucu hem de İslam’ın kültürleri dönüştürme gücünün bir göstergesi olarak okunabilir.

 

 

 

[1]  Kabalcı Yayınları, 2005. Çev: Mehmet Dalkılıç ve Ömer Aydın

[2]  Descartes

[3]  Hegel felsefesi için, Ümit Aktaş’ın Hegel sunumundan ve “Hegel Üzerine, W.T.Stace, Çev: Murat Belge, V Yayınları” isimli kitaptan yararlanılmıştır.

[4]  Din ve İdeolojilerin Hayata Müdahale Biçimleri. Nuri Yılmaz. İslami Yorum Dergisi. Sayı 8

[5]  Vladimir İlyiç Lenin (1870-1924)

[6]  Din ve İdeolojilerin Hayata Müdahale Biçimleri. Nuri Yılmaz. İslami Yorum Dergisi. Sayı 8

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir