Anayasa Soruşturması

Print Friendly, PDF & Email

Türkiye AKP öncülüğünde bir değişim yaşıyor. Asker, yargı ve bürokratik vesayet yıkılmaya, bütün çeteleri ile derin devlet ortadan kaldırılmaya, ulus-devlet anlayışı değiştirilmeye çalışılıyor. Devletin, hukuk devleti olması ve “efendi devlet” anlayışının yerini “hizmetkar devlet” anlayışının, “devlet” merkezli yaklaşımın yerini “vatandaş” merkezli yaklaşımın alması amaçlanıyor. Bütün sıkıntıları ile birlikte değişim süreci anayasanın kapısına dayanmış bulunuyor.

İçinde yaşadığımız toplumun yaşadığı ve yaşamakta olduğu sorunların mevcut anayasadan kaynaklandığı düşünülürse, bu değişimin ne kadar önemli olduğu daha kolay anlaşılacaktır.

Toplumda yaşayan her kesimi, her bireyi bir şekilde etkileyecek olan bu değişimi, biz de dergimiz sayfalarında tartışalım istedik. Bu maksatla da aşağıdaki soruları hazırladık.

 

Soyisim sırasına göre;

Hüsnü AKTAŞ – Ümit AKTAŞ –  M. Kürşat ATALAR – Muharrem BALCI  Mehmet DURMUŞ – M. Önal MENGÜŞOĞLU – Hüseyin SARIGÜL – Hamza TÜRKMEN –  S. Bülent YILMAZ

 

Sorular;

1- Anayasa, son zamanlarda üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Toplumu oluşturan her kesim, bu konuda olaya dahil olmaya, etki etmeye ve mümkünse yönlendirmeye çalışıyor. Kimileri görüş beyan ediyor, kimileri taslak sunuyor. Ancak İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanların, bu sürece temkinli/mesafeli yaklaştıkları gözleniyor. Müslümanların duruşunu nasıl değerlendiriyor, konuya dahil oluşlarını yeterli buluyor musunuz?

2- Mevcut TC. Anayasası ideolojik bir anayasadır. Sorunların birçoğu da onun bu özelliğine bağlanmaktadır. İdeolojisiz bir anayasa mümkün müdür? Liberaller liberal, Kemalistler Kemalist, laikler laik bir anayasa talep ederken; İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar da anayasanın kendi renklerini taşımasını talep ediyorlar. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir?

3- Anayasa, bir toplumun en üst ve temel metnidir. İslam ise yeryüzünde iddiaları olan bir dindir. İslam’ın iddiaları ile anayasa arasında nasıl bir ilişki kurulabilir, nasıl bir anayasa İslam’ın iddialarını gerçekleştirebilir?

4- Bu konuyla ilgili dikkat çekmek/vurgulamak istediğiniz, değerlendirmelerimizi kolaylaştıracak başka bir nokta ya da noktalar var mıdır?

 

 

 

Hüsnü Aktaş

Soru1: Anayasa, son zamanlarda üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Toplumu oluşturan her kesim, bu konuda olaya dahil olmaya, etki etmeye ve mümkünse yönlendirmeye çalışıyor. Kimileri görüş beyan ediyor, kimileri taslak sunuyor. Ancak İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanların, bu sürece temkinli/mesafeli yaklaştıkları gözleniyor. Müslümanların duruşunu nasıl değerlendiriyor, konuya dahil oluşlarını yeterli buluyor musunuz?

Önce bir tespitte bulunalım. Hafıza sahibi olan insanoğlu; zaman içerisinde meydana gelen hadiselerin sebeplerini tespit ve neticelerini tahlil edebilme kabiliyetine haizdir. Mazi, hal ve istikbal unsurlarını dikkate almadan, ne bugünü değerlendirmek, ne de yarını planlamak kolay değildir. Çünkü bugün dediğimiz zaman dilimi, dünün bir devamı, yarın ise içinde yaşadığımız günün varisidir. İslâm’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanların; Türkiye’nin gündeminde önemli ağırlığı olan “yeni anayasa hazırlama” sürecine temkinli/mesafeli yaklaşmalarının bir değil, birden fazla sebebi vardır. Önce mazi unsurunu, yani “Anayasa Hukuku”nun tarihi temellerini tahlile tabi tutmamız gerekir.

Osmanlı toplumunda; Tanzimat ile başlayan, Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminde gelişen asrileşme (muasır medeniyet seviyesine ulaşma) gayreti ile aydınlanma felsefesini birbirinden ayırmak kolay değildir. Asrileşme (Batılılaşma) sevdası, medeniyet transferini beraberinde getirmiştir. Tarihçi Arnold Toynbee “Medeniyet Yargılanıyor” isimli eserinde; Türkiye’nin gerçekleştirdiği medeniyet transferini şu şekilde ifade etmektedir: “Türkler yalnızca Anayasalarını değiştirmekle kalmadılar. Bu oldukça basit bir iş sayılabilir. İslam inancının koruyucusu durumunda olan Halifeyi ve (hilafet) müessesesini, tekkeleri, medreseleri, kadınların yüzünden, ifade ettiği bütün şeylerle birlikte, peçeyi kaldırdılar.(…) İsviçre Medeni Hukuku’nu kelimesi kelimesine Türkçeye çevirip, İtalyan Ceza Hukuku’ndan alıntılar yaparak Şeriatı kaldırdılar ve meclisin oylarıyla yasallaştırdılar.” Arnold Toynbee’nin Herodian Devrim olarak nitelendirdiği bu değişim, elbette tesadüfen yaşanan bir hadise değildir. Tanzimat Fermanı’nın ilânından sonra yazılı Anayasa Hukuku, hükümet sistemi ve siyasi rejim modeli gibi konularda, birbirinden farklı tezleri savunan gizli örgütler (başta Fedailer ve Jön Türkler olmak üzere) siyasi değişimi hızlandırmışlardır. Osmanlı Devleti’nde “Yazılı Anayasa Hukuku”na ihtiyaç olduğunu savunan gizli örgütlerin, 1850’li yıllarda harekete geçtikleri malûmdur. Paris’te toplanan Jön Türkler’in siyasi değişim programlarında, saltanat sistemine son verilmesi ve “Meşrutiyet’in ilân edilmesi” gibi teklifler ön plândadır. İngiltere Kralı’nın “gayri Müslimlerin haklarını” bahane etmesi ve Osmanlı Devleti’nin “Yazılı Anayasa” ile yönetilmesinin şart olduğunu ileri sürmesi, siyasi değişimi hızlandırmıştır. Osmanlı Devleti’nde ilk yazılı Anayasa (Kanun-i Esasi) 1876 yılının son aylarında yürürlüğe girmiştir. Padişah tarafından atanan, iki asker, 16 sivil bürokrat (üçü Hıristiyan) ve 10 ulemadan oluşan Cemiyet-i Mahsusa isimli bir kurulun hazırladığı Kanun-i Esasî, referanduma sunulmamıştır. Dolayısıyla bu “Kanun-i Esasî”, hukuki olarak “Padişah Fermanı” hükmündedir. Bu fermanda “siyasi rejimin Meşrutiyet, resmi dinin İslâm ve yazışmalarda kullanılacak dilin Türkçe olduğu” ilan edilmiştir.

Bazı siyaset uzmanları “Müslüman olsun, gayri Müslim olsun tüm tebaanın temel hak ve özgürlüklerini düzenlediği; yargı yetkisini bağımsız mahkemelere devrettiği ve iki kamaralı bir parlamento kurulmasını mümkün kıldığı” için, bu değişimin demokrasiye doğru atılan ilk adım olduğunu ifade etmektedirler. Bu yazılı Anayasa, (Kanun-i Esasi) bazı milletvekillerinin “Osmanlı tebaası olan insanların Müslim ve gayri Müslim şeklinde tasnif edilmesine karşı çıkmaları” ve bu esnada meydana gelen hadiseler ile Rus Orduları’nın İstanbul’un varoşlarına kadar gelmesi üzerine askıya alınmıştır. Birinci Meşrutiyet Meclisi, 13 Şubat 1878 tarihinde Sultan II. Abdülhamid tarafından kapatılmıştır. Bundan otuz yıl sonra (1908 yılında) İkinci Meşrutiyet ilân edilmiş, bazı hukukçuların “1909 Kanun-i Esasîsi” adını verdikleri değişiklikler ile parlamenter sisteme biraz daha yaklaşılmıştır. Ancak bu da uzun sürmemiştir. İstanbul’un İtilâf Devletleri tarafından işgal edilmesinden sonra, Damat Ferit Paşa Hükümeti, Osmanlı Meclis-i Mebûsanı’nı feshetmiştir (11 Nisan 1920). İktidar boşluğunu doldurma iddiası, önce milli iradeyi temsil ettiklerini ifade eden kongreler tarafından, sonra da Büyük Millet Meclisi tarafından dile getirilmiştir. Mustafa Kemal’in, Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi’ni Kurucu Meclis gibi çalıştırdığını söylemek mümkündür. Bunun en güzel delili, 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan Nisab-ı Müzakere Kanunu’dur. Buna göre 66 livadan beşer mebus hesabı ile meclisin üye sayısı 330 kabul edilmiş, bunun yarısından bir fazlası olan 165 toplantı yeter sayısı, bunun yarısından bir fazlası olan 83 ise karar yeter sayısı kabul edilmiştir. Kanunun Birinci Maddesi’nde; “Büyük Millet Meclisi, ‘Hilafet ve Saltanatın, Vatanın ve Milletin istihlâs ve istiklâlinden ibaret olan’ gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren in‘ikad eder (sürekli toplanır) ifadesine yer verilmiştir. Kısa bir süre sonra (18 Eylül 1920) Mustafa Kemal’in Meclis’e sunduğu Halkçılık Programı üzerine yürütülen uzun ve ateşli tartışmalardan sonra ortaya çıkan 23 asıl madde ve “Meclis’in sürekli toplantı halinde” olmasına dair bir geçici maddeden oluşan Teşkilat-ı Esâsiye Kanunu, 20 Ocak 1921’de teamüllere aykırı biçimde, yani üçte iki çoğunluk ve açık oyla değil, salt çoğunluk ve işaret oyuyla kabul edilmiştir. İkinci Madde’de “icra kudreti ve teşrii selâhiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder” denilerek kuvvetler birliği ilkesi açıkça ilan edilirken, 3. Madde’de “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti Büyük Millet Meclisi Hükümeti unvanını taşır” denilerek bu durum iyice perçinlenmiştir. Nitekim Milli Mücadele boyunca cephede çarpışan ordular, Büyük Millet Meclisi Hükümeti Orduları adıyla anılırken, kabul edilen kanunların hepsinin sonuna “İşbu kanunun icrasında Büyük Millet Meclisi memurdur” ibaresine yer verilmiştir. Meclis, aynı zamanda yasaların yürütülmesi yetkisini de elinde bulundurmaktadır. Yargı erki ile temel hak ve özgürlüklerden söz edilmemesi, buna karşılık 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre kararlar alan İstiklal Mahkemeleri’nin faaliyetlerine bütün hızıyla devam etmesi gibi hususları da ekleyince, 1924 Anayasası görüşmeleri sırasında Kars Mebusu ve Matbuat Müdürü Ağaoğlu Ahmet Bey’in dediği gibi, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, “Meclis’e diktatörlük yetkisini vermiş, hatta bu hukuku bizzat kendisi ilan etmiştir.”

Bu tarihten sonra hızla yeni anayasa hazırlıklarına geçilmiştir. Yeni anayasanın değiştirilmeyecek tek maddesi, devlet şeklinin Cumhuriyet olduğuna dair birinci maddesidir. Ancak diğer maddelere dair değişiklik tekliflerinin, Meclis üye tam sayısının üçte biri tarafından imzalanması ve üye tam sayısının üçte ikisi tarafından kabul edilmesi şartı konulduğu için değiştirilmesi zor olan bir anayasadır. Anayasanın; “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla bağlı olanlar ‘Türk’ ıtlak olunur” diyen 88. maddesinin kabulü sırasında Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in, “Yahudilerin, Ermenilerin ve Rumların Türkiye’nin dilini ve kültürünü benimseyene kadar Türk milletinin parçası sayılmasına” karşı çıktığı malumdur. Bu toplantıda Celal Nuri (İleri) Bey’in, “Türkçe konuşan Müslümanların gerçek Türk vatandaşı sayılmaları, Türkçe konuşamayan Kürtlerin Türk olamayacaklarını” söylemesi tartışmalara sebep olmuştur. Bazı siyaset uzmanları, halen devam eden Türk-Kürt çatışmasının tohumlarının o günlerde atıldığını iddia etmektedirler. 10 Nisan 1928’de, 3. maddedeki “Devletin dini Din-i İslam’dır” ibaresi ile 26. maddede geçen Ahkâm-ı Şer‘iye hükümleri ifadesi kaldırılmıştır. 16. maddedeki milletvekili yemininin sonunda yer alan vallahi kelimesi “namusum üzerine söz veririm” şeklinde değiştirilmiştir. 5 Şubat 1937’de yapılan değişiklikler arasında en önemlisi ise 3. maddeye “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır…” ifadesinin eklenmesi, yani CHP’nin altı okunun anayasaya girmesi olmuştur. Tarihçi Arnold Toynbee’nin Herodian Devrim olarak nitelendirdiği siyasi değişimin, Müslümanların maddi ve manevi değerlerini tahrip ettiğini söylemek mümkündür. İslâm’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanların; Anayasa hazırlama sürecine temkinli/ mesafeli yaklaşmaları, nesilden nesile intikal eden mirasın ve yaşanan acı tecrübelerin zaruri bir neticesidir.

Soru 2: Mevcut TC. Anayasası ideolojik bir anayasadır. Sorunların birçoğu da onun bu özelliğine bağlanmaktadır. İdeolojisiz bir anayasa mümkün müdür? Liberaller liberal, Kemalistler Kemalist, laikler laik bir anayasa talep ederken; İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar da anayasanın kendi renklerini taşımasını talep ediyorlar. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir?

Devlet ve siyasetle ilgili meseleler; bazı çevrelerin ileri sürdüğü gibi insanların şahsi kanaatlerine dayanan bir nazariye değil, yeryüzünün halifesi olan insanın, dünya ve ahiret saadetini konu alan bir ilimdir. Bu ilmin gayesi; hilâfet vazifesinin, rükünlerine ve şartlarına uygun olarak yerine getirilmesini sağlamaktır. Dolayısıyla siyasetin temel ilkelerinin, muhkem nasslarla sabit olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlar zalim politikanın karanlıklarından, İslâmi siyasetin aydınlığına çıkamadıkları müddetçe, hüsrandan kurtulamazlar. Devletin varlık sebebi, insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve insanlığa hizmet etmektir. Münzel kitaba dayanan bütün dinleri hafife alan ve modern-ulus devlet projesini ön plâna çıkaran aydınlanmacı filozoflar, ruhban sınıfının siyaset sahnesinden çekilmesini sağlamak için, devletin “ideolojik” bir örgüt haline getirilmesini teklif etmişlerdir. İdeolojik devleti takdis etmek için, binlerce siyasi teoriyi gündeme getirmişlerdir. Anarşist filozoflar müstesna, siyaset konusunda eser veren filozofların tamamı devletin mukaddes bir tüzel kişilik olduğunu savunmuşlardır. Türkiye’de cari olan siyasi kültürün, Batı’dan ithal edilen kavramlarla şekillendiğini gizlemenin bir anlamı yoktur. Elbette resmi ideolojisi olmayan bir “Anayasa Hukuku” hazırlanabilir. Bu kısa tespitten sonra, yürürlükteki Anayasa’nın ideolojik tercihlerine dikkati çekmekte fayda vardır.

Yürürlükteki 1982 Anayasası’nda; hem “Hikmet-i Hükümet” felsefesi esas alınmış, hem de resmi ideoloji “sivil din” haline getirilmiştir. Özellikle Anayasa’nın başlangıç bölümlerinde, bu karma felsefenin mücessem halini görmek mümkündür. Dolayısıyla 1982 Anayasası, vatandaşların haklarını güvence altına alan bir anayasa değildir. Aksine mukaddes diye tanımladığı devleti, vatandaşlarına karşı korumayı esas almıştır. Anayasa’nın girişinde ifadesini bulan devlet anlayışının başlıca özellikleri şunlardır: Devlet, kutsal olan bir müessesedir. Devletin “milleti ve ülkesi” ile bölünmezliği, her türlü hürriyetin üstünde olan bir değerdir. Aydınlanma felsefesine dayanan “Çağdaş Uygarlık” anlayışı ile Atatürk İlke ve İnkılâpları devletin temelidir. Türk milletinin “milli ve manevi değerleri” resmi ideolojinin bir parçasıdır. Dolayısıyla resmi ideoloji, tek tip insan anlayışını beraberinde getiren bir kültür milliyetçiliğine dayanmaktadır. Halkın çoğunluğunun inancı olan İslâm dini, resmi ideolojinin sınırları içinde kalmak şartıyla “mukaddes” bir dindir. Bu şartları dikkate almayan dini anlayış ve pratikler, anayasal korumanın dışında kalırlar. Özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı demokrasi değil, Türkiye’ye mahsus bir demokrasi söz konusudur. Mukaddes-modern devlet; hem değiştirilemeyecek hükümlerle (Madde:4), hem inkılâp kanunlarının korunmasını gündeme getiren normlarla tahkim edilmiştir (Madde:174). Temel hakların “kötüye kullanılması” yasağı (Madde:14) resmi ideolojiyi benimsemeyen farklı eğilimlerdeki sivil ve siyasi oluşumları gayrimeşru ilân etmiştir. İslâm fıkhını mahkûm eden devlet adamları; önce laiklik felsefesine uygun olduğuna inandıkları kanunları çıkarmışlar, daha sonra kendi çıkardıkları kanunları “Mukaddes Metinler” gibi savunmaya başlamışlardır. Dolayısıyla modern Türk devletinin “Değişmez, hatta değiştirilmesi dahi teklif edilemez” ilkeleri vardır. Başta Ak Parti olmak üzere, “Türkiye’nin yeni/sivil anayasa hukukuna ihtiyacı olduğunu” ifade eden siyasi partiler, “Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri”ne, hiçbir itirazlarının olmadığını resmen ilân etmişlerdir. Lâiklik, Kemalizm ve liberalizm de dahil, hiçbir ideolojiyi dayatmayan ve sadece insanlığa hizmeti esas alan sivil Anayasa arzusu, başka bir bahara kalmış gibi gözükmektedir.

Soru 3: Anayasa, bir toplumun en üst ve temel metnidir. İslam ise yeryüzünde iddiaları olan bir dindir. İslam’ın iddiaları ile anayasa arasında nasıl bir ilişki kurulabilir, nasıl bir anayasa İslam’ın iddialarını gerçekleştirebilir?

Günümüzde Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın üyesi olan her devletin, yazılı veya yazısız bir anayasası vardır. Anayasa hukuku; iktidar sahipleri ile vatandaşlar arasında, karşılıklı rıza ile belirlenen, insanların temel haklarını ve devletin hizmet esaslarını ortaya koyan bir hukuktur. Bilindiği gibi Batı’da; sanayi devriminden sonra, sınıflar arasındaki mücadele, savaşa dönüşmüştür. Bütün sanayi toplumlarının; ideolojik temelleri farklı bile olsa, üç ortak özelliğe sahip olduğunu söylemek mümkündür. Birincisi: İş bölümü kaçınılmaz hale gelmiştir. İkincisi: Vatandaşlar arasında itibar ve kudrete dayanan bir zenginlik hiyerarşisi ortaya çıkmıştır. Üçüncüsü: Toplum içerisinde oluşan ve menfaatleri birbiriyle çatışan sosyal sınıfların sayısı artmıştır. Batı toplumlarındaki yazılı anayasa hukuku; “sınıflar arasındaki silahlı mücadeleyi durdurmak, uzlaşmalarını sağlamak ve sürdürülebilir bir siyasi dengeyi tesis etmek” gibi problemleri çözmek için bulunmuş bir formüldür. Anayasa hukuku ile “Hakimiyet Nazariyesi” arasında zaruri bir münasebet vardır. İslâm fıkhında hâkimiyet, kayıtsız ve şartsız olarak Allah’a (cc) mahsus olan bir haktır. İktidar ise, yeryüzünün halifesi olan insanoğluna, imtihan için tevdi edilmiştir. İslâm fıkhını esas alan bir devletin; hem Allah’ın (cc) hukukunu koruması, hem insanlığa hizmet etmesi farzdır. Dolayısıyla hakimiyet ve teşri’ (hüküm koyma) meselesi; hem itikadi, hem de ameli olan bazı hükümleri gündeme getiren bir meseledir.

İslâm toplumlarında “Baş başa bağlı, baş şeriata bağlı” veya “Şeriatın kestiği parmak acımaz” gibi vecizelerle ifade edilen, emir sahiplerinin (devlet adamlarının) ve tebaanın adalete riayet etmelerini ifade eden siyaset anlayışı, yazılı “Anayasa Hukuku”na olan ihtiyacı zaruri kılmamıştır. Osmanlı Devleti’nde Kanun-i Esasi ve Arap Ülkeleri’nde Düstur adı verilen hukuki metinlerin, modern anlamda Anayasa Hukuku olduğunu söylemek de kolay değildir. İran İslâm Devrimi’ni gerçekleştiren Ayetullah Humeyni’nin; yeni cumhuriyet rejimini kurarken, “Anayasamızın kaynağı Kur’an olsun” şeklindeki temennisi, bazı İslâm toplumlarında, özellikle Türkiye’de “Anayasamız Kur’an” sloganının yayılmasına vesile olmuştur. Halbuki Kur’an-ı Kerim kelâmullah hükmündedir ve insanların ihtiyaçlarına göre değiştirilebilen “Anayasa Hukuku” gibi muameleye tabi tutulması caiz değildir. Başta “Hizbû’t Tahrir” teşkilatı olmak üzere, “İslâm’ın hayata hakim olmasını” arzu eden birçok İslâmi teşkilat; kendi siyaset anlayışlarına uygun olan ve kapağında “İslâm Anayasası” yazan hukuki metinleri kitap haline getirmiş ve yayınlamışlardır. Eğer “Anayasamız Kur’an” sloganı; hakikatin ifadesi olsaydı, İslâm’ın hayata hakim olmasını arzu eden bu teşkilatların İslâm Anayasası adını verdikleri bu kitapları yayınlamaları caiz olmazdı. Bazı İslâm coğrafyalarında, halen yürürlükte olan yazılı anayasalarda, birbirinden farklı siyaset anlayışları ortaya konulmuştur. Meselâ: Siyasi rejim olarak Hilâfeti esas alan Sudan İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın ikinci maddesinde “Sudan Devleti’nde hakimiyet, insanları yaratan Allah’ındır, egemenlik ise müstahleflik (yeryüzünde hilafet) görevini üstlenmiş olan halkındır. Halk bu egemenliği Allah’a ibadet, emaneti muhafaza ve vatanı imar amacıyla; adaleti, özgürlüğü ve Şura’yı gerçekleştirmek için kullanır” denilmektedir. Ayrıca “İslâm çoğunluğun dinidir. Hıristiyanlık ve diğer inançların müntesibi olan Sudan vatandaşları da din emniyetine haizdirler” hükmüne de yer verilmiştir. Resmi bir ideolojiyi veya mezhebi, imtiyazlı bir siyasi anlayış haline getirmedikleri görülmektedir. Buna makabil siyasi rejim olarak imameti esas alan İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası’nın 12. maddesinde: “İran’ın resmi dini İslâm ve Cafer-i İsna Aşere mezhebidir. Bu madde sonsuza değin değiştirilemez ve diğer İslâm mezhepleri Hanefi olsun, Şafii olsun, Maliki, Hanbeli ve Zeydi olsun tam saygınlığa haizdirler ve bu mezheplerin mensupları kendi fıkıhlarına göre dini merasim icrasında serbesttirler” hükmüne yer verilmiştir. Dikkat edilirse İran’da “sonsuza kadar değiştirilemeyecek resmi mezhep” tercihine yer verilmiştir. Dolayısıyla “İslam’ın iddiaları ile anayasa arasında nasıl bir ilişki kurulabilir, nasıl bir anayasa İslam’ın iddialarını gerçekleştirebilir?” sualinin tek bir cevabı yoktur.

Tarih boyunca “nizam-ı âlem” idealini esas alan ulema; bütün siyasi kararların “maslahata, ilme ve hikmete uygun olması” üzerinde durmuşlardır. Muhakkak ki Allah (cc) hükümlerini, kullarının maslahatı için koymuştur. Bu maslahat, “ya faydalı olanı elde etmek (celb-i menfaat) veya zararlı olanı ortadan kaldırmak” (def-i mazarrat) şeklinde tezâhür edebilir. İmam-ı Gazâli (rh.a) “Bizim maslahattan kastımız, şeriatın maksadıyla sınırlıdır. İnsanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerinin muhafaza edilmesi farzdır. Bu beş şeyin korunmasına vesile olan her şey maslahattır. Bu beş şeyin zâyi olmasına sebep olan şeyler mefsedet hükmündedir. Bunun (mefsedetin) ortadan kaldırılması da maslahattır” diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Muhkem nassların maksadını (temel hedefini) araştıran kimselerin; emredilen ahkamın maslahata mebni olduğunu ve mefsedetin izalesi için konulduğunu tespit etmeleri mümkündür. Hanbeli ulemasından İbn Kayyım El Cevziyye (rh.a) şu tespitte bulunmuştur: “İslâm’ın esası hikmete mebnidir. İnsanların dünya ve âhiret maslahatlarının temin edilmesi şarttır. İslâm’ın tamamı adâlettir, hikmettir, rahmettir ve maslahattır. Adâletten zulme, maslahattan mefsedete ve hikmetten abese çıkan hiç bir şey İslâm’dan değildir.” Meselenin bir diğer boyutu da şudur: İslâm fıkhında; illeti akılla kavranabilen hükümler bulunduğu gibi, teabbûdi olan hükümler de vardır. Bazı usûl âlimleri; illeti akılla kavranan ahkâmla ilgili olarak, “hüküm illetiyle beraber vardır veya yoktur” kâidesini benimsemişlerdir. Yani hüküm, belirli bir maslahatın elde edilmesi veya zararın ortadan kaldırılması için konulmuşsa, önemli olan şekli değil, neticesidir. Yazılı Anayasa Hukuku’nun maslahata, ilme ve hikmete uygun olması zaruridir.

Soru 4: Bu konuyla ilgili dikkat çekmek/vurgulamak istediğiniz, değerlendirmelerimizi kolaylaştıracak başka bir nokta ya da noktalar var mıdır?

Devlet ve siyaset meselesiyle ilgili ilimler; bazı çevrelerin ileri sürdüğü gibi “insanların şahsi tercihlerine” dayanan arızi bir durum değil, yeryüzünün halifesi olan insanın, dünya ve ahiret saadetini konu alan bir ilimdir. Bu ilmin gayesi; insanın yeryüzündeki hilâfet vazifesini rükünlerine ve şartlarına uygun olarak yerine getirmesini sağlamaktır. İslâm Amme Hukuku’nda en önemli kurumun  “Ehl-i Hâl ve’l Akd Şûrası” olduğunu söylemek mümkündür. Takip edilecek İslâmi siyaseti belirlemek, meselelerini halletmek ve hükme bağlamak için; her ilim dalından mütehassıs olan kimselerin bir araya gelmeleri ve İslâm toplumunun problemlerini çözmeleri gerekir. Bazı alimler buna Şura-yı Nigehbân (yol gösterici şura) bazıları da Ehlû’l İhtiyâr demişlerdir. Osmanlı’nın son döneminde, toplumun meselelerini çözmek için ihdas edilen kurama Şura-yı Devlet denilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de mü’minlerin vasıfları zikredilirken “Onların işleri kendi aralarında şura iledir” (Eş Şura Suresi: 38) hükmü beyan buyrulmuş, siyasi problemlerin istişare ûsulüyle çözülmesinin önemi hatırlatılmıştır. İslâmi hareket; hevâlarını bir kenara bırakan, ihlâsla Allah’a (cc) teslim olan ve hakikate uygun amellerde bulunan insanların teşkilatlı mücadelesidir. İslâmi cemaat; malûm bir hedefe ulaşmak için faaliyetlerin sınıflandırılması ve yetki silsilesinin belirlenmesi sonucunda ortaya çıkar. Kendi aralarında; Allah’ın (cc) indirdiği hükümlerle hükmeden ve ihtilâflarını İslâm Fıkhı’na göre çözebilen insanların; hem bu dünyada, hem ahirette saadete kavuşmaları mümkündür. Bu hedefin gerçekleşmesi için zaruri olan her müessesenin kurulması da elzemdir. Müslümanların sadece “yazılı-sivil Anayasa” gibi tali meseleleri değil, diğer hayati meselelerini de istişare yoluyla çözmeleri gerekir.

 

 

 

Ümit Aktaş

Soru1: Anayasa, son zamanlarda üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Toplumu oluşturan her kesim, bu konuda olaya dahil olmaya, etki etmeye ve mümkünse yönlendirmeye çalışıyor. Kimileri görüş beyan ediyor, kimileri taslak sunuyor. Ancak İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanların, bu sürece temkinli/mesafeli yaklaştıkları gözleniyor. Müslümanların duruşunu nasıl değerlendiriyor, konuya dahil oluşlarını yeterli buluyor musunuz?

Türkiye toplumu, görünürdeki biçimsel rağbete rağmen siyasetle çok da ilgilenmemektedir. Bunda elbet siyasetin kirlenmişliği, sorunları çözme gücünden yoksunluğu ve demokratik niteliklerden uzak olmasının engelleyiciliği yanında, halkın da genel anlamda sorumsuzluğu ve yaşamsal bir faaliyet olarak gündelik sorunlarla uğraşmayı yeterli görmesinin, bununla yetinmesinin de etkileri bulunmaktadır.

Müslümanların ise bir kısmı, zihinlerini içerisinde yaşadıkları sorunların çözümüne değil de İslamî bir devlete teksif ettiklerinden, dolayısıyla da anayasa vb. şeyleri tartışmanın bile anlamsızlığını iddia ettiklerinden, bu konuya da ilgi duymamakta. Bir kesim ise içerisinde bulundukları doğal ilgisizlik ve sorumsuzluk nedeniyle, bu tip bir sorundan da bihaber yaşayıp gitmekte. Bu sorunla bir ölçüde de olsa ilgilenenler ise daha çok çeşitli sivil veya siyasal toplum çevrelerinde yer alan kesimlerdir ki, bunların içerisine doğal olarak STK’lar, tarikatlar ve cemaatler de girmektedir. Bunların ise çoğu, AKP dolayımıyla kendilerini iktidarda addettiklerinden, bu konuyu AKP’ye havale etmiş bulunmaktalar. Geriye kalanlar ise bir ölçüde de olsa bağımsızlığını koruyabilen aydınlar, STK’lar ve bunların çevresinde kümelenmiş olan kesimlerdir.

Dolayısıyla Müslümanların genel sosyopolitik ağırlıklarına oranla, bir anlamda onların siyasal planda sözcülüklerini yapan bu kesimlerin sınırlılığı, ister istemez bu konulardaki tartışmalar üzerinde yeterli etkiyi yapamamaktadır. Öyle ki bu konu daha çok, nicelik olarak toplumun en dar kesimini oluşturan liberaller tarafından tartışılmakta, dolayısıyla büyük ölçüde de onların fikirleri revaç bulmaktadır. Hatta bu kifayetsizlik ve ilgisizlik nedeniyle, Müslümanların önemli bir kesimi bile liberaller tarafından temsil edilir hale gelmiş bulunmakta ve aslında Müslümanların dile getirmeleri gereken şeyler ise, liberaller tarafından ifade edilmekte ve savunulmaktadır. Oysaki mevcut anayasadaki maddelerin uygulamaları sonucunda toplumun en fazla etkilenen, mağdur olan ve sızlanıp duran kesimini de yine aynı Müslümanlar, daha da doğrusu muhafazakârlar oluşturmaktadır.

Soru 2: Mevcut TC. Anayasası ideolojik bir anayasadır. Sorunların birçoğu da onun bu özelliğine bağlanmaktadır. İdeolojisiz bir anayasa mümkün müdür? Liberaller liberal, Kemalistler Kemalist, laikler laik bir anayasa talep ederken; İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar da anayasanın kendi renklerini taşımasını talep ediyorlar. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir?

Bir anayasanın, dahası özünde siyasal olan herhangi bir metnin ideolojiden ari olmasını bekleyemeyiz. Bekleyebileceğimiz ise sadece toplumun mümkün olduğu kadar en geniş paydasının rıza gösterebileceği, Kemalizm’in ve ulusalcılığın ayıklandığı, mümkün olduğunca dar bir mutabakat metninin ortaya konulabilmesidir. Dar demekteki kastım ise anayasanın, mevcut anayasada da olduğu gibi neredeyse bir yasa metni gibi detaylara inen bir metin olmak yerine, sadece temel insan haklarına atıfta bulunan ve mümkün olduğu kadar en geniş toplumsal desteği ve mutabakatı sağlayan uzunluktaki bir metin olmasıdır. Çünkü bu metin ne kadar kısa olursa, üzerinde uzlaşmak da o kadar kolaylaşabileceği gibi, daha sonra üzerinde çıkacak tartışmalar da o kadar azalacaktır. Zira mevcut anayasadaki birçok madde, aslında yasalarla düzenlenebilecek mevzuatları içermektedir. Dolayısıyla bu metnin en azından, hiç değilse herkesin istediklerinin çoğunun değil de, istemediklerinin çoğunun ifade edilebildiği bir (negatif) uzlaşma metni olması bile şimdilik yeterlidir. Çünkü Türkiye toplumu daha henüz yeni sivilleşmekte olan bir toplum ve bu toplumun temel/genel mutabakatlarının ortaya çıkması daha uzun bir zaman alacak ve şayet yeni bir anayasanın yapılması gerçekleşse bile, bu anayasanın da bir süre sonra değiştirilme ihtiyacı ortaya çıkacaktır. Kaldı ki Türkiye toplumu gibi oldukça dinamik olan bir toplumun, toplumsal sözleşmesini zaman içerisinde yenilemek istemesinden daha doğal bir şey de olamaz.

Soru 3: Anayasa, bir toplumun en üst ve temel metnidir. İslam ise yeryüzünde iddiaları olan bir dindir. İslam’ın iddiaları ile anayasa arasında nasıl bir ilişki kurulabilir, nasıl bir anayasa İslam’ın iddialarını gerçekleştirebilir?

İslam’ın iddiaları evrensel ve mükemmeliyetçi iddialardır. Ve bu iddiaların birçoğu ahlaki mükemmelleşmeye yöneliktir. Dolayısıyla bir anayasa metni gibi yerel ve tarihsel bir metnin tam olarak bu iddialarla örtüşmesi beklenemez. Örtüşmemesi de bu metnin İslam’a aykırı ya da karşı olduğu anlamına gelmez. Değindiğim gibi, Türkiye gibi oldukça çok parçalı olan bir ülkede, ulaşılması düşünülen mutabakat, daha çok olmazsa olmazlar üzerinde aranabilir. Yoksa hedefler ya da idealler üzerinde değil. Ki, bunların da birçoğu zaten insan hakları evrensel bildirgesinde ifade edilmiştir ve aksi bir şey de zaten düşünülemez. Dolayısıyla yapılacak olan anayasadan da İslam’ın iddialarını gerçekleştirmesini değil de, bu iddiaların gerçekleştirilmesinin önünde barikatlar oluşturulmasının önüne geçilmesi beklenilmelidir. Yani temel insan haklarının güvence altına alınması bile yeterlidir. İslam’ın iddialarını ve hedeflerini gerçekleştirecekler ise, hayatın somutluğu içerisindeki Müslümanların çaba ve özverileri olacaktır. Çünkü bu iddialar salt kağıt üzerine yazılmakla geçiştirilecek şeyler olmayıp, sürekli bir cehdi, hayata geçirilmeyi ve her daim üzerinde zihnin ve bedenin yorulmasını gerektiren hedeflerdir.

Soru 4: Bu konuyla ilgili dikkat çekmek/vurgulamak istediğiniz, değerlendirmelerimizi kolaylaştıracak başka bir nokta ya da noktalar var mıdır?

Değinmek istediğim en azından birkaç somut ve temel husus var. Birisi Müslümanların her yerde karşısına çıkarılan ve en masum hareketlerinden İslamî çalışmalarına kadar önlerinde engeller oluşturan laiklik sorunudur. İslam dünyasının laikliğe ihtiyacı olmadığı, Cabiri ve Hanefi gibi sol görüşlü, biri Faslı diğeri ise Mısırlı olan çağımızın iki önemli aydını tarafından da ifade edildiği gibi, laikliğin bu dünyada dinsel ya da siyasal gerekçelerinin olmadığı da bilinmekte. Çünkü İslam dünyasında Kilise gibi dinsel bir kurum ve Tanrı’nın temsilcileri olduğu iddia edilen ruhbanlar ya da din adamları sınıfı bulunmamakta. Beri yandan İslam dünyasında din, hiçbir zaman toplumu akıl karşıtı bir dogmatizme mahkûm etmiş değil. Yine hiçbir zaman batıdaki gibi kıyıcı ve sürekli bir mezhep (daha doğrusu din) savaşları da yaşanmış değil.

Elbette ki bu konuda İslam dünyası da büsbütün sorunsuz değil; dolayısıyla bu hususlarda hassasiyetler ve tedbirler gereklidir. Dini azınlıklar kadar, İslam içindeki tartışmaların da belli sınırlara riayet etmeleri sağlanmalı ve farklı toplumsal kesimlerin baskı altında tutulması engellenmelidir. Sorumlu bir özgürleşme, her toplumsal kesim açısından olmazsa olmaz bir koşuldur ve bu koşul, behemehal sağlanmalıdır. İşte İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu temel şey de budur; yani insanî sorumluluklarını (ahlak, adalet, çevre, toplum vb.) gözeten bir özgürleşmenin ve akletmenin önündeki engellerin kaldırılması. Bunun adı ise laiklik değildir. Belki laiklik de pozitif anlamda benzer şeyleri gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Ama laikliğin bir de ona ihtiyaç hâsıl olan batı dünyasında engellemekle yükümlü olduğu bir negatif tarafı, yani Kilisenin siyasete müdahalesinin engellenmesi yönü vardır ki, işte bu yönün İslam dünyasında, daha doğrusu laik tek İslam ülkesi olan Türkiye’deki uygulaması doğrudan dine ve dindarlara (Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Süryani…) baskı biçiminde tezahür etmektedir. Başkaca bir anlamı ve uygulama alanı da bulunmamaktadır çünkü

Dolayısıyla ya laiklik maddesi anayasadan bütünüyle çıkarılmalı, ya da bu kavram, Müslümanlar (ve diğer dinler ya da inançlar) üzerinde baskı ve engel oluşturmayacak bir biçimde, sözgelimi başörtüsü, eğitim, çalışma, ibadethane açma ya da örgütlenme, vicdani ret, çocukların dinî eğitimi, başkasına zarara vermeyen bir ölçüde dinî faaliyetlerde bulunma gibi konularda bir daha sorunlara yol açmayacak bir biçimde açıkça tanımlanmalıdır. Bu meyanda Diyanet İşleri Başkanlığı da özerkleştirilmeli ve ona tanınan tüm haklar benzeri dinî kuruluşlara da tanınmalıdır.

Bir diğer husus ise aslında oldukça basit olan ve bir zamanlar (Osmanlı döneminde) bu topraklarda uygulanmış ve şu anda da dünyanın uygar tüm ülkelerinde uygulanmakta olan ana dilde eğitim sorunudur ki, bu sorun, yani bir insanın bildiği tek dil olan ana dilinde eğitim yapma hakkından mahrum bırakılması ve eğitimi ya da genel anlamda yaşamsal faaliyetleri için bir başka dili öğrenmeye zorlanması sorunu da, önümüzdeki anayasa açısından asla atlanamayacak önemlilikte olan ve behemehâl çözülmesi gereken, özünde ise barbarca bir sorundur.

Elbette bu sorunun beraberinde olan ve bu sorundan ayrı düşünülemeyecek olan şu meşhur etnisite sorunu, yani farklı ırk ve kültürlere karşı ayrımcılığa neden olacak, bir başka deyişle ucu ırkçılığa varacak her sorunun kökleri de itina ile temizlenmelidir yeni anayasadan. Bu ise temelde etnik, kültürel, dinsel ya da mezhepsel ayrımcılıkları öngören ve destekleyen atıfların anayasadan çıkarılmasını gerektirmektedir. Bununla birlikte, mevcut toplumdaki farklı unsurların bir arada barışçı bir biçimde yaşayabilmeleri için, yeni anayasada sosyopolitik tanımların ırk ve din temelli değil de, insan temelli olarak yapılması da sağlanmalıdır. Sanırım Müslümanların da ihtiyacı olan şey imtiyaz, muafiyet veya haklarının korunmasında kendilerine pozitif ayrımcılık sağlanması değil, adalet ve eşitliği engelleyen hususlardaki baskı, ayrımcılıklar ve haksızlıkların ortadan kaldırılmasıdır. Kısacası bu anayasada efendiler ve efendilik mantığına yeniden yer verilmemeli; toplum, eşit ve özgür insanların birlikteliğini sağlayacak, herkesin faaliyetlerini kimse üzerinde baskı oluşturmayacak ve kimsenin özgürlüğünü engellemeyecek bir biçimde yürüttüğü ortak bir yaşama alanı olarak düşünülmelidir.

 

 

 

M. Kürşat Atalar

Soru1: Anayasa, son zamanlarda üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Toplumu oluşturan her kesim, bu konuda olaya dahil olmaya, etki etmeye ve mümkünse yönlendirmeye çalışıyor. Kimileri görüş beyan ediyor, kimileri taslak sunuyor. Ancak İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanların, bu sürece temkinli/mesafeli yaklaştıkları gözleniyor. Müslümanların duruşunu nasıl değerlendiriyor, konuya dahil oluşlarını yeterli buluyor musunuz?

Malum, Anayasalar kurucu metinlerdir ve bir ‘siyasal varlığın’ hikmet-i vücudunu (raison d’etre) oluştururlar. Ancak konuyla ilgili doğru bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle, ‘kurucu metin’ ile ‘siyasal varlık’ arasındaki ilişkinin doğru anlaşılması gerekmektedir. Basit soru şudur: “Siyasal varlık mı kurucu metni ortaya çıkarır, kurucu metin mi siyasal varlığı ortaya çıkarır?” Kanımca, kurucu metinler organize bir gücü temsil eden siyasal varlıklar tarafından oluşturulurlar. Tersi, ancak istisnai durumlar için söz konusu olabilir. O halde, üzerinde durulması gereken şey, kuraldır. Kurala göre, önce siyasal varlık oluşmalıdır. Bu ise, malum olduğu üzere, “bireysel ve toplumsal değişimin yasaları” meselesidir ve her topluluk için geçerli süreçleri vardır. Eğer bu süreçler, doğru biçimde işler ve toplumsallaşmanın kurallarına uyulursa, ortaya sahici güce sahip bir ‘siyasal varlık’ çıkabilir. Bu gücün bir şekilde iktidara gelmesinden sonra, mevcut ‘siyasa’yı tanımlayacak bir metin, yine bu güç tarafından yazılır. Modern dönemde ortaya çıkan Anayasalara baktığımızda, bu hususu belirgin bir şekilde görebiliriz. Fransız Devrimi’nden sonra moda olan Anayasa yazımı, bugün artık bütün ulus-devletlerin “olmazsa olmaz” (sine-qua non) bir uygulaması olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti de kuruluşundan beri uygulamayı devam ettirmektedir. Fransız Devrimi’nin ana ilkeleri doğrultusunda kurulmuş olan Cumhuriyet döneminde bu uygulama, (darbeler nedeniyle) 3 kez tekrarlanmıştır. Şimdi ise, ‘farklı’ bir yoldan yeni bir Anayasanın yazılmasına çalışılmaktadır. İşte tam da bu noktada ‘siyasal varlık’ ile ‘kurucu metin’ arasındaki ilişkiyi hatırlamamız gerekmektedir ki, bundan sonra olabileceklere dair bir öngörüde bulunabilelim. Darbelerden sonra yeni bir Anayasa yapma ihtiyacını anlamak zor değildir; ancak böyle bir ortam yokken yeni bir Anayasa yazılması iradesini nasıl açıklamak gerekir? Burada tipik soru şu olmalıdır: Acaba, kurucu metni ortaya çıkaracak bir ‘siyasal güç’ var mıdır?

AKP’nin ‘sistem’ içerisindeki konumunu değerlendirdiğimiz zaman, bu sorunun cevabını ‘evet’ olarak verebileceğimizi düşünüyorum. Malum olduğu üzere, AKP iktidarı döneminde ‘statüko’nun değiştirilmesi yönünde bariz bir ‘irade’ bulunmaktadır. Bunun uluslararası sistemle bağlantısı olduğuna da kuşku yoktur. Orta Doğu’daki son gelişmeler de göstermektedir ki, küresel sistem Orta Doğu’yu yeniden dizayn etmek istemektedir ve bu ‘yeni düzen’de (en azından) eskilere yer yoktur! Bu açıdan baktığımızda, Türkiye’deki statükonun da değişmesinin mukadder olduğunu söylemek zor olmasa gerektir. Hatta Türkiye’deki değişim sürecinin Orta Doğu’daki son gelişmelerden epeyce önce başlamış bulunduğu da bilinmektedir. Bu açıdan baktığımız zaman Türkiye’nin yeni bir ‘kurucu metne’ ihtiyaç duyduğu ortadadır. O halde Anayasa yapma hazırlıklarını, küresel sistem destekli bir süreç olarak gördüğümüzde, kurucu metni ortaya çıkaracak bir ‘siyasal güç’ün olduğunu söyleyebiliriz. Fakat ‘tarz’ın farklı olduğu da açıktır. Daha önceki Anayasalar hep bir darbenin ardından yapılmasına rağmen (rejimin kuruluşunu bile bu açıdan değerlendirmek mümkündür) bu kez, Anayasa yapıcı mekanizmanın merkezinde ‘siyasal partiler’ (ve STK’lar) bulunmaktadır. Tarzın farklılığı, ‘özde’ bir değişiklik anlamına mı gelir? Hayır. Kanaatimce, bu kez Anayasa yapma süreci farklı bir tarzda işlemesine rağmen, esas itibarıyla özdekilerden farklı bir netice ortaya çıkmayacaktır. Yani AKP de Cumhuriyet rejiminin içinde işlev gören bir siyasal partidir ve bu yüzden yapabilecekleri bellidir. Burada ‘siyasal irade’nin mahiyeti değişmemiştir; siyasal irade, meşruiyetini aynı yerden almaktadır ve bu meşruiyetin kaynağı da ‘modernitenin değerleri’dir. Dolayısıyla, ‘siyasal varlık’ açısından özde bir değişiklik yoktur. Yeni Anayasayı ortaya çıkaracak irade, bu kez belki Fransız Devrimi’nin değil, İngiliz Devrimi’nin ilke ve tarzından daha fazla etkilenecektir; ama sonuçta ortaya çıkacak metin de “özgürlükler, haklar, demokrasi, sosyal hukuk devleti, milletin bölünmez bütünlüğü” gibi (Fransız Devrimi’nin de esin kaynağı olan) ilkeler yer alacaktır. O halde, siyasal iradenin değişmediği böylesi bir vasatta Müslümanların ‘mesafeli’ yaklaşımını anlamak zor olmasa gerektir. Tabii hangi Müslümanlar mesafeli duruyor, o da ayrı bir tartışma konusu. Örneğin Milli Görüş tabanının mesafeli duruşu ile İslamcı grupların mesafeli duruşunu aynı kefeye koymak mümkün değildir. İlkesel açıdan yaklaşıldığı zaman ise, ‘mesafeli’ durmayı bırakın, ‘uzak durma’nın doğru olacağına ise kuşku yoktur!

Soru 2: Mevcut TC. Anayasası ideolojik bir anayasadır. Sorunların birçoğu da onun bu özelliğine bağlanmaktadır. İdeolojisiz bir anayasa mümkün müdür? Liberaller liberal, Kemalistler Kemalist, laikler laik bir anayasa talep ederken; İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar da anayasanın kendi renklerini taşımasını talep ediyorlar. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir?

İdeolojisiz bir Anayasa mümkün değildir. Çünkü Anayasalar bir ‘siyasal irade’nin kurucu metinleridir ve siyasal iradeler de belirli bir ideolojinin hakimiyetini tesis etmek amacıyla iktidarı talep ederler. Yani ‘hakimiyet’ iddiası ve talebi boşuna değildir. Bir düşüncenin, idealin, dinin veya ideolojinin hakim olması için siyasal varlıklar iktidarı isterler. ‘Güç istenci’nin özünde bu vardır. Dolayısıyla “liberallerin liberal, Kemalistlerin Kemalist, laiklerin laik, Müslümanların da İslami bir Anayasa talep etmeleri” gayet doğaldır. İdeolojik gruplar, doğaları gereği, kurucu metnin kendi ideolojileri doğrultusunda yazılmasını isterler ve iktidarı ele geçirdikten sonra da bunu yaparlar. Fransız Devrimi’nde, Rus Devrimi’nde ve en son olarak da İran Devrimi’nde hep böyle olmuştur. Hatta bu konu o kadar ‘doğal’dır ki, İran Devrimi’nden sonra ortaya çıkan Anayasada Caferi Mezhebi’nin meşruiyetinin yer almasında bile kendisini gösterir. Zira bu devrimi Caferi Müslümanlar yapmıştır; o halde Anayasa Caferi izler taşıyacaktır! Bendeniz bunu, yapılanı olumlamak için değil bir vakıaya dikkat çekmek için söylüyorum. Aynı şey Fransız Devrimi için de Rus Devrimi için de geçerlidir. Her ikisi de ‘modernite’nin ürettiği devrimlerdir, ama ideolojileri farklı olduğu için, bu fark Anayasalara da yansımıştır. Müslümanlar da, doğal olarak, İslam’a uygun bir ‘kurucu metin’ yazılmasını isterler. Ancak bundan önce Müslümanların bir ‘siyasal irade’ ortaya koyabilmeleri lazımdır. Bu irade olmadan yazılmış olan ‘taslak’ metinlerin de bir anlamı olmaz. Fakat bu demek değildir ki, Müslümanlar düşünce düzeylerini yükseltmesinler ve siyasal iradeyi gereğince ortaya çıkaracak ilmi çalışmalar yapmasınlar. Hayır, bu başka bir şeydir, kurucu metnin siyasal irade tarafından hazırlanması başka bir şeydir. Kanımca en doğru yol, ilmi düzey bakımından yetkinliğe ulaşmak ve onun ardından siyasal iradenin teşekkülünü sağlamaktır. Realite açısından baktığımızda ise, yapıların kaçınılmazlığı açıktır. Yapılar her zaman olacaktır; ancak, burada ‘eleştiri’ mekanizması sağlıklı işletilmeli ve yapılar ‘mutlaklaştırılmamalıdır.’ Bunu yapmak zordur; ama istediğimiz düzeyde sağlıklı bir yapıya kavuşmanın da başka yolu yoktur. Yapılar sürekli eleştiriye açık olmalıdır; bu arada da ilmi düzey sürekli artırılmaya çalışılmalıdır. İlimde otorite olmuş alim (veya alimler) ortaya çıktığında, ‘itaat sorunu’ esastan çözülecek ve yapılar da eksikliklerinden arınmış olacaklardır. O zaman ‘biat’ mekanizması devreye girer ve güçlü bir ‘siyasal irade’ de ortaya çıkmış olur.

Soru 3: Anayasa, bir toplumun en üst ve temel metnidir. İslam ise yeryüzünde iddiaları olan bir dindir. İslam’ın iddiaları ile anayasa arasında nasıl bir ilişki kurulabilir, nasıl bir anayasa İslam’ın iddialarını gerçekleştirebilir?

Aslında Müslümanlar olarak ‘Anayasa’ kavramını daha bir derinden tahlil etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kavram esas itibarıyla Batı’da ortaya çıkmıştır ve somut pratiklerini de ilk kez orada göstermiştir. Dolayısıyla, başka coğrafyalardaki pratiklerin bu tarz ve içerikten ‘etkilenme’ ihtimali vardır. Bu ihtimali ciddi gördüğümden, önce kavramsal tahlili sağlıklı yapmamız gerekiyor. Mesela ‘Cumhuriyet’ kavramını ele alalım. İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında bu tartışmanın yeterince yapılmadığını da biliyoruz (burada 1947’de kurulan Pakistan’ın da resmi adının Pakistan İslam Cumhuriyeti olduğunu hatırlamamızda yarar var). Halbuki her iki Cumhuriyet de, içerik ve tarz olarak, Batı’da daha önce kurulmuş olan Cumhuriyetlerden (Respublica) etkilenmişlerdir. Burada sadece ismen değil, içerik ve üslup olarak da bir etkilenmişlik vardır. Gerçi İran’daki etkilenmişlik Pakistan’daki ile kıyas kabul etmez olarak azdır, ancak sonuçta (özellikle de ulus-devlet refleksleri göstermesi açısından) yine de vardır. Aynı şeyi, Anayasa kavramı için de düşünebiliriz. Anayasayı bir ‘kurucu metin’ olarak düşündüğümüz zaman pek bir sorun yokmuş gibi görünse de, Batı’daki pratiklerine baktığımız zaman, ‘form’un da içerikten etkilendiğini görürüz. Bu etki azalır, artar. Bu ayrı bir konudur; ancak bu konuda ‘ihtiyatlı’ olmak gerekir. İhtiyatı da değerler belirler. İslami değerler ile modernitenin değerlerinin özde bağdaşmazlığı vardır ve bu bağdaşmazlığı her yerde izleyebilmek ve denetleyebilmek lazımdır. Örneğin modern dönemde yazılan Anayasalar ‘özel’ bir siyasal iradeyi temsil eden ‘ulus-devlet’lerin meşruiyet kaynağıdırlar. Bu olgu, acaba bu çağda kurulan (veya kurulacak olan) bir İslam ‘devleti’ için ne mana ifade eder? Yahut da ‘devlet’ dediğimizde aklımıza gelen şey ne kadar İslami’dir? Bu (ve benzeri) soruların sorulması ve İslam’a uygun cevaplar bulması gerekir. Meseleye bu açıdan baktığımızda, küresel çapta uygulanan Anayasa pratiğinin ihtiyatlı ve analitik bir gözle incelenmesi gerektiği açıktır.

Hatta burada Müslümanların ‘siyasal varlığı’nı temsil eden bir ‘kurucu metin’ yazımı zorunlu mudur? diye de sorulabilir. Zira bilindiği gibi, Batılı devletler içerisinde İngiltere’nin bir yazılı Anayasası yoktur; ancak devleti kuran ve yaşatan bir ‘siyasal irade’ vardır. Böyle olduğu içindir ki, bu devlet asırlardır varlığını sürdürmekte, savaşmakta, yenmekte ve yenilmektedir. Peki, yazılı Anayasası olmaması, İngiltere’de işlerin ‘kuralsız’ yürüdüğü anlamına mı gelir? Hayır. Ülkede bilinen manada bir Anayasa yoktur, ama Manga Carta’dan beri birçok gelenek, kanun ve yazılı belge mevcuttur ve bunlar belirli ‘teamüller’ doğrultusunda işlev görürler. Dolayısıyla aslında önemli olan, bir ‘yazılı belge’nin olup-olmaması değil, kurallara uyuyup-uyulmadığıdır. İngiltere toplumu, bir açıdan ‘kuralcı’ bir toplum olarak da görülebilir, çünkü teamüllere aykırı hareket etmek neredeyse ayıp addedilir. Hatta yazılı kuralların çokluğunu (ve bunların çok detaylandırılmasını) o ülkede denetimin ve düzenin zorluğuna yormak da mümkündür. Bu açılardan bakıldığında, önemli olanın ‘toplum’un dinçliği olduğu ortadadır. Toplum, sağlam esaslar üzerine kurulmuşsa, bünyanun mersus gibi birbirine bağlı ise, yazılı metinler tali önemde olurlar. Bugünün Türkiye’sinde olduğu gibi, toplumsal bağlar zayıflamışsa, ‘dayanışma ruhu’ ölmüşse, en iyi hukuksal metinler bile, o toplumun derdine derman olamaz. Bu sözlerimin ‘modern zamanlar’ için geçerli olamayacağını söyleyenlere ise, zaten yukarıda İngiltere örneğini verdim. Her ne kadar hukuksal metinler ‘zaruri’ olduğu alanlar olduğuna kuşku yoksa da, bendeniz burada hukuksal metinlere hayatiyet veren daha temeldeki bir unsura dikkat çekmek istediğim için bunları söylüyorum. Toplum yoksa veya güçsüzse, en iyi hukuksal metinler dahi işe yaramaz. Kural budur. “Güçlü toplum, iyi metinler.” Burada öncelik-sonralık sırası önemlidir.

O nedenle, Müslümanların Anayasa tartışmalarına girmeden, önce kendi ‘toplumları’nı nasıl kuracakları üzerinde kafa yormaları gerekir. Önce Ümmet inşa edilmelidir; sonra bu ‘yapı’nın meşruiyet temelleri izah edilir! Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus, ümmetin inşasında ‘düşünsel faaliyet’in büyük önemi olduğudur. Bendeniz bugün Müslümanların bulunduğu durumu, esas itibarıyla ‘ilim düzeyleri’nin düşüklüğüne bağlıyorum. Bu düzey yükseltilmedikçe, somut öneriler getirmemiz de mümkün olmayacaktır diye düşünüyorum. Getirilen önerilerin ‘eklektik’ olmasını da yine aynı nedene bağlıyorum. Adil Düzen’inden tutun da İslami Sol’a varıncaya kadar, hatta bugünkü haliyle ‘devlet’ projesi bile bence böyledir. Bize ait, ‘özgün’ projeler, ancak, kaliteli düşünce ile mümkündür. Bunu sağlayacak olan da esas itibarıyla, ilim düzeyinin yüksek olmasıdır. Bizler bilelim ki ‘ilimde rüsuh sahibi’ yahut ‘ilimde otorite olmuş’ alimlerimiz olmadıkça, küresel çapta bir varlık göstermemiz mümkün değildir. Evet, grup, cemaat hatta devlet kurabiliriz; ama otorite olmuş alimlerimiz olmadıkça, bu yapılar derdimize derman olmayacaktır. Yapıyı önce ‘düşüncede’ kuracağız, ardından onu pratiğe yansıtacağız. Düşüncede Devrim’in ardından Düşüncenin Okullaşmasını sağladığımızda, dünya da değişmiş olacaktır!

 

 

Muharrem Balcı

Soru1: Anayasa, son zamanlarda üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Toplumu oluşturan her kesim, bu konuda olaya dahil olmaya, etki etmeye ve mümkünse yönlendirmeye çalışıyor. Kimileri görüş beyan ediyor, kimileri taslak sunuyor. Ancak İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanların, bu sürece temkinli/mesafeli yaklaştıkları gözleniyor. Müslümanların duruşunu nasıl değerlendiriyor, konuya dahil oluşlarını yeterli buluyor musunuz?

İslam’ı klasik bir din olarak değil de bunun ötesinde bir hayat tarzı olarak kabul eden ve yaşayan Müslümanların sürece temkinli yaklaşmasını normal karşılıyorum. Zira Anayasa dediğimiz siyasi metin, aslında bir takım sabiteler koyma iddiasıyla ortaya çıkar ve kurulu düzenin rengi kendisini bu sabitelerde belli eder. Sürece her anlamda hazırlıksız yakalanan bahse konu Müslümanların zihinlerinde meseleyi iyi konumlandıramadıklarını düşünüyorum.

Bu anlamda iki tür yaklaşım söz konusu edilebilir. Birinci yaklaşım, itikadi ya da siyasi nedenlerle toptan reddiyeci bir tutum takınan ve devrimci geleneği devam ettirenlerin yaklaşımı iken; ikinci yaklaşım, toptan reddiyeci olmayıp, süreci ve değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görenlerin yaklaşımıdır.

Birinci yaklaşım açık bir siyasi ya da itikadi tercihin ürünü olduğundan saygıyla karşılamak ve konuya dâhil oluşları bağlamında çok şey beklememek gerekir.

İkinci yaklaşım sahiplerinin ise fırsat olarak gördükleri sürece dâhil oluş araç, yöntem, birikim ve vizyonlarını yeterli görmek mümkün değildir. Zira yıllardır bu alan ve hukuk üretme zeminleri, bilinçli olarak boş bırakılmış ve neticede bu yaklaşım sahipleri, sorumluluklarını politik alana devretme yolunu seçmişlerdir. Neticede ülkede konuyla alakalı her kesimden ciddi çalışmalar yapılırken, bahse konu yaklaşım sahiplerinin ne söyledikleri, ne talep ettikleri açık değildir. Görünürde tek bir talep söz konusudur, o da sivil bir anayasa talebidir.

Soru 2: Mevcut TC. Anayasası ideolojik bir anayasadır. Sorunların birçoğu da onun bu özelliğine bağlanmaktadır. İdeolojisiz bir anayasa mümkün müdür? Liberaller liberal, Kemalistler Kemalist, laikler laik bir anayasa talep ederken; İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar da anayasanın kendi renklerini taşımasını talep ediyorlar. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir?

İdeolojisiz anayasa arayışı da aslında bir ideolojik tercihe işaret eder. Bu yüzden böyle bir anayasanın mümkün olduğunu düşünmüyorum.

Mevcut anayasanın koruduğu ve temsil ettiği ideolojinin, günü açıklamaya yetmediği, birçok sorunun birincil kaynağı olduğu, insandan ziyade devleti ve devlet bürokrasisini merkeze aldığı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin bakış açısının problemli olduğu, tek tipleştirici bir karaktere sahip olduğu açıktır. Buna dair bugüne kadar çok şey söylenmiş ve yapılan birçok değişiklikle anayasanın bu özellikleri silinmeye çalışılmıştır. Ancak anayasanın ruhu halen sayılan problemleri içerisinde taşımaktadır.

Sayılan problemlerin tespiti anlamında ortaklaşan birçok anlayış, bunun yerine ikame edilecek yeni metin hususunda ciddi ayrışma yaşamaktadır. Liberallerin liberal, laiklerin laik, İslamcıların İslami esasların içeren bir anayasa talebi, oldukça doğal bir talep olmakla beraber, uzlaşma noktasında ciddi sıkıntılara neden olacağı açıktır.

Benim kanaatim aslında yazılı bir anayasanın çok da zaruri olmadığı yönündedir. Ya da farklı şekilde söyleyecek olursak, Anayasa değişince her şey rayına oturacak, sayılan problemler bir anda çözülecek diye bir beklentiye kapılmak saflık olacaktır.

Soru 3: Anayasa, bir toplumun en üst ve temel metnidir. İslam ise yeryüzünde iddiaları olan bir dindir. İslam’ın iddiaları ile anayasa arasında nasıl bir ilişki kurulabilir, nasıl bir anayasa İslam’ın iddialarını gerçekleştirebilir?

Başta da söylediğimiz üzere siyasi/politik birer metin olarak değerlendirilebilecek olan anayasalar aslında uygulandığı devlette mutlak anlamda iktidarın rengini gösterir. Yani egemen kim ise anayasadaki sabiteleri de o belirler. Bu yüzden de hiçbir sabiteye bağlı kalmadan anayasa yapan iktidara “Asli Kurucu İktidar” denilir.

Asli kurucu iktidar haline gelmeden İslam’ın iddialarının gerçekleştirilebileceğini düşünmüyorum. Tabiî ki buna rağmen bir takım İslami kaidelerin modernize edilerek anayasaya monte edilmesi olasıdır. Ama tartıştığımız anlamda İslam’ın sabitelerinin anayasa tartışmalarında pek yer işgal edeceğini sanmıyorum.

Soru 4: Bu konuyla ilgili dikkat çekmek/vurgulamak istediğiniz, değerlendirmelerimizi kolaylaştıracak başka bir nokta ya da noktalar var mıdır?

Küresel sisteme eklemlenen bu sistemin temel yapısı ve kimliğini reddetmekle mükellef olduğumuzun bilincinde olarak, bu sürecin bizi çok yakından ilgilendirdiği, ben oynamıyorum demenin bizi oyunun dışına çıkartıp sistemin üzerimizdeki kuşatıcılığını engellemediği, gerçekten bir mücadele verilecekse bunun her alanda (topyekun) olması gerektiği açıktır.

Bu topyekûn mücadele, sistem içi araçların tamamen reddedilmesi sonucunu doğurmamalı, ifrat ve tefrit arasındaki vasatı yakalamamıza engel olmamalıdır. Müslüman aydınlar olarak, beşeri ideolojilerin ve küresel sistemin uzantısı ve uygulayıcısı olan Türkiye Cumhuriyeti siyasi sisteminin temel yapısını, seküler kimliğini ve ilkelerini sorgulamak asıl olmalıdır. Ancak radikallik adına her kuruma karşı çıkmak, siyaset üretmek değildir. Bazen en iyi cevap mücadelenin kendisidir. Geleceğimizi karartan, kanun ve kurumlara, uygulamalara karşı mücadelede, önümüze çıkan her türlü imkânı da sabitelerimizden taviz vermeden değerlendirebilmeliyiz.

 

 

Mehmed Durmuş / Anayasa Kimin Rengini Taşımalı

Soru1: Anayasa, son zamanlarda üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Toplumu oluşturan her kesim, bu konuda olaya dahil olmaya, etki etmeye ve mümkünse yönlendirmeye çalışıyor. Kimileri görüş beyan ediyor, kimileri taslak sunuyor. Ancak İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanların, bu sürece temkinli/mesafeli yaklaştıkları gözleniyor. Müslümanların duruşunu nasıl değerlendiriyor, konuya dahil oluşlarını yeterli buluyor musunuz?

“İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanlar”ın homojen bir yapı arz ettiğini söylemek maalesef zor. Kendilerini “İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden” şeklinde tanımlamakla birlikte birçok İslamî grup, mevcut anayasanın revize edilmesi anlamına gelen 12 Eylül 2010 tarihli referandumda ‘evet’ oyu kullandığı gibi, bu şekilde hareket edilmesi uğrunda da ciddi bir tavır koydular. Söz konusu grupların 12 Eylül’de yaptıklarını, yeni anayasa yapım sürecinde yapacaklarının garantisi olarak görebiliriz. Bu insanların ‘duruşunu’ (daha doğrusu ‘duramayışlarını’) tabi ki arızalı buluyorum; açık söylemek gerekirse, İslamî bulmuyorum.

Bunun yanında, İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden diğer bir kısım Müslümanların da, 12 Eylül referandumunda ortaya koydukları tutum ve davranışlar, yeni anayasaya karşı gösterecekleri tutum ve davranışın garantisi olarak görülmelidir. Müslümanlar ‘temkinli’ ve ‘mesafeli’ olmanın ötesinde, daha açık ve net tavır almalıdırlar. Sorunuzun son cümlesi, Müslümanların konuya dâhil oluşlarının yetersizliğine dair bir ima içermektedir. Oysa yeni anayasa hiçbir şekilde Müslümanların dâhil olacakları bir konu değildir.

İslam’ı hayat tarzı olarak benimseyen bir Müslüman’ın, yeni bir anayasa için temkinli ve mesafeli durmanın ötesinde bir tavrı olmalıdır. O tavır şöyle özetlenebilir. İslam, evet bir hayat tarzıdır, bir yaşam biçimidir. İslam, akidesi, fıkhı, ahlakı, günlük ibadetleri ve siyaseti ile bir bütündür, hiçbir şekilde bölünemez, parçalara ayrılamaz. İslam tamamen, Rabbimiz Allah’ın belirlediği, sınırlarını tayin ettiği bir Din’dir. Din bir yaşam biçimidir. Bu Din’in özünü, esasını tevhid akidesi oluşturur. Tevhid akidesi kuru sözlerden ibaret değildir. Allah’ın otoritesine, ilahlığına ve Rab oluşuna hiç kimseyi ortak etmemeyi gerektirir.

Bu temel ölçüler göz önünde bulundurulunca bir Müslüman’ın, Allah’ın mutlak hâkimiyetini tasdik etmeyen, Allah’ın mutlak hâkimiyetine teslim olmak gibi bir amaç gütmeyen, böyle bir arayışı olmayan herhangi bir anayasaya bir şekilde dâhil olmak, İslam akidesi ile bağdaşmaz. İslam’ı bir hayat tarzı olarak benimsemiş Müslümanların, temel niteliği seküler olan hiçbir anayasaya ılımlı yaklaşması düşünülemez. Bu gibi anayasalara kesin tavır koymak İslamî bir gerekliliktir. Bu açıdan, hem İslam’ı bir yaşam biçimi olarak kabul etmek, hem de anayasaya şu veya bu şekilde destek verici bir ‘duruş’ sergilemek sorunlu, arızalı bir tavırdır. Müslümanlar bu duruşlarını ivedilikle gözden geçirmelidirler.

Soru 2: Mevcut TC. Anayasası ideolojik bir anayasadır. Sorunların birçoğu da onun bu özelliğine bağlanmaktadır. İdeolojisiz bir anayasa mümkün müdür? Liberaller liberal, Kemalistler Kemalist, laikler laik bir anayasa talep ederken; İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar da anayasanın kendi renklerini taşımasını talep ediyorlar. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir?

“İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar”ın, anayasanın kendi renklerini taşıması gibi bir taleplerinin bulunduğunu sanmıyorum. Böyle bir talep çok çelişik olur. Mevcut anayasanın ideolojik bir anayasa olduğu doğrudur. Esasen ideolojisiz bir anayasa, kanaatimce mümkün değildir. Zaten sizin de ifade ettiğiniz gibi laikler, Kemalistler, liberaller v.b. gruplar kendi ideolojilerinin anayasada belli bir şekilde yer almasını istediklerine göre, yeni anayasanın da bir ideolojisinin olacağına şimdiden kesin gözüyle bakabiliriz! Bu anlamda ‘ideolojisiz anayasa’ tasavvuru, -meşhur teşbihle- yumurtasız omlet gibi çelişik ve anlamsızdır. Yeryüzünde ideolojisiz bir çadır bile bulmak mümkün değilken, ideolojisiz bir devlet, ideolojisiz bir anayasa nasıl mümkün olabilir? ‘İdeolojisiz bir anayasa’ özlemi, ideolojik bir yorgunluğun (ya da körelmenin) ifadesi olsa gerektir. Müslümanların bu söylemlerden etkilenmeleri iç açıcı değildir.

Sorunların birçoğunun anayasanın ideolojik oluşundan kaynaklandığı doğru olmakla birlikte bu, ideolojisiz bir anayasa arayışını haklı çıkartmaz. Bununla beraber, yeri gelmişken belirtmek gerekirse, sunuş yazısında ifade ettiğiniz gibi, içinde bulunduğumuz toplumda yaşanan sorunların tamamı anayasadan kaynaklanıyor değildir. Çünkü anayasa, toplumun akidevî, siyasî, ahlakî kabullerinin bir hâsılası, bir tür ‘sonuç’tur. Toplumun din ve dünya algısının vitrinidir. Tabi ki yeryüzü hiçbir zaman sorunlardan tamamen arınmış olmayacaktır, bu dünyada cennet kurma hayali peşinde değiliz fakat belirtmeliyim ki, mevcut sorunların tamamına yakını, içinde yaşadığımız ülkeye hükmeden siyasal sistemle bir şekilde alakalıdır. Bu sorunları bu sistem üretti ve üretmeye de devam etmektedir. Çünkü bu, fıtrata yabancı bir sistemdir.

Yeni anayasanın “İslamî renkler taşıması” sözünden, dindar kesime zeytin dalı uzatan, resmi söylemlerde Müslüman olduğu sık sık vurgulanan % 99’luk kesimi memnun edici bazı İslamî tınıların bulunacağını anlıyorum. Esasında hiçbir anayasa, açıkça ve doğrudan İslam’ı inkâr ettiğini beyan etmemekte, sırf İslam’a karşıtlık olsun, Allah tamamen yok sayılsın diye anayasa yapılmamaktadır. Dolayısıyla her anayasada “İslami renkler”in az veya çok yer alması mümkündür. Hatta hiçbir anayasayı bir bütün halinde İslam dışı saymayanlar da bulunabilir.

Bugüne kadar yapılmış anayasalar, ihtiva ettikleri “İslamî renkler”le nasıl ki bir Müslüman anayasası olmadıysa, yeni anayasada bulunacak renkler de aynı şekilde onu Müslüman anayasası yapmayacaktır. Bir bütün halinde tamamen İslam’a dayanmadığı, yasama yetkisini kökler, temel ilkeler, kıbleyi tayin anlamında tamamen Allah’a tahsis etmedikçe, referansı sadece İslam olmadıkça, hiçbir anayasa İslamî anayasa olmayacaktır.

Eşyanın da tabiatı gereği, İslami muhalefet sesini ne kadar kalınlaştırırsa, mevcut sistem de o oranda ‘açılımlar’ geliştirecektir. Fakat unutulan bir şey var burada. Müslümanların meselesi, muhalefet olmak değildir; onların meselesi bir bütün halinde her yönüyle Allah’ın buyruklarına dayalı, Allah’ı razı etmeyi hedefleyen bir hayatın inşasıdır. Dolayısıyla, anayasada İslamî renklere yer verilmesi, renklerin çeşidinin artırılması, tonlarının daha da ağırlaştırılması ya da açık hale getirilmesi, bütün bunlar Müslümanlardan ziyade, mevcut sistemin sorunu olmalıdır. Çünkü bu sistemin, varlığını sürdürüp sürdürememe sorunu vardır. Müslümanlar kimseden ulufe istemiyorlar, kimseden bir hak da dilenmiyorlar. Müslümanların akidelerinin (ideolojilerinin) meşruiyetinin kaynağı Allah’tır. Müslümanlar yeryüzünde sığıntı olmadıkları gibi, fitne-fesat sebebi de değildirler. Yeryüzünün imar ve ıslahı gerçek anlamda sadece İslam ahkâmıyla olabilir. Dolayısıyla hiçbir Müslüman, bir anayasa içinde şu veya bu tonda İslamî bir renk(!) bulunacak diye fit olmaz, bundan sevinç duyamaz. Bir anayasa bir bütün halinde, “Rabbim Allah’tır” amentüsünü yansıtmalıdır. Bu yapıda olmayan bir anayasa, hangi ideolojiye yaslanırsa yaslansın, sonuçta “Rabbim beşerdir” amentüsünü yansıtacaktır.

Yeni anayasada bilhassa, sistemin bilinçli olarak ‘türban’laştırdığı kadının örtüsüne ilişkin ‘özgürlükçü’ bazı hükümlerin olacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Fakat düşünüyorum da, laik-demokratik veya liberal bir anayasanın kendilerine lütfedeceği ‘türban özgürlüğü’ ile Müslümanlıklarını kanıtlayacak olan insanlar, ideolojik açıdan tükenmiş olmaktan başka neyi kanıtlamış olacaklardır?

Soru 3: Anayasa, bir toplumun en üst ve temel metnidir. İslam ise yeryüzünde iddiaları olan bir dindir. İslam’ın iddiaları ile anayasa arasında nasıl bir ilişki kurulabilir, nasıl bir anayasa İslam’ın iddialarını gerçekleştirebilir?

Günümüzde İslam ile Müslümanlara hükmeden gayri İslamî siyasal ve toplumsal yapılar, İslam’a karşı anayasayı öne çıkartıyorlar dense yeridir. Laik-demokratik bir anayasa kaçınılmaz bir şeydir de, İslam’la da bazı önemsiz mevzularda bir şekilde ters düşülmektedir gibi bir kanı oluşturulmaktadır. Laik-demokratik bir anayasa var kaçınılmaz olarak; İslam ise Müslümanların dinidir ama kimsenin olmadığı gibi, Müslümanların da dinlerini yaşamalarına engel olunmamaktadır! Zaten vicdanlara baskı yapılamayacağı anayasa metinlerinde de geçmektedir. İsteyen istediği şekilde dinî inanca sahip olabilir ve inancının gereklerini yerine getirebilir! Şu var ki, kamu otoritesinin koyduğu kurallara Müslümanlar da, -dini inançlarına ters düşme pahasına- uymakla mükelleftirler! Kısacası, anayasalı seküler toplumsal vasatlarla Müslümanların ilişkisi böyle özetlenebilir.

Oysa İslam -yukarıda cevapladığımız gibi- başlı başına bir hayat tarzıdır, bir inanç sistemi ve dünya nizamıdır. İslam ferdi ile ailesi ile akraba ve aşireti ile bütün bir toplumu Allah’ın belirlediği ölçülere göre düzenlemek ister. Haramların önlenmesini, fahşâ ve münkerin engellenmesini ister. Buna göre, İslam’ın herhangi bir seküler, demokratik anayasaya tamamen karşıt olacağı açıktır. Diğer türlüsü, İslam’ın kendini inkârı olur.

Nasıl bir anayasa İslam’ın iddialarını gerçekleştirebilir? Doğruyu söylemek gerekirse bu sorunun cevabı biraz zordur. Nedenine gelince, ‘İslam’ın iddiaları’nı gerçekleştirmek öncelikle anayasaya bağlı değildir. İslam’ın temel hedefi yeryüzünden fitneyi ve şirki yok etmek, kulları kullara kulluktan kurtarmak, sadece bir olan Allah’a kulluk etmeye yöneltmektir. Bu ise anayasa ile değil, mü’minlerin iman ve cehdleri ile gerçekleştirilebilecek bir ibadî eylemdir. Bunun toplumsal yasasını Kur’an tayin etmiştir: Bir toplum kendi nefislerinde olan kötü eğilimleri, hayır yönünde değiştirmediği müddetçe hiçbir anayasa o toplumu iyiye doğru değiştiremez. Mekke’de mü’minler Kur’an sureleri dışında bir anayasaları olmadığı halde dünyanın en ideal İslam cemaatini oluşturmuşlardı. Anayasa ve diğer alt hukuki düzenlemeler olsa olsa ancak, kötüleri cezalandırıcı, salih insanların elini güçlendirici bir etki doğururlar. Anayasa ve ona istinat eden ceza yasaları ile rüşvet engellenebilir ama bir toplumun haram yemesinin önüne anayasa ile geçilemez. Hiçbir anayasa, “ben Müslüman’ım” diyen insanlara namaz kıldırtamaz. Çevre kirliliği, insanlara saygı, diğerkâmlık gibi ahlakî hasletleri anayasa ile temin etmek imkânsıza yakındır.

Kısacası, İslam bir bütün halinde ve hiçbir ilkesini göz ardı etmemek koşuluyla fertlerin ve toplumun üzerinde davranış haline dönüşmedikten sonra, herhangi bir anayasanın İslam’ın hedeflerini gerçekleştirmesi mümkün değildir.

Soru 4: Bu konuyla ilgili dikkat çekmek/vurgulamak istediğiniz, değerlendirmelerimizi kolaylaştıracak başka bir nokta ya da noktalar var mıdır?

Biz Müslümanlar, bize ait olmayan kurtuluş reçetelerine göz dikmemeliyiz. Kendine himmeti olmayan sistemlerden medet ummaktan vazgeçmeliyiz. Biz Müslümanlar sadece ve sadece, katıksız İslam’a talip olabiliriz, başka alternatifimiz yoktur. Bazı Müslümanların 12 Eylül referandumunda düştükleri hatayı bu yeni anayasa döneminde tekrarlamamalarını temenni ediyorum.

Kendilerine ılımlı bir yolu uygun görmüş bulunan kimseler, yukarıda özetlediğimiz, nebevî yönteme uygun düştüğüne inandığımız bu sistem karşıtı duruştan dolayı itham edici dilden, bunun vebalini düşünerek kaçınmalıdırlar. Biz Müslümanların, Din’i Allah’a has kılmanın ötesinde hiçbir angajmanımız bulunmamaktadır.

 

 

M. Önal Mengüşoğlu / Anayasanın Devir ve Iskatı

Mezarlıktaki defin merasiminin hemen ardından etraftaki tanıdık büyükler, arifler, bilgeler toplanır; devir ve ıskat adı altında bir işlem yaparlardı. Mevcut veya muhtemel borçları, günahları düşünülerek, şakadan, evet, şakadan, bir al ver seremonisiyle ölüyü temize çıkartmaya çalışırlardı. Yani mesela aralarından birisi cebinden bir miktar (herhalde bilinen yahut tahmin edilen miktar) parayı ayırır, yanında oturan birisine uzatır “aldın, kabul ettin mi” derdi. Beriki de kabul ettiğini belirterek aldığı parayı tekrar sahibine uzatırdı. Böylece hem de epeyce muteber bir topluluk huzurunda, ölünün borcu ıskat olmuş yani düşmüş sayılırdı. Elden ele döndürülmesi devir, borç ve günahtan sıyrılması da ıskat diye isimlendirilmişti hadisenin. Mezar başında gerçekleştirilen telkin de benzer bir uygulama idi. Hoca mezara dönerek ölü sanki işitiyormuşçasına (ki insanlar buna yürekten inanırdı) ona gelen melekler karşısında nasıl davranacağını, suallerine ne cevap vereceğini yeniden hatırlatır, yani bizzat ve açıktan kopya verirdi. Mezar başındaki herkes bunu işitir ve herhalde ölünün bu safhayı zararsız atlattığını düşünerek evdeki devir ve ıskat seremonisine koşarlardı. Ölüyü temize çıkartmanın, günahlarından arındırmanın, helallik vermenin gönül huzuruyla herkes rahat bir nefes alırdı sonunda.

Önümüzdeki süreçte, T.C. Anayasası bakımından benzer bir işlem başlatılmak üzeredir. On dokuzuncu yüzyılın son yarısından itibaren bu coğrafyada gündeme giren ve sayısız defa yazılıp bozulan, önce Kanun-i Esasi, ardından Anayasa adlı bu kutsal(!) metin için arifler, bilgeler, akil adamlar yeni bir devir ve ıskat işlemi için oturmak üzeredirler. Halkın yüzde doksanından fazlası tarafından onaylanan son Anayasa metni, on yedi defa değişikliğe uğramış, bunu kâfi görmeyenler on sekizinci sefere hazırlanıyorlar. Yapılan işlem bana bir devir ve ıskat oyunu gibi görünüyor. Bu toplumun dindarında da, az dindarı ve hatta dinsizinde de genetik olarak mevcut bulunan böyle davranışları, Alev Alatlı “mış gibi yapmak” biçiminde ne güzel anlatmıştı. Şimdi de acaba birileri birilerini aldatma peşinde midir diye kuşkulanıyoruz. Ölü başındaki ıskatta aldatılan herhalde sorgu sual melekleriydi; öyle ya Allah aldatılamayacağına göre, meleklerin gözü boyanıyordu. Ya şimdi?

Bakınız biraz daha açarsak, şurasını görmezden gelmemelidir kimse; meclise girmiş en büyük üç parti, iktidarı ve muhalefetiyle ağız birliği yaparak, başlangıç maddeleri ile ilk üç madde hakkında peşin fikirlerini beyan etmişlerdir. O maddeler değiştirilemez! Değiştirilmeleri teklif dahi edilemez! Kim, hangi akıl sahibi bu ifadelerden sonraki, hangi boyutta olursa olsun, değişiklikleri sahih ve samimi bulur? Samimiyetsizliği, tek taraflı bakışı daha en başından aşikâr görünen bir çabanın, ben ne diye bir parçası olmalıymışım? İktidardaki muhafazakâr kesim ile onların muhipleri, sanıyorlar ki böyle böyle surda gedikler açarak özlemini duydukları menzile, başka bir ifadeyle gizli ajandalarındaki hedefe varacaklar. Bundan daha ham bir hayal olamaz. Çünkü tecrübeler bize göstermiştir ki inandığı gibi yaşamayanlar, hele kitlesel bir model sunuyorlarsa, kısa süre sonra yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Kaldı ki muhafazakârların özlemleri, gizli ajandaları da esasen en fazla Osmanlıya kadar uzanır; daha geriye bakmayı akıl edemez, akıl etmek istemez haldedirler.

Ötekilerden ne farkları var diye sorarsanız bunlar ‘demokrasi’ yerine, ‘ileri demokrasi’, ‘laiklik’ yerine ‘gerçek laiklik’ yahut ‘kişi laik olmaz, devlet olur’ demektedirler. Ve hoş gördükleri yönetim modelinde Havra, Kilise ve Cami yan yana pekâlâ bulunabilmektedir. Hatta bu modeli İslâm’ın önerdiğini zikrederek Müslümanlar lehine not düşürmeye pek meyyaldirler. Ne var ki meselenin daha başlangıçta esaslı bir saptırmaya kurban gittiği görülmüyor veya gösterilmiyor. Bir kere Hıristiyanlık ve Yahudilik, birer mabet dinidir. Onlar için olmazsa olmazdır Kilise ve Havra. Onlarsız din, diyanet ve ayinler imkânsızlaşır. Çünkü Reşit Rıza’nın tespitiyle söylersek, Kitab-ı Mukaddes üzerinde, akıl ve fikir veya eşanlamlı kelimelere hiç yer verilmeden tahrifat yapılmıştır. Ve onlar birer duygu dini olarak yaşaya gelmişlerdir. İslâm ise asla onlar gibi bir ahret dini, duygu dini, manevi cihazlanma dini filan değildir. İslâm tabir caizse bir cami yahut mabet dini de değildir. Hatırlayın, Hayrettin Karaman hoca gazetedeki köşesinde, İslâm hâkimiyetindeki sokakların kuralından söz edince, insanlar nasıl ayaklanmış, onu bombardımana tabi tutmuşlardı. Hatta muhafazakâr yazarlar da aynı tavrı göstermişlerdi. Kimisi de etkisini hafifletirim düşüncesiyle zengin tevillere kalkışmıştı. Nedendi bütün bunlar? Çünkü salt mabet, duygu, ahret ve manevi cihazlanma dini olmayan İslâm, hayatın her sahasına dair ilke ve prensipler getiriyordu. Sosyal ve siyasal hayata doğrudan müdahil bulunuyor ve insanlara Anayasa’larının ne ve nasıl olması gerektiği hususunda rehberlik ediyordu.

Eğer İslâm’ı da tıpkı Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi mabetlere hapsederseniz, müminlerine laikliği benimsetmeniz kolaylaşır. Nitekim bir nice zamandan beri dayatılan, öğretilen, aşılanan resmi söylem bundan başkası değildir. Hele bu söylemi dindar yöneticilerin ağzıyla halka sunarsanız, yüzde ellinin üzerinde oy almanız işten bile değildir. Zaten Türkiye dindarı genetik bakımdan buna hazırdır. Onun dindarlığı hoşgörü felsefesi üzerine bina edilmiştir. Toplumun ezici çoğunluğu milliyetçi maneviyatçıdır. Türk’ün ruh köküne bağlı yetişmiştir. (Kürtlerin de Kürt’ün ruh kökü hususundaki arayışları son zamanların vazgeçilmez gündemi değil midir?) İtikadi bakımdan başlarına getirilene fasık ve facir de olsa itaati vecibe gibi görmüşlerdir. Onlar isyan nedir bilmez, hayır, demeye alışkın değillerdir. ‘Büyüklerimiz bizden iyi bilir’ diyerek, görünmeyen bir Allah’ın yanında yer almaktansa, gözle görülen devletin yanında yer almayı asıl vazifeleri sayarlar. Milli İrade’nin bu istikamette seyrettiğini çok iyi bilen sağcı partiler, mesela Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal boşuna mı milli itibar gördüler? Yaptırdığı söylenen camide bir rekât bile namaz kılmadığı bilinen Menderes’in önünde oğlunu kurban etmeye kalkışan halk çocuğu, dindarlar arasından çıkıp gelmişti.

Bu toplumun bir çocuğu, bir üyesi sıfatıyla, şu veya bu şekilde beni de etkileyeceği kesin olan yeni Anayasa yapma sürecinde, benim de ille bir şeyler söylemem gerekiyor mu; bundan çok emin değilim. Ama sanki bıçak kemiğe dayandı gibi geliyor bana. Hiç konuşmadığım bir hususta artık konuşmalıymışım gibi bir hissin baskısı altındayım. Bu sebeple yazdığımın bilinmesini istiyorum. Bilinmesini istiyorum ki tam manasıyla sıfırdan başlanabilecekse, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyenler de teklif edilebilecekse, herkes sahici görüşünü, inancını, düşüncesini hiçbir baskı ve sakınma olmaksızın ortaya koyabilecekse, yapılanın bir değişim olduğuna ancak o vakit inanırım.

Kendimden başlayayım. Kırk yıldan bu yana düşünce, yazı ve sanat hayatı içerisindeyim. Yokluklar ve varlıklar gördüm. Diplomalarımla alakalı bir iş yapmadım. Kendimce mütevazı bir ticaretten emekli oldum. Babam Mengüceklerin son beyi Halil Bey’in oğlu olduğuna göre epeyce Türk birisiydim. Eğer bu ülkede Kemalist Cumhuriyet kurulurken Anadolu’yu Müslümanlaştırma ve de Türkleştirme gibi bir politika güdüldüğü doğru kabul edilecekse, benin mevkiim hayli yukarılarda bulunmalıydı. Her ikisi de vardı bende, hem Müslüman hem de Türk’tüm. Peki, neden acaba yazarken ve yaşarken bu ülkedeki mevcut statüko karşısında kendimi bir eşcinsel kadar bile hür hissedemedim? Masonlar mı daha rahat yaşıyor ve konuşuyorlardı yoksa ben mi? Hatta sesimi yani Müslüman’ca sesimi azınlıklar kadar yüksek perdeden kullanabildim mi; kullanabilir miydim? Bırakalım geçmişi, şimdilerde bana daha yakın olduğu söylenen mevcut iktidar döneminde bile Aleviler, Ermeniler, sosyalistler, liberaller miktarınca düşünme, inanma ve davranma hürriyetim var mı sizce ey ehli insaf?

Başıma gelenler, bana reva görülenler, Müslümanların çektiği acılar hususunda, yanılmış olma ihtimalimi her zaman saklı tutarak, iki temel baskıdan söz edebilirim. İlki bugünkü muhafazakârların toplumu yeniden taşımak istedikleri Osmanlıcılıktır. Bana Osmanlıcılık ne yapmış olabilir? Osmanlı bir saltanat rejimiydi. Asırlar süren ömrü boyunca saltanat marazını bütün toplum katmanlarına yaymıştı. Ailede kadın ve çocuklara karşı, askeriyede yüksek rütbelilerden düşük rütbelilere karşı, sivil hayatta yukarıdan aşağıya doğru, hülasa her sahada baskın bir sulta düşkünlüğü mevcuttu. Bu sade, dürüst ve namuslu insanların şahsiyet geliştirmesine mani bir rejimdi. Sanat da bu sebepten gelişmemişti. Varsa yoksa askerlik en revaçta meslekti. Öyle ki şairleri bile “paşa” lakabıyla anılmaktan onur duymaktaydı. İşte bu toplumun ruhuna, genlerine sinmiş saltanat düşkünlüğü, bana reva görülen muamelenin birinci sebebiydi. İkinci sebep ise sayın başbakanın pek düşkün olduğu, hatta öteki Müslüman coğrafyalara ihraç etmeye kalkıştığı laikliktir. Hani şu yeni anayasa yapılırken değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez olan madde var ya, işte o. Bu durumda beni hangi yüzle yeni anayasa yapma sürecinde bir aktör olarak kullanacaksınız? Nasıl bir rol vereceksiniz? Cellâdıma gülümsememi istemekten ne farkı vardır bu talebin? Elbette yanılıyor olabilirim. Lakin hissiyatımı aktarmaktan da kendimi alıkoyamıyorum. Ben böyle düşünüyorum.

Beni bırakın, görüşlerini tasvip bile etmediğim Salih Mirzabeyoğlu ile Mehmet Haberal’ı veya gazeteciler Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ı karşılaştıralım. Hapishanede sizce aynı muameleye mi maruz kalmaktadırlar? Değil mi; neden? Mirzabeyoğlu ‘şeriatçı’dır diye mi? Şunu söylemeye çalışıyorum ki Türkiye’nin çoğunluğu azınlıklar kadar bile hür değil. Bir başka husus, çoğunluk ile sahih Müslümanlar ve de Müslümanlık arasındaki uçurumdur. Bu da ayrı bir tartışmalı bahistir.

“Türkiye AKP öncülüğünde bir değişim yaşıyor. Asker, yargı ve bürokratik vesayet yıkılmaya, bütün çeteleri ile derin devlet ortadan kaldırılmaya, ulus-devlet anlayışı değiştirilmeye çalışılıyor. Devletin, hukuk devleti olması ve “efendi devlet” anlayışının yerini “hizmetkâr devlet” anlayışının, “devlet” merkezli yaklaşımın yerini “vatandaş” merkezli yaklaşımın alması amaçlanıyor. Bütün sıkıntıları ile birlikte değişim süreci anayasanın kapısına dayanmış bulunuyor.” Anayasa Soruşturması çerçevesinde sunulan yukarıdaki girizgâh cümleleri üzerinde düşünelim. Evet, önceki yönetimlerle mukayese edildiğinde sahiden AKP iktidarı öncekilere çok ciddi bir fark atmıştır. Teslim etmek gerekir ki iktisadi hayattan, dış politikaya, sosyal adaletten din ve vicdan hürriyetine kadar birçok basamakta ilerlemeler, hem de daha ziyade azınlıklar, ötelenmişler bakımından gelişmeler olmuştur. Kısa vadede bu gelişmeler elbette iyidir de. İnsanlar kısmen rahat nefes alacaklar, kendilerini savunacaklar, artık sahici insan yerine konacaklar, öncekilerin zulmünden, horlamalarından, küçümsemelerinden kurtulacaklar v.b. Devlet kapıları eskisine nazaran daha da şeffaflaşacak, tamam. Peki, sonra ne olacak? Azınlıklar, eşcinseller, sosyalistler, kapitalistler, Kemalistler, zinakârlar, sarhoşlar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar bir arada büyük bir hürriyet ortamında kardeşçe yaşayıp mutlu olacaklar öyle mi? Böyle bir dünya mümkün mü gerçekten; buna hangi akıl sahibini inandırabilirsiniz?

Bu memleketin kadim inanç ve kültürüne mührünü basmış öyle telakkiler vardır ki, bütün yerli değerlerin değiştirilmesini düşünen en devrimci karakterler bile onların büyüsünden kurtulamamışlardır. Tekke ve zaviyeleri ortadan kaldıran Kemalist rejim, neden acaba Mevleviliğe özel bir ihtimam göstermiştir? Mesela bu memlekette Bektaşiliğe tanınan toleransın Numan Bin Sabit’in gerçek fikirlerine, Selefiliğe, Mutezileye niçin layık görülmediği ciddi bir merak mevzuudur. Söz gelimi Nurcular, mason, Kemalist ve liberallere nasıl oluyor da Hamas’tan, İbn-i Teymiyecilerden daha yakın durmaktadırlar? Bilenler bilirler, orta ve kuzey Avrupa’da Osmanlı kalıntısı Halveti ve Bektaşi tekkeleri vardır. Komünistlerin en ceberut zamanında, kimi kavimler Sibirya’ya sürgüne gönderilip ölüme terk edilirken, bu tekkeler açık kalmış ve faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Hiç mi üzerinde düşünmeye değmez?

Gelelim Türkiye’deki kısmi iyileşme hatta İslâmileşme meselesine. Malum, Cumhuriyet kurulurken her ne kadar Anadolu’nun Türk ve Müslüman dışı unsurlardan temizlendiği söyleniyorsa da, esasen yasal anlamda bir İslâm’dan uzaklaştırma faaliyeti başlatıldığı artık gizlenemiyor. Hatta çağdaşlaşma, Batılılaşma, medeniyet seviyesine erişme uğruna terk edilmesi gereken ilk bağlılığın, din yani İslâm olduğu kimi mahfillerde resmen tartışılmıştır bile. İşte bu tezadın da aydınlığa kavuşturulması lazımdır ki, “Anayasa değişikliği sürecinde Müslümanların duruşu ne olmalıdır” suali sağlıklı biçimde cevaplandırılabilsin.

Bir gerçek var, Türkiye’deki Müslüman idrak, kırk yıl evveline göre çok ciddi bir olumlu mesafe almıştır. Bunu sağlayan kim ve nedir? Erbakan’ın kurduğu parti, yarı açık biçimde faaliyetini sürdüren tarikat meclisleri ne ölçüde rol oynamıştır bu gelişmede? Hatta Erbakan’ın da varlık sebebine bakıldığında görülecek faktör hangisidir? Gelişmeyi siyasi ve sosyal bilinçlenme olarak görür ve değerlendirirsek gelenekçi, muhafazakâr çevrelerin rolü son derece azalacaktır. Bugünden durup bakıldığında da karşımıza İslâm’ın yenilikçi ruhunu taşıyan simalardan başkası çıkmaz. Hemen Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Mehmed Akif, Muhammed İkbal’i hatırlarız. İyi ama Erbakan zihniyeti Afgani gibileri reformist olarak suçluyor ve öteliyorlardı. (Kaldı ki bence tüm yeni siyasal hareketlerin Müslüman dünyadaki tetikleyicileri bu yenilikçilerdi, Erbakan’ınki bile onlardı.) Öyleyse denklem nasıl kurulacaktır? Acaba Erbakan gibileri erken davranarak yükselen değerden rol mü kapmışlardı? Yanlış anlaşılmasın, elbet onların sahiplendiği din de İslâm idi. Ne var ki bu başka bir İslâm gibi görünmekteydi. Boşuna mı insanlar ‘hangi İslâm’ diye sorup durmaktadırlar? Üstelik bir vakıadır ki Erbakan ve onun siyasi zihniyetinin Türkiye’deki bir tür İslâm ile olan husumeti gizlenemez. Kendi yetiştirmeleri sayılan AKP kadrosu ile bile neler yaşandığı unutuldu mu? Bunu yalnızca bir siyasi rekabet sananlar çokça aldanırlar. Bu açıkça bir zihniyet çatışmasıydı. Zira AKP kadrolarında yenilikçi İslâm düşüncesini paylaşanlar da mevcuttu. Evet, AKP kadroları öncekilere göre bir adım daha öndedirler, haklarını teslim etmek lazım. Ancak bu durum yine de ihtiyatla karşılanmalıdır. Zira onların da zihniyet itibariyle sahih İslâm noktainazarından ciddi maluliyetleri gözlenmektedir. Elbette bir art niyetten söz etmiyoruz. Ancak onlar da Erbakan’ın yanlış ve erken bir zamanda açtığı yoldan yürüyerek “bir Müslüman’ın laik ülke yönetimine talip” olabileceğini ispatla meşguller. Bunu yerine getirirken neleri yitirdiklerini, ne yeni alışkanlıklar edindiklerini, yanlışın rol modelliğine soyunarak daha nicelerini şaşırtacaklarını, böylece hangi tehlikeli vadilere kayacaklarını da bilmem ki düşünürler mi?

Şu bir gerçektir ki Müslüman dünyadaki mevcut uyanışın, dirilişin, silkinişin, ayaklanışın önderleri asla mistik çevreler olmamıştır. Ve zaten bu çevrelerin ortaya koyacağı yeni ve taze fikirleri de yoktur. En çok yeni Osmanlıcı bir modeli önerebilmektedirler. Bütün İslâm âleminde mevcut diriliş soluğunu tetikleyen Afgani, Seyyid Kutup, İzzetbegoviç gibi düşünce ve eylem adamlarıydı. Kim bu dirilişi Genon, Seyyid Hüseyin Nasr yahut Abdulkadir es Sufi’ye bağlayabilir ki? Peki, Türkiye’de siyasal iktidara talip olup onu eline geçirenlerden hangisi hadisenin farkındadır? Olsa olsa bu yenileşme ve diriliş cereyanının kendileri de ufak bir parçasıdırlar. Ne kendileriyle başlamıştır ne de onlarla bitecektir bu hareket. Bütün bu çerçevede düşünüldüğü vakit, başa dönerek söylersek evet, AKP de mevcut satranç oyununda nihayet bir piyondur. Ne var ki dünyadaki gelişmeler, yıpranmış yığınla ideolojinin sonuna işaret etmektedir. Bu anlamda Tarihin Sonu tezinin Batılı egemen zihniyet bakımından ciddi bir hakikat payı vardır. Hatta Medeniyetler Çatışması kehaneti üzerinden de bir yerlere varmak mümkündür. Son sözünü söylememiş olan kesim yalnızca Müslümanlardır. Çünkü onlar, son birkaç yüz yıldan beridir daha ilk sözlerini de söylememişlerdir. Ancak bütün dünya görüp durmaktadır ki Müslümanlar müthiş bir enerji biriktirmeyi sürdürüyorlar. Baş düşmanları, Haçlılar, Siyonistler, onların tekerine çomak sokmayı pek başaramayacak gibi görünüyorlar. Ne ki yine ve hala, önceleri olduğu gibi, Müslümanların en büyük hasımları maalesef bu sefer de Müslümanlardır. Muhafazakârlıkla, liberallikle, hoşgörü felsefesiyle, ham hayalcilikle, maneviyatçılıkla, mistisizmle, neo Osmanlıcılıkla, ölü sevicilikle, mış gibi yapma samimiyetsizliğiyle duranlar, ilerleyenleri çelmelemektedirler. Türkiye’de erken zamanlarda resmi iktidara talip olmakla Erbakan’dan başlayan süreç, İslâmileşmeyi hızlandırmak şöyle dursun geriletmiş, yanlış istikamete kanalize etmiştir. Kanaatim odur ki son kırk yılda ülke yönetimi Kemalist zihniyete bırakılsa ve Müslümanlar şu erken iktidarlara ümit bağlayıp zaman harcamasalardı, bugünkünden daha ilerilerde olacaklardı. Bugün de mevcut sistemin açıklarını kapatmak, yırtıklarını yamamakla uğraşmak yerine, sahih bir idrak ve ahlakın yaygınlaşmasına çaba harcarlarsa, daha emin adımlarla menzile yaklaşırlar diye düşünüyorum. Halkın, elit tabakanın ve siyasilerin de ihtiyacı bu istikamettedir. Ben idraki, bireysel ahlak, sahih amentü ve Salih amel hala Müslüman kitlenin en büyük problemi olarak gündemi sarsmaktadır.

“İçinde yaşadığımız toplumun yaşadığı ve yaşamakta olduğu sorunlar mevcut anayasadan kaynaklanıyor” iddiasına beni kimse inandıramaz. Kendi güzelliğini kendi eliyle bozmuş bir toplumdur aralarında yaşadıklarımız bence. Mesela muhafazakârların yeniden örnek almak istedikleri Osmanlıdır asıl müsebbip. Ulus devlet gibi yanlış bir modelden kaçmak isterken insanlar neye yakalandıklarını görmez durumdalar. Bir kere en fazla millet iradesinden söz edenler, bakıyorsunuz halktan hakikatleri en ziyade saklayanlardır. Halkı geri zekâlı farz ederek illa da bir mürşide bağlamak isteyenlerdir. Geçmişe göre yani Osmanlıya göre bu memlekette şimdilerde daha sahih bir İslâm idrak ve anlayışı gelişmektedir. Artık bütün engellemelere rağmen halk da düşünmektedir. Sudanlı Turabi’nin ifadesiyle söylersek, “içtihat sokağa inmiştir.” Tıpkı siyasal anlamda yaşanan Arap Baharı gibi bizim arasında yaşadığımız toplumun da bu anlamda bir bahar yaşadığının yakın tanığıyım. Ama bu gelişmeyi memleketteki sağcı, muhafazakâr, hadi onu da sayalım dindar iktidarlara yormak, belki o iktidarlar vasıtasıyla kimi imkânlara erişmişlerin yorumudur. Ben tersini düşünerek diyorum ki laik bir ülkede iktidar oyununa soyunmayıp kendini ilmen, ahlaken, itikaden onarmaya çalışsalardı, gelişme bugün yaşadığımızın birkaç misli hacimde olurdu. Şimdilerde kavgalara sebebiyet veren abdestli kapitalizm yahut sol İslâm gibi abuk sabuk tartışmalar da gündemi işgal etmezdi.

Eski anayasanın ölüsü başındaki devir ve ıskat alışkanlığı faaliyetine ibretle bakarak ben diyorum ki, Müslümanlar, bu gündemi siz tayin etmediniz. Bu sizin meseleniz değildir. Ben niye ‘temkinli’ ve ‘mesafeli’yim biliyor musunuz? Çünkü aynı yılanın deliği önünde ikinci, üçüncü defa sokulmaktan Allah’a sığınıyorum. Hatırlayın Demokrat Parti, Adalet, Milli Nizam, Refah, Fazilet, Saadet, ANAP, Adalet ve Kalkınma Partisi her zaman sizinle ayakta durdu. Varılan noktada elbet geçmişe nazaran kısmi iyileşmeler görünüyor. Peki, bunu mevcut partilerin çalışması yerine küreselleşmeyle, dünyadaki paralel iyileşmeler ve gelişmelerle neden açıklamayasınız? Hatta Allah’ın lütfu olarak niye görmeyesiniz? Allah mazlumların gönlünü gördü artık belki de, niçin böyle düşünmeyesiniz? Siz bir süvarisiniz anladım, lakin altınızdaki bineğin seyisi ve sahibi başkasıdır. Korkarım o sizi asıl sahibinin ahırına doğru sürüklemektedir de siz, gafletten, en çok da iktidar sarhoşluğundan ötürü kendi menzilinize taşındığınızı sanıyorsunuz. Sayıyla kendinize gelin, derim.

Mevcut gündemle irtibatsız gelişen İslâmileşmeyi bir kenara bırakır ve gündemi benimseyenlerin yaşama modeline bakarsak ne görürüz? Mali mükellefiyetlerden söz açtığınızda, zenginlerin rahatsız olduğunu görürsünüz. Adı en çok İslâmcı’ya çıkmışların yüz kızartıcı suçtan maluliyetlerine rastlarsınız. Fikri mükellefiyet konuşulduğunda, ibadete dalan cahiller önünüzü keser. Herkes dininin adamıdır demişseniz; kanaat önderleri, sultaları sarsılmaması için, “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” diyerek sizi dinsiz, mezhepsiz yaftalarıyla karalayabilirler. Malayani ve haramlardan sakınmayı önerdiğinizde ise sarhoş Müslüman sanatçıları savunanları karşınızda bulursunuz. Halkın dini ile Hakk’ın dini çatıştığında, halktan hakikati gizleyenler ortaya çıkar ve maalesef mevcut gündemin imanına sarılarak halk ile Hakk’ın aynı dili konuştuğunu söyler, sizi şaşırtırlar.

Din’i yani İslâm’ı bütün sosyal ve siyasal hayattan uzak tutacak, onu tıpkı muharref Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi bir manevi cihazlanma unsuruna dönüştürecek, benden de böylesi bir gündemin parçası olmamı isteyeceksiniz. Ben yokum. Mevcut anayasanın ne devrinde ne de ıskatında bulunmak istemeyenler, yılanın yaşadığı aşikâr bulunan delikten bir kere bile sokulmaktan sakınan, temkinli ve mesafeli davranmayı ilke edinenlerdir. AKP kurucularının münferiden samimi, temiz, şaibesiz, öncekilere göre daha şeffaf ve daha dindar olmaları, yürüttükleri siyasal hareketi ve yöntemlerini tek başına haklı kılmaz diye düşünüyorum. Onlar görünen evrensel İslâmi gelişme ve iyileşmenin bir parçası olmaktan ziyade, Türkiye’de mevcut gündelik karmaşanın iyileştirilmesi rolündedirler. Bir çoğu kendilerine kefil olacağımız insanlardan mürekkep kadronun sürdürdüğü hareket kendileriyle başlamamış, önceden ve spontane olarak doğmuş, onlar kendilerini hareketin içerisinde bulmuşlardır. Demem odur ki Müslüman münevverler tarafından uzun çalışmalar, düşünmeler, içtihatlar sonrasında alınan bir kararla sorumluluk yüklenmiş değillerdir. Yeni ve Avrupai tabirle söylersek ortaya bir nevi konjonktürel olarak, sanki dünya dengeleri öyle gerektirdiği için sürülmüşlerdir. İşte sırf bu sebepten bile olsa, aralarında bulunma ihtimalim her zaman varken ben orada yok(t)um.

AKP kadrolarındaki arkadaşlarımı incitmek değildir asla maksadım. Birçoğunun dürüstlük ve samimiyetinden şüphelenmeye sebep de yoktur. Ancak samimiyet ve dürüstlük, sürdürülen politikanın, takınılan tavrın Allah nazarında meşruluğuna yeterli delil teşkil etmiyor. Anayasa sonuçta hem de bence alelade bir araçtır. Aracı kullanan el, eli kullanan irade hepsinin üzerindedir. Şimdi söylesinler bana, yeni anayasa yapılırken riyasız, nizasız, peşin yargısız, gizli ajandasız müşterek bir irade var mıdır orta yerde? Yoksa eğer, ben diyorum ki böylesi bir rahimden diri değil, ölü cenin doğar. Onun devir ve ıskat töreninde bulunmak bana kendimi inkâr gibi gelmektedir. Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Hakikatler O’na, kanaatlerde yanlışlar varsa bana aittir.

 

 

Hüseyin Sarıgül

Soru1: Anayasa, son zamanlarda üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Toplumu oluşturan her kesim, bu konuda olaya dahil olmaya, etki etmeye ve mümkünse yönlendirmeye çalışıyor. Kimileri görüş beyan ediyor, kimileri taslak sunuyor. Ancak İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanların, bu sürece temkinli/mesafeli yaklaştıkları gözleniyor. Müslümanların duruşunu nasıl değerlendiriyor, konuya dahil oluşlarını yeterli buluyor musunuz?

Öncelikle “Müslümanlar” diye tanımlayabileceğimiz toplum kesimlerini, bütün genellemeler gibi tek cümlede tarif etmenin doğru olmayacağını düşünüyorum. Zira ‘İslami kesim’ diyebileceğimiz oldukça geniş kitlelerin, kendi içinde çok farklı anlayış, tavır ve fraksiyonlara sahip olduğunu biliyoruz. Yeni anayasa konusundaki tutumda da durum farklı değil. Nitekim İslami kesimin bilinen genel duyarsızlığına rağmen bir kısım çevrelerin kısmen de olsa anayasa konusuna olan ilgileri bilinmektedir. Yeterli olmamakla beraber, bu tabandan beslenen siyasi parti, sendika, STK ve bazı cemaatlerin yeni anayasa konusuna olan duyarlılıkları inkâr edilemez.

Ancak bütün bunlara rağmen ‘İslami kesimden’ şayet dindar ana gövde kastediliyorsa, unutmayalım ki zaten bu kesimler öteden beri ‘Müslüman’ sıfatından ziyade ‘Muhafazakâr’ veya ‘Milliyetçi-Muhafazakâr’ olarak tanımlanmaktadırlar. Bence de bu geniş dindar kesimlere Müslümanlıktan daha ziyade yakışan sıfat, Muhafazakârlıktır. Özelliklede siyasal açıdan baktığımızda… Bunlar değişim taleplerinden ziyade müesses düzene entegre olmuş, sistemle zımnen sözleşmiş, hatta Kemalizm’in günahlarını kazanım olarak gören, apolitik yığınlardır. Bunların ne değişim, ne de yeni anayasa diye fazla bir dertlerinin olduğunu sanmıyorum. Siyaset ekâbirleri hangi telden çalıyorsa, ona ayak uydurmaya alışıktırlar.

Bir de bunların dışında kalan küçük çapta grup, cemaat ve STK formatında çevreler de var ki, belki de bunları daha çok konuşmak gerekir. Zira bunlar sistemle daha sorunlu, siyasal anlamda daha radikal, statükodan bizar, dolayısıyla değişim talepleri de daha belirgin olan kesimlerdir. Bunların, İslami kesimin en özgün ve bireysel düşünebilen, entelektüel kapasiteleri yüksek kesimi olduğunu da belirtmek gerekir. Dolayısıyla eğer İslami kesimin yeni anayasa konusundaki talep ve duruşundan söz edilecekse, dikkatlerin öncelikle bu kesime çevrilmesi gerekir, derim.

Bütün bunlardan sonra Müslümanların yeni anayasa konusundaki tavır ve düşüncelerinin ne olduğunu toparlamak gerekirse, özetle, çok yetersiz olduğu söylenebilir.

Bunun birinci nedeni, iktidarda AK Parti gibi Muhafazakâr bir partinin olmasıdır, denebilir. Özellikle, az önce ifade etmeye çalıştığım ana gövde, AK Parti iktidarına sonsuz bir güven ve teslimiyet içinde görünüyor. Onlara göre; AK Parti onlar için her şeyi düşünüyor, yapılabilecekleri ve yapılması gerekenleri de zaten yapıyor. Şayet buna rağmen yapılmayan bir şey varsa, ya zaten onun yapılmaması gerekiyordur veya henüz zamanı gelmediği içindir. Bu doğru zamanın ne zaman olduğunu en iyi bilen de şüphesiz yine hükümettir. Hal böyle olunca da, hükümete rağmen sahada çalışmak hatta düşünce üretmek; hükümetin elini bozmak, işini zorlaştırmak hatta saygısızlık olarak algılanabiliyor. Yalnız bu geniş yığınlar da değil, okur-yazar gibi görünen birçok Müslüman’ın bile, AK Parti iktidarının rehavetine kapıldığını üzülerek görmek mümkün.

Bir diğer neden ise, yaşanan 28 Şubat sürecidir. Anlaşılıyor ki biz Müslümanlar, bu süreçte yeterince tehdit ve tedip edilmişiz! Nitekim Müslümanlar o süreçte yaşadıkları sindirilmişlik psikolojisini hala üzerlerinden atabilmiş değiller. Nitekim herkesin taleplerini maksimize etmeye çalıştığı bu yeni süreçte, yalnızca Müslümanlar, hak ve özgürlük taleplerindeki çıtayı oldukça aşağı çekmiş durumdalar.

Bu rejim, bunu hep yapıyor. Önce değişik kesimlerin her şeyini elinden alıyor, onları aşağılıyor ve nefessiz bırakıyor… Daha sonra da onlara nefes alabilecekleri ufak pencereler açıyor. İşte bu kadarı bile o kitleye ziyadesiyle yetiyor… Onlara bu ufak alanı büyük bir nimetmiş gibi sunan rejim, ondan sonra rahatlıkla onların kalbini, zihnini ve desteğini kazanabiliyor. Denebilir ki kendilerine bu nimeti sunanlara, kitleler, adeta tapıyor! Nitekim 1930’lu yıllarda yasaklanan ezan ve Kur’an’ın serbest bırakılması, bu güne kadar geniş yığınların gözünde rejimi meşrulaştırmaya yetmedi mi? Şimdi de aynı şey yapılmak isteniyor. 28 Şubat sürecinde uygulanan başörtüsü yasağı ve İmam Hatiplilere üniversiteye girmede uygulanan zorluklar gibi oldukça hart bazı yasakların yumuşatılması, Müslümanların sesini soluğunu kesmeye yeteceğe benziyor.

Hâlbuki Müslümanların artık çekinmeden, özgürce ve yüksek sesle, anayasa konusunda ne istediklerini ortaya koymaları gerekir. Müslüman kitle, artık kendi kendine oto sansür uygulayan mahcup bir kitle olmaktan çıkmalıdır. Yeni anayasanın konuşulduğu bu vasat, talep kontrolü ve stratejisinin yapılacağı bir zaman değildir. Herkes gibi Müslümanlar da taleplerini, yalnızca başkalarının hak ve özgürlük alanlarına girmemek şartıyla, sonuna kadar dillendirmeliler. Birilerinin, “siz de çok oluyorsunuz!” demesinden çekinerek taleplerimizi minimize etmemeliyiz. Zira talep etmek, bir şeyi elde etmenin ilk şartıdır.

Üçüncü nedenin ise Müslümanların zihniyet sorunu olduğunu düşünmekteyim ki, kanaatimce esas sorunsal da burada zaten. Genel olarak biz Müslümanların doğru dürüst bir siyaset felsefemizin olmadığını düşünüyorum. Öteden beri Müslümanlar siyasete, sistem kurma ve meşruiyet üzerinden değil; ‘iyi adam’ miti üzerinden bakmışlardır. Bu da Müslümanları zihniyet itibariyle demokratik bir yönelimden ziyade pederşahi anlayışlara sürüklemiştir. Kanaatim odur ki bugünün tartışma konusu, ‘nasıl bir anayasa’ yerine, ‘başkan kim olsun’ şeklinde olsaydı, yani ‘sistem’ yerine ‘adam’ konuşuluyor olsaydı, Müslüman kamuoyunun ilgisi de çok daha fazla olacaktı! Hal böyle olunca da, bu zihin kodlarıyla Müslümanların yeni anayasa tartışmalarına yeterli ilgiyi göstermeleri tabiatıyla kolay olmuyor.

Nitekim Müslümanların en politik ve entelektüel görünen kesimlerinin bile, diğer birçok konuda olduğu gibi, çoğu kez fikir ve önerilerinin oldukça soyut ve karşılıksız olduğunu görürsünüz. “İslam gelecek, dertler bitecek” sloganı, artık bugün kimseyi tatmin etmeye yetmiyor. Müslümanların, nasıl bir devlet veya nasıl bir anayasa istedikleri konusunda net ve anlaşılır olmaları gerekiyor. Somut, tutarlı, sistemli ve ayakları yere basan bir fikre sahip olduğumuz konusunda güven vermek zorundayız.

Soru 2: Mevcut TC. Anayasası ideolojik bir anayasadır. Sorunların birçoğu da onun bu özelliğine bağlanmaktadır. İdeolojisiz bir anayasa mümkün müdür? Liberaller liberal, Kemalistler Kemalist, laikler laik bir anayasa talep ederken; İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar da anayasanın kendi renklerini taşımasını talep ediyorlar. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir?

Anayasa, bir ülkede yaşayan bütün bireylerin kendi aralarındaki ortak sözleşmesidir. O toplumda yaşayan bütün inanç, etnisite, kültür, sosyal sınıflar gibi değişik kesimleri içine alan, onların hak ve özgürlüklerini koruyan ortak bir metindir. Dolayısıyla tabi ki herkese eşit mesafede, tarafsız ve ideolojisiz olmak zorundadır. Hiçbir ideoloji, inanç ve etnik aidiyete dayanmamalıdır. Dolayısıyla ne Kemalistlerin, ne Müslümanların, ne Türklerin ne de bir başka unsurun anayasayı kendilerince belirleme gibi bir hakları olamaz. Ancak doğru bir anayasa aynı zamanda o toplumda yaşayan her kesimin inanç, kültür, ideoloji, etnik kimlik gibi farklılığına yaşam alanı da açmak zorundadır. Tıpkı Peygamber (A.S) efendimizin öncülüğünde Medine’de oluşturulmuş olan meşhur Medine Vesikası gibi. Bundan dolayıdır ki Müslümanların çoğulculuk diye bir problemi olamaz. Maalesef bugün çoğulculuğu problem gibi algılayan Müslümanların, kesinlikle İslami bir zihne sahip oldukları söylenemez. Çoğulculuk İlahi bir hikmet olup, İslam’ın öngördüğü siyasal meşruiyetin de temelidir. İslami referanslarla düşünen bir Müslüman zihni, her zaman bireyin otonomluğunu da kabul etmek zorundadır. Zaten ‘bireyin doğuştan otonom olduğu, hiçbir şekilde itaate icbar edilemeyeceği ve doğal haklar konusunda eşit olduğu’ fikri kabul edildiğinde, İslam’ın nasıl bir çoğulculuğu öngördüğü de rahatlıkla anlaşılacaktır.

Laikliğe gelince; itiraf edelim ki biz Müslümanların en sorunlu olduğu siyasal kavram laikliktir. Tabi ki burada laikliği savunacak değilim ama kavramları rahat anlayabilmek için bazen mefhumu muhalifinden bakmak kaçınılmaz oluyor. Nitekim böyle baktığımızda, laikliğin, teokrasinin karşıtı olduğunu görürüz. Batı dünyası kendi tarihi tecrübesi içinde teokrasiye karşı vermiş olduğu mücadelenin adını laiklik olarak koymuştur. Bu fenomenin İslam dünyasında tam karşılığının olmadığı ortadadır. Ancak bütün bunlarla beraber bizlerin de siyaset-din ilişkisi konusunda zihnimizin fazla net olduğu da söylenemez. Burada söylenebilecek doğru şey bence şu olmalıdır; “herkes kendi yaratanına tapsın.” Evet; madem insanı Allah, devleti de insan yarattı; o halde insan Allah’a, devlet ise insana tapmalıdır. Devlet bu hiyerarşiyi bozmak suretiyle, insanı atlayarak direkt Allah’a tapmaya başladığı zaman, emirlerini de insan yerine direkt Allah’tan alır ve döner insanı yönetmeye kalkışır…  Hayır! Devlet hesabını Allah’a değil, insana verir. İnsan ise devletin yapıp ettikleri de dâhil, bütün hesabı Allah’a verir. Sonuç olarak devlet, Allah nazarında bir şahsiyet değil, tam tersine bir insan amelidir…

“Din devleti ile dindarın devlet”inin farklı şeyler olduğunu bilmek durumundayız. Din devleti, insanı yönetir; dindarın devleti ise insan tarafından yönetilir. Hangisini istediğimiz konusunda zihinlerimiz net olmak zorundadır. Biz Müslümanların yapması geren şey, bireyin içinde özgür ve eşit şekilde yaşayabildiği ve yönetime katılabildiği bir yapı oluşturmaktır. Bunun adı Batı’da demokrasi olabilir, bence de bir sakıncası yok. Ama şayet bu isimden rahatsız olan birileri varsa, dileyen dilediği ismi koymakta da serbest olmalıdır… Bu konuda özetle şu söylene bilir; ön şartı laiklik olmayan demokrasi veya ön şartı demokrasi olan laiklikle Müslümanların hiçbir sorunlarının olmaması gerektiği kanaatindeyim.

Soru 3: Anayasa, bir toplumun en üst ve temel metnidir. İslam ise yeryüzünde iddiaları olan bir dindir. İslam’ın iddiaları ile anayasa arasında nasıl bir ilişki kurulabilir, nasıl bir anayasa İslam’ın iddialarını gerçekleştirebilir?

Daha öncede ifade ettiğimiz gibi anayasa, aynı ülkede bir arada yaşama iradesi olan bireylerin birbirlerine karşı hak ve sorumluluklarını ve devlete yükledikleri görevleri belirleyen ortak bir sözleşmedir. Bu anlamda en üst metindir. Ama bu üstünlük iddiası, o toplumda yaşayan bireylerin veya toplumların kendi özel inançlarından daha üstün veya daha aşağı olması anlamına da gelmez. Aynen Medine sözleşmesi gibi… Medine Vesikası’nın, Kur’an’dan üstünlüğü veya aşağılığı nasıl ki tartışılabilir bir konu değilse… Çünkü farklı düzlemlerde bulunan iki metnin arasında hiyerarşik bir mukayese söz konusu edilemez. Bizim için önemli olan, Medine Vesikası’nı üreten zihnin Kur’an referanslı olmasıdır. Burada anayasa yapımı konusunda aranması gereken temel şart şu olmalıdır; yapılacak olan anayasa hiçbir kesimin inanç ve değerlerine mümkün mertebe aykırı olmamalıdır. Zaten eğer bir toplumda bu ortak mutabakat sağlanamıyorsa, o toplum ortak bir devlet kurma imkânına da sahip değil, demektir. Ortak anayasada uzlaşmak demek; biraz sen inançlarından taviz ver biraz da ben, demek değildir. Tam tersine; sen de inançlarında sonuna kadar özgür ol, ben de, ilkesini esas alır.

Bir anayasa, ortak bir varlığı/devleti oluşturmada toplumların asgari müşterekini oluşturur. Eğer bir toplum bu asgari müştereki yakalama imkânına sahip değilse, orada bir toplum olma imkânı kalmamış demektir. Bu asgari müştereke rağmen bir birlik sağlansa bile artık o birlik İslami meşruiyeti olmayan metazori bir beraberlik olur. Tabiri caizse, bu birlikteliğin İslami anlamda nikahı batıldır!..

Soru 4: Bu konuyla ilgili dikkat çekmek/vurgulamak istediğiniz, değerlendirmelerimizi kolaylaştıracak başka bir nokta ya da noktalar var mıdır?

Liberal düşüncenin öncülerinden kabul edilen John Locke derki; “bir devleti, halkı istediği zaman yıkıp yeniden kurma hakkına sahip olmadığı sürece, o devlet meşru değildir.” Ben bir Müslüman olarak tabi ki İslami referanslardan da hareketle bu düşünceye sonuna kadar katıldığımı belirtmek isterim. Yine eğer biri bize herhangi bir devleti yıkıp yeniden yapmamız için teslim etse, orada yapmamız gereken tek şey her halde o devlete ait resmi binaları yıkmak değil, orada yepyeni bir anayasa yapmak olacaktır. Yeni bir devlet yapmak, sıfırdan bir anayasa yapmaktan başka bir şey değildir. Şuan yaşamakta olduğumuz ülkede toplumun, yani hepimizin önüne sıfırdan bir anayasa yapma gündemi gelip çatmış durumdadır. Yıllardan beri Kemalist devletten muzdarip olan biz Müslümanların, işi başkalarına havale ederek bu fırsatı kaçırmaları affedilebilir bir günah olmayacaktır! Bundan dolayıdır ki biz Müslümanların acilen kendi aramızda örgütlenmemiz, taleplerimizi somutlaştırmamız, başka toplumsal kesimlerle de diyalog içerisine girerek anayasa yapım sürecinde var olmamız birincil gündemimiz olmalıdır. Aksi halde kimseye söyleyecek sözümüz kalmaz.

Müslümanlar, yapılacak olan yeni anayasanın tabi ki herkes için eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulcu bir karakterde olması konusunda ısrarcı olmalıdırlar. Müslümanlar da dâhil herkesin doğal taleplerini kesinlikle karşılamalıdır. Adil vergilendirme dışında, eğitim ve askerlik dâhil hiçbir konuda vatandaşa zorunluluk getirmemelidir. Devlet değil, toplum merkezli/öncelikli olmalıdır. Yine ödev değil, hak ve özgürlük öncelikli olmalıdır. Çok hukukluluğa ve yerinde yönetim anlayışına açık olmalıdır.

Yine Müslümanların taraf olacakları bir anayasada devlet bütün etnik kimliklere ve dillere eşit durmak durumundadır. Yüzde yüz homojen olmayan bir devletin, nasıl ki resmi bir ideolojisi veya dini olamıyorsa aynı şekilde resmi dili de olmamalıdır. Bir devletin resmi dini de, dili de o toplumda var olan bütün dinler ve diller olmalıdır. Meşru bir devlet, kendi vatandaşlarının sahip oldukları bütün dinlere ve dillere eşit mesafede ve saygılı olmak zorundadır. Herhangi bir devlet, dinine saygılı olmadığı ve dilini konuşamadığı vatandaşlarının devleti asla olamaz. Resmi yazışmalarda çok dillilik konusundaki sorunların nasıl aşılacağı hususuna ise, tarafgirane değil, tamamen teknik olarak bakılmalıdır.

Biz Müslümanlar bu olaya İslami algı ve meşruiyet perspektifiyle bakacaksak, kesinlikle zihnimizi ezberletilmiş kalıp düşüncelerden ve öğretilmiş çaresizlikten kurtarmak durumundayız. İslami düşünce, herkesin tekrarladığı ezberler değil; İslami özgünlük ve meşruiyet içerisinde üretilen düşüncedir.

 

 

Hamza Türkmen / Yeni Anayasa Tartışmaları ve Müslümanların Gerçekliği

Anayasa, toplumsal mutabakatı ifade eden modern bir konu ve modern bir sözleşme iddiasıdır.  Muhammed Hamidullah, 1215 yılında oluşturulan ve İngiliz tebaa için bir toplumsal sözleşmeyi ifade eden Magna Carta’nın ilk anayasa örneği olduğuna itiraz eder. Ona göre Hz. Muhammed Dönemi’nde yazılan Medine Vesikası, anayasaya örneklik olarak ilkliği ifade etmektedir. Ama bu tür köken tartışmalarına rağmen anayasa, modernitenin 18. ve 19. yüzyıllarda gündemleştirdiği toplumsal-siyasal mutabakat metni olarak bilinmektedir. Anayasalar, 15. yüzyıldan itibaren oluşmaya başlayan Batılı paradigmanın temel bir açılımı olan ulus devletlerin esas teşkilat yasalarıdır. İlk örnekleri ise 1787’de ABD’de, 1791’de Fransa’da gerçekleşmiştir.

Örfi hukukla yönetilen Osmanlı Devleti’nin 1808 yılında imzaladığı Sened-i İttifak anlaşması yönetimle Müslüman eşraf ve ağalar arasında, 1839 Tanzimat Fermanı ise İngiltere’nin baskısı ile Müslim ve gayr-ı Müslim tebaanın eşit vatandaşlığı hakkında gündeme gelmiş, meşrutiyet yönetiminin yolunu açan Kanunu Esasi ise 1876 yılında ilan edilmiştir. Osmanlıda son dönemlerde gündeme gelen esas teşkilat hukukuyla ilgili tüm tartışmalar halktan kopuk şekilde devlet ricali ve kalem erbabı arasında gerçekleşmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde de halkın anayasa tartışmalarına dahli olmamıştır. 24 maddelik 20 Ocak 1921 tarihli ilk TC Anayasası ise kendini İslam’a nispet etse bile hakimiyetin “millet”e ait olduğunu vurgulayarak, yeni oluşturulacak Türk ulusunun ilk meşruiyet zeminini ifade etmiştir. Zaten 23 Nisan 1920’de açılan I. Meclis’in asıl aktörleri Meclis-i Mebusan’ın İttihatçı totaliter veya liberal eğilimli üyeleri, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Mudafa-ı Hukuk Cemiyetleri olarak örgütlenen bazı çete temsilcileri, bir de İttihad Terakki’nin temellerini oluşturduğu bir Türk ulusu yaratma projesinin Müslümanlara maliyetini kavrayamayacak düzeyde reel siyasetten kopuk, livalardan seçilmiş samimi halk önderleri ve hocalarıdır.

Türkiye gündeminde tartışılmakta olan mevcut anayasa Türk toplumu ile ilgilidir. “Türk” olarak nitelenen bu toplum ise, İttihad Terakki’den ve 1914 Ermeni Tehciri’nden, ayrıca 1923-24 Rum Mübadelesi’nden bu yana gerek Orta Asya mitolojilerine dayandırılsın, gerek Ön Asya (Anatolia) mitolojilerine dayandırılsın ırk ekseninde kurgulanmıştır. Dolayısıyla yeni yapılacak anayasa etnik ve inançsal farklılıkları kucaklayacak yeni bir ulus tanımına mı yoksa ırk ve ulus ötesi toplumsal bir pozisyona mı yol açacağı konusu merak uyandırmaktadır. Ama yeni anayasa yapma teklifinde bulunan aktörler bu konuda bazı kapalı imalar dışında hiçbir açıklama yapmamaktadırlar.

Anayasa tartışmalarının sınırı, mevcut parlamenter dağılımına göre biçimlenmektedir. Ontolojik olarak kurgulanıp üretilen toplum yapısı üzerinden, sadece insan hakları ve demokrasi bağlamında bazı iyileştirmeler yapılacağı gündeme gelmektedir. Gündemde olan Yeni Anayasa tasarımı, mevcut haliyle yalnız statüko içinde bazı hak ve özgürlükleri güçlendirme hedefini ifade etmekte; Türklük, laiklik, muasırlaşma/Batılılaşma, ulusal tapınçlar gibi konulara el atmayı gündemleştirmemektedir.

Toplumsal bir vakıanın tartışılmasında düşünce ve inanç özgürlüklerinin sınırının böylesi dikenli tellerle çevrildiği bir ortamda, Müslümanların bu sürece temkinli/mesafeli yaklaşmalarını da makul karşılamak gerekmektedir. Ama Muhammedi Sünnet örnekliği ile bakıldığında, kuşatıldığımız bir sistemde ve tebaası konumuna düşürüldüğümüz bir toplumda, yeniden var olma mücadelesi yürüten Müslümanların çevre şartlarına ilgisiz kalmaları da Kitabi değildir. Bu konuda temkinli olmak ayrı, mesafeli olmak ayrı, ilgisiz olmak ayrı tutumlardır.

Ötekilerin mücadelesinde sevinilecek taraf bulan Müslümanların halini yansıtan Rum Sûresi’ndeki ilk ayetler kümesi ve Habeşistan hicretinde gayr-ı İslami yönetsel şartlar içinde kendi özgünlüklerine alan bulan veya açan sahabenin tavrı, bu konularda temkinli, mesafeli veya ilgisiz duruş ile ilgili tutumları aydınlatıcı örneklerdir. Mekke cahili yapısında Rasulullah’ın (s) sistem içi bazı uygun araçları kimliğini gizlemeden, ayetlerin üzerini örtmeden ve müdahane etmeden değerlendirme, uygun olmayanlardan berî durma örnekliği de üzerinde fıkhedilmesi ve tertil fıkhına konu olması gereken bir mevzudur.

Müslümanların toplumsal tutumlarını akidevi perspektiflerinden, ayrıca tarih ve toplum değerlendirmelerinden ayrı değerlendiremeyiz. Bu konuda mevcut anayasa tartışmaları karşısında temkini elden bırakıp sistemin restorasyonuna eklemlenenlerin de, eklemlenmemek adına bu tartışmaya ilgisiz kalanların ve konuyla ilgili ilkeli yaklaşımları suçlayanların da yorumlarını akaidleştirdiklerini görüyoruz. Saltanat sistemleri karşısında tevhid ve adalet ekolünün çıkışını kavrayamayanların; veya Ehl-i Sünnet akaid kitaplarındaki “Zalim sultana itaat”i akaidleştiren metodolojik yaklaşımı dışlayamayanların; veyahut çoğu kez vahyi ölçülerle çatışan “Daru’l Harp Fıkhı”nı aşamayanların uzlaşmacı veya tam tersi dışlayıcı-radikal-tekfirci metodik yaklaşımları ilmi ve usûli tabandan yoksundur.

Anayasa tartışmalarında en uzlaşmacı yaklaşımdan en radikal tutuma kadar Müslümanların ciddi bir usûl netliğine ve açıklığına, paylaşılabilir vahiy eksenli tarih ve toplum tefekkürüne ihtiyaçları vardır. Bu konulardaki zaaflarını aşamayanların ahkam kesmesi, Bektaşi’nin “salat” hakkında hüküm vermesi gibidir. Sünnetullah’a ve Muhammedi Sünnet’e uymayan gizli mücadele anlayışı ile, şehitliği yaşamın içinde örneklendirme konusunda bilgi ve örneklik yoksunluğu ile, metodik açılımları içtihadi olmaktan çıkartıp metodik yorumları tartışılmaz ve akidevi ilan etme totalitarizmi ile bu konularda tutarlı bir yaklaşımın sergileneceğinden bahsedemeyiz.

Muhkem nassları ve mütevatir Sünnet’i dikkate almayan İslami yorumlar “ibahiye”yi ifade ederler. Bizimle ilgili vahiy dışı bir anayasa yapımı konusunda tutumunu ilgisizlik şeklinde kuran yorumlar da, anayasa konusunda vahiy dışı dayatmaları onaylayan yorumlar da ibahiyeden farklı değildir. İşte Müslümanların temkinliliği de bu süreçte gündemleşmelidir.

Müslümanlar, içinde yaşadıkları toplumda “ma’rufu emr münkeri men” konusunda gereğince uyarıcı ve örnek olacak bir yeterlilik ve modelleşme imkanına henüz kavuşamamışlardır. İslami şahsiyetlerimiz ise henüz dağılmış ümmet yapısı içinden ayağa kalkacak fikirde ve amelde vahiy ve fıtratla bulaşacak Kur’an nüveleri, Kur’an nesli olmaya çalışmaktadırlar. Kendini İslam’a ait hisseden büyük yığınlar ise tebliğ, ıslah ve tecdid açısından büyük bir muhataplaşma imkanını ifade etmektedir; ama vahyin şahitliği bilincinden ve birikiminden oldukça uzaklaşmış durumdadırlar. İradelerinin farkında olan Müslümanlar bilirler ki, henüz ulus toplumların tebaası olmaktan kurtulamadık. İnançlarımızın, hukukumuzun özgür olmadığı ulus toplumlarda adeta tutsak durumundayız. Hem bu tutsaklıktan kurtulmak hem de kendimizi vahiy ekseninde yeniden var edebilmek, oluşturabilmek için müdahanesiz ortamlara ihtiyaç duymaktayız. Ulus topluma ait olan anayasa yapımındaki ilgileri de, daha büyük bir zulüm karşısında, Rum’un galip gelmesi meselesiyle irtibatlı olarak tartışılabiliriz.

Temkinli olmak, Rum’un daha büyük bir zulmü def edeceği ama kendisinin de tevhid ehli olmadığı ile alakalıdır. Siyerdeki Habeşistan hicreti ile ilgili fıkhımızı da bu bağlamda ele almalıyız. Dolayısıyla yeniden biçimlendirilecek TC Anayasası’na ilgimiz, onun Habeşistan şartlarını hatırlatıcı düzeyde özgürlükçü olup olmamasıyla ilgilidir. Bu konuda Hz. Yusuf’un vahiy dışı sistemdeki yönetimle ilgili örneklemi değerlendirilmelidir. Veya bu bağlamdaki anayasa tartışmalarına, Kâfirun Sûresi’ndeki bağlamdan, Müntehine Sûresi’nin 8. ve 9. ayetleri ekseninden bakabilmeliyiz. Yeni yapılacak anayasa hepimizi ilgilendirdiği için zulmün olabildiğince giderilmesi, inanç ve düşünce özgürlüklerinin kısıtlanmaması doğrultusundaki basınç bizim için de bir imkandır. Ancak temkinliliğimiz, kısmi özgürlük alanlarını büyütmek adına, pozitivist Atatürkçü ilkeleri, laikliği, seküler ulusçuluğu yeniden meşrulaştırma dayatmalarına teslim olmamak adınadır.

Mesafeli olmamız da, Türk ulus sisteminin insan hakları ve özgürlükleri genişletilirken, laik-seküler değerleri olağanlaştırma hamlesi karşısında temkinliliğimizden doğan tutumla ilgilidir. Ayrıca özgürlükçü veya liberal TC vatandaşları olarak değil, Müslümanlar olarak “millet” gibi kavramları Kur’ani anlamlarından uzaklaştırarak; veya “laik”lik gibi Batılı paradigmaya ait vahiy dışı kavramlara sahte bir nötrlük veya yeşil elbise giydirerek yapılan aldatmacalara karşı da vahyi özgünlüğümüzü koruyarak cevap vermemiz gerekmektedir. Ayrıca Türk ulusu kavramından vazgeçip Osmanlı ulusçuluğu veya Amerikan ulusçuluğu gibi etnik-ırkçı yarışmalara son veren yaklaşımı olumlu görürüz; ama ulusçuluğu fıtrata ve vahye aykırı ontolojik bir tuğyan olarak görmeye ve onu aşmak için çalışmaya da devam ederiz.

Bilinçlenme sürecindeki Müslümanlar için anayasa yapımına ilgisizliğin nedenlerini de özetlemek gerekir. Bunun nedeni asosyalite olabilir. Apolitikliği aşamamak olabilir. Ütopik gelecek tasavvurlarıyla günü oyalamayla ilgili olabilir. Tertil fıkhı üretmek konusunda usulü yetersizlik söz konusu olabilir. Yorumlarını genel geçer nasslar düzeyinde görme yanlışlığı hatta bazı kere de müstağniliği ile de izah edilebilir.

İslami Anayasa mı Özgürlük Ortamı mı?

Müslümanların yapılmakta olan anayasanın kendi renklerini taşımalarını talep etmeleri saçma ve şaz bir durumdur. Çünkü tarafsızlık ilkesi iddiasıyla bu anayasa vahyi ölçüyü dışarıda bırakmaktadır. Ayrıca anayasanın İslamiliği ile ilgili konuşabilmek için ne Müslümanlar yaşadığımız toplumda vahiy eksenli toplumsal bir dönüşümün adayı ve şahitleri olduklarını sergileyebilmişlerdir; ne de mevcut toplum içinde üniversitelerden medyaya kadar tevhidi eksende kendi ağırlıklarını hissettirebilecekleri gündemler oluşturabilmektedirler. Kendini İslam’a nispet eden Müslüman yığınlar ise aidiyetlerini İslam-Osmanlı medeniyeti eksininde ve bu eksenin değerleriyle ifade etmeye çalışmaktadırlar ki bu da ölmüş bir İslami yorumdan yani ölmüş bir medeniyetten türbe kültüne benzer şekilde medet umma halidir.

Oysa bize lazım olan, Rasulullah’ın (s) Mekke’de himaye, eman, ilaf ve panayır müesseseleriyle; Sasani’lere, Yemen’e değil de Habeşistan’a veya Taif’e değil de Yesrib’e hicret etmekte gözettiği gibi daha müsait imkanlardan veya özgürlük alanlarından yararlanmaktır. Çünkü öncelikle yapmamız gereken ibadet, öncelikle dağılmış ümmet yapısı içinden inançta, düşüncede ve amelde yeniden ıslah ve inşa faaliyetlerini yükseltecek vahyi talimden geçmiş, istişari merkezli, şahitliği üstlenmiş, belki ufak ama nitelikli Kur’an nüveleri olabilmemizdir. Ancak bu nüvelerin tutarlılığı, yeterliliği ve niteliği oranında yaygın bir tebliğ, kitleleşme ve gerçekçi mücadele sürecinden, yani sünnetullahı yakalamaktan bahsedebiliriz.

TC Anayasası’nı ideolojik renklerden ve Kemalist tabulardan uzaklaştırmaya çalışmamız, yeni yapılacak olan anayasaya kimliksel eklemlenme içinde olmamız değil, zulme ve küfre “La” dememizle alakalı bir durumdur. Bu konuda resmi ideolojiyi ne kadar geriletirsek, kitle psikolojisini yönlendirmekte o kadar mesafe alıyoruz demektir. Örneğin Nisan 2010’da TBMM’de gündeme gelen kısmi anayasa değişikliği teklifine İslam düşmanlığı yapmaması, resmi ideoloji ve Kemalizm dayatmaması şartıyla destek verileceğini açıklayan 20 Nisan 2010 tarihli İslami kuruluşlar bildirisi oldukça önemliydi. Ama bu bildiriyi, tevhidi değerleri mücessime gibi selefi bir şekilcilikle ele alan ve yorumunu nasslaştıran bazı İslami öbekler “İslami Kuruluşlardan Tağuti Anayasaya Destek Çağrısı” gibi kabul edilemez ve konuyu çarpıtan yüzeysellikle değerlendirdi.

Anayasal baskıların ve yasakların kalkmasını istemekle, Kureyş müşriklerinin kervanına üç deveyle iştirak etmek veya Ebu Talib’ten himaye istemek arasındaki illiyet bağını kuramayan sığlık ve şekilsel anoloji taraftarı kişilerin mantığı vahim bir durumdur. Ama bu mantığı değil de, taşınan dini kaygıları tolere etmek gerekmektedir. Çünkü çoğu kez farklılaşmamızın zeminini oluşturan sığlık, çökmüş ümmet yapısının insicamsızlığı ve güvensizliğinden beslenmektedir. Bu tarihi enkaz ise bizim mirasımızdır. Bu mirasla didişmek yerine, onu ıslah etmek için sahih bir yapılanma ve gelecek için bir diyalog ve istişare dili üretmeye çalışmak gerekmektedir. Anayasa konusundaki tartışmalarda tekfirci veya ibahi yaklaşımların aceleciliğine rağmen, bu insanlarımızı kuşatmaktan ve uyarmaktan vazgeçmemeliyiz. Çünkü ıslah projesi ve diyalog uygulamasını ilk defa kendi atıl bileşenlerimizin üzerinde oluşturmamız öncelikli görevimizdir. İlk defa yakınlarımıza yönelmek gerekmektedir.

Yapılacak olan ulusal veya en iyi ihtimalle ulus ötesi bir toplumun anayasasıdır. Bir Muhammedi ümmet anayasası değildir. Ulusa veya ulusal konfedaralizme dayanan bir anayasa Batılı paradigmaya veya onun toplumsal şemalarına ait bir anayasadır. Bu nedenle de ideolojik kimliğini ne kadar sınırlandırırsa sınırlandırsın modernitenin veya post-modernitenin değerlerinden ayrı düşünülemez. Biz Müslümanlar için asıl üzücü olan ise ulusal veya ulusal konfedaralizmle ilgili seküler toplum yapılarının içindeki çaresizliğimiz ve tutsaklığımızdır. Kendimizi yeniden ıslah ve inşa süreciyle toparlamadan, var olan seküler temelli toplumsal yapılar içindeki anayasal tartışmalara rengimizi vermek hedefi yanlış bir yaklaşımdır. Bize kendi inşa sürecimizle ilgili düşen görev ise, bu tür anayasaların ne kadar inanç ve düşünce özgürlüğüne yer verip vermediğini Kâfirun Sûresi ve Müntehine Sûresi’nin 8. ve 9. ayetleri çerçevesinde değerlendirmek ve muhataplarımızı daha adil ve fıtri olana zorlamaktır. Kâfirun Sûresi’ndeki ötekilerle ilgili mesaj, boykot ilan etmek veya ötekinin yaptığına ilgisiz kalmakla alakalı değil, mücadele içinde hukukumuzu oluşturmakla ilgiliydi. Öteki karşısında hukukunu dillendirip oluşturma çabası göstermeyenlere düşen ise sadece münzevi bir inziva veya şartlara teslimiyet ya da yorumların söylemsel kovuculuğu ve gevezeliğidir.

Anayasalar, Batı’nın oluşum süreci içinde ulus toplumları oluşturan seküler toplumsal üst sözleşmelerdir. İslam ümmeti ise uluslar gibi seküler temelli değil, vahiy ve şahitlik temelli bir toplumsal yapıdır. Bizler Kur’an, tevhid ve adalet temelli İslami ümmet yapısından 5-6 asırdan bu yana uzaklaşmış ve I. Dünya Harbi’nden sonra da ulus toplumlara devşirilmiş Müslümanlarız. Ümmetin yetimleri-öksüzleri pozisyonundayız. Müslümanların her türlü Batılılaşma akımına karşı Müslüman kalabilmek için direnmeleri önemlidir. Ama bu direniş vahiy temelli bir ıslah projesi ile taçlanmıyorsa elde edilen kazanımlar sadece İslami uyanış olarak veya zaaflı da olsa İslam’a aidiyette ısrar şeklinde ele alınabilir. Bu nedenle de Pakistan’da, İran’da gerçekleştirilen anayasalar her ne kadar kendilerini İslam’la irtibatlandırsalar da Pakistan ulusuna, İran ulusuna ve Şia mezhebine ait anayasalar olarak kalmıştır.

İslam ümmetini cihanşümul bir canlılık olarak yeniden var etmedikçe bir “İslam iktidarı”ndan veya “Halife” kavramından bahsetmek ya ütopik ya da kandırıcı bir yaklaşımdır. Kaldı ki halifelik de iktidar formu da farklı içtihadlara açık bir konudur. Bugün tüm İslam coğrafyasında İslam ümmetinin mirası, ulus toplumlara bölünmüştür. Ayrıca ulus toplumlara vaziyet eden yönetimler Kemalizm gibi, Baasçılık gibi, Cumhuriyetçilik gibi, krallık gibi diktatörlük yapılanmalarıdır. Islah ve ihya süreçleriyle henüz dirilemeyen bir ümmete anayasa oluşturmak, olmayan bir İslam toplumuna iktidar veya halife stratejisi sunmak gibi bir hayalciliktir. Bu tür düşünceler bugün için vakıasızdır, ayağını basacağı zeminden yoksundur.

Önce kendini İslam’a ait kabul eden İslam dünyasındaki sayısı milyarı aşan kitleyi, yakınlarımızdan başlamak üzere vahiyle uyaracak ve tevhidi yaşama şahitliğini oluşturacak istişari temelli ve yeterli Kur’an ve tebliğ nüveleri olmamız gerekmektedir. Bunun için de donanımlı İslami şahsiyetlerin İslami mücadele içinde yetişmelerine, diyaloglarına ve birlikte iş yapabilme becerilerine zorunluluğumuz vardır. 19. yüzyıldan devraldığımız ıslah ve ihya sürecinin başarısı ise, anarşizmin etkisinde kalan bazı Müslümanların aradığı baskı ve zulüm ortamlarında değil, tüm rasullerin hayatlarında gördüğümüz gibi hukuk ve özgürlükler konusunda daha imkanlı mekanlarda gelişebilir. İçinde yaşadığımız cahili sistemi mücadelemiz için daha imkanlı kılabilecek ilkeli mücadele ve girişimleri de bu bağlamda ele almak gerekir. 17 Aralık 2010’dan bu yana ön plana çıkan Orta Doğu İntifadası da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu intifada süreci Müslümanlar için bir İslami dönüşüm veya inkılab değildir; ama köklü bir toplumsal ve zihni dönüşümü hazırlamak için şartların elverişli hale getirilmesi, bazı sıkıntılar ve engeller olsa da Yesrib gibi özgürlük ortamlarının geliştirilmesi anlamına gelmektedir.

Toplumsal mutabakatla ilgili bir yoruma dayanan anayasa algımızı Kur’an’la aynılaştırmak; metod ve şeriatla ilgili yorumlarımızı akaid temelli olduğu savıyla tevhid olarak sunmak; mâsiyet ve zulüm taşıyan yönetim biçimlerini savunan akaid kitaplarından ve iç hastalıklardan hicret edemeden ve ümmeti yeniden inşa etmeden iktidar olmaya kalkmak; hayali iktidarlar için hayali anayasalar ve pragmatik/şaz yöntemler üretmek gibi yanlışlar hep yapıldı. Bizler bu yanlışlara iyi niyetli olarak yaklaşacak olursak, ancak onları tevhidi kimliğimizin oluşumundaki çocukluk yıllarıyla irtibatlandırabiliriz. Ayrıca hala çocukluk yıllarına terk edilmesi gereken argümanlarla günümüz Müslümanlarının gündemini tartışmaya kalkışan yaklaşımlarla da didişmek yerine, onlara çocukluk çağlarımıza yönelttiğimiz nasihat üslubuyla yaklaşmamız gerekmektedir.

Özcesi, Türkiye’deki anayasa tartışmalarının, dolaylı da olsa bizlerin yeniden ümmet olması ve itikadımızın muktedir kılınması önceliğimizle alakası vardır. Bu, hayatı vahiyle biçimlendirmek ve ümmet olmak çabalarımıza uygun ortam arayışı edinmekle alakalı bir tartışmadır. Bu tartışmada inancımızı, kimliğimizi ve insanlığımızı vesayet altında tutan sistemin zincirlerinin gevşetilmesi çabası önemlidir. Ama başörtüsü mücadelemiz, 1 Mart Tezkeresi gibi kazanımlarımız için ittifaklarımızı, ittihad olarak algılamayacağımızın; kimliğimizi gizlemeyeceğimizin; kazanımlar için açık şirk ve haram olan maddeleri onaylamayacağımızın da bilincinde olunmalıdır. Önemli olan bizimle ilgili tartışma ve tasarımlar karşısında cahili oyunu izleyen veya bu oyuna küsen değil, boykot edenler olsa da devam edecek olan oyunun senaryosunu gücümüz oranında denetleyen veya yönlendirmeye çalışan pozisyonda olabilmektir. Rasul (s) ve Rasul’le birlikte olanların talim ettiği “tertil fıkhı”nın yönelttiği de bu doğrultudur diye düşünüyoruz.

 

 

 

S. Bülent Yılmaz / Müslümanlar İçinde Yaşadıkları Dünyaya İlkeli ve Güçleri Oranında Müdahil Olmalıdır!

Soru1: Anayasa, son zamanlarda üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Toplumu oluşturan her kesim, bu konuda olaya dahil olmaya, etki etmeye ve mümkünse yönlendirmeye çalışıyor. Kimileri görüş beyan ediyor, kimileri taslak sunuyor. Ancak İslam’ı bir hayat tarzı olarak kabul eden Müslümanların, bu sürece temkinli/mesafeli yaklaştıkları gözleniyor. Müslümanların duruşunu nasıl değerlendiriyor, konuya dahil oluşlarını yeterli buluyor musunuz?

Anayasa, Müslümanların görmezden gelebileceği bir mevzu değil. Doğrudan doğruya bizi etkileyecek olan böylesi bir meselede gözlerimizi kapayarak, gerçekliği ancak yok sayabileceğimizin ve fakat gerçekliği yok edemeyeceğimizin bilincinde olmalıyız. Anayasanın değiştirilmesi veya istediğimiz gibi bir anayasanın yapılması sürecini etkileyecek bir gücümüzün olmadığı açık. Özellikle de “Müslümanlar” kavramının homojen ve tek karar merkezli yekvücut bir yapıyı ifade etmediği gerçeği önümüzde duruyorken, Müslümanların toplam muhayyel gücünün, kurgusal bir söylem olduğu gerçeğini ıskalayan bir yaklaşım doğru olmayacaktır.

Lakin içinde yaşadığımız devlet, bizim hal-i pür melalimizden bağımsız olarak, tarihinde hiç olmadığı bir radikallikte değişiyor. Çok partili sürece geçildiğinden beri zaten değişme eğiliminde olmasına rağmen ilk defa sistem, katı Kemalizm’den sıyrılmaya ve liberalleşmeye başladı. Artık karşımızda eski Cumhuriyet yok. Eski Cumhuriyet yıkılırken aynı zamanda Müslümanların kendisine karşı konumlandıkları “cephe” de yıkılmış oldu. Kendini “karşı cephe” üzerinden konumlandıran Müslümanlar fena halde kafa karışıklığı yaşayadursun, yeni cahiliye eski cahiliyenin yerini alıp temellerini sağlamlaştırdı bile. Bu mevzu soruşturmanın konusu olmadığından daha fazla açmayacağız. Ancak Müslümanların üzerinde düşünmeleri ve yeni bir fıkıh ile söylem geliştirmeleri gereken bir konu olduğunun da altını kalın bir şekilde çizelim.

Evet, sistem yeni bir konum alışı gerektiren ciddi değişiklikler geçiriyor. İçinde Müslümanların mücadeleleri açısından olumlu ve olumsuz birçok yeni durumu barındırıyor. Olumsuzlukları bir yana, son tahlilde eski sistemin ceberutluğu dikkate alındığında eskiyle kıyaslanamayacak önemli olumlulukları da taşıyor. Dolayısıyla bu sürece etki etmek ve daha da olumlu hale getirmeye, olumsuz gelişmeleri önlemeye çalışmak Müslümanların gücüyle mukayyet olmak kaydıyla, İslami mücadeleye mevzi kazandırmak açısından önemli hatta gereklidir. Elbette bununla sisteme bir anayasa metni önermekten bahsetmiyoruz. İlla ki bir anayasa önermek gerekecekse de bunun İslami ilkeler manzumesi olması gerektiği açıktır. Bahsettiğimiz müdahale, sürecin bizzat kendisinedir.

Biz Müslümanlar, içinde yaşadığımız laik ve seküler sistem içinde sıradan vatandaşlar gibi yaşamıyor, dönüştürme bilinciyle bir tavır alış sergiliyor ve İslami mücadele dediğimiz bir kesintisiz süreç yürütüyoruz. Yaşama bu tarzda bakan insanlar olarak elbette bizi de etkileyecek olan gelişmelere bigâne kalmamız mümkün değildir. Eğer ki bir şey bizi de ilgilendiriyor ve bize bir şekilde değiyorsa mutlaka o konuda söyleyecek sözümüz, alacak tavrımız olmalıdır. Bu gereklilik kuşkusuz anayasa meselesinde de olmak zorundadır.

Müslümanlar her konuda olduğu gibi, laik cahili sistemle ilişkilerini de -beğenelim ya da beğenmeyelim- bir fıkha dayandırırlar. Müslümanların mücadele sistematiği, dolayısıyla fıkhı, değişiklik arz etmektedir. Gruplandıracak olursak;

Her türlü sistem içi yaklaşımı itikadi bir sapma olarak değerlendirenler. Bu kesimler; kitabevi açma, ticari işletmeler kurma, dergi çıkarma gibi sistem içi araçları kullanmakta beis görmezken, dernekleşme, iç siyasi meselelere müdahil olma, yurt, okul vs. eğitim kurumları açma gibi bazı alanlarda katı bir tutum sergilemektedirler. Ancak birinciler ile ikinciler arasındaki keyfiyet farkını yeterince açıklayabildikleri söylenemez. Normalde değişken durumlara bağlı olarak değişebilecek olan mücadele yöntemini “Rabbanî” olarak değerlendirip dar kalıplara sokmanın getirdiği sıkıntıları da yaşamaktadırlar.

Kitabevinden dergiye, dernekten siyasal partiye değin, sistemin müdahil olduğu her alanı/aracı sistem içi alan/araç olarak değerlendiren kesimler. Bu kesimler söz konusu araçlar arasında aracın özel durumuna, cemaatin aşamasına, yasal düzenlemelerin içeriğine, ülkenin konjonktürüne göre bir ayrım yapmakta, aracı kullanma konusunda ilkeler ortaya koymalarına rağmen, kullanıp kullanmama konusunda değişmez kurallar belirlememektedirler. Mesela bu kesimler, siyaseti sistem içi araç olarak görmekte ancak, içinde bulundukları aşamadan siyasal partilerin yasal durumuna, inanca vereceği zarara değin birçok nedenden ötürü bu aracı kullanmamaktadırlar. Bu kesimlerce ilke ve konjonktür bir arada değerlendirilmektedir.

Siyasi gelişmelere göre kulvar değiştirebilen sabitesiz kesimler. Bu çevrelerin temel özelliği, ilkesel değil konjonktürel davranmalarıdır. İlke-konjonktür dengesini doğru kurabilmiş değillerdir. Siyasete hızlıca angaje olabilmektedirler. Bu kesimin en ucunda liberalleşmiş ve İslami dönüştürme bilincini yitirmiş kesimler yer almaktadır.

İslami kesim içindeki eğilimlerin bu farklı duruşları, anayasa konusunda da kendini göstermekte, ilk grubun büyük bir kesimi bu konuda görüş bildirmeyi, talepte bulunmayı dahi neredeyse küfür saymaktadır. Üçüncü gruptakiler ise anayasa konusunda bir taslak hazırlayıp, referandumda bunun oylanabileceğini düşünmektedir. Bizce duruşu daha mutedil olan ikinci grup ise, daha özgürlükçü bir anayasanın mevcut anayasadan çok daha olumlu olacağını düşünerek, anayasa konusunda sistemin kendisini bağlayan uluslararası sözleşmelerin gereği olan bir anayasa yapması konusunda gerekirse baskı yapmayı uygun görmektedirler. Hükümetin halka verdiği sözlerin gereğini yapması, topluma deklare ettiği kimi olumlu ilkelere bağlı kalması konusunda hükümete baskı yapma; anayasada nelerin olmaması ve hangi sorunların yeni anayasa ile çözüme kavuşturulması gerektiği gibi konularda görüş bildirme şeklinde “sürece” müdahil olmak gerektiğini düşünmektedirler. Ancak bununla birlikte söz konusu anayasanın söylenen şekilde yapılsa bile meşru görülemeyeceğini düşünmektedir. Bu kesim kendi içinde en temelde anayasa oylamasına katılıp katılmama konusunda farklılık göstermektedirler. Bizce doğru olan görüş oylamaya katılmamak şeklindedir.

Anayasa konusunda kabaca üçe bölmeye çalıştığımız, ancak derinlerde daha da çatallaşan Müslümanlar arasındaki yaklaşım farkının gayya çukuru misali uçurumlara dönüşmüş olması çok temel bir handikaptır. Öyle ki her söylenen söz, her atılan adım bir tekfir, suçlama, itham ile karşılaşabilmektedir. Bu nedenle de sözü olanın da söyleme cesareti kalmamıştır. Bu hususta sadece üçüncü gruptakiler görüş ifade etmektedirler. Ancak orada da maalesef temel sabiteler yitirildiğinden sözün de değeri –varsa şayet- kaybolmaktadır.

Soru 2: Mevcut TC. Anayasası ideolojik bir anayasadır. Sorunların birçoğu da onun bu özelliğine bağlanmaktadır. İdeolojisiz bir anayasa mümkün müdür? Liberaller liberal, Kemalistler Kemalist, laikler laik bir anayasa talep ederken; İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar da anayasanın kendi renklerini taşımasını talep ediyorlar. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir?

Öncelikle belirtelim ki yaşadığımız sorunlar, temelde anayasadan değil, Kemalist despotik sistem bütününden kaynaklanıyor. Bu bütün, oligarşik bir düzeni ifade ediyor ve ulus devlet yapılanmasından, kuruluş felsefesine, Batı pozitivizmine yaslanan temel kurucu felsefesinden buna göre oluşturulmuş bürokratik yapısına kadar birçok parçayı barındırıyor. Anayasa ise bu sistemin bir özetini yansıtan bir üst metindir. Nitekim defalarca değiştirilmesine rağmen sistemin değişmeyişi de sorunun temelde anayasa sorunu değil, sistem bütünü sorunu olduğunu göstermektedir.

Ancak bunlara karşın sistemin felsefesini barındıran bu anayasanın değiştirilmesi değil de yeni bir devlet algısına göre -ve eskiyi yok sayarak- yeniden yazılması, sistemin liberal muhafazakar-demokrat istikamette değişmesi sürecinde önemli bir aşama, hatta daha doğrusu bir son noktadır. AK Parti hükümeti de sistem değişikliğine anayasal düzenlemeden öte fiili düzenlemelerle başlamıştır. Anayasa değişikliğini bir aşama olarak görmüştür. Gelinen noktada ise süreci mühürlemek için anayasanın yeniden yazılmasına sıra gelmiştir.

Bu yönüyle yaşanan değişim sürecinde anayasanın yeniden yazılması oldukça ehemmiyetli bir gelişmedir. Dolayısıyla bu gelişmelere kayıtsız kalınması düşünülemez. Ancak Müslümanlar mevcut gelişmeler karşısında bir fıkıh çerçevesinde tavır geliştirmelidirler. Öncelikle sistemin cahili, anayasaların da illaki ideolojik metinler olduğundan hareketle anayasa meselesini doğru bir mantıksal vasata oturtarak bir müdahale fıkhı belirlemeleridir.

Yeryüzünde ideolojisi olmayan bir anayasa yoktur. İster bir İslam devletine ait Kur’anî bir anayasa olsun, isterse de cahili seküler bir anayasa; her anayasanın bir ideolojisi mutlaka vardır. İdeolojisiz, nötr anayasa muhaldir. Nötr anayasa söylemi demokratların ve liberallerin ürettiği, hayalperest safların ise inandığı bir saçmalıktır.

Müslümanların olduğu gibi diğer dinlerden olanların da, kendilerini dinsiz görenlerin de bir hayat görüşü vardır. Bu hayat görüşü illa ki anayasa metinlerine de yansımaktadır. Batılılar bizlere laik, demokrat veya liberal anayasaları nötr/ideolojisiz anayasalar olarak lanse etmekteler. Bununla, anayasanın hiçbir ideolojiye, dine ve dünya görüşüne göre kurulmadığı, her görüşe, dini inanca ve ideolojiye eşit mesafede olduğunu ima etmekte ve söz konusu ideolojik metinleri insanlığın ulaştığı “evrensel” ideal devlet yönetimi modeli olarak dünyaya dayatmaktadırlar. Katı otoriter, baskıcı sistemlerde yaşayan sömürge toplumları için bu söylem kulağa hoş gelmekte ve baskıdan bunalan insanlar, bunu ideal olarak görebilmekteler veya en azından öyle görmek/inanmak istemektedirler.

Oysa hayatı ve toplumu iman–küfür mücadelesi düzleminde ele alan inancımız bizlere yeryüzünde temelde iki tane inancın ve toplumun var olduğunu öğretmektedir; iman ve küfür toplumu. Mü’minler tek millet olduğu gibi küfür de tek millettir. Kur’an’ın bu ilkesi, bahsi geçen nötr anayasa düşüncesini anlamsız kılmaktadır. Zira bu durumda yeryüzünde sadece iki temel sistemden bahsedilebilmektedir; iman sistemi ve küfür/cahiliye sistemi. Eğer bir sistem iman sistemi değilse, adalet ve özgürlük söylemine sahip olsa da zorunlu olarak küfür/cahiliye sistemidir. Dolayısıyla küfür/cahiliye ideolojisinin bir çeşidi olarak kurulmuştur.

Maalesef Müslümanlar, giderek İslami bir sistem kurulacağına dair inançlarının çeşitli nedenlerle zayıflamış olması nedeniyle, İslami bir sistemin alternatiflerini üretme çabası içine girmeye başladılar. Birlikte yaşama söylemi, anayasal vatandaşlık, çok kültürlülük modelleri gibi Batılı aklın ürettiği sistemlerin, mevcut devlet sistemi açısından ileri bir söylem olması, Müslümanların bu söylemi aşacak düşünsel üretimler gerçekleştiremeyişleri, üstelik -sömürge toplumlarına has alışıldık bir sonuç olarak- zihinlerinin Batılı akıl tarafından şekillendirilmiş olması nedeniyle bu çerçevenin dışına çıkacak üst bir model üretemeyişleri, onları “Adalet Devleti” gibi bahsi geçen Batılı formdan ilham alınmış ara formlar üretmeye götürdü.

İslami bir anayasa önerme ya da anayasanın İslam’ın renklerini taşıması meselesine gelince; Müslümanların İslamî bir anayasa önerebilmesi için, öncelikle sosyal, siyasal, ekonomik olarak günümüz koşullarında bir çağdaş İslami yönetim modeline sahip olabilmeleri gerekir ki bu modelin anayasasını topluma sunabilsinler. Şayet güncel/çağdaş bir İslamî devlet modeline sahip olan İslamî çevreler varsa elbette bunun anayasasını sunmalarında bir beis yoktur. Yapılan işin anayasa çalışmalarında dikkate alınma şansı yoksa da bir tebliğ olarak işlev görecektir. Ancak bugüne kadar çağdaş bir İslamî yönetim/devlet modeli teorisi üretildiğine şahit olmadık. İslami anayasa olarak bugüne dek Müslümanlar ya Kur’an’ın bizzat kendisini anayasa olarak tanımlama ya da mevcut modern devlet anayasalarını alıp “İslamileştirmek” yoluna gittiler. Bu kolaycı ve sadra şifa olmayan yaklaşımların ötesinde derinlikli bir model üretilemedikçe, konu meclise bir İslami anayasa sunma seviyesinde algılanmaya devam edecektir.

Soru 3: Anayasa, bir toplumun en üst ve temel metnidir. İslam ise yeryüzünde iddiaları olan bir dindir. İslam’ın iddiaları ile anayasa arasında nasıl bir ilişki kurulabilir, nasıl bir anayasa İslam’ın iddialarını gerçekleştirebilir?

Modern devlet olgusunun İslam dünyasına girmesiyle birlikte, Müslümanlar arasında modern devlete ait kavramların İslami versiyonlarını üretme eğilimi başladı. Demokrasiyi “şura” sisteminde, laikliği “dinde zorlama yoktur” ilkesinde aradığımız gibi İslam’da modern anayasalara bir İslami anayasa bulmaya çalışıldı. Önceleri kısa yoldan “İslam’ın anayasası Kur’an’dır” deniliyordu, sonraları postmodern söylemden etkilenmiş birlikte yaşama formülasyonuna dayalı Medine Vesikası’ndan mülhem taslaklar da üretildi. Özellikle genel yaklaşım olarak ilk eğilim, Kur’an’ı bir anayasa kitabı olarak gördü. Böylece anayasa kitabı olarak Kur’an’a dair seküler bir algı oluşturuldu farkında olmadan. Dönüştürme bilincinin yerini, hazır haldeki Kur’an anayasasını uygulayacak bir devlet arayışı aldı. Bu yanlış bir önermeydi ve yanlış bir sonuç doğurdu.

Seküler ulus devletlerin üst metinleri olan anayasaları, ahiret merkezli bir inancın kitabı arasındaki ilişki bize göre kıyası gayr-ı kabildir. Ontolojik olarak da böyledir, epistemolojik olarak da. Modern bir olgu olarak anayasalar, devlet yönetimini düzenleyen, dünyevi toplum modelini de içkin üst yasal metinlerdir. Oysa İslam, dünya ve ahireti birlikte ele alan, esas atıf merkezi ahiret olan, “ulusları”, “ulusal ülke”yi ve ona dayalı modern devleti değil yeryüzünü imar misyonu yükleyen, evrensel bir dile sahip, insanı vatandaş değil “kul” kılmayı amaçlayan bir yaşam biçimini içerir.

Anayasanın, modern devlet için anlamı, toplumu diğer bütün aidiyetlerinin üstünde bir araya getirecek bir üst bağ olmasıdır. Her dinden insanı devlete “vatandaş” kimliği üzerinden bağlamakta, “eşitlik” söylemiyle renksiz, kokusuz, nötr, tarafsız bir olgu imajı oluşturmaktadır. İmajdır, çünkü bu kurgunun sosyal hayatta bir karşılığı yoktur. Anayasanın nötr olabileceği söylemi, modern anayasacılığın en temel meşruiyet kaynağıdır. Bu söylem, anayasaların arkasında gizli ya da içinde mündemiç ideolojik yapıyı örtmektedir. Seküler anayasaların nötr, tarafsız, ideolojisiz olabileceğine inanan Müslüman için artık, ıslah, dönüştürme, cihad, İslami yönetim gibi kavramlar anlamsızlaşmaktadır. Ya da farklı bir söyleyişle, ideolojisiz anayasa söylemiyle oluşturulan bu illüzyon, İslami mücadeleden umudunu kesmiş olanlar için, seküler yönelimlerini meşrulaştırıcı önemli bir gerekçe olmaktadır.

Seküler bir devletin eşitlikçi, özgürlükçü (iddiaları taşıyan) anayasası altında yaşanabileceğine ve bunun yeterli olduğuna inanan bir Müslüman, dönüştürme iddiasını yitirdiğinden, cahiliye karşısındaki belki de tek silahını, söylemini (veya iddiasını) yitirmiş olmaktadır. Artık cahiliyenin karşısında yapabileceği tek şey, anayasayı değiştirip durmak ve bir uzlaşı aramaktır. Cahiliyeye karşı, yine onun anayasası, onun söylemi ve kavramlarıyla itiraz etmek gibi apaçık bir acziyetin içinde oyalanmaktan başka bir şansı da olmayacaktır.

Bugün, modern devlet denilen aygıtın teorisi, parametreleri, kurumları, insan algısı, tam olarak seküler modern Batılı aklın ürünüdür. Kurallar ne kadar değiştirilirse değiştirilsin, devlet olgusunu oluşturan modern teorik altyapı değişmedikçe kurallar bir anlam ifade etmeyecektir. Bu da mevzuyu salt anayasa bağlamında ele almamak gerektiği anlamına gelmektedir. Yani anayasa mevzusu, bu açıdan bakıldığında, tali bir mevzua dönüşmektedir. Hatta biraz daha ileri giderek şunu ifade etmekte bir beis olmasa gerektir: Modern devlete giydirilmiş bir “İslami Anayasa” sadra şifa olmayacaktır. Mesela “insan”ı vatandaş kılan modern devlet anlayışından uzaklaşılmadığında, “vatandaş”a İslami/insani bütün haklarını veren bir anayasa yine de onu vatandaşlıktan kurtarıp insan kılamayacaktır. İslami de olsa, modern devlet anlayışını sürdüren ve vatandaşı bile dönüştürüp insan kılamayan bir anayasa, dünyayı dönüştürme gibi inancımızın temel bir misyonunun ne kadar yakınına düşebilir? O halde devlet, yeniden teorik olarak kurulmadıkça, yeni bir toplumsal model üretilmedikçe, kendisi de eskimiş o müesses nizamın bir parçası olarak anayasa hiçbir anlam ifade etmeyecek, bir oyalamadan bir züğürt tesellisinden öteye geçemeyecektir. Devlete ve topluma dair Müslümanca bir model üretilebilirse, işte o zaman “İslami Anayasa” denen şey her ne ise, işe yarar bir nesne olabilecektir. Dolayısıyla hükümetin hazırlığını yaptığı yeni anayasa, bizler için geçici bir kolaylaştırıcı rol oynayacak, ancak devletle kadim sorunumuz devam edecektir. Ve bizce bir Müslüman meseleye biraz da bu yönüyle bakarak müdahil olmalıdır. Bu bakış, Müslüman’a asli misyonunu unutturmayacaktır.

Soru 4: Bu konuyla ilgili dikkat çekmek/vurgulamak istediğiniz, değerlendirmelerimizi kolaylaştıracak başka bir nokta ya da noktalar var mıdır?

Anayasa tartışmalarının salt ve en temelde akaid merkezli tartışılması doğru değildir. Aşama (hareketin tedrici), güç, mefsedet-maslahat ikilemi, ilkelilik, bağımsız kimliği koruma, sistem içi alanlar fıkhı gibi konuların merkeze alınarak değerlendirilmesi gereklidir. Elbette akideye taalluk eden kısımlar da olacaktır. Ancak tağutu reddeden ve oluşacak olan anayasayı nihai nokta olarak görmeyen sadece kolaylaştırıcı bir unsur olarak gören ve bu nedenle “bizce” yanlış olmakla birlikte anayasaya aktif destek sunan kesimlerin yaptığı şey ne ihanettir ne küfür; olsa olsa hatalı bir içtihattır.

Anayasa değişikliğini anayasa oylamasına (referandum) indirgemek ve tavrı orada ortaya koymak da zaaflı bir tavırdır. Daha çok bu konu bir “süreç” olarak ele alınmalı ve fıkıh ona göre geliştirilmelidir. Eğer müdahil olunacaksa bu oylamadan çok sürece müdahil olma şeklinde konuşulmalıdır. Nihayetinde bu ülkede Müslümanların gücü tek tek ele alındıklarında az ve etkisizdir. Sonuca etki edilemeyeceği, sürece de etki edilemeyeceği anlamına gelmez. Bilakis sürece etki daha kolay ve daha sağlıklıdır.

Öte yandan madde madde bir anayasa modeli hazırlamak ilkesel olarak doğru olmayacaktır; bunun yerine anayasada nelerin olmaması (mesela zina serbestîsi, devrim yasaları, laiklik, Türkçülük) veya hangi hususların düzeltilmesi (mesela anadilde eğitim, başörtüsü özgürlüğü, askere gitmeme hakkı) gerektiğini ifade edebiliriz.

Ancak her durumda, yeni anayasanın cahili karakterinin altı kalınca çizilmeden verilecek destekler, amacını ve kastını aşacak ve oluşan yeni post-Kemalist liberal muhafazakâr sisteme bir destek olarak algılanacaktır. Müslümanların nihai hedefini örtecek böylesi bir durum, tabanın dönüşmesine ve eksen kaymasına uğramasına sanıldığından daha fazla katkı sağlayacaktır.

Sonuç itibariyle Müslümanlar bu konuda öyle ya da böyle tavır alışlar sergileyeceklerdir. Sistemi meşru görmeyen, konuyu sistem içi – sistem dışı mücadele bağlamında ele alan kesimlerin tavırları hoşumuza gitmese de saygıyı hak etmektedir. Dolayısıyla bu tavır alışların, Müslümanların enerjisini tüketecek bir tartışmaya ve ayrışmaya sebebiyet vermemesi gerekir.

Check Also

İslam (Müslümanlar) Günümüz Dünyasına Nasıl Müdahale Edecek? / Nuri YILMAZ

“İslam nasıl müdahale edecek” şeklinde bir başlıkla başlamak zorunda kaldık. Oysa İslam cismani varlığı olan ...

Bilginin İslamileştirilmesi / İsmail Raci Faruki

Aynı İsimli Kitaptan İslamiYorum tarafından Özetlenmiştir Toplumun ıslahı, zulüm odakları tarafından yaratılan fesadın bertaraf edilmesi ...

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21. Yüzyılda Müslümanların Geleceği / M. Kürşat Atalar

Almanya – Essen Konferansı / 17.08.2008 Öncelikle “düşüncenin okullaşması” derken, kastımızı vuzuha kavuşturmamız gerekir. Burada ...