MUHALEFET / Yusuf İmamoğlu

Toplumlar farklı inançları, hayat görüşleri, hedefleri ve talepleri bulunan farklı çevrelerden oluşur. Her bir çevre/topluluk da benzer farklılıklara sahiptir. Sayısal ölçek ne kadar daraltılırsa daraltılsın çeşitlilik ve farklılığı ortadan kaldırma ihtimali söz konusu değildir. Muhalefet, temelini işte bu farklılık ve ona bağlı hak ve hakkı arama çabasında bulur.

Farklılığın hayat bulma çabası, çeşit ve alternatif zenginliği olduğu kadar sosyal sorunların kaynağını da oluşturmaktadır. Muhalefete yaklaşım biçimi çoğunlukla onun oluşturduğu/oluşturacağı sorunlar merkezinde şekillenegelmiştir. Çünkü o farklıdır; alışılmışın, kolayca yapılanın dışındadır, ezberleri bozabilir. Rahatsız edicidir, mevcuda müdahale edip işleyişi değiştirmek ister. Sorgular, açıkları ortaya serer, statükonun temellerini, ona duyulan güveni sarsar. Farklı talepleri dile getirir, otoriteyi yerinden edip düzeni değiştirebilir. Ve daha fazlası…

Gidişatın değişmesini isteyen hatta değişmesine ihtiyaç duyanlardan başka kim bütün bunlara rıza gösterebilir?

Egemenlerin bundan elde edebilecekleri bir şey görünmediği gibi zararlı çıkacakları kuvvetle muhtemeldir. Peki, statükocunun gözüyle değil de hayrı ve iyiliği arayan bir gözle bakıldığında da muhalefet; yine yıkıcı, tahrip edici, faydasız, huzur bozucu ve boş işlerle uğraşmaktan ibaret bir şey midir? Yoksa başı ezilmesi gereken bir fitne odağı mıdır? Yahut da kaçınılmaz bir durum olduğu için idare edilmesi, göz yumulması gereken bir vakıa mıdır?

Sorulara “kimin kime muhalefet ettiğine bağlı” diye cevap verilebilir. Kestirmeden verilen bu cevap doğruluk payı taşımakla beraber, “biri iyi ise diğeri kötüdür” şeklinde bir formüle dayanmaktadır. İyi olan kalmalı, kötü olan gitmelidir.

Oysa muhalefet, hâkim olanla olmayan/olamayan arasındaki anlaşmazlığın hatta çelişkinin ürünü olduğu kadar, farklılığın ürünü de olabilir. Toplumun, kendi içindeki çelişkileri çözmekteki başarısı farklılıkları anlamasına ve onlara karşı geliştireceği doğru tavırlara bağlıdır. Farklı görüşleri sindirmek, tek sesliliği sağlayamadığı gibi tek sesliliğin başarıyı ve huzuru sağlayacağı da ispatı çok zor bir iddiadır. Ayrıca alternatif çözümlerin önünü kesmek anlamına da gelebilir.

O halde sorulara doğru ve tatmin edici cevaplar bulabilmek, konu üzerine ciddi bir şekilde eğilmeyi gerektirmektedir.

Bu makale işte bu sorulara bir cevap arama çabasıdır. Bunun için:

–  Önce muhalefetten ne anladığımızın sınırlarını çizmeye çalışacağız.

–  Sonra muhalefetin bir toplum/topluluk için nasıl bir fonksiyon icra edeceğini irdeleyeceğiz.

–  Ardından bugün anlaşıldığı şekliyle parlamenter sistem içinde, kabullenilmiş bir kurum haline gelene kadarki süreci görmeye çalışacağız.

–  Bu sistemin muhalefet bakımından ne kadar işlevsel olabildiğine değindikten sonra, parlamenter siteminin toplumsal talepleri yeterince temsil edemediğinden yola çıkan yakın dönem anlayışının, kendisini nasıl ve hangi yollarla ifade etmeye çalıştığını ortaya koyarak konuyu tamamlayacağız.

Kavramsal İnceleme

Muhalefet, “h-l-f” kökünden gelen Arapça bir kavramdır. Onunla aynı kökten gelen “ihtilâf” kelimesi gibi, herkesin ayrı bir yol tutması ve görüş ayrılığı anlamına gelmektedir. Çağdaş siyasal anlamıyla “muhalefet” kavramı için ise çağdaş Arapçada, muhalefet değil başka bir kelime, “mu’ârada”, kelimesi kullanılmaktadır.[1] Mu’ârada teriminin siyasal anlamda kullanılmasında, Arap siyaset dilinin Batı kültüründen etkilenmesi önemli nedenlerden biridir. Kelime olarak “karşılık verme, müzakere, tenkit, karşı görüş belirtme ve reddetme” anlamlarına gelir. Terim olarak da çok benzer bir şekilde “tenkit, sorgulama ve görüş ayrılığı” demektir.[2]

Bugünün terminolojisinde muhalefet, daha çok siyasal bir içeriğe bürünmüştür. Her türlü “muhalif” düşünce ve yapıları çağrıştırmakla beraber iktidarda olamayan siyasi partilerin[3] konumunu ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu siyasal kullanımda muhalefetin kelime anlamı içkin olmakla beraber, muhalefet edilen, sistem veya üst otorite değil iktidar partisi/hükümettir.

Bu kullanımın çizdiği çerçeve, muhalefet olgusunu toplumsal boyutta doğru anlamaya uygun bir çerçeve değildir. Çünkü hem sistemin eleştiri ve değerlendirilmesini sınırlamakta hem de sistem denen şeyi, devlet yapısından ibaret kabul etmektedir. Muhalefeti, siyasi otoritenin davranışlarını değerlendirme ve tartışma olarak görmek kadar, bireyin kendi geleceğini belirleme isteğinin bir tezahürü olarak sosyal, kültürel ve siyasal hayata hem bireysel hem de kolektif olarak katılma hakkının bir uzantısı olarak da görmek gereklidir.[4] Bu duruşa sadece sistem içi tavırları değil, sistemin çizdiği sınırlara muhalefetin de dâhil edilmesi gerekir. Ayrıca “otorite” ile sadece resmi/siyasi olanı değil daha küçük ölçekteki sosyal örgütlenmelerin yapılanmasını da anlamak icap eder.

Bu durumda muhalefet; fiili bir ilişkinin söz konusu olduğu siyasi ya da sosyal otorite ile farklı görüş, talep ve hedeflere sahip olmanın sonucu uzlaşamama halidir. Sosyal bir olgu olarak muhalefetin bu noktada uzlaşamama halinden ibaret kalamayacağını belirtmek gerekir. Bu uzlaşmazlık fiili bir durum, bir tavır ve davranış ortaya çıkaracaktır. Uzlaşmazlığın fiiliyata dökülmesi, terim anlamıyla bir muhalefet olmakla beraber niteliğine bağlı olarak farklı kavramlarla da ifade edilmektedir.

Örneğin “isyan” hareketleri de bir çeşit muhalefettir. Bu, muhalefetin en keskin biçimi ya da ürünü olarak tanımlanabilir. Taraflar arasında farklılıktan çok karşıtlık vardır. Keskin görüş ayrılığının ötesinde otoritenin, zulüm ve haksızlıkta yola gelmez, ıslah edilemez olarak görülmesi söz konusudur. Dolayısıyla ona karşı tepki, söz ve nasihat içerse de onu ortadan kaldırma çabasına dönüşmüştür. Çaba, düzeltme/ıslah değil alaşağı etme çabasıdır. Burada rollerin değişimi gibi bir durum söz konusu değildir. Çünkü bu, sistemin bütününe karşı bir muhalefettir.

Keskin görüş ayrılığının daha küçük sosyal gruplardaki tezahürü çoğunlukla, isyan veya fiili çatışma değil “ayrılık” şeklindedir.

“Küskünlük” de bir çeşit muhalif davranış biçimidir. Çeşitli sebeplerle hâkim güçle karşı karşıya gelmemek için uzak durmayı tercih etmektir. Onu onaylamadığını, düşünce ya da eylemlerine karşı olduğunu ama bunu bir eyleme dönüştürmek de istemediğini anlatma şeklidir. Burada keskin değil nispi bir görüş ayrılığından söz edilebilir. Muhalifin tavrını belirleyen, görüş ayrılığının niteliğinden çok karşılıklı tutum ve davranışlardır. Bir beklenti ve hedefe matuf olmasından öte hâkim olana duyulan tepkinin bir ürünüdür. Etkisi, tavır ortaya koyanın toplum içindeki itibar ve varlığına doğrudan bağlıdır. Özellikle, toplumun kendisinden beklentileri olan şahıs ya da grupların siyasi otoriteden ya da yapıdan uzaklaşması, başkalarının üzerinde etki meydana getirebilecek bir davranıştır.

Bunlara, sistemin ürettiği araçları kullanmadığı için sistem dışı muhalefet diyebiliriz. Sitemin araçlarını kullanarak gerçekleştirilen muhalefet ise sistem içi muhalefet olarak tanımlanmaktadır. Bunun en son ulaştığı biçim, parlamenter sistemdeki partileşme ve sivil toplum örgütü, sendika, dernek gibi “demokratik kuruluşlar”dır. Bugünün terminolojisinde muhalefetten kastedilen de budur. Araçları kullanan her hareketin sistemi onayladığı söylenemez, sistem karşıtlarının da sistem araçlarını kullandığı görülebilir. Burada muhalefet, talepleri dile getirme ve eleştirmekten, sistemi değiştirme çabasına kadar bir yelpaze çizmektedir. İktidarı ele geçirme mücadelesi, onu amaca uygun bir araç olarak görmektendir. Kitlenin karşısına çıkan alternatifler; birbirine benzer veya aynı dünya görüşünün müntesipleri olabileceği gibi tamamen zıt ve farklı sosyal hedefleri taşıyor da olabilir. Bu yöntemin tercih edilmesi, birlikte yaşama zorunluluğu, kansız ve barışçıl bir değişim şekli olarak görülmesi gibi birçok sebebe bağlı olabilir. Fiili bir çatışmaya girmeden, hâkimiyeti, daha çok destek bulma temelinde arama şeklinde ortaya çıkar. Sonucu da tarafların sahip olduğu güç değil tercih edilme çoğunluğu belirler. Gittikçe karmaşıklaşan sosyal yapının, ihtilaflarını çözmek için ürettiği siyasi kanallar/mekanizmalar, tarafların birbirini daha iyi anlamasını sağlama fonksiyonu da icra edebilir.

Bu sınıflama, benzer bir biçimde başka şekillerde de yapılmaktadır. Bunlar, anayasal ve anayasal olmayan, parlamento içi ve parlamento dışı, sistem içi ve sistem dışı, yapısal (sistem dışı) ve yapısal olmayan (sistem içi) şeklindedir.[5] Teknik bir terim olarak muhalefet, parlamenter sistem içindeki siyasi kuruluşları ifade ediyorsa da biz makalenin içeriğine de uygun olarak, bütün anlamlarıyla kullanmayı tercih ediyoruz.

Muhalefet kendisini çok farklı şekillerde ortaya koyduğuna göre bu çeşitliliğin biçimini belirleyen şey nedir?

Muhalefetin Biçimini Belirleyen Etkenler

Siyasi otoritenin tavır ve tutumları, muhalefetin biçimini belirlemekte en önemli etkendir. Kendi düşünce ve prensipleri ile çelişen her türlü gelişmeyi bir tehdit olarak algılayan iktidar örnekleri tarihte çokça görülebilir. Erkek çocukları katleden krallar, etnik grupları, farklı bir anlayışa mensup olanları sürekli baskı altında tutan iktidarlar gelip geçmiştir. Her türlü farklılığın gelişip güçlenerek iktidar karşısında bir güç haline gelme ihtimali bu anlayışın korkulu rüyasıdır. Bir noktadan başlayacak tavizlerin bir gün önü alınamaz bir noktaya geleceğini hesap eder. Esnek değil statiktir. Kuşatıcı değil dar görüşlüdür. Geleceğinden korku içindedir ve geleceğini korkular üzerine bina etmeyi sürdürür. İdare etme konusunda beşer tabiatından gafil olduğu da ilave edilmelidir.

Muhalefetin böyle bir otoriteye karşı yumuşak duruşu söz konusu olamaz. Çünkü her türlü güçten arındırılmış bir duruş, ezilmekle eş anlamlıdır. Talep ve düşüncelerinin farklılığından dolayı aşırı baskı ile karşı karşıya kalanlar, yeraltına inmeyi ya da tepkilerini isyana dönüştürmeyi tercih etmek zorunda kalmaktadır. Otoritenin güç kullanması, muhalefeti de güç esaslı örgütlenmelere iter. Bu da şiddete dayalı direnişleri besleyen zihin yapısını oluşturur. Bu durum, farklılığın, farklı talep ve hedeflerin derinleşmesini de getirmektedir. Baskı ve şiddete rağmen pasif direniş hareketlerinin varlığı da bilinmektedir. Pasif direnişin tercih edilmesi, çelişkinin şiddetinden değil muhalefetin anlayış ve hedeflerinden kaynaklanmaktadır. Küskünlük tepkisinin oluşmasında, tek başına olmamakla beraber, otoritenin baskıcı tutumu göz ardı edilmemelidir.

Otoritenin duruşundaki yumuşama ona karşı oluşacak tepkilerdeki yumuşamanın da önemli bir sebebidir. Zira farklılığı ve tepkiyi daha rahat bir şekilde dile getirme imkânı, tepkinin şiddete dönüşmesini de engelleyen bir faktördür. Otoritenin farklılıklara ve hatta karşıtlıklara yumuşak davranışı ile sahip olduğu gücün etkinliği arasındaki denge göz ardı edilmemelidir. Yumuşaklığın güç zafiyetinden neşet etmesi tepkilerin şiddetini artırırken, güç zafiyeti söz konusu olmadan sağlanan baskısız otorite, tepkinin de rahat ve çözümsel olmasına imkân tanır.

“Yumuşak duruş”un bu özelliği, baskıcı otoritelerin zaman zaman onu bir taktik olarak kullanmasına da yol açar. Baskı ve şiddetin muhalifleri yok etmediği, daha çok görünmez kıldığı ve yeraltına inmelerine sebep olduğu için, baskıcı iktidarlar, onları görünür hale getirmek maksadıyla yumuşaklık politikası izlerler. Ayrıca ortaya konabilmiş tepkilerin bir çeşit deşarja benzetilmesi de bu tutumu besleyen bir fikirdir. Ancak bu politikanın fazla uzun sürmesini beklemek doğru olmaz. Bu durum asıl değil taktik gereğidir.

İktidarın muhalefete tanıdığı serbestlik, paylaşmak, dinlemek, istifade etmek gibi bir düşünceden değil de onu kontrol altına alma isteğinden kaynaklanıyorsa arkasından manipülasyonların gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Muhalefetin kendisini çok daha rahat ifade etmesine imkân tanıyan liberalizm veya parlamenter demokrasinin birçok ülkedeki uygulanış biçimi bu duruma örnek olarak verilebilir. Oluşumlara sağlanan özgürlüğün, daha oluşumu sırasında onları kontrol altına almaya yönelik olduğuna dair birçok veri sayılıp dökülebilir. Muhalefetin bizzat iktidar çevrelerince oluşturulup, sistem karşıtlarını bunların çatısı altında toplamak bunlardan en basitidir. Muhalefetin şeklini belirlemek, kontrol altında bulundurmak, sınırlarını çizmek gibi stratejiler aslında muhaliflerden çok sistemin işine yarayan bir muhalefet ortaya çıkarmaktadır, bunlar figüran değil gerçek aktörler olsa bile. Rollerin değişmesi ilkesi, sistemin alternatifini değil sistem içindeki alternatifleri üretme üzerine bina edilmiştir. Tepkileri yok edecek ya da minimize edecek şekilde iktidardan pay vermek bile izlenen siyasetler arasındadır.

İktidarın, muhalif oluşumlara karşı geliştirdiği önemli bir politika da satın alma ve yoldan saptırmadır. Muhalif lider ve fikir ekollerinden yok edilmeye çalışılanlar olduğu gibi kimileri de satın alınmaya çalışılmış ya da saf değiştirmeye zorlanmışlardır. Bunun başarılı olmadığı noktalarda ise bir ekole karşı başka bir ekol güçlendirilerek desteklenmiştir.

İktidarın tutumuyla alakalı sonuç tespit belki şu olabilir: Yönetsel yapıda muhalefetin kendisini ifade etmesine imkân tanıyacak mekanizmaların bulunup bulunmaması, eğer varsa niteliği, muhalefetin biçimini belirlemekte en önemli etkendir.

Muhalefetin biçimi şüphesiz ki sadece iktidarın sahip olduğu niteliğe bağlı değildir. Muhalefetin taşıdığı özellikler, iktidara bakışı ve iktidarı nasıl tanımladığı da muhalefetin biçimini belirler. İktidar karşıtlığının kendisini üç farklı şekilde ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, taban tabana zıtlıktan kaynaklanan, iktidarla bir araya gelmesi mümkün olmayan karşıtlık. İkincisi, sisteme ya da sistemin unsurlarına bütünüyle olmasa bile belli yönleriyle karşı olan, bu karşıtlığını da sistem içinde alternatifini üretmeye çalışarak ya da düzeltme çabası şeklinde ortaya koyan muhalefet. Üçüncü olarak da sistemle ilgili onaylamadığı şeylerden doğan küskünlük… Bunlardan her birisinin her zaman aynı tepki biçimini doğuracağı iddia edilemez. Sisteme bütünüyle karşı olmakla beraber ıslah etmeye çalışan bir tutumdan söz edilebileceği gibi belli yönlerine karşı olanlardan devrimci bir tutum takınanlar da olabilir.

İktidar, zulmün sebebi veya hedefin önündeki tek engel olarak görülüyorsa, tâvizkâr davransa da muhalefet onun alaşağı edilmesini tek çare olarak düşünme eğilimindedir. Her ne sebeple olursa olsun iktidarın kabul edilemez, birlikte yol alınamaz olarak görülmesi sert bir muhalefeti ortaya çıkarır. Buna yıkıcı muhalefet diyebiliriz. Muhalefetin yapıcı olabilmesi için iktidarın düzeltilebilir olduğunun kabul edilmesi gerekir. İktidar ve muhalefetin tamamen farklı inanç ve dünya görüşlerine sahip olması, birlikte yaşamaları mümkün olmayacak özellikler taşımaları sert bir muhalefet ortaya çıkarırken, temelde benzerlikler ama ayrıntılardaki farklılıklar daha ılıman tepkiler doğurur. Muhalif olanların kapsamlı ve kuşatıcı taleplerinin olması ile sınırlı isteklere sahip olması da tepkinin niteliğini belirleyen başka bir etkendir. Örneğin hayatın her yönünü kuşatan bir değişikliği hedeflemekle, belli istek ya da ihtiyaçlarının karşılanmasını hedeflemek aynı tepkiyi doğurmaz.

Muhalif hareketlerin, iktidara nasıl müdahale edeceğine dair düşüncesi de muhalefetin şekli üzerinde etki eden bir faktördür. Bunu, iktidara getirdiği tanımlamanın yanında ona takdir ettiği güç de etkiler. Otorite, muhalif hareket tarafından ortadan kaldırılması gereken bir araz olarak değerlendirilse bile ona karşı fiili isyana kalkışmayabilir. Bu karara kalkışmanın başarıya ulaşma ihtimali, neye mal olacağı ve sonucun nereye varacağı ile ilgili öngörüleri belirleyici olmaktadır. İslam tarihindeki sabır ekolü[6], kalkışmanın ümmete vereceği zararı yani akacak kanı ve oluşacak kaos ortamını hesap ederek isyan hareketlerini meşru saymamıştır. Temekkün ekolü[7] ise kalkışmanın başarıyı garantilemesi durumunda meşru olacağı üzerinden hareket etmiştir. Bu sebeple de müsait anın kollanmasını doğru görmüştür.

Son bir nokta olarak muhalefetin çeşidinin de biçimi üzerinde etkili olacağını söyleyebiliriz. Dini, sosyal, ideolojik hatta ekonomik, etnik; aynı zamanda silahlı, pasif muhalefet gibi çeşitlerden söz edilebilir. İşte bu çeşitler hareketin biçimi hakkında da fikir vermektedir. Bir muhalif hareketi silahlı, pasif muhalefet veya temekkün ekolü olarak tarif etmek doğrudan fikir verirken; dini, ideolojik veya sosyal muhalefet olarak tanımlamak doğrudan fikir vermez. Genel şeyler söylenebilir. Örneğin değer yargılarındaki çatışmadan/rahatsızlıktan doğan hareketler uzlaşmaya aynı zamanda da şiddete dayalı çatışmalara daha uzak iken, ekonomik sebeplerden doğanlar uzlaşmaya daha yakın, şiddete daha eğilimlidirler.

Fonksiyonları Bakımından Muhalefet

Muhalefetin nedeni olan ihtilafa ilişkin ileri sürülen gerekçelerden birisi, insanın içgüdüsel davranışıdır. Buna göre muhalefet insan tabiatının ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü insan hürriyetine düşkün bir varlıktır. Hiçbir şeyin kendisini kısıtlamasını istemez. Buradan doğan karşıtlık, başkalarına karşı beslediği düşmanlık hissinin makul bir uyuşmazlık olarak nitelenmesinden ibarettir. Sonucun öyle veya böyle olmasının çok fark etmediği, uzayıp gitmiş tartışma ve çatışmalarda örnekleri görülebilir. Toplumsal asabiyetlerin altında büyük ölçüde bu özgünlük ya da özgürlük içgüdüsünün olduğu da söylenebilir. Diğer yandan bunu makul bir tartışmanın itici gücü olarak görmek veya o hale getirmek de pek tabii mümkündür.

İnsani ilişkilerde asıl olanın uzlaşmazlık, çekişme ve sürtüşme olduğuna dair görüşler, muhalefetin içgüdüden kaynaklandığı iddiasına dayanmaktadır. Buna göre toplumlardaki iktidar müessesesi bu sürtüşmenin nihayete ulaşmış bir biçimidir. Egemen olma çabasının başarıya ulaşması çatışmalara hâkim olmuş, ilişkinin ilkelerini yeniden belirlemiştir.

İnsan her ne kadar özgürlüğüne düşkün, etki altında kalmak istemeyen, başkalarını özgürlüğü için tehlike olarak görmeye meyilli bir varlık olsa da, bir o kadar da sosyal bir varlıktır. Bu yönü onu, toplumsal bir organizasyona ve bu organizasyonun bir parçası olarak otoriteye mecbur kılmaktadır. Fakat otoritenin, haksızlık, baskı ve istibdat içermesi durumunda ona muhalefet etmek doğal bir insani davranış olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü muhalefet, zulüm ve baskıya karşı insanın gösterdiği başlıca tepkidir. İnsan fıtratının zulüm ve haksızlığa karşı oluşu bakımından da muhalefetin her toplumda olacağı, olması gerektiği kabul edilmelidir. Bu bakımdan ışık ile gölge, tez ile antitez ne kadar yan yana ise toplum ile muhalefet ya da iktidar ile muhalefet de o kadar birliktedir.

Öyle anlaşılıyor ki, ihtilafın konusu ve muhalefetten anlaşılan her ne olursa olsun onu topluluğun olduğu bir yerden söküp atmanın imkânı görünmemektedir.

Ancak muhalefetin gerekçesi sadece haksızlık ve zulüm olarak ileri sürülürse şu soru zorunludur: Amacı gerçekten ıslah olan, zulümden uzak durmaya, adaleti gerçekleştirmeye çalışan toplum ve yapılarda muhalefet olmamalı mı, olamaz mı? Bu noktada iktidarların, muhalefeti, doğruya karşı direnmek ve ifsat etmeye çalışmakla suçluyor olmaları hatırlanmalıdır.

Buradaki husus, beşeri bir uygulamanın mutlak doğru, hak ve adaleti temsil edip edememesiyle de doğrudan ilgilidir.

Hayrı, adaleti ve doğruyu arayan bir muhalefet, yanlışlığa ve zulme karşıdır; onu ıslah etmeye ve gerekiyorsa onu ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu zihniyetin, doğru ve adil olmaya çalışan bir iktidara karşı muhalefeti ise onu o çizgi üzerinde tutmaya yöneliktir. Dolayısıyla doğru bir istikamet üzere hatta kendine çizdiği herhangi bir rota üzerinde olmaya çalışan toplum ve yapıların da muhalefete ihtiyacı vardır. Muhalefetin asıl fonksiyonel olduğu yer de burasıdır. Zira muhalefetten beklenecek önemli bir fayda da savunulan şeyin meşruiyet gerekçesini ispatlayabilmektir. Herkesin aynı şeyi söylediği bir durumda sözün ne kadar gerçekçi, doğru ve temelli olduğunu anlamak gerekli görülmediği gibi mümkün de değildir.

Toplum için doğrunun ne olduğunu bulmak kolektif bir çabayı gerektirir. Bu, doğrunun bulunamayacak bir yerde veya herkese göre değişken bir yapıya sahip olmasından kaynaklanmaz. Tam aksine insanın yanlışa sapma ihtimalinden ve de hayatın çok yönlülüğünden kaynaklanır. Bu sapma, güç ve kuvvet sahibi iken daha muhtemel hale gelir. Bu noktada güç sahipleri ile onların hâkimiyeti altında bulunanlar arasındaki ilişkinin hassas bir konu olduğu unutulmamalıdır. Muhalefet tam da işte bu hassas ilişkiye taalluk eden bir husustur. Muhalefetin hiçbir şekilde meşru sayılmadığı toplumlara bakıldığında bu durum kolaylıkla anlaşılabilir. Tipik bir örnek olarak, komünist devletlerde bütün gücün tek elde toplanarak her türlü karşıt görüşün sindirilmesi verilebilir. Sindirici tavırlar, hangi yapıda olursa olsun daha iyi çözüm olabilecek seslerin önünü kesmektedir.

Yönetme yetkisi, kurumsal olarak yönetici kesime tevdi edilen bir görev olmakla beraber toplumun bütününün kendisini sorumlu hissetmesi gereken bir alandır. Çünkü ortaya çıkacak kötü sonuçlar, hem sorumluluk hem de etki itibarıyla onları da ilgilendirir. Başkasını işe karıştırmak istemeyen iktidarların talip olduğu, işin sorumluluğu değil iktidar gücünün cazibesidir. Bir idealin ve bu ideal çerçevesinde gerçekleştirilmiş bir devrimin eseri olan iktidarlarda bile bunu görmek mümkündür. Devrimi yapanlar zamanla idarede söz sahibi olmaktan, yönetimle alakalı eleştiriler yapmaktan menedilmiştir. Devrimin güvenliği adına tek tiplilik yerleştirilmeye çalışılmıştır. Başka görüş ve önerilere kapalı olmak, inandıklarının doğruluğunda hiçbir şüphe duymamak, bir görüşün hâkim olmasıyla bütün sorunların hallolacağına inanmak gibi masum bir gerekçe ile açıklanamaz. Bu, hırs ve korkuların beslediği bir durumdur.

Toplumun/topluluğun ve iktidarın dayandığı esaslar ne kadar sağlıklı ve doğru olsa da prensiplerin hayata aktarılmasında hatalar söz konusu olabilir, hatta bu kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü insan, her türlü alternatifi, ayrıntıyı, ihtimali düşünebilecek bir donanıma sahip değildir. Birçok aklın bir araya gelerek ürettiği bile yanlışlık/hata ihtimali taşır. Prensiplerin tespiti ve uygulama ile olan ilişkisini denetlemekte uygulayıcılar tutucu davranmaktan ne kadar uzak durur, tavsiyeye ne kadar açık olursa doğruyu bulmak da o kadar kolay olur. Kendi yorum ve tercihleri üzerinde ısrarcı olurlarsa anlaşmazlıkların kriz doğurması da kaçınılmaz hale gelir.

Söz sahipleri, işlerinin ne kadar ehli olsalar da biçilen gömleğin bünyeye uygunluğunu anlayabilmekte bünye çok daha şanslıdır. Art niyetli tutumlar elimine edilebildiği takdirde muhalefet, mevcut yapının sorunlarını keşfetmekte ve tıkanmalara karşı alternatif çözümler üretmekte, statüko safında olmadığı için daha dinamik olma potansiyeline de sahiptir. Bu durum muhalefeti, eleştirel ve karşıt olsa bile kıymetli bir denetim mekanizması, istifade edilebilir bir kaynak haline getirmektedir.

Toplumun karşı karşıya kaldığı sorunlardan kurtulma başarısı alternatif üretmekteki becerisine bağlıdır. Korku ve kendini müstağni görme gibi sebeplerle aşağıdan gelen seslere kapalı olan yapılar, toplumun üretkenliğini de dumura uğratmış olmaktadır. Sürekli engellerle karşılaşan, çabası dikkate alınmayan, çözümü başkalarından beklemeye alıştırılmış bir zihin doğal olarak üretmekten vazgeçerek tembelleşecektir. Muhalefetin tasfiyesi, toplumu mevcut hâkimiyetin kapasitesine mahkûm bırakmaktadır.

Muhalefetin engellenmesi üretkenliği ve sıhhatli çözüm alternatiflerini zayıflattığı gibi toplumsal uyumu da ortadan kaldırmaktadır. İktidarlarda, farklılıklara kapı açmanın toplumsal huzuru ve bu huzurun kendisine bağlı sayıldığı otoritenin gücünü tehdit ettiği algısı yaygındır. Muhalefetin oluşturacağı tehlike, onun toplumda karşılık bulması ile ilgilidir. Eğer bir eğilim toplumda karşılık bulmaya başlamışsa, onu dillendiren sesin bastırılması gelecek olanı ancak geciktirebilir. Yok, eğer karşılık bulmuyorsa bu zaten muhalefetin kendi iç sıkıntısıyla alakalı bir durum demektir. Zira muhalefet eğer tabanda bir karşılık bulabiliyorsa ya da bulabilecek bir içeriğe sahipse anlamlıdır.

Eleştiriye karşı direnmenin önemli bir gerekçesi değişime karşı da direnmektir. Daha iyisini geliştirmeye çalışmak dururken var olanı elde tutma çabası, statükocu anlayışın ürünüdür. Çünkü değişim çok şeyi yerinden oynatabilir. Koltuk, makam ve statüler altüst olabilir. Buna karşı direnmenin bir yolu da muhalefetin iktidar hırsına sahip bir eğilim olarak gösterilmesi veya dış düşman algısı gibi korkulardan istifade edilmesidir. Bunlar küçük yapılanmalarda bile görülebilecek bir durumdur.

Dünyaya sıkı sıkıya bağlı, iktidar hırsına sahip yönetimlerin eleştirilere kapalı davranmasını anlamak zor değildir. Ancak bir ideal uğrunda iktidara gelmiş; toplumun faydasını, hayrını düşünen; adaleti gerçekleştirmeyi hedefleyen yönetimlerin muhalefete tahammülsüzlüğünü anlamak mümkün değildir. Uygulama doğru bile olsa rızaya dayanmadıkça baskının ömrü uzun olamaz. Toplumun rızası bu bakımdan uygulamanın doğruluğundan daha elzemdir.

Çeşitlilik, üretkenlik bakımından bir nimet olmakla beraber, çeşitliliği idare etmek, farklılıkları kuşatmak kolay değildir. Gerektiği gibi kuşatıcı olunmadığında zorlamaların işi çözemeyeceğine, bir noktadan patlak vereceğine birçok tarihi olay şahitlik etmektedir. Hep aynı doğrultuda düşünen ve davranan bir topluluğu idare etmek kolaydır. Asıl yönetme başarısı farklılıkların olduğu bir ortamda ortaya çıkar. Bir toplumun huzuru tek tip düşünce ve davranış tarzına sahip olmaktan kaynaklanıyor veya toplumsal huzur böyle bir yöntemle temin edilmeye çalışılıyorsa, farklılıklar belirmeye başlayınca sihir çözülecektir. Oysa farklılık ve çeşitliliğe rağmen sağlanabilen uyum daha kalıcı bir huzuru temin edecektir. Bu da olgunluk ve kuşatıcılıkla ilgilidir.

Kurumsal ya da sistem içi muhalefet:

Kurumsallıktan kasıt parlamenter demokrasi modelindeki muhalefet partisi veya sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu, her ne kadar sistem içi bir çözüm arayışı ve sistemin genel kurallarına bağımlı kalarak, o genel çerçeve içindeki başka bir çözümü hükümete alternatif olarak uygulama çabası olarak algılanıyor olsa da bugüne kadar görülen örneklerin hepsinin böyle olmadığını vurgulamak gerekir. Bir parti veya sivil toplum kuruluşu olarak sistemin doğrudan kendisine muhalefet eden hareketler de olmuştur. Ancak rollerin değişimi ilkesi esastır. Müesseseleşmiş muhalefettin, siyasi çatışmanın en gelişmiş biçimi olduğu iddiasını da not etmek gerekir.

Sistem içi bir bakış yapmak istersek: Günümüz dünyasında sistemler hükümete/iktidara ihtiyaç duyduğu gibi muhalefete de ihtiyaç duymaktadır. Hatta “güçlü iktidarların güçlü muhalefetle mümkün olacağı” savunulmaktadır. İktidarın güç ve sıhhati ayrıca şaşması ya da aşırıya kaçması durumunda dengeye getirilmesi için muhalefetin de nitelikli olması arzu edilmektedir. Bu, çatışma teorisine dayanmakla beraber muhalefetle ilgili yukarıdan beri saydığımız faydaların keşfedilmiş olduğunun da göstergesidir. Bu keşifte, gerçekte öncülüğü olmasa bile yaygınlaştırmaktaki başarı Batı’ya aittir.

Bu anlayışa göre muhalefet, sadece eleştiren ve eksikleri gören değil projeler üreten bir kurumdur. Ne istediğini ve neye muhalefet ettiğini de bilmektedir. Muhalefet ettiği konuyu iktidardan daha iyi bilmek zorundadır. Bunun için kendini sürekli geliştirmesi gerekir. Yanlışları görüp eleştirmek kadar doğruları da görüp takdir etmesi gerekir. Yoksa muhalefet için muhalefet etmiş olur. Bir teklifi yoksa, çözüm üretemiyorsa iktidardan çok kendisini yıpratır. İktidar-muhalefet ilişkisindeki handikap ise aradaki çatışmanın sürekli seçim modunda hareket etme refleksi ve destek primini hedefleyen davranışları doğurmasıdır.

Kurumlaşma ile ilgili olarak bir husus da şudur: Kurumlaşma yoluyla muhalefete engel olmak bir yere kadar mümkün olsa bile hepten imkan dahilinde değildir. Çünkü muhalefet, kendisini bir kurum aracılığıyla ortaya koymak istediğinde bu sadece muhalefet partisi ve meclisteki muhalefet sıralarından ibaret değildir. Zira “muhalefetin bir çıkış yolu bulamadığı, siyasi müesseselerden yoksun ülkelerde kamuoyunun itirazları için gayri siyasi kuruluşlar kullanılır.” Ordu, gazete, kulüp, dini kurumlar, üniversiteler de pekâlâ bir muhalefet müessesesi gibi çalışabilir, hatta ünlü kişilerden biri ya da bir kaçı daha fazla ses getirebilir. Kitle iletişim araçlarının gelişip yaygınlaşmasıyla medyadaki tartışmalar parlamentodakinden daha çok ilgi çeker hale gelmiştir. Muhalefetin kurumlaşmadığı ülkelerde “üniversiteler siyasi faaliyetin kaynağı olmuş”, sadece din hürriyetinin temsilcisi olarak savaşan kiliseler zamanla bütün hürriyetlerin temsilcisi haline gelebilmiştir.

İhtilaf ortadan kaldırılamayacak bir olgu ise hayrın gerçekleşebilmesi için iktidarın ondan istifade etmesini bilmesi, muhalefetin de engellemelere rağmen doğruyu savunmaktan vazgeçmemesi gerekir.

Muhalefetin Serüveni

Muhalefet insanlık tarihi ile yaşıttır. Geçmişte, farklı seslere bugünkünden daha çok imkân tanıyan toplumlar da olmuştur. Ancak tarih, çok hızlı geriye dönüşlere de şahittir. İmparatorluklar çağından sonraki siyasi gelişmelerin önemli bir özelliği muhalefete sistem içinde yer tayin edilmesidir. Modern liberal parlamenter sistemlerin inşasından önce muhalefetin bütünüyle sistem dışı olduğu, sistemin emniyet supaplarının bulunmadığı iddia edilemez. Ancak muhalefetin sistem içinde yer alan bir unsur haline gelmesi, iktidar mücadelesinin parlamenter sisteme evrilmesiyle eş zamanlıdır. Muhalefete sistem içinde bugün bilindiği şekliyle yer açılmasını sağlayan, Avrupa’da reform hareketleri sayesinde seslerin organize bir şekilde yükselmesiyle başlayan süreçtir.

Bu süreç kaba hatlarıyla şöyledir: 18. yüzyılda yıkılmaya başlayan krallıklar dönemi, yıkılmadan önce de halk iradesinin, farklı seslerin yönetime yansımasını kabullenmek zorunda kalmıştı. Daha önce krala muhalefet ihanet anlamına geldiği için sosyal ve ruhani liderlerden oluşan meclisler krala ancak tavsiyede bulunabilirken meşruti yönetimlerde oluşan meclisler, kimi ülkelerde kralları işlevsiz bile kılmıştı. Yasama işine halkın müdahalesi ve siyasî hayata temsil yoluyla gittikçe daha fazla katılması, bu süreci kolaylaştırmıştır. Seçilmişlerden oluşan meclis sistemi zamanla bütün dünyada kabul gören bir sistem haline geldi. Kralların simgesel veya etkin varlığını halen devam ettirenlere rağmen cumhuriyet, yaygın bir yönetim biçimi olarak kabul gördü. Bu süreç, imparatorlara karşı kralların, onlara karşı burjuvanın, burjuvaya karşı yoksul ve işçi kesiminin verdiği mücadelenin sürecidir. Sürecin her bir merhalesinde tehditleri kendi lehine çevirmenin yolunu bulan elit kesim yeni durumlardan genelde kârlı çıkmayı başarmakla birlikte tavizler de vermiştir.

Avrupa aslında senato sistemine hepten yabancı değildi. Atina ve Roma gibi bir geçmişe de sahipti. Ancak kilise-kral işbirliğinin yarattığı karanlığı ve baskıyı aralamasını sağlayan, doğudan ve Endülüs’ten doğan İslam’ın ışığıdır. Bu ışık, iktidara atfedilen kutsallığı yıktığı gibi coğrafi keşifler de toplumsal yapılanmanın güç merkezlerini değiştirmeye başlamıştı. Böylece iktidarın baskısına söylem olarak doğan tepkiler kendini ifade etme imkânı da elde etmeye başladı. Sonuçta krallıkların yerine halk egemenliğini ifade eden demokrasi kıta geneline hâkim bir yönetim biçimi oldu. Süreç ve ulaşılan nokta bakımından Avrupa ülkelerinin hepsi bir değildir. Örneğin reformlar konusunda Fransa öne çıkan bir isimdir. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin öncüsü olmasına rağmen siyasi tarihi ve cumhuriyeti kabullenişi gelgitlerle doludur.[8] Fransız İhtilali, Orta Çağ anlayış ve sistemine karşı direnişin simgesi gibidir. İngiltere, ikili parti sisteminin yaratıcısı olması ve sisteminde halen avamı, lortlardan ayrı tutmasına rağmen demokrasinin beşiği sayılmaktadır. ABD ise halk egemenliğinin ilk başarı örneği olarak görülmektedir. Amerika’da İngiliz kralına karşı kazanılan zafer, halkın egemenliği ilkesinin benimsenmesine dayanmıştır. Amerikan modelinin özelliği, yasayı yapanların yasaya boyun eğmesi idi. Amerika ve İngiltere’de muhalefet, iktidarı elde etme mücadelesi vererek ikili parti sistemi geliştirirken, Fransa’da yöneticinin egemenliğine karşı halkın egemenliğini savunmaktan dolayı çoklu parti sistemi oluşmuştur. İrili ufaklı partiler hükümet alternatifi olmaktan ziyade belirli ilke, inanç ve çıkarların temsil edilmesine yarıyorlardı.

Ne bu üç ülkede ne de diğerlerinde otoriteye ve toplumsal fikre karşı herhangi bir oluşum, parti veya örgütlenme 19. yüzyıla gelinceye kadar olumlu karşılanmıyordu.[9] Krallıklardan demokrasiye değişim sürecinde de sürecin hemen akabinde de örgütlü veya örgütsüz muhalefet ayrılıkçı, toplumsal bütünlüğe zararlı tepkiler olarak kabul ediliyordu. Monarşik yapılanma döneminde oluşan zihniyet varlığını monarşinin yıkılmasına rağmen bir süre devam ettirmişti. 18. yy.da partiler, düzen bozucu kuruluşlar olarak görülmelerine rağmen emniyet supabı olarak görüldüğü için göz yumulurken; aydınlanma ve güç dengelerinin değişmesi bağlamında ilerleyen süreç, farklı görüş ve isteklere sahip örgütlenmelerin meşru sayılmasına imkân tanımıştır. Siyasi itirazlara bir çıkış yolu bulma, değişik görüşlerin kendini ifade etmesine imkân tanımanın yanında, bir hürriyet meselesi olarak da ele alınmaya başlandıkça muhalefete hayat hakkı tanınmıştır. Muhalefetin sistem içinde, anayasal bir güvenceyle anayasal bir kurum haline gelmesinde, krallara karşı verilen parlamenter mücadelenin hükümeti krallardan bağımsızlaştırması önemli bir etkendir. Bugünkü liberal sistemlerin oluşması ulus-devletlerin teşekkülünden sonradır.

Kamuoyunun, kendisini bir güç olarak kabul ettirmesi (1792’de resmen tanınmıştır) önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kamuoyu adı verilen modern sosyal güç, egemenlik kavramından soyutlanamayan temsil teorisi, siyasi bir kurum olan parlamento, çağdaş siyasi gruplar veya partiler çoğulcu bir devletin temel unsurları olarak modern biçimlerini 18 ve 19. yüzyıllarda almıştır. Yasama ve yürütmenin denetimi, toplumun görüşlerinin organize bir biçimde ifadesi ve gerektiğinde hükümetin görevden alınması gibi fonksiyonları sağlayan bu müesseselerin bir arada bulunması ve birlikte fonksiyon icra etmesi, siyasi müesseseleşmeler sonunda gerçekleşmiştir.[10] Parlamento, yasama yetkisi halkın iradesine doğru evrildiği oranda egemenlik organı haline gelmiştir. Yönetimin gerçek sahibinin halk olarak görülmesi ve parlamentonun bir temsil organı olması bu durumu engelleyememiş, parlamento, iktidar talibi partilerin çekişmesine sahne olan mücadele alanı haline gelmiştir.

Önemli bir nokta da, sanayi devrimi gibi sosyo-ekonomik farklılıkları artıran etkenler muhalefeti ihtilalcı davranışlar yönüne iterken, İngiltere’de uygulanan reformlar gibi nispi düzelmeler sağlayacak etkenler aksi yönde bir etki meydana getirmiştir. Milliyetçi akımlar ise muhalefetin fesatçılıkla damgalanmasına neden olmuştur. Daha yakın zamanda ise “Orta sınıfın genişlemesi fikir ve değer yargılarındaki kesin ayrılıkları belirsizleştirmiş, orta yol zihniyetinin oluşmasına yol açmıştır. Merkez partilerinin ve ılımlı grupların güçlenmesini sağlamıştır.

  1. yüzyılda muhalefetin oy hakkı üzerine kurulması, oy hakkının genişletilmesi, seçim ve seçmen problemlerine eğilmeyi gerektirmiştir. Kitle partilerinin doğması ve belli ekonomik çevre ve çıkarlarla (Alman Sosyal Demokrat, İngiliz İşçi Partisi gibi) ilişkisi, oy hakkı, seçmen ve seçim alanının genişlemesine bağlı bir durumdur. Kamuoyu, temsil sitemi, siyasi gruplaşmalar ve partiler mevcut anayasal çerçeveye bağlı, ihtilâlcı metotlara karşı kuruluşlar olarak temsilciler meclisinin ortaya çıkmasını sağlayan etkenlerdir. Bu meclis içindeki, önceleri iktidar karşıtı, sınırlayıcı ve denetleyici olan muhalefetin hükümet alternatifi haline gelmesi 18. yy. sonlarındadır. Muhalefetin resmen tanınması ancak 20. yüzyıldadır.

* * *

Son dönem dünya siyasi gelişmeleri üzerinde, Batı’nın parlamenter demokratik sisteminin ilham kaynağı olduğu bilenen bir husustur. Onun her yerde ve her zaman başarılı olduğu ve olacağı anlamına gelmediğini düşününeler bile “Batı’nın parlamenter sisteminin siyasi bilim tarafından bütün siyasî süreçlerin kutlu bir amacı olarak yüceltildiğini, çoğulcu rejimlerin çağdaş insanın hürriyet ve onurunu koruyan en mükemmel mekanizma olarak tarihte ebedî yerini aldığına” inanmaktadırlar. Çünkü çoğulculuğun zirveye ulaşmış örnekleri Batı’da, özellikle de yukarıda saydığımız üç ülkede aranmaktadır.[11]

Batı modeli; çok seslilik, çoğulcu yönetim biçimi, cumhuriyet, demokrasi, fikir hürriyeti, bireysel hak ve de özgürlüklerin savunulması gibi hususların; özellikle de yönetime karşı itirazları dile getirme ve razı olmadığı iktidarı değiştirme hakkının halka verildiği yegâne model olarak kabul görmüştür. Onun dışında nerede böyle bir şey var diye aramaya çıkanlar primitif örneklerden başkası ile dönmemektedirler. Modern parlamenter sistemin gerçekten de öncekilere göre birçok artısından söz etmek mümkündür. Ayrıca son dönem dünya siyasi gelişmeleri üzerinde zulme, baskı ve diktaya karşı geniş çapta verilen mücadelelerde payı olduğu; kendisinden alınması gereken örnekler ve ibretler olduğu unutulmamalıdır.

Avrupa dışındaki bölgelerde de krallıklar yıkılmış halkın sesi yükselmiş, meşruti rejimler ortaya çıkmış ve bunlar yerini zamanla cumhuriyetlere bırakmıştır. Halkın yönetime katılması için mekanizmalar oluşmuş, çeşitli temsil sistemleri hemen bütün ülkelerde uygulamaya konulmuştur. Fakat itiraz hakkının ne kadar tanındığı, farklı fikirlere ne kadar tahammül anlayışının geliştiği apayrı bir konudur.

Kuzeyde ve uzak doğunun büyük kesiminde sosyalist ülkelerin muhalefete karşı hiçbir zaman tahammülü olmamıştır. Resmi ideoloji ya da çizgiye muhalif olanları revizyonizm, oportünizm veya teslimiyetçilikle damgalamıştır. Yeni gelenler genelde öncekileri ve karşıt unsurları tasfiye etmiştir. Muhalefet ideolojik oluşum sürecinde olumlu ama ideoloji otoriteye dönüşünce olumsuz bir olgu olarak ele alınmıştır.[12] Bunun sebebi, yukarıdan beri Batı modellerinde parlamenter sistem/parti ve muhalefet arasında kabullenilmiş ilişkiden dolayı, tek parti sisteminin buraya hâkim olması değildir. Sosyalizm’e tek doğru ve doğrunun tek biçimi olarak sahip çıkılmasından, dikta rejim anlayışının güçlü olmasından, farklılığın tehlike olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır.

Benzer anlayışlar çok partili olmasına rağmen tek tip siyaset anlayışına sahip diğer Orta Doğu ve Asya ülkelerinde de halen bile varlığını korumaktadır. Türkiye’de örneğin, cumhuriyet rejimi, kendisini halkın iktidarı olarak tanıtmasına, bununla hayat bulmasına rağmen daima ona karşı bir politika izlemiş, muhalif güçlere hiçbir zaman hayat hakkı tanımamıştır.

“İslam coğrafyasındaki” durum daha da dikkat çekicidir. “İslami dünya görüşünün temsilcileri” olmaları sebebiyle, insani hakları savunmakta en sağlam argümanlara sahip olması, zulme karşı en çok ve hatta en organize direnişleri gerçekleştirmesi, hakkın ifadesinde en güçlü söyleme sahip olması, alternatif çareler üretmekte en başarılı olması gereken Müslümanların, dünyanın neden bu kadar gerisinde kaldıkları çok enteresan bir durumdur. Şu bir gerçektir ki onlar bir muhalefet anlayışına sahip olamamış, olduklarını da geliştirememişlerdir. Bunun için birçok sebep sayılabilir. Emperyalist Batı’nın sürekli saldırılarına maruz kalmaları, oluşturdukları sistemlerin çeşitli yollarla Batı tarafından kontrol altına alınması, etnik farklılıkların çatışmaya dönüştürülmesi, sürekli diken üstünde bir iktidar anlayışının yerleşmesi vs. Bütün bunlar iktidarların, farklılıkları bir tehlike olarak algılamasına neden olmuş ve farklı sesler susturulmuştur. Bu anlayış öyle veya böyle zulme isyan ederek iktidara talip olan yapılanmalara da yansımış, farklı sesler bölünme sebebi olmuştur. Ortaklık, farklılıklara rağmen ortak projeler geliştirmek, alternatiflerden istifade etmek, farklılığı zenginlik olarak görme olgunluğu oluşamamıştır. Dolayısıyla da dünyaya örneklik ve rehberlik edecek en değerli birikime sahip oldukları halde hevalarından başka rehberleri olmayan Batı ideolojisi kadar etkin olamamışlardır. Kuzey Afrika’dan başlayan yeni tepkiler umarız yeni umutları besleyecek bir gelişme ortaya çıkarırlar.

* * *

Batı demokrasisi “adil yönetim” açısından gerekli bir kurum olan muhalefete sistem içinde yer vermiş bir tecrübe olmakla birlikte, bu kurumun gerçekten olması gerektiği şekilde çalışmasına imkan vermekte midir?

Batı’nın değerler sistemi halkın tercihini esas almaya gerçekten müsait midir?

Batı’nın oluşturduğu sistemin ideal olduğu, muhalefete özgürlük tanıdığı ancak hamasi bir yaklaşımla kabul edilebilir. Özgürlüklerin, insan hakları savunuculuğunun ülkesi sayılmasına rağmen dünyada en büyük cinayetlerin merkezi de orası değil midir? Hem tarihinde hem bugün döktüğü kanı, sömürüp açlığa terk ettiği ülkeleri, ifsat ettiği toplumları, kurduğu/kurdurduğu dikta rejimleri sayıp dökmeye gerek yok. Avrupa’da yaşayan Müslümanlara veya başka etnik kimliklere ne kadar tahammüllü olduğunu da irdelemeye gerek yok. Bir tek Bosna örneği yeter. Batı’nın güdümündeki BM’nin süper güçlerin jandarması olması bile tek başına her şeyi anlatmaya yetip artıyor. Tanıdığı özgürlük, Batı’nın dayandığı ideolojik, siyasi, ekonomik temellere aykırı olmamak şartına bağlıdır, özellikle de hevayı ilgilendiren konularla sınırlıdır.

Örneğin alt ve üst kesim arasındaki çatışmalardan[13] doğan yasalar itiraz ve tepkilerin sonucunda gerçekleşmiş olsa da sanıldığı gibi sadece zayıfların hakkını korumaya matuf değildir. Daha çok “lortların haklarını” korumakta, daha da önemlisi isyanları bir noktada durdurmakta, ilişkiyi kurallara bağlayarak yeni isyan ihtimalini minimize etmektedir.

Halkın talep ve itirazlarının yönetime yansımasını sağlayacak temsil sistemi de birçok sorun barındırmaktadır. Doğacak sorunlar sadece uygulama hatalarına bağlanabilecek gibi değildir. Çünkü sistem sorun üretmeye müsaittir. Örneğin Fransa’nın getirdiği doğrudan doğruya ferdin temsili iken, İngiliz modeli çıkarların ve mevkilerin temsilini, ABD ise Temsilciler Meclisi’nin ferdi, Senato’nun çıkarları temsil etmesi sistemini getirmiştir. Genelde Batı’da ferdin temsili ile çıkarların temsili arasında bir çatışma yer almış, sonuçta genel çıkarların fertlere karşı korunması gerektiği fikrinde birleşilmiştir. Amerika ve İngiltere’nin çifte temsil sistemi, çıkarların savunulması için birer siper vazifesi görmektedir.[14]

Seçim ve vekâlet sistemi; oy değeri, vekil-asil ilişkisi, vekile yetki devrinin[15] ilkeleri konularında yapılan tercihlere bağlı olarak parlamentonun yeni bir egemenlik organına dönüşmesine engel olamamıştır. Halkı otoritenin gerçek sahibi olarak görmek, seçilmişlerin ehliyet ve liyakati,[16] yasama erkinin sınırları[17] gibi sorunları çözmeye yetmemekte, parlamento hâkimiyeti yepyeni sorunlar oluşturmaktadır.

Parlamentoların oluşması halkın isteklerinin yönetime yansımasına yarayan bir araçtır. Ancak bunun oy hakkı ile kısıtlı olması, bu kurumun yine elitlerin kontrolüne girmesine kolaylık tanımaktadır. Hemen her ülkede sistemin sahipleri, sistemin çizilenin dışında bir çizgiye meyletmesini engelleyen mekanizmaları da oluşturmuştur. Alternatifler sisteme uymak zorundadır. Uymazsa kolayca sistem dışı edilebilir. Alternatif olarak ortaya çıkmak isteyenlerin daha işin başında izlemeleri gereken bir prosedür ve imzalamaları gereken kurallar vardır. Bunları kabul etmezlerse halk için bir alternatif olamazlar. Sonuçta alternatifler sistemin kendisine ait alternatiflerdir.

İşte bu nokta bir kilitlenme noktasıdır. Çok partili demokratik parlamenter sistem krallıklara bir alternatif olarak bir cazibeye sahipti. Sistemin iktidar hırsına alet edilme çabaları ve tıkanma noktalarının bulunması başka arayışları gündeme getirmiştir.

Muhalefetin Ulaştığı Nokta

Parlamenter sistem halkın seçim yoluyla yönetime katılmasını sağlayan bir sistemdir. Birçok eksiği barındırdığı da bir gerçektir. Halk, iradesini ancak sandıkta bir oy olarak gösterebilir, istemediğini değiştirmek için seçimi beklemesi gerekir, siyasal bir alternatif olmak istediğinde sistemin çizdiği çerçeveye uyması gerekir, seçtiği vekil kendisini ne kadar ifade edebilir vs. Bunun gibi birçok sorun ve tıkanma noktası muhalefetin yeni arayışlara eğilmesini getirmiştir. Sivil toplum kuruluşları bu arayışın adresi olmuştur. “Bu gelişmenin ardında yatan nedenlerden belki de en önemlisi, insanların geleceklerini belirleyecek konuları, seçtikleri temsilcilere de bırakmak istememeleri, doğrudan söz sahibi olmak istemeleridir.” Aslında ne sivil toplum ne de sivil toplum kuruluşu/örgütü yeni bir olgu değildir. Her toplumda devletin dışında kalan bir işleyiş mutlaka vardı/vardır. Özünü, halkın devletten bağımsız olarak sorunları karşılıklı “rıza” göstererek kendi içinde çözme katılımcılığından almaktadır. Yeni dönemdeki şekillenişi, parlamenter sistemin gelişmesiyle beraber başlamış ama yeni arayışların merkezi haline gelmiştir.

“Sivil toplum kuruluşları, gönüllü, kendi kendini oluşturan, kendi desteklerine sahip, devletten özerk, özel alan ile devlet arasında aracı niteliğinde örgütlü bir sosyal yapılanmadır.” şeklinde tarif edilmektedir. “Devletin şekillendirmediği, kendine özgü olduğu gibi aktif ve örgütlü siyasal katılım sürecini de ifade ettiği” savunulmaktadır. “Yapı, faaliyet ve tür açısından çok çeşitlilik göstermektedir. Eğitim, çevre, kentsel-kırsal kalkınma, sağlık, sosyal hizmetler, teknik yardım ve danışmanlık, barışın sağlanması ve insan haklarının korunması, din ve yardım işleri gibi alanlarda vakıf, dernek, sendika, çeşitli meslek kuruluşları” şeklinde örgütlenmektedir. “Üyeleri arasında maddi ya da manevi çıkara bağlı, dayanışma bilincine sahip, iktidara geçmeyi amaçlamaksızın siyasal sistemi etkilemeye çalışan menfaat ya da baskı gruplarıdır.”

“Etkinlik alanları dikkate alındığında başlıca işlevleri, kamuoyu oluşturma yoluyla bireylerin taleplerinin dile getirilmesine yardımcı olmak, çoğulcu toplum yapısının sağlanmasına katkıda bulunmak ve devlet tüzel kişiliğinin gerçekleştirdiği uygulamalar ile pazar ekonomisinin dayattığı bazı mekanizmalara karşı koruyucu tampon işlevi görmek” şeklinde sıralanmaktadır. Aynı zamanda “toplumun yararına görmedikleri konularda karar alıcıları etkileyerek farklı kararlar almalarına veya kararlarını gözden geçirmeye sevk etmeye de” çalışmaktadır. Bu yolla siyasal ve dolayısıyla sosyal hayata, ayrı bir güç unsuru olarak katılmaktadır.

Sivil toplum kuruluşlarının, talep ve itirazları dile getirmekte parlamentodan daha fazla kolaylık sağladığı söylenebilir. Ancak etkinliği arkasında topladığı güce bağlıdır. İcra edebileceği fonksiyon sadece eleştiri yapmaktan, karşı durabilme gücünden kaynaklanmaz. Hiçbir eleştiri yapmadan da bir muhalefet kurumu olarak çalışması mümkündür. Bir yardım kuruluşu sadece yardım ederken, bir dernek mağdur olanları kurtarırken de hiçbir söz kullanmadan sistem eleştirisi yapabilecek bir güce sahiptir. Yardım edilenlerin ya da şahit olanların, yardımın hangi kimlikten kaynaklandığını bilmesi çoğu kez yeterlidir.

Fakat bu kuruluşlar sadece muhalif yapılanmalar değildir. Tam aksine sistemin daha güçlü olması için fonksiyon da icra edebilir. Resmi/politik yapılanma ile sivil olan arasında sürekli bir çekişme olagelmişse de birbirine ihtiyaç duydukları da bir hakikattir. İşin bu yönü sistemin de bu kuruluşlara aslında ihtiyaç duyduğunu anlatmaktadır. “Devletin yeterince nüfuz edemediği alanlarda faaliyet göstererek devlet faaliyetlerinin etkinliğine katkı sağlaması” da mümkündür. “Dolayısıyla, sivil toplum devletten özerk olmayı içerir, ama ondan yabancılaşmayı zorunlu kılmaz. Başka bir deyişle, sivil toplum devlet iktidarına karşı dikkatli ama saygılıdır.” Fonksiyonları arasında bu yönde işlevler de sayılmaktadır.[18] Bu bakımdan “sivil toplum örgütleri toplumsal kararların alınmasında seçilmişlerle birlikte rol almaktadır.”[19]

Muhalefetin sivil toplum kuruluşlarının dışında üniversite hatta ordu gibi alternatifleri de kullandığını belirtmek gerekir. Ayrıca dördüncü güç olarak meydana çıkmış bulunan medyanın da daha rahat bir ifade imkânı sağlaması nedeniyle etkin bir muhalefet aracı olması söz konusudur. Birçok tartışma parlamentoda olduğundan daha çok medyada yürüyüp gitmektedir.

Her şeye rağmen parlamento dışı alternatiflerin sorunlardan azade olduğu söylenemez. Sonuçta bunların da bir parti kadar olmasa da sistem içi bir araç olduğu, sistemin bu araçları da sistemin çizgisini taşmayacak şekilde kullandırmak istediği unutulmamalıdır.

 

 

[1]  Recep ARDOĞAN, Teorik Temeller ve Tarihsel Gerilimler Arasında İslam Kültüründe Siyasal Muhalefet, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: VIII / 2, s.171-189, Aralık-2004, Sivas

[2]  Nevin Abdulhalık Mustafa, İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, İz Yayıncılık, S.46-47

[3]  “Demokraside iktidarın dışında olan parti veya partiler.” TDK 3. anlam

[4]  Recep ARDOĞAN

[5]  http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS00482.pdf

[6]  Hilafetin saltanata dönüşmesinden sonra iktidarı ele geçirenlerin meşru olmadığına inanan ama isyanın doğuracağı, kan dökülmesi, kaos oluşması veya kader anlayışı gibi sebeplerle sabretmek gerektiğini düşünen kesim.

[7]  Zalim ve yönetimi gasp etmiş sultana karşı isyanı, başarıyı garantilemesi durumunda meşru/doğru sayan anlayış.

[8]  Son şeklini ancak 1958’de kurulan Beşinci Cumhuriyet döneminde almıştır. Halkın özgürlük, eşitlik, kardeşlik (Cumhuriyet’in bayrağının mavi-beyaz-kırmızı renklerde, marşının Marsaillaise, şiarının özgürlük, eşitlik, kardeşlik olduğu kabul edildi) için verdiği mücadele kendisini ihtilal ve 1792’de cumhuriyet ilanı şeklinde ortaya koysa da halk ile diktatörlük anlayışı arasındaki mücadele bitmedi. Diktatörlüğün hâkimiyeti tekrar tekrar ele geçirmesi nedeniyle 1848, 1870, 1946 ve 1958’de olmak üzere dört kez daha cumhuriyet ilanı bu mücadeleyi sergilemektedir. – http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0kinci_Cumhuriyet_(Fransa)

[9]  Örneğin İngiltere’de bir sınıf veya grup adına muhalefet 18. yüzyılın sonuna kadar tedirgin edici bir düşünceydi. Zira yürütmeyi yani ”Kralın Hükümetini” eleştirmek ve gözetlemek parlamentoya ait bir görevdi. “Hatta, İngiltere’de kendini parti örgütüne ve kuramına adamış bir kişi olan Halifax Markisi 1684’de en iyi partinin bile ‘ulusun tümüne karşı bir çeşit suikast’ olduğunu ilan etti” (Klaus von Beyme, Robert V. Daniels, Muhalefet, Çeviren: Dr. Mehmet Turan, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 36, Sayı: 1-4, 1979, S. 189.) “Çoğunluğa karşı çıkan her topluluk, halkın egemenliğine yönelik bir tehdit olarak görülüyor ve ‘karşı devrimcilikle’ suçlanıyordu” (Klaus von Beyme, S. 191-192.)

[10] MUHALEFET, GHITA IONESCU – ISABEL DE MADARIAGE, Çeviren: Behzat Tanç, BOĞAZİÇİ YAYINLARI, 1988, Bir Müessese Olarak Muhalefet Bölümü.

[11] GHITA IONESCU – ISABEL DE MADARIAGE

[12] Klaus von Beyme, Robert V. Daniels, Muhalefet, Çeviren: Dr. Mehmet Turan, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 36, Sayı: 1-4, 1979, S. 201-222

[13] Süreçte kilisenin muhalefete olumlu katkısından söz edilebileceği de ilginç bir noktadır. Bu iddia, kilise-imparatorluk çatışmasının evrensel bir monarşinin kurulmasını önlediği, millet ve devletin ortaya çıkmasına yol açtığı şeklindedir. Ayrıca kilisenin dış dünyanın yönetim biçimini iktibas ettiği kadar, temsil sistemi, seçim, gizli oy, yazılı ya da yazılı olmayan kurallar gibi kendine has ve dışarıya örneklik ettiği uygulamaları da buna ilave edilmektedir.

[14] Oluşan sistemlerde güç sahiplerine karşı hak sahiplerinin ne kadar temsil edilebildiği ciddi bir soru işaretidir. Amerika’da ve İngiltere’de sınıfların temsili yıkılarak çıkarların temsili kavramı yerleşmiştir. Bu durum zamanla kökleşerek siyasî düşüncenin merkezini oluşturmuştur. İngiliz parlamento sisteminde klasik yapı kendisini korumuş, sınıfların kalıntısı olarak “meşrutiyetçi düşüncesinde yerini bulan çıkarların temsili, Locke bunun temel ilkelerini formülleştirdiğinden beri” var olmaya devam etmektedir. Oluşan sistem, sanayi kentlerini de ihtiva edecek şekilde çıkarların ve mevkilerin temsili şeklindedir. İngiliz modeli mutlakıyetçi monarşiye karşı bir mücadeleyi anlatıyor olsa da siyasi ve coğrafi özel koşulları sebebiyle halkın iktidarını değil melez bir egemenliği temsil etmektedir.

Amerika’da, devrimden önce de çıkarların temsili ile ferdin temsili kavramı arasında şiddetli bir çatışma hüküm sürmüştür. Kraliyete karşı kazanılan zaferle halk egemenliği doktrini doğrultusunda temsil meselesinde varılan sonuç, Temsilciler Meclisinin ferdi, Senatonun çıkarları temsil etmesi şeklindedir. “Senato’nun temsil sistemi bir ölçüde sınıfların temsiline benzemekteydi.” “Siyasî ferdiyetçiliğin sınıfların temsili ile birleştiği karmaşık bir sistem” getirmiştir.

Fransız Devrimi ve Cumhuriyeti halkı tam egemen konumuna getirmeye ve bu iktidar gücünün başka kuruluşlarca paylaşılmayan bütünlüğüne işaret olarak algılanmıştır. Bu, klasik rejimin değiştirilerek sınıfların temsili sisteminin yıkılması demekti. Getirdiği sistem doğrudan doğruya ferdin temsili sistemidir.

[15] Seçilen vekilin yetkisinin neyle nasıl kısıtlanacağı ciddi tartışmaların konusu olmuştur. Halk, yönetimin tek ve sınırsız sahibi olarak kabul edildiği zaman onun yetkisini vekiline nasıl devredeceği önemli bir tartışma konusu olmuştur. Kimileri vekilin asıl gibi yetkili olduğunu savunurken başkaları da vekilin yetkisinin asıl gibi sınırsız olamayacağını savunmuştur. Sınırlı olması, vekilin hareket alanını daraltırken, sınırsız olması iktidar gücünün gerçekte fiili uygulayıcıda toplanmasına ve aslın önemini yitirmesine neden olmaktadır.

[16] Temsil siteminin zafiyeti ile ilgili belirtilmesi gereken bir nokta da şudur: Demokratik sitemlerde karar yetkisi genelde seçilmişlere tevdi edilmiştir. Seçilmişlerin seçilme kriteri ise nihayetinde seçmenin takdirine kalmış bir husustur. Seçtiklerinin, işin ne kadar ehli olduklarını anlamaları pek mümkün değildir. Oysa görev alacakların birçoğunun oturacağı koltuk ciddi bir tecrübe ve donanım gerektirmektedir. Bu nokta seçilmemiş olan profesyoneller devreye girmektedir. Buna siyasetin alanına giren konuların bilimselleşmesi denebilir. Hızlı gelişim ve sorunların karmaşıklığı, doğru ve zamanında karar alma konusunda uzmanlığı gerektiriyor. Bu uzmanların bilgi ve tarafsızlıkları belki de seçilmişlerin denetleyebilme ve kuşatmalarından ötedir.

[17] Örneğin İngiliz (Westminster) modeli demokrasisinin önemli bir özelliği meclis egemenliğidir. “Burada parlamentoyu denetleyecek bir organ yoktur. Hukuki açıdan yasama gücüne konulmuş hiçbir sınır yoktur. Parlamento anayasal nitelikli kuralları da aynı adi yasalar gibi koyar veya kaldırır. Parlamentonun dikkate aldığı tek etken kamuoyudur. Öte yandan parlamentonun gücünü sınırlandırma işlevini görebilecek yazılı bir anayasanın olmaması kamuoyunun önemini daha da arttırmıştır.” (http://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fik_Krall%C4%B1k) Kamuoyu/halkın rızası bağlayıcı güç gibi görünse de bu durum parlamento egemenliğini oluşturmaktadır.

[18] Kamu kurum ye kuruluşlarıyla ortak projeler yapmak, akademik çevreyle birlikte aydınlatıcı kongre, konferans, seminer, toplantı gibi aktiviteler gerçekleştirmek.

Ülkenin öncelikli hedeflerine ulaşmasında kamuoyu desteği sağlamak için medya vb. iletişim araçlarıyla gündem oluşturmak. Yayın ve yayımlar yapmak.

Dünya Bankası, UNESCO, Birileşmiş Milletler gibi kuruluşların mali kaynaklarından milli platformda yaralanmak için bu kuruluşlarla düzenli ilişkiler yürütmek. Gerektiğinde yapısal reform ve mevzuat uyum çalışmalarını gerçekleştirmek.

Yurt içi ve yurt dışı fon ve desteklerden yaralanmak için araştırma ve geliştirme Merkezi kurarak sürekliliğini sağlamak. (Ali ÖZALP)

[19] SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN TOPLUMSAL VE SİYASAL BAKIMDAN ÖNEMİ, (Dernekler Denetçiliği Yeterlilik Tezi), Ali ÖZALP, Dernekler Denetçi Yardımcısı. http://www.icisleri.gov.tr/ortak_icerik/www.icisleri/tez9.pdf

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir