Mücadele / Yusuf İmamoğlu

Mücadele, son dönem İslami gelişmeler çerçevesinde önemli kavramlardan biri haline gelmiştir. Son dönemden kasıt, Şah Veliyyullah’la başlayıp Afgani ve Abduh ile hız kazanan, Benna, Mevdudi, Kutup ve Humeyni ile kırılmalar gerçekleştirerek yeni bir sürece giren ve yeni kırılma/gelişmelerle halen devam etmekte olan dönemdir. Bu gelişmelerin muharrik gücü; bireysel hayatın, vicdanın, ibadethanelerin sınırlarına hapsedilemeyecek ve de aydınlığın ışığı bir hayat görüşü İslam’ın bekasına rağmen Müslümanların, insanlığın önderliğini kaybettiğine dair tespitlerdir. Bu sebeple bu süreç yeniden diriliş dönemi olarak da adlandırılmaktadır.

Çağın sorunlarına İslami çözümler getirmek, içinde bulunduğu vahim durumdan kurtulması için insanlığa yardımcı olmak, daha da önemlisi İslam’ı doğru anlamak, O’nu gerektiği gibi yaşamak… Bütün bunların hülasası olarak İslam’a sosyal hayatta canlılık kazandırmak, O’nu bilfiil dünya görüşü haline getirmek… Yani İslami mücadele… Bu uğurda ortaya konan çabalar bir yanda İran ve Sudan devrimi gibi sonuçlar verirken bunların da kazandırdığı dinamizmle başka ülkelerde siyasi gelişmeleri etkileyecek boyutlara ulaşmış; birçok alanda Müslümanların varlığı daha çok hissedilir hale gelmiştir.

Yeniden diriliş döneminde Müslümanlar, edindikleri tecrübe ile hem kendi geçmişleri hem de mevcut sosyal yapılarla ilişkilerini, anlayış ve pratiklerini özeleştiriye tabi tutarak önemli mesafeler katetmiş, etmeye de devam etmektedir. Atlattıkları badireler onlara güç ve dinamizm kazandırmakta, düşüncenin derinleşmesine, söylemin daha rafine hale gelmesine katkıda bulunmaktadır.

İslami mücadele veya İslami hareket için bir süreç ve gelişmeden bahsetmek onun tek parça bir hareket olduğu anlamına gelmiyor. “İslam’a sosyal hayatta canlılık kazandırmak” şeklinde özetlenebilecek ortak paydalar var şüphesiz: İslam’ın, hayatın tümünü aydınlatacak esaslara sahip bir dünya görüşü olarak kabul edilmesi; bu kabul doğrultusunda onu hayatın tümüne şamil ve hâkim kılma, toplumsal bir yaşam biçimi de olduğundan siyasi boyut da dâhil toplumsal olarak yaşama çabası, bütün bunların da bir yapılanma biçiminde gerçekleştirilmeye çalışılması gibi… Ama bu ortak paydalara rağmen birbirine yakın veya uzak farklı çizgiler söz konusu; ayrıca çeşitli dönemlerde bu çizgileri de etkileyen önemli kırılmalar yaşanmakta. Bu da İslami mücadelenin pek çok versiyonu ile karşılaşmanın mümkün olduğu anlamına gelmekte.

Bu çeşitlilik kendisini, eğilim duyulan yönlerden, kullanılan araçlara/yönteme, ehemmiyet atfedilen konulara, problemin teşhisine, yapılanma biçimine kadar pek çok konuda gösterebiliyor. İslami mücadele, bir dönem felsefi saldırı algısı ile kelami tartışmalar, başka bir dönem hilafeti kurtarma veya yeniden inşa etme çabası şeklinde ortaya çıkabiliyor. Kimi zaman sosyalizme eğilen söylemlerle, kimi zaman demokrasi savunması ile karşılaşılabiliyor. Bir dönem çoğunlukla gizli ve örgütsel yapılanmalar görülürken başka bir dönem veya başkaları için sivil toplum kuruluşları yaygın bir araç haline gelebiliyor. Yahut da davet çalışmaları ağırlığını yardım kampanyalarına terk ediyor. Bütün bu farklılıklara hatta zıtlıklara rağmen her görüş, mücadele anlayışının dışarıdan gelen etkilerle değil sadece vahy tarafından şekillendiğini savunuyor. Dış dünyanın zihin yapımızı nasıl şekillendirdiğinin kimi zaman farkına bile varamıyoruz.

Daha yeni referandum tartışmasında Müslümanların birbirini kolayca dışlamasından da anlaşıldığı üzere mücadele, tartışılması zor konulardan biri. Yakın geçmişte şartların zorlamasıyla şekillenmiş davranış tarzları bile aşılamaz kalıplara dönüşmüş durumda. Toplumsal dönüşüm, öncü cemaat, harekete bağlılık biçimi, davet, yapılanma, liderlik, düşüncenin kurgulanması gibi mücadele ile doğrudan ilgili hususlarda kendi oluşturduğumuz anlayışlar bile dokunulmaz konular haline gelmiş; grupsal asabiyetler oluşmuş vaziyette. Bütün bunlara rağmen konuyla ilgili anlayışımızı pek çok noktadan değerlendirip irdelememiz/sorgulamamız gerekiyor.

Bu yazı bunlardan bir kısmına talip. Mücadele konusunu bu yazıda kavramsal bir boyutta ele almaya; mücadele olgusunun doğasında yatan esaslara, konuyla ilgili toplumsal sünnetlere dikkat çekmeye çalışacağız. Kavramsal boyuttan kastımızın soyut bir kavram çalışması olmadığını, İslam’ın hayata aktarılma çabasının yazının çerçevesini belirleyeceğini de belirtmemiz gerekiyor.

Yazının planı ise şöyle:

Önce mücadelenin İslami sorumluluğun bir gereği olduğunu Kur’ani kavramların izahıyla ifade etmeye çalışacağız.

Kendini İslam’a nispet eden farklı mücadele anlayışlarının olduğu malumdur. Bu geniş yelpazeye kısaca bir göz atıp bunlardan hangisinin bu yazıyı daha çok ilgilendirdiğine dikkat çektikten sonra mücadelenin üç temel esası olan; mücadeleye kaynaklık eden aykırı düşünce, mücadeleyi yönlendirecek olan liderlik ve onu omuzlayıp başarılara ulaştıracak güç olarak görülen toplum yani toplumsallık konularını ayrı ayrı ele alacağız.

Mücadele Zorunludur

Bir dünya görüşüne sahip olup da onun için mücadelenin gerekli olduğuna inanmamak nasıl varlığın doğasına aykırı ise İslam’ı bir dünya görüşü olarak kabullendikten sonra onun için mücadele etmenin gerekli olmayacağı zehabına kapılmak da hem varlığın hem de İslam’ın doğasına aykırıdır. Zira İslam hayata aktarılmak istendiğinde gerek içerden gerekse dışarıdan gelen engellerle karşılaşmamak mümkün değildir.

Kur’an’da mücadele ile ilişkilendirilebilecek birçok kavram söz konusudur. Amel, ibadet, cihad, kıtal, mücadele, İslam, sabır hatta tevekkül, tefekkür gibi kavramlar İslam’ı hayata aktarma çabasının/mücadelesinin farklı yönlerini ifade ederler. Şimdi bu kavramlardan bazılarına mücadelenin zorunluluğu bağlamında kısa kısa değinelim.

Mücadele kelimesi Arapça ce-de-le fiil kökünden türemiştir. Kur’an’da “mücadele” formunda ve bizim kullandığımız gibi genel bir çabayı, fiili çatışmaları ifade etmek için kullanılmaz. “Cedelleşme”de kastettiğimiz gibi sözle/dil ile yapılan tartışma anlamında kullanılır. 26 kez geçen bu kelimenin Kur’an’daki kullanıldığı anlamları şöyle sıralayabiliriz: Tartışmak (58/1, 22/68), tartışıp durmak/kabul ettirmeye çalışmak (7/71), didişip durmak (11/32), çekişmek/ağız kavgası yapmak (18/54), savunma yapmak (4/107-109, 11/74). Hakkı batılla bastırmak için mücadele edip durmak (40/5, 18/56), hesap günü herkesin kendini kurtarmak için uğraşması (16/111), hacda kavga etmek (2/197), Allah veya ayetler hakkında mücadele etmek (42/35, 40/69, 31/20, 22/3, 22/8, 40/4, 13/13) gibi ifadeler de sözlü tartışma, cedelleşme anlamında kullanılmaktadır. Allah ve ayetler hakkında bir delile dayanmadan yapılan tartışmalar eleştirilip bunun ancak kâfirler tarafından yapılacak bir şey olduğu, dostlarının şeytanlar tarafından mü’minlerle böyle tartışmalara itildiği (6/121), bunların göğüslerinde yetişemeyecekleri bir kibir taşıdıkları (40/56), insanın cedelleşmeye hevesli olduğu (18/54) beyan edilmekle; bütün delilleri görseler bile Peygamber’e gelerek onunla tartışanlar (6/25), savaşa çıkmamak için tartışıp duranlar (8/6), sırf tartışma olsun diye “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlıdır, yoksa O mu?” (43/58) diyenler eleştirilmekle birlikte sözlü mücadele hepten kerih görülen bir şey değildir. Tam aksine:

Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete kavuşanları da en iyi bilendir. (16-Nahl 125) [ve 29/46] diye buyrulmaktadır.

Rabbin yoluna güzel söz ve hikmet ile çağırmak Müslüman’a düşen bir sorumluluktur. Bunu da en güzel şekilde tartışarak yerine getirmek gerekir. Bu sorumlulukla ilgili Kur’an’da kullanılan iki önemli kavram daha bulunmaktadır: Tebliğ ve tebyin

Tebliğ, be-le-ğa kökünden gelir ve ulaştırmak demektir. Birçok ayette Peygamber’e dolayısıyla da Müslümanlara bu konuda düşen sorumluluğun sadece tebliğ olduğu ifade edilmektedir.

Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir… (42-Şura 48)

Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek yahut seni, onu görmeden vefat ettirsek, yine de sana düşen sadece tebliğ etmek, bize düşen de hesaba çekmektir. (13-Ra’d 40) [ve 3/20, 7/79, 5/92, 16/35, 16/82, 36/17]

Tebyin/beyan ise izah etmek, açmak/açıklamak, gizlememektir. Peygamberlerin, anlaşılabilmeleri için kendi kavimlerinin diliyle gönderilmesi (14/4), ayetlerin çeşitli izahlarla açıklanması (5/89), öldükten sonra dirilmenin delillerle ispat edilmesi (22/5) için “be-ye-ne”den türeyen kelimeler kullanılmaktadır. Kitap ehlinden kitabı gizlemeyip açıklamaları/beyan etmeleri istenmiş (3/187), hakkın batıldan ayırt edilmesi tebeyyene şeklinde ifade edilmiş, dinde zorlamanın olamayacağı bu ayırımın gerçekleşmesiyle ilişkilendirilmiştir.

Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkâr edip, Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir. (2-Bakara 256)

Müslümanlara düşenin sadece tebliğ olması, sorumluluğun, ikna etmek/inanmalarını sağlamak değil duyurmak olduğu anlamına gelmektedir. Bu duyurmanın nasıl olması gerektiği hususunda ise zikrettiğimiz bu üç kavram önemli yol göstermelerde bulunmaktadır. Bu yol göstermeyi kısaca şöyle ifade edebiliriz: Tebliğ, beşerin kurtuluşu için Allah’ın gönderdiği mesajı eksiltmeden, artırmadan, bozmadan, ifsat etmeden yerine ulaştırmaktır. Tebyin/beyan, meselenin vuzuha kavuşmasını sağlamak, anlaşılmasının önündeki engelleri izale etmek/etmeye çalışmaktır. Tecdil veya diyalog ise en güzel bir şekilde güzel söz ve hikmet ile tartışmak, mesajı anlamalarını sağlamaya çalışmakla beraber onlardan gelecek itiraz ve sorulara en uygun cevapları verme çabasıdır. Tebliği kullanırken çoğunlukla bunların bütününe atıfta bulunuruz.

Sözlü, aynı zamanda yazılı mücadele diye ifade edebileceğimiz bu alana dâhil edilebilecek nasihat, öğüt vermek gibi başka kavramlar da var şüphesiz. Bütün bu kavramlardaki genel çerçevenin, fayda umuluyorsa öğüt vermekten vazgeçmemek (A’la: 9), ölçülü ve hikmet üzere davranmak, ihtiyacı gözetmek, hakikati gizlememek olduğunu söyleyebiliriz.

“Bize düşenin sadece tebliğ” olması, konuyla ilgili sorumluluğun hoparlör olmaktan ibaret bir misyon olarak anlaşılmasına müsaittir. Böyle düşünüldüğünde davetçinin önemli bir zorluk/sıkıntı ile karşı karşıya kalmayacağı için “tebliğ”in mücadele ile bir ilişkisi de kalmamaktadır. Oysa sadece sözlü anlatımla sınırlıyor bile olsak tebliğ ciddi bir mücadele alanıdır.

Öncelikle kişi hak sözü dillendirmeye kalktığında batılın savunulmasına dayanan birçok engelle karşı karşıya kalacaktır. Engeller, alaylar, manipülasyonlar, cazip tekliflerle yoldan çıkarma çabaları vs. karşısında eğilmeden, taviz vermeden durmak önemli bir mücadele konusudur. Ayrıca bu mücadelede karşı karşıya bulunduğumuz engel sadece daveti reddeden/saptırmaya çalışan hasımlar, düşmanlar değil, kimi zaman kendi nefsimiz de olabilir. Tartışmada galip gelmek, son sözü söyleyen olmak nefse cazip gelir. Tebliğ karşı tarafın sözü anlamasını sağlamaya çalışmaktan çıkıp çokbilmişliği, haklılığı ispatlama/galibiyet mücadelesine kolayca dönüşebilir. Kapıldığımız herhangi bir nefsaniyetle kendimiz davetimizin önüne engel teşkil edebiliriz.

Dolayısıyla sözü söylemiş olmak bizi sorumluluktan kurtarmaz. İnanmaları, ikna olmaları için kendimizi paralamak doğru olmasa da ne kadar ve nasıl söylediğimiz son derece önemlidir.

Allah’ın dininin insanlara en güzel şekilde ulaşması ve dosdoğru anlaşılması için çaba sarf etmek mücadelenin başlangıç ve yol boyu sürekli devam eden temel adımlarından biridir. Bu çabayı da kuşatacak şekilde, mücadele olmazsa kurtuluşun mümkün olamayacağını ifade eden Kur’ani kavramlardan birisi de salih ameldir. Salih amel sahiplerinin korku ve hüzünden kurtarılıp ecirlere ulaştırılacağı (2/62, 5/69, 98/8), onlara dünyada da kolaylık gösterileceği (18/88) bildirilmekte, kurtuluş salih amele bağlanmaktadır (19/60, 20/75). Allah’ın yeryüzüyle ilgili vaatlerine de salih amel sahiplerinin ulaşacağı bildirilmektedir (24/55). İnsandan Allah’a yükselecek güzel şeyler ancak salih amel sayesindedir (35/10). Günahlarının Rableri tarafından örtülmesi (47/2, 64/9), hidayete ulaştırılmaları (10/9, 65/11), insanların hayırlılarından olabilmeleri (98/7) sadece iman değil aynı zamanda salih amel sayesindedir. Ziyana uğramanın sebebi ise salih olmayan amel sahibi olmaktır.

Nuh Rabbine niyaz edip dedi ki: “Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi senin vaadin de elbette haktır ve gerçektir. Ve sen hâkimler hâkimisin.” Allah: “Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlinden değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.” (11-Hud 45-46)

Asr suresinde ise iman ve salih amelin tek kurtuluş yolu olduğu çok daha keskin bir şekilde ifade edilmektedir.

Asra yemin olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır. (103-Asr 1-3)

İman ve salih amel yoksa kurtuluş da yoktur, insan hüsrana mahkûmdur. Peygamber’le birlikte mücadele edip zorluklara katlananların her çabası nasıl salih birer amel olarak kabul görüyorsa (9/120) hakkı ve sabrı tavsiye etmek de salih amelin önemli birer ortaya çıkış biçimidir.

İman kavramının Kur’an’da sürekli salih amel ile birlikte zikredilişi oldukça dikkat çekicidir. Öyle ki, salih amel ile eş anlamlı sayabileceğimiz güzel (ahsen) amel yaratılış sebebi olarak zikredilmektedir.

O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır. (67-Mülk 2) [ve 11/7]

Asr suresi salih ameli imanla birlikte kurtuluş şartı olarak zikrederken Hucurat suresi, bedevilerin iman ettik demesinin gerçeği yansıtmadığını, imanın henüz kalplerine yerleşmediğini bildirmekte sonra da imanın şüpheden uzak durarak ve de amel ile kalbe yerleşeceğini ifade etmektedir (49/14-15). Birçok hadiste “Allah’tan başka ilah olmadığına iman eden kurtulmuştur” şeklinde ifadeler geçiyorsa da Enes’den rivayet edilen bir hadiste “iman temenni ve tehalli ile değil kalpte yerleşmesi amelin de onu tasdik etmesi ile vücut bulur” denmektedir. Bu hadisin sıhhat tartışması bir yana, Kur’ani bir mantığı ifade ettiği açıktır. Amel, iman ile aynı şey veya ondan bir cüz değildir, ama mücerret bir iman bedensiz bir ruha benzetilebilir. Amel imanın bir ürünüdür, fakat amelin desteklemediği bir iman, varlığını uzun süre koruyamaz. Çünkü iman, bilgiden/varlığını kabul etmekten öte bir şeydir.

İslami esas, biçim ve hedeflere uygun her türlü eylemin adı olan salih amel ya da amel olmadan kurtuluşun mümkün olamadığı hatta mümin olarak kalmanın bile sürdürülebilir bir durum olamayacağı, mücadelenin en önemli dayanaklarındandır. Mücadele yoksa kurtuluş da yoktur. Gelişme çabası yoksa bulunulan yeri koruyabilme ihtimali de söz konusu değildir. Zira hiçbir içe dönük ıslah çalışması/mücadele, dışa dönük ıslah çalışması/mücadelelerden bağımsız değildir.

Mücadelenin zorunluluğunu ve aynı zamanda başka bir boyutunu ortaya koyan bir diğer Kur’ani kavram ise cihattır. Cihad, çalışıp çabalamak anlamındaki ce-he-de fiil kökünden gelmektedir; çalışıp çabalamak (29/6), ceht etmek, zorlamak (31/15) gibi anlamlara gelir. En ağır (6/109), en kuvvetli (16/38), bütün/olanca gücüyle (5/53, 35/42) şeklinde tercüme edilen kalıplarından da anlaşılacağı üzere cihad, gücün yettiği (9/79) ölçüde ama o gücü azami nispette kullanarak gerçekleştirilen bir çabadır. Çoğunlukla savaşla eş anlamlı kullanılan cihad kavramı aslında çok daha geniş bir eylem alanını ifade etmektedir. Birçok ayette “mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad” şeklinde geçmesi hem her türlü çabayı kuşattığını hem de Allah için çalışmanın önüne engel olarak ileri sürülebilecek bir şey olmadığını anlatmaktadır.

Allah ancak kendi uğrunda çaba saf edenleri yollarına ulaştırır (29/69), hayrı onların üzerine yağdırır (9/88), Allah’tan sevgi ve merhameti onlar umabilirler (2/218). Salih amel gibi Allah yolunda cihad da denenme konusudur (3/142, 9/16, 47/31, 49/15). Hayr ve iyilik olsun diye yapılan işlerin bir kıymeti vardır, ama Allah kendi yolunda cihad etmeyi/çaba sarf etmeyi insanların kendi kurguladıkları iyilik anlayışından farklı bir yere koymaktadır (9/19-20). Kurtaracak olan Allah yolunda sarf edilen çabalardır.

Ey iman edenler! Allah’tan ittika edin. O’na yaklaşmaya vesileler arayın, O’nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz. (5-Maide 35) [ve 61/11]

Allah yolunda cihadın kişinin kendi nefsine karşı direnmekten hakkı anlatmaya (25/52), savaş meydanında can pazarına çıkmaya (9/41, 73) varana kadar birçok çeşidi vardır. Kişinin anlayış ve idrak kapasitesini dışlamamak kaydıyla zamanın ve konumun gerektirdiği sorumluluk ne ise onu yerine getirmek boynunun borcudur. Bu durumu “Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin…” (22-Hacc 78) şeklindeki genel ifade yeterince anlatmaktadır. Bu sorumluluğun ifası için birçok engelle karşı karşıya kalınacağı ama onlara takılıp kalınmaması gerektiği de cihad şuurunun bir gereğidir (9/24).

Şu anlaşılmaktadır ki, Allah uğrunda bir çaba yani mücadele yoksa ne hayra ne de kurtuluşa ermek mümkün değildir. Velev ki bu çaba savaşı gerektiriyorsa ondan kaçınmak müminlere yakışmaz. Ve Allah oturanlarla savaşa çıkanları bir tutmaz (4/95). Kur’an’da 41 kez geçen cihad kavramı kimi yerlerde doğrudan savaş anlamında kullanılıp gerektiğinde onun da bir sorumluluk olduğunu vurgularken savaşı daha doğrudan ifade eden bir kavram da kıtal yani savaştır.

Kıtal’in öldürmek anlamına gelen ka-te-le fiil kökünden türediğini; bu kökten türetilen kelimelere savaş, öldürme gibi anlamların dışında mücadele anlamının verilmesinin doğru olmayacağını öncelikle belirtmek gerekir.

Haksız yere cana kıymak yeryüzünün en ağır suçlarındandır (6/151, 17/33, 4/29). “Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” (5/32) ve (4/92-93). Bu sebeple savaşın ve öldürmenin önüne geçmek için alınan, haram aylarda savaşmanın yasaklanması gibi tedbirler ve yapılan düzenlemeler İslam tarafından da desteklenmiştir (2/217, 9/36).

Ancak savaş, insanın, nefsin aşırı istekleri peşi sıra gitmesi nedeniyle insan hayatından sökülüp atılması mümkün görünmeyen bir olgudur. Zalimlerin, gasıpların varlığı savaşı kaçınılmaz kılmaktadır. Öldürmenin kötülüğü nedeniyle savaş hepten yasaklanmış olsaydı yeryüzünün düzeni bozulur, (2/251) iyilerin yaşayabileceği bir alan kalmazdı. Zira hem zalimlerin açtıkları savaşlar hukuksuz/sınır tanımaz hem de “fitne öldürmeden daha şiddetli”, (2/191, 2/217) tehlikelidir. İnkâr edenler tağut yolunda savaşa devam edeceklerine göre inananlar da Allah yolunda savaşı sürdürmelidirler (4/76). Zulme ve fitneye savaştan başka bir karşılıkla mukabele edilmesinin mümkün ve anlamlı olmadığı durumların varlığı inkâr edilemez bir gerçektir. Durum bu noktaya geldiğinde ondan kaçmak, kaçınmak için bahaneler aramak sorumluluktan da kaçmak, Allah için girilen yolda mücadele alanını terk etmektir. Bu sebeple sadece din uğruna değil, zalime karşı mazlumun hakkını korumak için savaşmamak da yadırganmaktadır.

Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zalim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz? (4-Nisa 75)

Allah dileseydi yeryüzünün düzenini başka türlü sağlayıp “onlardan başka türlü de intikam alırdı. Fakat böyle olması sizi birbirinizle denemek içindir.” (47/4) Allah zalimlerin cezalandırılmasında inananlara/zulme karşı olanlara bir konum tayin etmekte/onlara da bir sorumluluk yüklemektedir (9/14, 123). Böyle bir durum oluştuğunda bu durumun safları ayırt edici bir fonksiyon icra ettiği de bildirilmektedir (3/166-167). Gerekli olduğunda bu sorumluluktan kaçanlar şiddetle eleştirilmekte, bu kaçış nefsanî taleplerden kaynaklanan korkulara bağlanmakta (2/246), zaaf olarak nitelenmekte (4/77, 5/24, 8/15-16, 47/20, 9/13); Allah yolunda öldürülenler ölü bile sayılmamaktadır. (2/154, 3/169) Allah yolunda canını feda etmeyi göze alarak mücadeleden kaçmayanlar her bakımdan övülmekte, türlü ödüllerle mükâfatlandırılacakları, Allah’ın sevgisine mazhar olacakları bildirilmektedir.

Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever. (61-Saf 4)

Savaş, küçük cihad olarak niteleyenlerin aksine, insan nefsine ağır gelen çetin bir yüktür; (2/216) fakat fitne kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşı sürdürmek Müslümanlara yüklenmiş mücadelenin bir parçasıdır, “vazgeçerlerse düşmanlık ancak zalimlere karşıdır”. (2/190, 193)

Cihad, kıtal gibi eylemleri de kuşatan bir içerikle mücadeleyi anlatan bir başka terim ise Kur’an’da en çok geçen ve merkezi kavramlardan biri olan ibadettir.

Namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerin de hem ibadetin bütünü içinde sahip oldukları fonksiyon hem de sabır ve istikrar istemesi nedeniyle mücadelenin önemli bir parçası olduğu muhakkaktır. Fakat daha önemlisi ibadetin aslında bunlardan ibaret olmayıp hayatın bütününde kendisini gösterme özelliğidir. Zira ibadet yaratılışın gayesidir. “Cinler ve insanlar ancak Allah’a ibadet etmek için yaratılmıştır.” (51/56) Bu da her çeşit insani uğraş ve çabanın Rabbin rızası ve isteği doğrultusunda şekillenmesinden, hayatın bu rıza ve isteğe bağlı olarak dinamizm kazanmasından ibarettir. Demek ki uyanık, dikkatli ve sabırlı olmak gerekmektedir (2/172). Zira daima yoldan saptırmak isteyen türlü türlü aldatıcı ve engelleyici ile karşı karşıyayız. Oysa Kur’an yalnız Allah’a ibadet etmemizi (12/40), O’na ibadetimize hiç kimseyi ortak etmememizi istemektedir (18/110).

Ey Âdemoğulları! Ben sizinle “Şeytana kulluk etmeyin, o size apaçık bir düşmandır. Bana ibadet edin, doğru yol budur” diye sözleşme yapmadım mı? (36- Yasin 60-61)

Kur’an, Allah’tan başkasına olağan üstü güçler atfederek dua etmeyi, ibadet kastı taşıyan hareketlerle tapınmayı onları ilah edinmek/ibadet etmek sayıp men ettiği gibi; şeytana, siyaset adamlarına, tağuta (16/36, 5/60, 39/17), Allah adına kendince hükümler koyan din adamlarına (9/31), sureti haktan görünen kanaat önderlerine, fikir babalarına (37/22-30) ibadetten de söz etmekte ve bunları da yasaklamaktadır.

Demek oluyor ki, hem Allah rızası doğrultusunda verilecek her türlü mücadele, uğraş ve çaba ibadetin gereğidir ve onun kapsamı içindedir, hem de yalnız Allah’a ibadet eden bir kul olarak hayatı sürdürüp tamamlamak bizatihi bir mücadeledir. Yol engellerle doludur. Engelleri aşmak/mücadelede başarılı olmak ise sabır gerektirir.

Sabır olmazsa değil mücadelede başarılı olmak, bir mücadeleden bile söz edilemez. Allah’ın Hz. Yusuf’u güzel bir lütufla nimetlendirmesinin sebebi ondaki takva ve sabırdır. “Allah, muhakkak ki, güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmez.” (12/90) Lokman’ın oğluna “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Başına gelenlere sabret, çünkü bunlar, azmi gerektiren işlerdendir.” (31/17) demesi gibi sabır mücadelenin bir parçasıdır. Bu sabır Eyyub’un örnek sabrı (38/44) gibi darlık, zorluk ve sıkıntılara sabretmeyi de gerektirir cihad, ibadet ve tebliğ gibi sorumlulukların önüne dikilen engellere karşı dirençli olmayı da gerektirir. (16/110) Hileleri boşa çıkarmak (3/120) Allah’ın yardımına mazhar olabilmek (3/125), imtihan olunduğumuz fitnelerden yüzü ak olarak çıkmak, eziyet verici muamelelerden yılmamak (3/186, 25/20) için sabretmek gerekir. Allah’a güvenip dayanmanın gereği olarak elbette eziyetlere sabredeceğiz. (14/12) Ama bu, susmak boyun eğmek değil, direnci ve dinamizmi kaybetmeden mücadeleyi sürdürmek demektir.

Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız? (3-Al-i İmran 142)

Kısacası, İslam’a inanmak ve onu bir hayat görüşü olarak kabul etmekle bir mücadeleyi de omuzlamış oluyoruz. Zira mücadelesiz bir İslam iddiası mümkün değildir. Deneneceğiz ve de deneniyoruz. Gerektiği gibi ibadet edip etmediğimizle, salih amel sahibi olup olmadığımızla, gerekli çabayı sarf edip etmediğimizle, sabredenlerden olup olmadığımızla…

Bu ilkeler genel anlamlarıyla gündem edildiğinde kendini İslam’a nispet eden hemen herkesin bunlar üzerinde ittifak edeciğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak birbirinden hayli farklı, kimi zaman birbirine tamamen zıt mücadele biçimleriyle karşılaşmak da mümkündür. Mücadelenin gerekliliği ve genel ilkeleri üzerinde ittifak zor değil iken nasıl bir mücadelenin doğru ve isabetli olacağına dair söz söylemek o kadar kolay görünmemektedir.

Hangi Mücadele!

Sorunun nerede olduğuna dair tespitler mücadelenin ne ve nasıl olması gerektiğini de belirlemektedir. Çöküş nereden başlamışsa çözüm merkezinin de orası olması gerektiği, yaygın bir düşünüş biçimidir. Buna bağlı olarak da kendini İslam’a nispet eden mücadele anlayışının pek çok çeşidi ile karşılaşmak mümkündür.

Bunlardan birisi tasavvuf ekollerinin söz ettiği nefis tezkiyesidir. Onlara göre sorun insanın dünyaya eğiliminden kaynaklanmaktadır. İnsanın, nefsin isteklerine düşkünlüğü, ruhu ve toplumsal hayatı tehdit eden bir potansiyeldir. Onun için nefsin terbiye edilmesi gerekir. Bu da nefsi dünyadan, dünyanın zevk ve eğlencesinden uzak tutup ona eziyet ederek yapılabilir. Uzak durulması gereken sadece dünyalıklar değildir. Yine nefse hoş gelen veya nefse hoş gelen şeylere vesile olan siyaset ve sosyal ilişkiler gibi konular da uzak durulması gereken alanlardır.

Bu anlayışın belli bir eşiği geçtikten sonra sınırların flulaşıp neredeyse helal-haram ayırımının yok olduğu bir noktaya ulaştığını ve zamanla siyasi konulara dalıp politik arenada malzeme haline geldiklerini not etmek gerekir. Bu ve benzeri sorunlarının sebebi, önerdikleri dünya görüşüne esas teşkil eden kaynağın/ilhamın, birçok değişkenden etkilenmeye müsait olan beşeri sezgiye dayanıyor olmasıdır.

Son dönemlerde geçirdiği değişimler sebebiyle daha sosyal bir yapıya bürünmüş olsa da çözüm olarak ruhbanlığı önermektedir. Dünya zevklerine aşırı eğilimin yarattığı sorunlara karşı haklı bir tepki ile doğmasına rağmen kendi önerisini de hakkıyla uygulayamayan nefis tezkiyesi, mücadelede düşman olarak nefsi görmektedir. Hedef, ondaki dünyalık eğilimini, gururu, kibri yok edip insan-ı kâmil olmaktır.

Selefi yaklaşımdaki kaynakların özüne dönme ve Asr-ı Saadet’i tekrar etme anlayışı, benimsediği mücadelenin yönünü ve biçimini de belirlemektedir. Peygamber’in mücadelesi sadece esasları değil, biçimi ve adımları da belirleyen bir yöntemdir. O’nun adımlarına harfiyen uymak gerekir. Sonradan meydana gelen sosyal yahut başka değişimler buna etki edebilecek bir niteliğe sahip değildir. Peygamber’in yöntemi bir örnek olmaktan öte aynen tekrar edilmesi gereken bir şablondur. Mekke ve Medine dönemlerinde düşman ne ve nasıl idiyse, sonraki Müslümanlar için de hem bu dönemler hem de bu dönemlerin karakterine uygun düşman aynıdır, değişen isimler ve şekillerdir. Yeni gibi görünen şekillere aldanmamak gerekir. Cahiliye başka isimlerle her dönemde tekrar ortaya çıkar. Mücadelenin birincil hedefi İslam’ı ilk dönemde belirlenmiş ve uygulanmış olan evrenselliğine uygun olarak anlamak ve anlatmaktır. Buna bağlı olarak da sosyal hayata ilişkin en önemli mücadele konusu, zamanın cahiliyesini yok etmek, Allah’ın dinini/hükmünü hâkim kılmak, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmeden bir idare tesis etmektir.

Hedefi, mevcut cahili rejimlerin yerine İslami bir yönetim tesis etmek olanlar selefi ekolden ibaret değildir. Otoritenin sahip olduğu cahili, gayr-i İslami nitelik toplumsal kötülüklerin ana sebebi olarak görüldüğü için Allah’ın hükmünün egemen kılınması, ayrıca toplumsal alanda şer’i hükümlerin uygulanmasının bir sorumluluk olması nedeniyle otoritenin İslami bir niteliğe kavuşturulması birçok ekolün hedefidir. “İslami hareketin nihai ve zorunlu sonucu İslami bir devlet ve medeniyetin kurulmasıdır.”[1] İçinde bulundukları ülkenin siyasetine de bağlı olarak bu hedeflere ulaşmak için şiddet eylemlerine yönelenler, yeraltı örgütlenmelerine gidenler de olmuştur.

Otorite ile ilgili problem ve hedefleri dışlamadığı halde “sana düşen sadece uyarmaktır” düsturunu ilke edinen hareketlerin varlığı da bilinmektedir. Bunlar, sorumluluğun uyarmak/tebliğ olduğunu düşündükleri için özellikle idareci ve etkin konumda olanları İslam’ın ilkeleri ile uyarmayı bir yöntem olarak uygulamaktadırlar. Gerisinin dinleyene kaldığını, duyurmakla kendi üzerlerinden sorumluluğun sakıt olduğunu düşünmektedirler.

Hasan El-Benna’dan sonra sistem içi araçların kullanılması anlamına gelen demokratik mücadelenin de bir yöntem olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Farklı ülkelerde biçim ve ilkelerinin, otoriteye mesafesinin değiştiği bu yöntemin ortak özelliklerinden birisi, daha zararsız ve kansız bir dönüşümü hedeflemesidir.

Bu hareket içinden doğan ve bu yönteme muhalif diğer bir anlayış ise bugün radikal İslam adıyla müsemmadır. Mevdudi ve Seyyid Kutub’un fikirlerinin öncülük ettiği Kur’an ve sünneti tek referans olarak alan, kaynak gibi yöntem ve hedeflerin de ilahi olması gerektiğini savunan bu anlayış, son dönem İslami hareket üzerinde etkisi en çok hissedilen anlayıştır. Aslında fikrin belirleyicisi olan isimlerle takipçilerinin davranış tarzları arasında belirgin farklılıklar vardır. Örneğin Mevdudi’nin fikirlerinden sisteme tam karşıtlık ve uzlaşmazlık ilkeleri çıkarılırken, kendisinin parti örgütlenmesi yoluyla mücadelesi açıklanamamaktadır.

Radikal İslamcı hareketler, toplumun bir bütün olarak dönüşmesini hedeflemektedir. Otoritenin değiştirilmesi bu dönüşümün en belirgin, etkili ve ölçüt değişimlerinden birisi olsa da tek amaç değildir. Asıl hedef toplumun dönüşümüdür. Buna göre hareketin “tabii seyri örnek asrı elbet bir gün geri getirecektir.”[2] Ahkâm ve şeriat konularında Selefiye’ye yakın oldukları söylenebilir. Ancak yöntem, devrim, toplumun sınıfsal bir yapı arz ettiğine dair tanımlamaları, örgütlenme gibi birçok hususta güncel sosyal bilimlerden, başka özgürlük ve bağımsızlık hareketlerinden de etkilenmektedirler.

Bu yazının amacı farklı mücadele anlayışlarını irdelemek olmadığından daha fazla örneği sıralamaya veya örnekleri ayrıntılı değerlendirmeye gerek yoktur. Ortak sorunları irdelemek mücadele olgusunu, İslami mücadelenin problemlerini anlamak için daha faydalıdır. Bu bakımdan birçok başlıktan söz edilebilir: Lider/liderlik, yapılanma biçimi, diğerleriyle özellikle de hedef kitlesi ile iletişimi, hareketin dayandığı ve harekete ait İslami yorum, davet/tebliğ anlayışı, kendisi ve ötekiler arasına çizdiği çizgiler, topluma ve toplumsal dönüşüme ilişkin hedefleri, oluşturmayı amaçladığı birey profili, müntesiplerine yüklediği sorumluluk gibi. Biz bunlardan, diğerlerini de belli oranda ilgilendirdiği için liderlik, yapının sahip olduğu düşünce/ideoloji ve toplumsallık konularını irdelemeyi hedeflediğimizi belirtmiştik. Bunları irdelemek İslam adına ortaya çıkan bütün mücadele anlayışlarına bir şekilde temas etmek anlamına geliyor. Ancak daha çok göz önünde bulunduracağımız anlayışın, Radikal İslamcı olarak nitelenen anlayış olacağını da belirtmeliyiz. Çünkü bu anlayış hem İslam adına kaydedilen son dönem gelişmelere imzasını atmış hem de ileri doğru atılacak hamlelerin en önemli ve önde gelen adayı olarak durmaktadır.

Bu değerlendirmeye geçmeden önce, İslami mücadelenin niteliğini anlamaya katkıda bulunacağı düşüncesiyle türleri bakımından mücadeleye bir göz atmakta fayda görüyoruz.

Mücadelenin Türleri Var Mıdır?

İnsanoğlunun dâhil olduğu birçok uğraş ve eylem/mücadele söz konusudur. Maddi refah seviyesini yükseltmekten siyasi bağımsızlık kazanma çabasına hatta bilimsel gelişmelere neden olan dirence kadar farklı mücadele türlerinden söz edilebilir. Ancak mücadele kavramının geçtiği yerde daha çok bir zulme karşı hak iddiasından, bir yanlışa karşı doğrunun savunulmasından veya bir düşüncenin, inancın, dünya görüşünün yaygınlık kazanmasını sağlamak için çaba, gayret sarf etmekten söz etmiş oluruz. Bu çerçevede, iki tür mücadelenin varlığından söz edilebilir. Biri, millet, soy veya sınıf temelinde zulme maruz kalanların hak, özgürlük, bağımsızlık mücadelesi; diğeri ise doğruluk-yanlışlık, hak-batıl temelinde inanç ve dünya görüşü mücadelesi… İddiaları yönünden baktığımızda bunlar birbirinden her zaman tam olarak ayrılamaz, örtüşen yönleri vardır. Her iki çeşitte de doğruluk ve hak iddiası, hem ideolojik/teorik hem eylem boyutu söz konusudur. Ancak birincide çıkar temelinde hareket ve eylem yönünün öncelikli olduğu söylenebilirken, ikincide belirgin biçimde düşünce/ideoloji, dünya görüşünün önde ve belirleyici olduğu söylenebilir. Hatta ikincinin sadece düşünce mücadelesinden ibaret olduğu bireysel örnekler söz konusudur.

Sosyalizmin söz ettiği işçi sınıfının kapitalist sınıfa karşı mücadelesi sınıf temelinde ortaya çıkmış zulme karşı bir mücadele söylemidir. İşçi sınıfında yer alanların üretim araçlarını ele geçirip zulümden kurtulmak için ideolojik bir ortak paydayı paylaşmaları öncelik taşımamaktadır. Amerika’nın İngiliz Krallığı’na karşı verdiği mücadele, İngiliz işgaline karşı Hindistan’ın mücadelesi, Sovyet zulmüne karşı Birlik içindeki milletlerin bağımsızlık çabaları birer mücadeledir, tabiatları gereği de eylem ağırlıklıdır.

Oysa bazı mücadele örnekleri, mevcut durumun fiili zulümlerine tepki ve cevaplar içerse bile sadece düşünceyi dile getirmekten ibaret kalabilir. Bu, öncelikle muhalif düşüncenin nispeten de olsa kapsamlı bir içeriğe sahip olmasını gerektirir. Böyle bir fikrin düşünce mücadelesi boyutunda kalmasının nedeni ise insanlar tarafından nasıl bir teveccühe mazhar olduğu ile ilgilidir. Siyasi, ekonomik vs. çözümler içerse bile teveccüh görmemesi taşıyıcılarının sadece fikri dile getirmekten öteye bir fırsat elde edememeleriyle sonuçlanabilir. Filozofların durumu, biraz da kendi niteliklerine bağlı olarak buna örnek sayılabilir. Kiliseye karşı birçok bilim adamının mesela yakılarak öldürülen Bruno’nun hatta Hallac-ı Mansur’un durumu yine düşünce mücadelesinin örneklerindendir. Birçok peygamberin az sayıda taraftar edinebilmesi ya da hiç kabul görmemesi nedeniyle sadece kendisine gelen vahyi duyurma çabası da bir yönüyle sadece düşünce mücadelesine benzetilebilir.

İki mücadele biçimini, birincinin mutlak anlamda bir düşünceden bağımsız olamayacağı, ikincisinin ise ütopya bile olsa pratik bir sonucu hedeflediği/hayal ettiği için birbirinden tam olarak ayıramayız. Ayırım, daha çok anlaşılması bakımından faydalıdır.

İslami mücadele örneklerinde ise bunlardan her ikisinin örneklerini de görmek mümkündür ama fikir ile eylem arasındaki mesafenin birbirine çok daha fazla yaklaştığını görmekteyiz. Ömer Muhtar örneğin, bir bağımsızlık mücadelecisidir ama onun mücadelesi sadece işgal karşıtı olmaktan ibaret değildir; İslami dünya görüşünden de kaynaklanmaktadır. Şah Veliyyullah’tan sonraki bütün İslami mücadele örneklerinin kiminde ideolojinin kiminde eylemin öne çıktığını, ama aradaki mesafenin biri diğerini küçümseyecek noktaya ulaşmadığını görmekteyiz.

Bu süreçte ortaya çıkan İslami mücadele örneklerinden kimisi işgalcilere karşı bağımsızlık mücadelesi, kimisi Batı kaynaklı felsefe ve fikir akımlarına karşı düşünsel bir mücadele vermek durumunda kalmıştır. Kiminin muhatabı doğrudan işgalciler kiminin ki ise onların yerli işbirlikçileri olmuştur. Bu şartlara bağlı olarak da kimisi çok gizli örgütlenmeler şeklinde yapılanırken kimisi ülkenin eğitimine, siyasetine hatta genel durumuna müdahale etme imkân ve icazetine de sahip olmuştur. İçinde bulunulan şartlar ve mücadelenin bu şartları gözetmesi gerektiği, mücadele adına üretilen yanlışlıkları haklı çıkarmaz tabii ki… Ancak bugüne kadar varlığını koruyan İslami hareketin kendi içinde bir gelişme seyri gösterdiği de önemli bir noktadır.

* * *

İslami hareket önemli gelişmeler katetmesine rağmen halen çok önemli sorunlar da yaşamaktadır. Hatta katedilen kimi mesafelerin zamanla geriye döndüğü bile söylenebilir. Bir gelişme var ama bu lineer bir gelişme değil zikzaklı veya iki ileri bir geri şeklinde.

Birçok sorunumuz var. En çok dillendirileni ve beklide toplam sorunlara en az etkisi olan, sebep değil sonuç olan, vahdet sorunu… Birlik olamıyoruz, bütünleşmek farklılıkları azaltmak yerine sürekli bölünerek “çoğalıyoruz”… Liderlik sorunlarımız var, ya herkesi kuşatacak lider eksikliğinden şikâyet ediyoruz ya da bir lidere ihtiyaç duyan bireylerden oluşmaktan… Düşünsel kurgu sorunlarımız var. Kimimiz gelenekçilikle kimimiz modernist olmakla çok kolay suçlanabiliyor. Yapılanma sorunlarımız da var. Örgüte karşı olanlar sıkı bir örgüt gibi, halka yakın, onların içinde olduğunu sananlar da fildişi kulelerde yalıtılmış ortamlarda, yalıtılmış ilişkilerle yaşadıklarının farkında bile değil.

Tartışılması, irdelenmesi ve eleştirilmesi gereken çok yönümüz var. Ama tartışabilmek bile kendi başına bir sorun. Dokunulmaz meselelerimiz çok ve bunlara dokunanlar kolayca fitneci olmakla, global Batıcı planların maşası/parçası olmakla suçlanabiliyor.

Her şeye rağmen sorunlarımızı masaya yatırmaktan, çözüm için yollar aramaktan başka çaremiz yok. Mücadelenin, amacına ulaşabilecek bir niteliğe sahip olması için mücadele ile ilgili hususlarda kendi oluşturduğumuz kalıplara hapsolmaktan kurtulmamız gerekiyor. Zira doğal olarak zamanın gerektirdiğince yaptığız içtihatlar bir süre sonra mutlak değerler haline geliyor ve zihin dünyamızı belirliyor; kendimizi kendi oluşturduğumuz biçimlerle kuşatıyoruz.

Bu durum bizi toplumsal sünnetleri anlamaktan da mahrum bırakıyor. Oysa İslami mücadele; toplumsal değişme, çatışma veya uyum gibi toplumun doğasına hükmeden kanunlarla doğrudan doğruya ilgilidir. Diğer bir deyişle İslami mücadele beşeri mücadelenin tabii özellikleriyle ilgili ve sınırlıdır.

Kısacası mücadelenin sağlıklı zeminlere oturması doğru analizlere ihtiyaç göstermektedir.

Liderlik

Liderlik, genel olarak mücadelelerin olduğu gibi İslami hareketin de hem ihtiyacı hem de başlıca sorunlarındandır.

Liderlikten beklenen fonksiyon sadece idareden ibaret değildir. Liderlikten, hareketin ortaya çıkışı ve motivasyon gibi başka önemli fonksiyonlar icra etmesi de beklenmektedir; bu yüzden sadece sevk ve idare ihtiyacının ürünü değildir. Bu bakımdan, çoğu eylemin/görevin faili olmamasına rağmen lidersiz bir hareket düşünmek oldukça zordur.

Diğer yandan lider bağımlılığından kurtulmuş olmak, kurumsallaşmış yapılara ve bunun zirvesine ulaşmış modern toplumlara has bir fazilet olarak zikredilmektedir. Bununla kastedilmek istenen, toplumun belli bir çerçevede hareket etmesi için “karizmatik lider” ihtiyacını aştığıdır. Ancak bu yargının, Comte’un üç hal kanunundaki gibi toplumun dinle ilişkisinin seyrine dair iddiadan etkilendiğini de not etmek gerekir. Gerçekten de modern dönemlerde toplumun idareden beklentilerinin, monarşik dönemlere nispeten değişmiş olduğu söylenebilir. Fakat bu, liderlik fonksiyonunun kişilerden kurumsal yapılara devredildiği şeklinde de okunabilir. Ayrıca gerek partilerdeki gerekse daha küçük gruplardaki lider pozisyonları, liderin motivasyon ve yönlendirme gibi hususlarda halen önemli bir faktör olduğunu, muharrik pozisyonunun değişmediğini de göstermektedir.

İmam Humeyni, Ecevit, Erbakan ve Tayyip Erdoğan gibi örnekler, geçmişe nazaran günümüzün modern dünyasında liderin fonksiyonunda ancak nispi değişikliklerin olduğunu göstermektedir. Zira sayılan isimlerin malum hareketler içinde olmadıkları tahayyül edildiğinde önemli farklar oluşacağı söylenebilir. İçinde bulundukları yapıda toparlayıcı, bağdaştırıcı ve motive edici olmak gibi fonksiyonlar icra etmektedirler.[3]

Genel bir ilke olarak şunu söyleyebiliriz: Eğer lider kabullenilmiş bir liderse arkasında sürüklediği topluluk için “olumlu” fonksiyonlar icra eder. Çelişkileri azaltır hatta bu bir peygamberse çatışmaları hepten ortadan kaldırabilir. Topluluğun, olağan durumlardan daha üretken olmasını sağlar; hedefine doğru ilerleyişinde, daha hızlı karar alınmasını sağlamak suretiyle sürece hız ve istikrar kazandırabilir. Oysa günümüz imkan ve algı biçimiyle bile, kabullendiği ve arkasında durduğu ve sayılanları yapabilecek bir lider olmadan toplumun kendi başına bunları yapması mümkün görünmemektedir. Çünkü toplumsal hareketlerin, hızlı ve doğru karar alıp zamanında müdahale etmek için organize olmaya ihtiyacı vardır. Doğru hareket sadece doğru kararlara değil doğru zamanlamaya da bağlıdır. Nitekim vekâlete dayalı seçim sisteminin düşünülmesindeki bir sebep de bu hızı sağlamaktır.

Liderliğin, temsil, organizasyon, örneklik, itici güç olma, toplumsal iradenin hızlı tezahürü gibi birçok nimetinden ve bunlardan dolayı toplum için bir ihtiyaç olduğundan söz edilebileceği gibi; saydığımız hususların toplumun aleyhine fonksiyon icra etmesi de pekâlâ mümkündür. Zaten çoğunlukla imkânlarını toplumun dumura uğratılması için harcayan lider örnekleriyle karşılaşıyoruz. Liderlik, birçok dünya görüşüne göre topluma her bakımdan tahakküm sağlayabilmiş irade olarak anlaşılmakta ve tatbik edilmektedir.

Ancak İslami toplum iradesini lidere teslim eden toplum değildir. Kabul etmiş olsa bile doğru hareket ettiğinde liderini destekler, ama onu murakabe eder ve yanlış hareketinde gerekli muameleden çekinmez. Peygamber’in dediği gibi her birisi çobandır veya Hz. İbrahim gibi birer ümmettir. Liderin topluma karşı pozisyonu aşılamaz, geçilemez, sorgulanamaz, eleştirilemez ve değiştirilemez değildir. Bu ilkeler hemen bütün cemaatler/yapılar tarafından kabul ediliyor, aynen telaffuz ediliyor olmasına rağmen uygulamalar genellikle ilkelerin tam tersidir. Cemaati özellikle de lideri eleştirenlerin fitneci, isyancı; değişimi savunanların liderlik tutkunu olarak tanımlanması çok kolay ve cemaat içinde hemen kabul görebilen bir muameledir.

Liderle ilgili değiştirilemez ve saplantı haline gelmiş kabuller vardır: Hareketi kim başlatmışsa doğal olarak da lider odur.

Düşünceye dayalı bir hareket doğal olarak bir kişinin o düşünceye ulaşması ile başlar. Eylemin öncelikli olduğu mücadelelerde bile durum böyledir. Mevcut durumun bir zulüm olduğu ve buna müdahale etmek gerektiği öncelikle bir kişinin dillendirdiği bir meseledir. Zamanla bu fikir belli bir çevre tarafından kabul görür ve toplumsal bir harekete dönüşene kadar yaygınlık kazanmaya devam eder. Başlangıcın böyle olması gayet doğal iken oluşuma öncülük edenlerin her zaman en doğru sözü söyleyebileceklerinin garantisi yoktur. Oysa ilkleri doğal lider olarak kabul etmek, bir vesayetin oluşmasına neden olmakta ve bu vesayeti aşmak mümkün olmamaktadır. Sonradan katılanların liderliğe daha layık olabileceği mümkün ve hatta telaffuz edilen bir durum olduğu halde aykırı söz, sahibine aforoz kazandırmaktadır. Yani liderlerimizin aşılamaz, geçilemez, eleştirilemez bir pozisyonları vardır.

Bu sebeple hareketler kurucuları veya öncüleri ile müsemmadır. Liderin seviyesi yapının seviyesini de belirlemektedir. Lider ne kadarsa, geriden gelenlerin de ulaşabilecekleri seviye maksimum o kadardır. Cemaatin/yapının mensupları için ideal, liderin fikirlerini anlamak ve onları yaymaktır, bağımsız bir şey üretmek değil… Lider, arkasındakiler için bir motivasyon unsuru olduğu kadar fazla ileri gidenleri frenleyen bir “denge” unsurudur da.

Oysa gelişime ve de geliştirmeye açık olan toplumlar, özellikle liderlik makamının taassup haline gelmediği toplumlardır. Herhangi bir konuda daha iyi olana bayrağı teslim etmeye rıza gösterecek, onu destekleyip bu değişimden rahatsız olmayacak bir olgunluk ancak toplumu statikleşmekten kurtarabilir. Zira ne lider ne de liderlik kutsal bir makam değildir. Eğer varsa bütün kutsallığını konumundan değil icra ettiği fiili fonksiyonundan almaktadır. İhtiyaca cevap vermekte acze düşen, yerini yenisine bırakmakta hatta yenisini aramakta sorun yaşamıyorsa o yapının önünde Allah’ın izniyle başarılı ve uzun bir ömür var demektir. Yoksa statik hale gelmiş bir yapının mevcut statikliğiyle ne kadar kaim olduğunun bir önemi yoktur.

Liderlikle ilgili saplantılardan birisi de liderlik makamının risaletle karşılaştırılma biçiminden doğmaktadır. Peygamber’in tek söz sahibi ve her konuda başvurulan, akıl danışılan birisi olması gibi liderin de her konuda yetki makamı olduğu düşünülmektedir. Konu, tevhit ve bir peygambere itaatle özdeşleştirilip tek lider hatta bu tek liderliğin bütün ümmeti kuşatması gerektiği, yaygın bin inanç haline gelmiştir. Peygamber nasıl hem dini lider hem siyasi lider hem komutan hem diğerleri idiyse liderin konumu da öyle algılanmıştır. Şiilerin imam, Sünnilerin de halife olarak tanımladıkları makam ümmetin istisnasız her bakımdan bir numarası ve her konuda söz sahibi olanıdır.

Liderin her konuda başarılı, yetenekli olması elbette arzu edilir. Ama bunun mümkün olmayacağını da teslim etmek gerekir. Ayrıca halife ve imama ilişkin kurgunun kaynağı olan peygamberlik makamı doğru okunmalıdır. Zira bugün Peygamber tıp konusunda bile otorite olarak gösterilebilmektedir. Her konuda kendisine soru sorulması, öğrenilmek istenen konunun ne kadar dini ilgilendirdiği/ilgilendirmediği ile ilgili bir konudur. Ancak Peygamber dünya işlerinde kendisinin, herhangi bir insandan farklı olmadığını söylemiştir.

Ümmetin sorunu tek lidere sahip olamamak, her konuda aynı şeyi düşünememek değil, ortak davranamamaktır. Ortak davranabilmek için tek lider etrafında toplanmak tek veya öncelikli şart değildir. Ayrıca dini olarak da ne böyle bir zorunluluk ne de ihtiyaç söz konusudur. Tek lider, tek ülke yanlış delillere dayalı bir iddiadır. Çok liderle, çok devletle de daha huzurlu ortamlar temin edilebilir. Bir tek devlet için bile tek imamın zorunlu olduğu tutarlı bir iddia değildir. Liderlik bir topluluk da olabilir, bölünmüş de olabilir, farklı konularda yetkin ve kabiliyetli olanların bu makamı paylaşımı ile de gerçekleştirilebilir. Ama ne kutsallığı vardır ne de değiştirilmesiyle toplum bir şey kaybeder.

Liderlikle ilgili değinmek istediğimiz son bir nokta şudur: İslami toplumun, bireyi harekete geçirip yönlendirecek, hedeflerini gösterecek değerlere sahip olması nedeniyle lider veya yönlendirme mazeretine sahip olması kendisinden beklenmeyen bir durumdur. Vahy, her bir Müslüman’a, bulunduğu ortam ve şartlar içinde ihtiyaç duyduğu dinamizmi kazandıracak verilere/niteliğe sahiptir. Gerçekte ümmetin içinde bulunduğu verimsizlik, atalet ve duçar olduğu çeşitli zaafların nedeni onları derleyip toparlayacak, her türlü başarılara ulaştıracak bir lider eksikliği değildir. Haddi zatında ümmet üzerinde bu tür tesirler meydana getirebilecek liderleri belli bir seviyeye gelmiş toplumlar yaratır. Toplum bu seviyeye gelmemişse o tür liderlik potansiyellerini fark etmek mümkün de olmaz. Müslüman bireyin, sorumluluğunu idrak ve ifa etmesi için bireysel veya toplumsal bir yönlendirmeye, rüzgâra muhtaç olması aslında bir zaaftır. Dolayısıyla her bireyin dinamik bir otokontrol mekanizmasına sahip olmasını ve harekete geçmek için kimseyi beklememesini, liderin yokluğunu aratmamasını ümit etmek haklı bir beklentidir. Ancak kabul etmek gerekir ki, toplum nasıl her konuda farklı karakter ve kabiliyetlere sahip bireylerden oluşuyorsa bu konuda da herkes bir değildir, bir olması da beklenemez. Bazılarının öyle veya yönlendirmeye muhtaç olacağını ve hatta onların bunu isteyebileceğini de kabul etmek gerekiyor.

Aykırı Düşünce

Mücadele aykırı bir düşünce üzerine kuruludur. Aykırı bir düşünce yoksa da genel anlamıyla bir mücadeleden söz etmek mümkündür ama o zaman ya mücadeleye katılmak ya da statükoyu devam ettirme çabası söz konusudur. Burada aykırılık hem karşıtlığı hem de farklılığı ifade eder. Mücadelenin dayandığı aykırı fikir, bütüncül bir dünya görüşü değil sınırlı bir görüş de olabilir. Bir haksızlığa karşı çıkıp haksızlık edenleri yerinden etmek gibi… Ancak böyle bir mücadele geçici durumlar üretir ya da sadece geriye bir dönüş sağlar. Genel olarak zulme karşı ve toplumsal dönüşümü hedefleyen bir mücadelenin dayandığı görüş ise kapsamlı ve yeni bir görüş olmalıdır.

Uğrunda mücadele eden bir topluluğun olması şart değildir ama aykırı düşünce mücadelenin olmazsa olmaz şartıdır. Tek kişi tarafından verilen bir mücadeleden söz edilebilir ama düşünce olmadan mücadeleden söz edilemez.

Düşünce, mücadelenin hem varoluş şartı hem de belirleyicisidir; mücadelenin ilkelerini, hedeflerini ve sınırlarını belirleyen reçete fonksiyonuna da sahiptir. Düşünce mücadeleyi hem ortaya çıkarır hem de yönlendirir. Dolayısıyla düşüncenin sadece aykırılık taşıması veya bir şeyi talep etmenin gerekli ya da zorunlu olduğunu ifade etmesi yeterli değildir. O, mücadelenin gerekçesini izah ettiği gibi nasıl sürdürüleceğini de izah etmelidir. Uğrunda mücadele edeceklere yol gösterebilmelidir. Eğer ortada rahatsızlığa neden olacak faktörler ve hatta rahatsızlıklar var, ama oluşmuş bir tepki/mücadele yoksa aykırı düşünce henüz oluşmamış demektir. Ancak düşüncenin mücadeleyi bütün boyutlarıyla işin başında tanımlaması ve adımları belirlemesi mümkün değildir. O halde etkin bir mücadeleyi doğurabilecek düşünceden beklenen, ayrıntılı bir plan olması değil gerekçe, hedef ve yöntem gösterebilmesidir. Bunların herhangi birinde eksiklik olursa sürdürülebilir bir mücadele ortaya çıkamaz.

İkinci önemli bir nokta ise gündeme getirdiği rahatsızlığın gerçek bir rahatsızlık olması, önerdiği çözümlerin ise mevcut ihtiyaca denk gelmesidir. Mevcut durum bir dünya görüşüne göre birçok yönden eleştirilip haksız/zararlı bulunabilir, ama buradan toplumsal bir mücadelenin doğabilmesi için karşıt olduğu hususun gerçekten toplumun muzdarip olduğu bir problem olmalıdır. Şikâyet konusunun doğru tespit edilmesi de yetmez, uygulanması önerilen yeniliğin de toplum vakıasına uyum sağlaması gerekir. Zira toplumun maruz kaldığı zulüm ve batıl uygulamalara karşı olan pek çok iyi niyetli çaba toplumsal vakıayı göz önünde bulundurmadığı için de teveccüh görememektedir.

Birçok beşeri mücadelede olduğu gibi İslami mücadelelerin de doğru ve etkin tespit bakımından sorunları bulunmaktadır. Sözün en doğrusu olan vahye/Kur’an’a dayanıyor ve O’ndan deliller getiriyor olmak, bu konuda yaşanan sorunları çözmeye yetmemektedir. Eğer öyle olsaydı sorunlara karşı en özlü ifade olan ayetleri tekrarlamak yeterli olurdu. Bu noktada çağın ve toplumun sorunlarına çözüm getirmeye çalışan İslami çabaların, muhataplarını, anlatılanı anlamamak ya da anlamaya çalışmamakla suçlayıp işin içinden çıkması doğru bir davranış olmaz. Muhatabın, sorumluluğu elbette dışlanamaz ama sorumluluğun tamamı onların üzerine yıkılamaz. Hakkı dile getirme çabası, bu çabanın sahibine birçok sorumluluk yükler. Bunlardan birisi neyin, ne zaman ve nasıl söyleneceğine dair üslup/usulle; diğer önemli bir husus ise derde deva olabilecek yetkinliğe/derinliğe/vukufiyete sahip olmakla ilgilidir. Zamanın ihtiyaçlarını, ilmi bakımdan da vakıasını ve taleplerini küçümseyen söylemlerin, önerilerin talep bulması beklenemez. Bu insanlığı değil belli bir kesimi muhatap almak olur. Hak ve doğru her nasıl söylenirse dinlemek, doğru çözümleri/çabaları anlamak/anlamaya çalışmak, söz kendisine ulaşanın sorumluluğudur; söyleniş biçimi onların mazereti olmaz ama gereğini yeterince yerine getirmeden anlaşılmama, engellenme sayıtlıları erken yaşanmış bir hazdır.

Müslümanlardan sadır olan fikirlerin etkili olmamasının nedenini sadece Müslümanların sözleri ile pratikleri arasındaki farkta aramak da doğru değildir; eksik bir yaklaşımdır. Düşüncenin, fikir üreten olarak değil iman eden bir mücahit olarak tespit yapıp çözüm üreten bir tutumla dile getirilmesi tabii ki farklıdır. Ama derde deva olacak yetkinlikte olmadıkça ne kadar içten ve samimi olarak söylenirse söylensin, onun uğrunda nelere katlanılırsa katlanılsın etkisinin kalıcı olmasını beklemek doğru olmaz. Zamanın sözünü söyleyebilmek bu bakımdan önemlidir.

İçinde İslami endişeler hisseden insanları zamanın sorunları, zamana ilişkin bir düşünce üretmeye itmektedir. Bu da doğal olarak görülen sorunun niteliğine, çeşidine, şiddetine, nasıl çözülebileceğine dair farklı önerileri ortaya çıkarmaktadır. Buradan bir cemaate ait düşüncenin bütün doğruyu ifade edip edemeyeceği, fırkaların kendilerini hakkın yegâne temsilcisi ve kurtulmuş cemaat olarak görmesi meselesine girmeyeceğiz. Enteresan bir noktaya dikkat çekmekle yetineceğiz. Grupların birbirinden ayrılığı ile fikirlerin farklılığından hangisinin öncelikli, diğerinin nedeni olduğu her zaman belirgin değildir. Bir topluluğun diğerinden ayrışması için farklı bir fikre sahip olması gerekir. Ama gruplar/cemaatler arasındaki ayrışmanın her zaman böyle gerçekleştiği söylenemez. Fikirler farklı ise ayrı grupların oluşması doğal görünürken birbirine çok yakın düşüncelere sahip olanların birleşemez, yardımlaşamaz topluluklar halinde hareket etmesi anlaşılmaz bir durumdur. Ayrıntıdaki fikir farklılıkları bile farklı yapıların oluşmasına neden olmaktadır. Anlaşılan o ki, asabiyet faktörü öne çıkmakta, doğal ve tolere edilebilecek farklılıkları hizipsel ayrılıklar haline getirmektedir. En doğrusuna tabi olmak için ince bir çizgi üzerinde yürümeye çalışmak kişisel bir davranış olarak saygı ile karşılanabilir. Fakat çizgi, daraltıldıkça kuşatıcı ve toparlayıcı olma özelliğini de yitirmekte, daha da önemlisi dinin sınırları cemaatin tahammülüne tabi kılınmaktadır.

Bir görüşün tek başına doğruyu ifade edemeyeceğini, diğerinin de haklı/doğru olabileceğini söylemek genellikle doğrunun bilinemezliğini/değişkenliğini savunmak ya da postmodernist olmak şeklinde suçlanmaktadır. Oysa kişinin veya topluluğun vahyi anlamasının zamanın verilerinden etkilendiği kadar kendi geçirdiği süreçten de etkilendiği bir vakıadır. Fikirlerin tecrübe edildikçe rafine hale gelmesi gibi Müslümanlar için de İslami düşüncenin gelişiminden söz edilebilir. Afgani’den El-Benna’ya, ondan Kutub’a doğru ilerleyen süreç aynı zamanda bir olgunlaşma sürecidir. Her ileri adım öncesinde üretilenlerin tecrübesine dayanmaktadır. Öncesi olmadan sonrakini düşünmek mümkün değildir. Bu olgunlaşma ve olgunlaşırken de bazı konularda yaklaşımını değiştirme durumunu her bir hareket gizli veya açık kendi içinde yaşamaktadır. Ayrıca vahiyden bir sürü delil getiriyor bile olsa cemaatin görüşünden farklı bir doğrunun da olabileceğini söylemenin zıddı, bu cemaatin görüşünün mutlak doğru olduğunu savunmaktır. Eğer birincisi tehlikeli görülüyorsa ikincisi daha tehlikelidir.

Mezhebi dinin yerine koyarak mezhepleriyle insanların değerlendirilmesi belli bir çevre tarafından aşılmıştır ama mezhepçiliğin yerini bugün cemaatçilik almıştır.

Kur’an, indiği gün zamanın sorunlarına çare olacak etkin bir söz olmak suretiyle bir mücadelenin ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Bugün yapılması gereken yeni bir kitabın inmesini beklemek olmadığına göre, karşımızda bulunan ve her bakımdan Müslümanları gittikçe daha çok tehdit eden sorunlara karşı vahyin mesajını yeniden üretmektir. “Tarih bize batılla mücadele etmenin en doğru yolunun onların karşısına hakkı çıkarmak olduğunu göstermiştir.”[4] Bunu başarabilmek için çok yönlü çabaların bir araya gelmesi gerekir. Değişik yapıların ürettiği tecrübe bu çok yönlülüğü sağlayacak imkânlardan biridir. Özellikle kendilerinden beklenti içinde olmamızı hak eden çevrelerin birbirinin düşüncesine göre tavır almaları önemli gelişmelerin katedilmesini sağlayabilir.

