Mülkleşen Su / Tamer ATAÇ

Print Friendly, PDF & Email

Bu deneme, suyun toprağın ve havanın metalaştırılarak değişim aracı haline getirilmesi ve bunun yaratacağı sonuçlara ilişkin olacaktır. Dünyadaki toplam su miktarı 1,4 milyar km³ olup; bu suyun, %97,5’i okyanuslarda ve denizlerde tuzlu su olarak, %2,5’i ise nehir ve göllerde tatlı su olarak bulunmaktadır.

Bu kadar az olan tatlı suyun %90’ı kutuplarda ve yer altında hapsedilmiş vaziyettedir. Öte yandan temiz su kaynakları, buharlaşma-yağmur döngüsü nedeniyle kendini tekrarlama özelliğine sahiptir. Bu bağlamda tatlı suyun temel kaynağı, hidrolojik çevrime dayanmakta; yani su, esas olarak düşen yağmur ve karın; dereler, akiferler ve yer altı suyunu beslemesinden oluşmaktadır. Hidrolojik döngüde, atmosfer biriktirme sisteminden yüzeysel biriktirme sistemine düşen yağışın bir kısmı, sızma yoluyla zemin nemi biriktirme sistemine, oradan da sızma yoluyla yer altı biriktirme sistemine geçmektedir. Her üç sistemin de buharlaşma ve terleme yoluyla atmosferle ilişkileri bulunduğu gibi yüzeysel biriktirme sistemine düşen yağış eklenip buharlaşma kayıpları çıktıktan sonra geriye kalan su, akarsularda akış şeklinde denizlere veya göllere ulaşmakta, oradan buharlaşma ile atmosfere geri dönmektedir.

Sistem, düzenli bir şekilde birbirleriyle ilişkili olan ve çevresinden belli bir sınırla ayrılan bileşenler takımı olarak tanımlanır. Sistemi çevresinden ayıran sınırın çizilmesi, ilişkilerin başlayıp bittiği sınırların belirlenmesi ile ilgilidir. Yeryüzüne düşen yağış yoluyla oluşan sular, yağış esnasında daha yere ulaşmadan, arazi üzerinden akarken ve bitkiler tarafından emilip terleme yolu ile dışarı atılarak buharlaşır. Bu, suyun kısa dolaşımı yani tekrar atmosfere dönmesi olayıdır.

Aynı şekilde, yağış yoluyla oluşan suların bir kısmı ise yüzeyde akar ve çeşitli akarsuları oluşturur. Diğer bir kısmı da yer altına sızar; buralarda birikir ve yer altı sularını meydana getirir. Yer altına sızan bu sular, boşlukları ve çatlakları doldurur; bu boşluk ve çatlaklar boyunca derinlere kadar gider ya da bir noktadan kaynak şeklinde yeryüzüne yeniden çıkar; akarsulara, göllere veya denize ulaşır.  Bu da suyun daha uzun yollu, büyük dolaşım yapması demektir. Suyun çeşitli şekillerde yapmış olduğu bu dolaşımlarına “Hidrolojik Dolaşım” adı verilmektedir.

Hidrolojik dolaşım, suyun önce buharlaşıp, ardından yağmur ya da kar olarak tekrar doğaya dönmesi ve bunun sürekli tekrarlanarak gerçekleşmesi; havadaki oksijenin tekrar tekrar bitkiler tarafından üretilmesi gibi insan emeğinin direkt rol oynamadığı bir döngüdür. Böyle doğal döngülerle ortaya çıkan nesnelerin değişim değeri olamaz, olsa olsa kullanım değeri olabilir.

Hidrolojik döngü, bir yerinde ya da her hangi bir aşamasında müdahale edilebilir değildir. Burada sisteme müdahale, su havzalarını kirletmek veya mülkleştirmek şeklinde olmaktadır. Su havzalarınızı hastalık ve tahribat üreten kapitalist mantıkla kirletir, insanı direkt bu kaynakları kullanmaktan men ederseniz ve de bu kirletmeyi bile paraya çevirmeye çalışıp temiz suyu ambalajlayarak satmaya çalışırsanız; bu iki durum, sonuçları açısından birbirini besleyen unsurlara dönüşür. Doğaya karşı işlenen suçlar çerçevesinde, üretimin girdisi haline getirilen su, doğada var olan özelliğini yitirmiş olarak tekrar havzalara verilmekte; Havzaların kirlenmesi nedeniyle temiz suya ulaşamayan insan, mülkleştirilmiş, ticarileştirilmiş suya yönelmektedir. Sorunu var eden de ondan sermaye üreten de aynı mantıktır.

Sanayide çok miktarda su kullanan sektörlerden birisi de “tekstil boyahaneleri”dir. Bu tesislerde kullanılan yaklaşık su miktarları aşağıda tablo halinde verilmiştir.[1]

BOYAHANE ÖLÇEĞİ GÜNLÜK SU SARFİYATLARI (m3/gün) SAATLİK SU SARFİYATLARI (m3/h)
KÜÇÜK 500 – 1000 20 –  40
ORTA 1000 – 3000 40 – 125
BÜYÜK 3000 – 6000 125 – 250

 

Boyahanelerde kullanılan suyun kalitesi çok özel haller dışında 0-1,5 °Fr (Fransız Sertliği) mertebelerindedir. Bu su, kaliteli bir sudur. Özellikle tekstil sanayinin yuvalandığı yerlerin, yumuşak suya ulaşılabilecek bölgelerde olması rastlantı değildir. Yumuşak suyun bir bölümü düşük ve orta basınç grubu kazanlarda buhar üretimi için kullanılırken, bir bölümü de doğrudan boya makinelerinde proses suyu olarak kullanılmaktadır. Çıkan boyalı su arıtma maliyetleri yüzünden arıtılmadan derelere verilmekte, oradan da denizlere drenaj edilmektedir. Kaliteli suya sahip bölgeler, küresel ve onun çevredeki uzantıları olan yerel sermaye tarafından tahrip ve yağmaya tabi tutulmaktadır. Bunların örneği Bursa-Nilüfer Nehri ile Çorlu Deresi ve Ergene Nehri’dir. Geçtikleri tüm havzaları kirleten bu nehirler, bir zamanlar içinde balıkların yaşadığı, insanların içme sularını direkt karşıladıkları nehirler olarak anılmaktadır. Bundan çok değil 60 yıl önce bu nehirlerin kıyılarında yaşayanlara, suyun ambalajlanarak satılacağı söylense herhalde birçok insanın tavrı, bu duruma tebessüm etmek olacaktı.  Bir zamanlar komik bir durum olarak algılanan anormal durum, şimdi normalleşmiş ve bir sektöre dönüşmüş durumdadır.

Ulusal şirketlerle başlayan suyun kirletilmesi ve ticarileşmesi, daha sonra çok uluslu şirketlerin devreye girmesiyle uluslararası bir boyut kazanmıştır. Bunun dışında morfinlenmiş gibi enerji bağımlısı olan kapitalizmin yükselen dozlarda enerji ihtiyacı, gözlerin nükleer, karbon ve hidro enerjiye dolayısıyla akarsu kaynaklarına yönelmesine neden olmuştur. Bu yöneliş sonucunda Devlet Su İşleri, Enerji Bakanlığı ve Enerji Piyasası Denetleme Kurulu verilerinden, şimdiye kadar 2000 civarında HES (Hidroelektrik Santral) projesi geliştirildiği, 400’e yakın HES’in ise çalışmaya başladığı anlaşılmaktadır. Akarsu yataklarının ve ekosistemin bozulduğu, 49 yıllığına suyun kullanım hakkının enerji yatırımcısının eline geçtiği gibi gerekçelerle hareket eden HES karşıtları, suyun kullanım ve tasarruf hakkı, ekolojinin tahribatı konularını toplumun gündemine getirmeye çalışmaktadırlar. Bu noktada daha önceki makalelerimizde belirttiğimiz gibi, insan eylemliliğinin temellerinin; modern zamanların varlık algısı, tüketim ve üretim ilişkileriyle mülkiyet kavramlarından bağımsız düşünülemeyeceğini tekrar belirtelim. Hiçbir beşeri üretime dayanmadan, dünyaya gelir gelmez hazır bulduğumuz metaları mülkleştirmeye çalışan, artı değeri sırf üretim araçlarına sahip diye kendi hakkı olarak gören bir anlayışa, hangi paradigmadan karşı çıktığımız ve bu paradigmanın da ön gördüğü dünyanın nasıl olacağı önemli bir konudur.

Toprağın oluşumu da suyun hidrolojik döngüsüne benzemekte, suyun ve havanın mülkleştirilemez olması gibi bir sürece tekabül etmektedir. Toprak; milyonlarca yılda jeolojik açıdan iç ve dış kuvvetler olarak tanımlanan atmosfer hareketleri, tektonik hareketler, yağmurlar, gece ve gündüz ısı farklılıkları, doğadaki flora ve fauna yaşam çevrimi tarafından; ana kaya diye nitelendirilen yapının çözülerek kum, kil ve silt formasyonlarına dönüşmesi ve organik parçalanmalar neticesinde oluşmuştur. Toprağın tasarrufu ve üzerindeki egemenlik iddiası suyun ve havanın üzerindeki egemenlik iddiasına benzemektedir. İnsanın hiçbir dahlinin bulunmadığı süreçlerle var olan bu unsurların üzerindeki egemenlik iddiaları havada kalmaktadır. Bu iddialar çeşitli manipülasyon araçları ile topluma normal ve doğal olarak kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Doğa, sabah erken kalkanın ve demiri elinde bulunduranın sahip olduğu bir meta değildir. Doğa, tüm canlı yaşamın ortak kullandığı evi ve hayat ağacıdır.

Antropolojik tanımlamalara göre insanın doğada görülmeye başlamasından nice sonra toprak mülkiyeti ortaya çıkmıştır. Toprağın yoğun emekle işlenmesi gereği, emeğe ihtiyaç duyulmasıyla beraber insanların birbirini köleleştirme süreci başlamış, bu olgu zaman içerisinde değişik isim ve adlar alsa da alttan alta değişmeden varlığını sürdürmüştür… Kapitalizmin doymak bilmez, kutuplaştırıcı ve doğayı sarf malzemesi gören algısı, dünyayı yönetme ve yönlendirmeye devam ederse, soluduğumuz ekosistem için hayatiyet ifade eden atmosferin de akıbetinin sudan farklı olmayacağı görülmektedir. Arnold Schwarzenegger’in başrol oynadığı Amerikan yapımı bir bilim kurgu aksiyon filmi olan Gerçeğe Çağrı (Total Recall)’da Mars’ta para karşılığı hava satılması gibi, çok uzak olmayan bir zamanda kapitalizm, kirlettiği havayı fırsata dönüştürmesini bilecek, insanlara ambalajlanmış temiz hava satışına başlayacaktır. Bunu aramızdan bazılarının görme ihtimali hiçte uzak değildir.

Yaşamın üç temel direği olan toprak, hava ve su tüm ekolojik sisteme ait bir mülktür. Bunun üzerinde hiçbir canlının tekel oluşturması, onun üzerinde mülkiyet tasarrufunda bulunması, açıklanabilir bir durum değildir. Böyle bir eylem ve talep hem tür içi/insanlar arası eşitsizliği üretirken, diğer yandan ontolojik anlamda türler arası hiyerarşi üretmekte, bu durum ise aslında doğanın bir parçası ve onun içinde mündemiç olan insanın doğa üzerinde egemenlik iddiasına yol açmaktadır. Bu iddia doğal olandan sapma halidir. Hastalanmış insan algısının sonucu oluşan bu iddia, insanın ebedileşme ve ölümsüzlüğü elde etme adına, yeryüzünü iliklerine kadar tahrip etmesine, yaşamın ve doğanın temel direklerini mülkleştirerek onu sonsuz bir kaynakmış gibi tüketmesine yol açmaktadır. Bu durumu meşrulaştırma ve normal halmiş gibi ilan etmenin, siyasi, kültürel, tarihi birçok kodları üretilmiş ve gerçeklikmiş gibi insan algısına giydirilmiştir… Bu durum, meşhur ifade ile kendinden menkul bir haldir; tamamıyla manipülasyon sürecidir. Bu ön kabulün, kesinlikle sorgulanması; doğal olandan bin yıllar önce ayrılarak insan zihninde hastalanmaya yol açan bu durumun düzeltilmesi gerekmektedir. İlk önce insan; ön kabulünde var olan ve belki de tüm sapmanın ana merkezini oluşturan, yeryüzünde ölümsüzlüğü yakalama saplantısını çözmek zorundadır. Bu problem çözülmeden, fanilik hali bilince çıkmadan, sorunun çözümü zor görülmektedir. Yaşamın üç temel direği tüm ekolojiye ait unsurlardır. İnsanın bu unsurlardan faydalanması, egemenlik üzerinden değil ekolojik unsurlar üzerinde ortaklaşma şeklinde olmalıdır. İnsan türünün kendi içindeki ilişkisi açısından ise, bu kaynakların kullanımı eşitsizliği üretmeyen kamu kontrolünde olmalıdır. Bu kamudan kastımız, eşitsizliği ve hiyerarşiyi üreten egemen yapı değil, hayatın her alanında toplumun, örgütlü ve direkt doğrudan yönetimde söz sahibi olduğu bir yapıdır.

 

 

[1]  http://www.aritan.com.tr/boyahaneyazi.htm

 

Check Also

Modernite ve İslamcılık / Nuri YILMAZ

İslamcılık nedir? Kimileri için Müslüman olarak varlığının anlamı, kimileri için soğuk savaş döneminde Müslümanları kullanmak ...

Günümüz Şartlarında İslami Mücadele (İslamcılık) / Nuri Yılmaz

İşe yarayan bir şey insanoğlunun gözünde hep değerli olmuştur. Çok işe yarayan bir şey, çok ...

İslamcılık, İslami Mücadele ve Kur’an / Mehmet Yaşar Soyalan

Giriş Kur’an’da açık bir şekilde dile getirilen Habil-Kabil karşıtlığından da anlaşıldığı gibi insanlığın ilk günlerinden ...