Yapılanma, Cemaat, Bireysellik-Toplumsallık

Cemaat yahut İslam toplumu olgusu merhum Seyyid Kutub’un getirdiği tanımlamalardan sonra farklı bir nitelik arz eder hale gelmiştir. Öncü cemaat, İslam toplumu, cahiliye, Rabbani yöntem gibi kavramların tanımlanması ve bunlara yüklenen fonksiyonlar eskisinden daha farklı İslami yapıları ortaya çıkarmıştır. Öncesinde, mevcut durumun vahameti, ıslahın zorunlu olduğu, öze dönüşün gerektiği, Müslümanların yardımlaşması, küfre karşı birlik olmak hatta İslam devletini yeniden kurmak gibi konular ne kadar konuşuluyor ve yazılıyor olsa da cemaat ve toplum, büyük ümmet bedeni olarak tahayyül edilmektedir. Belki genelden farklı olarak kendi içinde daha sıkı örgütlenen tasavvuf yapılanmaları bundan ayrı tutulabilir. Ancak Benna, Mevdudi ve Kutub’la birlikte cahiliye içinde yeni yapılanma biçimleri ortaya çıkaran öncü cemaat fikri, İran İslam devriminin etkisi ile hız kazanmıştır. Ortaya çıkan örneklerin, söz konusu isimlerin kastettiklerine ne kadar uygun olup olmadıkları apayrı bir tartışmanın konusudur. Fakat bu yapıların yeni sorunlar doğurduğu da bugün tartışılan bir konudur. Biz ise bu sorunları değil bu sorunların etkisi altında yapılanma meselesinin mücadelede nerede durduğunu irdelemeye çalışacağız.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki topluluk haline gelmiş olmak, mücadelenin varlık veya yokluk meselesi sayılamaz. Bireylerin tek başına yürüttüğü mücadele örneklerinin sayısı az değildir. Fakat her ideolojik, ahlaki, dini görüş toplumsallaşmayı hedefler.

Toplumun ıslahına yönelik mücadeleler doğal olarak düşüncenin bireyde filizlenmesi ile bireysel olarak başlar. Her ne kadar ikinci bir kişinin değişimini bile sağlayamamış mücadele örnekleri çok ise de, aslında toplumsallaşmak bu mücadelelerin önemli bir hedefidir. Çünkü dünya görüşleri, toplumun ıslah olabilmesini kendi ilkelerinin kabul edilmesiyle eşdeğer görür. Ayrıca dünya görüşüne hayat/canlılık kazandıran şey, bir toplum tarafından tatbik ediliyor olmasıdır. Yapılanma veya cemaat olmanın birinci meselesi işte bu bireysellik veya toplumsallıkla ilgilidir.

İslam’ın, sadece bireysel hayata değil aynı zamanda toplumsal hayata da müdahale etmek için geldiğinde şüphe yoktur. Bu, dinin tabiatıdır, varlığın doğasına da uygundur. Bireysel ve toplumsal hayat diye ikiye ayırdığımız alanlar aslında birbirinden tam olarak ayrılamazlar, iç içe geçmiş vaziyettedir. Tamamen bireysel veya toplumsal diye verebileceğimiz az sayıdaki örnekte bile diğer tarafın etkisini yalıtılamayız. Sadece bireysel ıslahı hedefleyen öğretilere bir örnek olarak saf mistisizmi kabul edersek; bunu yaparken kendisini toplumdan fiili olarak da yalıttığını görürüz. Bu örnek söz konusu iki alanın birbiriyle etle tırnak gibi olduğunu daha karikatürize bir biçimde anlatmaktadır. Toplumsallığı dışlayarak ıslah etmeye çalışmak, zulme, gözlerini kapatarak destek olan sosyal bir davranıştır. Toplumsal alanı göz ardı eden bu tür hareketler ancak çok sınırlı hedeflere sahip demektir. Dolayısıyla bireysel ve toplumsal alanı ayırmaya çalışsak da birbirinden ayıramayız, sadece aralarında yeni bir ilişki biçimi tesis etmiş oluruz.

İslam da bu ikisini birbirinden ayırmıyor. Hayata, hayatın bütünlüğü ilkesine uygun olarak müdahalelerde bulunuyor. Sadece bireysel gibi görünen yönlendirmelerinde toplumsal boyutu da göz önünde bulundurduğu veya sadece toplumsal gibi görünen yönlendirmelerinde bireysel boyutu da ihmal edilmediği görülmektedir. Daha kurallı cümlelerle ve doğrudan söylemek istersek; İslam sadece zulmetmemeyi değil zulme rıza göstermemeyi, ona engel olmayı da; sadece fuhşa ve münkere bulaşmamayı değil onu engellemeyi de hedef göstermektedir. Toplumun kendi içinde olanı değiştirmedikçe Allah’ın onların halini değiştirmeyeceği ilkesi, (13/11) bireysel değişim çabaları ile toplumsal değişimin birbirine bağımlı olduğunu da anlatmaktadır.

Yapılanmayı ilgilendiren ikinci önemli nokta, toplumsallaşma sürecinin engellerle karşılaşmasıdır. Bireyin dile getirdiği aykırı düşüncenin daha bireysel boyutta iken engellenmesi, düşüncenin niteliğine ve onu seslendirene bağlı olarak toplumsallaşma ihtimali algısıdır. Islah hareketlerinin toplumsal hedefleri varsa eninde sonunda engellerle karşılaşması mukadderdir.

Bu engelleme birçok şekilde ortaya çıkabilir. Yukarıda dile getirmeye çalıştığımız cihad, tebliğ, tecdil, ibadet ve hatta kıtal gibi kavramlar bu engellerin ne şekilde ortaya çıkabileceğine ve bunlara İslami mücadelenin nasıl karşı koyacağına dair yeterince ipucu vermektedir.

İslami mücadeleden doğal olarak zamanla toplumsal bir mücadeleye dönüşmesi beklenir. Toplumsallaşmaktan kasıt O’nun uğrunda her biri kendi çapında bireysel mücadele veren bireylerin sayısının artması değildir. Aslında bireysel mücadele hiçbir dönem ve aşamada kesintiye uğramadan devam eder. Çünkü herkes kendi sınavını vermektedir, kendisinden ve bireysel olarak gücünün yettiğinden sorumludur. Ancak merhum Kutub’un da dediği gibi bireysel boyutu aşma dirayetine sahip olamayan çabaları şer güçleri kolayca yutabilir. Bunun için mücadelenin toplumsallık bilincine sahip olması gerekir.

Mücadelede toplumsal boyuta ulaşıp oradan devam etmeyi hedeflemenin doğru ve gerekli olduğuna dair birçok gerekçe sayılabilir: Bireyin tek başına güç yetiremediklerine toplumun güç yetirmesi, daha çok aklın beraber çalıştığında daha verimli sonuçlara ulaşması, bireyin, arkasında bir güç ve destek hissettiğinde daha üretken ve verimli olması gibi… “Bir elin nesi var iki elin sesi var.” “Birlikten kuvvet doğar.” gibi bilindik atasözleri de bu durumu anlatan haklı yargılar taşımaktadır.

Yukarıda dile getirdiğimiz kavramların toplumsal mücadeleyi de ifade etmesinin ötesinde Kur’an, yardımlaşmak, birlik içinde hareket etmek gerektiğini doğrudan doğruya da ifade etmektedir.

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz. (3-Al-i İmran 103)

Allah’a ve Resulü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Birbirinize katlanın çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (8-Enfal 46)

Müslümanların zulme karşı varlık gösterebilmeleri, yeryüzündeki sorumluluklarını hakkıyla yerine getirebilmeleri için yardımlaşmaları, güçlerini birleştirmesi gerekir. Aralarındaki ilişki bu yardımlaşmadan da öte bir hukuka sahiptir. Onlar kardeştirler, birbirlerinin velileridirler, bir vücudun azaları gibi organik bir ilişkiye sahiptirler, savaşta nasıl kurşunlaşmış bir bina gibi saf tutmaları gerekiyorsa bir toplum olarak da öyle olmalıdırlar. Çünkü onlar insanlığın önüne çıkarılmış bir şahittir, örnektir, yol göstericidir.

Bu genel ilkelerden bir toplum olmak ve toplumsal bir bilinçle hareket etmek gerektiği çıkmaktadır. Mücadelenin bir sinerji doğurabilmesi buna bağlıdır. Mücadelelerinin hangi seviyesinde olurlarsa olsunlar Müslümanların planlı programlı ve organize hareket etmeleri hem güttükleri hedefe hem de birbirlerine katkı sağlayacaktır.

Ancak dünya görüşünün toplumsallaşması bazı riskler veya olumsuz yönler de barındırmaktadır. Bunlardan birisi kitleselleşmeden kaynaklanmaktadır. Bir görüşün toplumdaki güç noktalarını ele geçirmesi kitleler tarafından kolayca kabul görmesine neden olur. İş bu noktadan sonra birçokları için çıkar meselesi haline gelmiştir. Bu aşamadan sonra o görüşü kabul edenlerin ortalama kalitesi düşmeye başlar. Münafıklık sorunu da bu kitleselleşmenin doğurduğu bir sonuçtur. Kimin gerçekten samimiyetle bağlı olduğunu ölçecek sınavlar her dönemde mutlaka ortaya çıkar. Ama kişilerin ikiyüzlü davranma ihtimali kitleselleştikten sonra en önemli sorunlardan biri haline gelir. Mevcut yapının nimetlerinden istifade etme eğilimi, dünya görüşünün sadece iktidarı ele geçirdikten sonra yaşadığı bir problem değildir. Toplum içindeki yapılanma döneminde de bu sorun yaşanabilir. Bu da bir çeşit toplumsallaşmadan kaynaklıdır.

Her dünya görüşünün farklı şekillerde yorumlanarak farklı biçimlerde temsil edilmesi kaçınılmaz bir kaderdir. Bu da aynı dünya görüşünün farklı topluluklar tarafından toplumsallaştırılması demektir. İşte bu durum dış dünyaya karşı bir başka sorunun yaşanması demektir. O da o dünya görüşünü kimin temsil ettiği ile ilgilidir. Böyle bir durumda dış dünya, işine hangisi geliyorsa onu esas alma lüksüne ulaşmaktadır. Batı’nın, Müslümanları nasıl tanımlamak istiyorlarsa ona uygun örnekleri gündeme getirmeleri gibi, Batı’yı nasıl sunmak istiyorlarsa Müslümanların da Batı’dan ona uygun örnekler bulması mümkündür.

Aslında dünya görüşünün bağlıları; doğru anlamak, samimiyetle kabul etmek, uğrunda hiçbir engel tanımamak, sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmek gibi birçok konuda, otorite elde ettikten sonra daha ciddi sınavlar vermektedirler. Toplumsallaşmak onlar için işlerin ancak nispi bir ölçüde kolaylaşması anlamına gelir, o da belli yönleriyle…

Toplumsallığın doğasına ve toplumsal bilince/ümmet bilincine dair yapmaya çalıştığımız tespitler hemen bütün Müslümanların, kendilerini İslam’a nispet eden yapıların ittifak ettiği hatta varlık sebeplerini bunlara dayandırdığı prensiplerdir. Fakat söz konusu yapıların, bunların uygulanışında ve diğerleriyle ilişki biçimlerinde problemli birçok yönleri de bulunmaktadır. İslami mücadelede cemaat ve yapılanma ile ilgili sorunları irdelemek, doğrudan bunu ele alan bir makalenin konusu olmaya daha uygundur. Onun için biz birkaç noktaya değinmekle yetineceğiz.

Toplumsallaşmanın gereği olarak kabullenilen referanslar aynı olmakla birlikte birbirinden hayli farklı yapılanma biçimleriyle karşılaşılmaktadır. Gizli örgütsel illegal yapılardan sivil toplum kuruluşları olarak faaliyet gösteren, sistem içi araçları kullanan legal yapılara ve politik arenaya çıkanlara kadar birçok yapılanma biçimiyle karşılaşılabilmektedir. Şüphesiz ki bunların her birinin kendisine göre gerekçeleri vardır. İçinde bulundukları koşullar onları bazı şeylere zorlamaktadır. Bütün ortam ve zamanlar için standart bir tarz geçerli olamayacağı için tarz üzerinde genel değerlendirmeler, yapılar için doğru yargılar içermeyebilir. Cemaatlerin/yapıların, İslami hareketin niteliğine dair bütün okuma/anlayış ve kavrayışlarında kendi tecrübeleri belirleyici olduğundan, tercih ettikleri yapılanma biçimini evrensel tarz olarak düşünmek gibi genel bir özellikleri vardır. Oysa Müslümanlar hem de aynı zaman diliminde ve hatta aynı toplumsal koşullar içinde birbirinden çok farklı biçimlerde yapılanabilirler. Çünkü yapılanmayı sadece dış faktörler belirlemez, Müslümanların kendi vakıası da en az diğeri kadar önemlidir. Müslümanların belirli hedeflere yönelik olarak örgütsel bir yapı teşekkül ettirmeleri bile mümkündür.

Sınırları aşmamak, prensiplere uygun olmak şartıyla yapılanma çeşitliliği; toplumsal dönüşümün doğası bakımından faydalı da olduğu halde, yapılar arasında ayrılık, uzlaşmazlık hatta çatışma şeklinde tebarüz edebilmektedir. Bu tarz sorunların altında yatan ana sebep, yapının kendisini kurtulmuş ve en doğruya sahip olan fırka olarak görmesidir. Bunun için de bireyden başlayan oradan öncü cemaate, yatay genişlemeye, kitleselleşmeye ve devlete giden yol haritası, yöntem olarak kalayca kabul görmektedir. Hâlbuki aynı şeyi düşünen ve yapmaya çalışan birçok yapı söz konusu. Her biri kendisini ana damar olarak görmekte. Dava uğruna, ulaşılması gereken hedefler uğruna her türlü fedakârlık her zaman dile dolanan bir şey olmasına rağmen hizipsel davranış feda edilemeyecek bir değer olarak korunmaktadır. Bireyden kitleselleşmeye ve oradan da ileriye doğru giden bir gelişim sürecinden bahsetmek bir prensip olarak doğrudur. Doğal olarak toplumsal değişim böyle olur. Yeni gelmiş bir din için de yol haritası böyledir. Ama diğer taraftan “bizim” gibi binlerce, milyonlarca Müslüman’ın olduğu bir dönemde bu söylemin hizipsel davranış tarzına önemli bir malzeme teşkil ettiğini de unutmamak gerekir.

Aynı anlayış kendisini yapının faaliyeti konusunda da göstermektedir. Ana bir faaliyet konusu vardır. Bu faaliyet, söz konusu gelişim biçimi gereğince yatay genişlemeyi hedefler ve aynı zamanda ağırlıklı olarak siyasi bir nitelik taşır; adam kazanmak en kıymetli ve yapı içindeki herkesin birincil uğraş alanıdır. Bunun dışındaki işler geçicidir, boştur. Boş işlerle uğraşmak ancak vakit kaybıdır. Yapının varlık gerekçesi, evrensel olarak tanımlanan bu hedeflere ulaşmak için organize bir çaba içinde olmasıdır. Yiğit düştüğü yerden kalkar. Ümmetin yaşamakta olduğu dramın sebebi otoritesini kaybetmek olduğuna göre öncelikli faaliyet konusu onu geri kazanmaktır, gerisi kendiliğinden gelecektir.

Oysa ümmetin zafiyet yaşadığı ve düşüşüne neden olan, sadece siyasi iktidar meselesi değildir. Tam aksine siyasetin sebep değil sonuç olduğu da söylenebilir. Dolayısıyla da İslami hedeflere sadece siyasi çalışmalarla ulaşılmaz. Böyle bir şey İslam’ın çok boyutluluğuna da uygun değildir. İslam’ın çok boyutluluğuna rağmen yine de Müslümanların sınırlı alanlarda ve daha spesifik amaçlara yönelik olarak çalışmaları da mümkündür. Sadece eğitim ve yardımlaşma gibi alanlarla kendisini sınırlamak gibi. Belirledikleri faaliyet alanına ve faaliyet şekline göre de yapılanma biçimleri değişebilir. Gerekiyorsa gayet kurallı ve disiplinli yapılar oluşturmaları bile mümkündür. Şüphesiz ki bütün bunları günün koşulları ve ihtiyaçları belirler. İlelebet kalıcı olmaları beklenmez, böyle düşünülmesi doğru da olmaz. Ayrıca alan ve biçim bakımından farklılık taşıyan yapılardan bir sinerji doğması beklenir.

Bu konuda Resul’ün örnekliğinin daha iyi irdelenmesine ihtiyaç vardır. Genelde fırkalar/cemaatler Peygamber’den kendi davranış tarzlarına uygun örneklikler bulup çıkarmaktadırlar. Oysa Peygamber’in örnekliğinden ne sadece siyasi davranış, ne sadece eğitim, hayırseverlik, çatışma ne de sadece uyum sonuçları çıkartılabilir. Gerek içerik gerekse yapılanma bakımından çok yönlülüğüne rağmen Peygamber’in mücadelesinin tek yönlü gösterilmeye çalışılmasının nedeni taraflı/hizipsel bakış açısıdır. Hayat nasıl çok yönlü ise İslami mücadele de çok yönlü olmak zorundadır.

Sonuç

İslam’ı kabul etmek, sayısız nimete ve mükâfata talip olmaktır ama aynı zamanda birçok sorumluluğu da omuzlamak demektir. Üstlendiğimiz sorumlulukları yerine getirmek ise ciddi bir mücadele gerektirir. Gerçekleştirilmesi gereken hedefler var ama onlara ulaşmanın önünde hem içimizden hem de dışarıdan birçok engelle karşı karşıyayız.

Her dönemde olduğu gibi bugün de bu mücadelede başarılı olabilmenin önemli şartlarından birisi, Müslümanların gerektiği gibi yardımlaşmasıdır. Yardımlaşabileceği hiç kimse olmasa da Müslüman için bireysel sorumlulukları bakidir ama dayanışma, nefse karşı başarılı olmak için bile önemli fonksiyonlar icra eder.

Yardımlaşma veya Allah’ın ipine el-birlik olarak sarılma düşüncesiyle bir araya gelen Müslümanların oluşturdukları yapıların problemlerden azade olduğu söylenemez. Bu problemlerin bir kısmı; liderlik, bireysellik, toplumsallık, cemaatleşme, yapılanma, cemaatin sahip olduğu düşünce, tebliğ, davet, diğerleriyle ilişki biçimi gibi mücadelenin sıhhatini doğrudan etkileyecek önemli konularla ilgili. Liderlik, aşılamaz kutsal önderlik; toplumsallık, kendisi dışındakileri dışlayan örgütsel yapı haline gelmiş; cemaatin düşüncesi, dinin yerine geçmiş vaziyettedir. Her cemaat, ümmet bilincinden bahsetmekte ama bu ümmetin, kendi kurdukları çatının altında toplanması gerektiğine inanmakta; ümmet olabilmenin biçimini, niteliğini ve diğer şartlarını her yapı kendi anlayışına göre çizmektedir. Mücadele, yapının yatay genişlemesi, davet, cemaate adam kazanmak olarak anlaşılmaktadır. Yeniden diriliş döneminde kadim sorunların bir şekilde yeniden tebarüz ettiği müşahede edilmektedir.

Biz bu sorunlardan liderlik, cemaatin düşüncesi ve yapılanma konularına kısaca değinmeye çalıştık. Mücadeleye ilişkin bu ve bunlar gibi başka konularda Müslümanların sahip olduğu problemler sonuçta birer beşer olmalarından kaynaklanmaktadır. Beşeri hırs ve zaaflar nedeniyle liderlik vs. nasıl diğer dünya görüşleri için baş belası oluyorsa Müslümanlar için de aynı sebepten dolayı problem kaynağı haline gelmektedir. Denebilir ki, liderlik, ideoloji ve yapılanma gibi konulara ilişkin dile getirmeye çalıştığımız problemli yönler onların kendi doğasından değil Müslümanların onları tutuş ve fiili hayata aktarış biçiminden kaynaklanmaktadır. Zira yardımlaşma düşüncesiyle Müslümanların bugün çeşitli biçimlerde yapılanmaları olağan hatta olması gereken bir durumdur.

O halde aynı sorunları tekrar tekrar yaşamamak için söz konusu problemleri masaya yatırıp tartışmak gerekiyor. Çünkü Müslümanların bu konuları gönül rahatlığıyla tartışabilmeleri onlara çok ciddi kazanımlar sağlayacaktır. Ancak önemli sorunlarımızdan biri de bunları rahatça tartışamamak… Bu tür konular dokunulmaz konular haline geldiği için onları tartışmak Müslümanların varlığına bir tehdit olarak algılanmakta. Oysa eğer faydalı/sıhhatli bir yapı teşekkül ettirmek gerekiyorsa bunları tartışmaktan kaçarak değil, tartışıp en doğrusunu anlayarak böyle bir yapı tesis edilebilir. Bu konular kırmızıçizgiler dâhilinde kaldığı sürece cemaatçilik zihniyetini aşmak mümkün olmayacaktır.

 

 

[1]  İslami Hareket Problemleri ve Amaçları. Dr. Kelim Sıddıki, Bir Yayıncılık, 2. Baskı, S. 127

[2]  İslami hareke bir kitle hareketi olduğundan kendisiyle kıyaslanacak tüm kitle hareketlerinden farklı bir özelliğe sahiptir. Bu farklı özellik İslami hareketin boyutlarının açık olan bir kritere sahip olmasıdır. Yanı sıra bu kritere ulaşma üslup ve metotları da rahatlıkla bilinecek bir düzeydedir. Buna ek olarak sistemin kendisi ve yan kuruluşları için pratiği gayet berrak olan bir geçmiş ve her yönden örnek olan bir “Saadet Asrı” mevcuttur. Sistemin tabii seyri bu örnek asrı elbet bir gün geri getirecektir. Bu kriter, tüm marifetlerin kaynağı olan vahiy (Kur’an-ı Kerim)’de muhafaza edilmektedir. Hareketin pratik metodu ise Resulullah’ın sünnetidir ve o da aynı şekilde ortadadır. Bu sistemin örnek uygulaması ise peygamberin kurduğu Medine Medeniyeti’dir. İşte bu mümtaz medeniyet tarih boyunca ve asrımızda pek çok İslami hareketlere ilham kaynağı olmuştur. Mısır’da Müslüman Kardeşler, Pakistan’da Cemaat-i İslami bu araştırmamızdaki teşhise uygun olarak ilk kaynak olan Medine Medeniyeti’ne uygun bir hayat şeklini yaygınlaştırma eylemini ortaya koymaya çalışmışlardır. (İslami Hareket Problemleri ve Amaçları. Dr. Kelim Sıddıki, Bir Yayıncılık, 2. Baskı, S. 25)

[3]  Karizma Zamanları, Yasin Aktay, Timaş Yayınları

[4]  M. Müctehid Şebusteri, Resmi Dini Söylemin Eleştirisi, Mana Yayınları, S. 301

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir