Müslümanlar ve Anayasa / Metin YILMAZ

Print Friendly, PDF & Email

Yeni Anayasa Süreci

Anayasalar toplumların kurucu metinleridir. İktidarı sınırlama, yöneten yönetilen ilişkisine denge getirme arayışlarının bir neticesi olarak ortaya çıkmışlar ve beşer hayatındaki gelişmelere paralel olarak “birlikte yaşamanın” teminine doğru evirilmişlerdir. Toplumlar artık farklı etnik, siyasi, dini, mezhebi kimlik sahiplerini bünyelerinde barındırmaktadır. Üstelik insanlık farklılıklara tahammülsüzlükten, farklı olanı ötekileştiren ve ikinci sınıflaştıran yaklaşımlardan, farklılıkları kabullenme ve farklılıklara rağmen birlikte yaşama fikri olgunluğuna ulaşmış bulunmaktadır. Dün çoğunluk olanın azınlık olana kendini dayatması gayet doğal kabul edilirken, bugün azınlıkların hak ve özgürlüklerinin durumu daha çok dikkat çeker hale gelmiştir. Bireyin hak ve özgürlük sahibi oluşu, dini, dili, rengi, milleti ne olursa olsun eşitliği evrensel bir değer olarak beşerin zihin kodları arasındaki yerini almıştır.

Dünyada böyle olumlu gelişmeler olurken TC anayasası hala çağ dışı zihniyetini koruyor. Ne iktidarı sınırlayabiliyor ne de birlikte yaşamaya katkı yapabiliyor. Yapısal sorunları var. Bu yüzden devletin, çoğunluğun ve güçlünün tahakkümüne engel olamıyor; bireylerin, azınlıkların, resmi ideolojiden başka bir düşünceye ve inanca sahip olanların mağduriyet ve çilesini sona erdiremiyor. Ürettiği sorunlar ve zulümlerle değiştirilmesi için gerekli her türlü alt yapıyı bizzat kendisi oluşturmuş bulunuyor. Nitekim son seçimlerin temel argümanlarından biri, anayasayı değiştirmekti. Bu fikre ön ayak olan AKP’nin, seçimlerde aldığı oylara ciddi katkı da yaptı. Hükümet kurulduktan kısa bir süre sonra yeni anayasa çalışmaları başlatıldı. Muhalefet partileri de bu sürece katılmak zorunda kaldılar. Anayasanın 2012 yılının sonuna yetiştirilmesi planlanıyor. Ancak sıkıntılı ve karamsarlığa sevk eden bir süreç yaşanıyor. Bir kere, yoğun gündemler (ki bunların birçoğu suni) nedeni ile anayasa gündemden düştü, adeta unutuldu. Muhalefetin çok umurunda değil zaten, bu yüzden ağırdan alıyor, çekinceler ortaya koyuyor, kolaylaştırma yerine zorlaştırmayı tercih ediyorlar. Yaşadığımız şu günlerde sürece ön ayak olan AKP’nin bile niyeti, değişimi isteyip istemediği ve ne kadar değişim istediği sorgulanmaya başlandı.

AK Parti’nin eski Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, Taraf gazetesinden Neşe Düzel’e verdiği bir mülakatta şu değerlendirmeleri yapıyor: “Benim yeni anayasa yapılacağına dair bir ümidim yok. Bu Meclis’ten yeni bir anayasa çıkmaz. Zaten çıkmaması için her türlü şey yapıldı. İki parti, ‘Mevcut anayasanın üç değişmez maddesi değiştirilemez’ diye kırmızıçizgiler koydu. Değişmez maddeler kalacaksa, o zaman yeni bir anayasa yapmaya gerek yok ki… Böyle bir yöntemle anayasa yapılmaz! İki parti anayasanın değişmez maddelerine dokunulmasın diye kırmızıçizgilerini açıkladıktan sonra AK Parti’den de bazı yetkililer, ‘Bu üç maddeye dokunmasak olur’ diye beyanat verdiler. Bu beyanatı duyduktan sonra AK Parti’nin yeni anayasa yapmada ayak sürüdüğü kanısı bende hâkim olmaya başladı.”[1]

Hukukçu Prof. Dr. Ergun Özbudun’un da konuyla ilgili değerlendirmeleri dikkate değer: “Meclis’te partiler arasında bir Uzlaşma Komisyonu’nun kurulmasıyla sanki yeni anayasa için büyük bir adım atılmış gibi bir intiba ve beklenti var toplumda ama… Anayasa Uzlaşma Komisyonu bence ölü doğmuş bir bebek.

Komisyon’un çalışma usulleri hakkında on beş maddelik bir düzenleme kabul edildi. Mesela oybirliği şartı aranıyor. BDP’nin ve MHP’nin, Kürt sorunu üzerinde ortak bir noktaya gelebileceğini tasavvur edebiliyor musunuz? Radikal Türk milliyetçisi bir parti ile radikal Kürt milliyetçisi bir partinin ortak bir noktada buluşması mümkün değil. Dört partinin oybirliği sağlayamayacağı daha pek çok sorun var. Dolayısıyla ‘oybirliği’ şartı, o komisyondan bir metin çıkmayacağını zaten gösteriyor. Ayrıca Komisyon’un çalışmalarını baştan itibaren zora sokan başka ilkeler de var.

Mesela bir parti Komisyon’a katılmayı reddederse çalışma duruyor. Diyelim ki, dört partiden biri olan BDP ya da MHP, ‘ben bu işte yokum’ derse Komisyon dağılmış oluyor. Hatta bir parti üç oturama gelmezse, Komisyon faaliyetlerine son veriyor. Bir başka gariplik de, eğer Komisyon’da bir anayasa metni oluşursa, bu metin, Meclis Anayasa Komisyonu’nda ve Genel Kurul’da değiştirilemeyecek.

Meclis’i tamamen devreden çıkarmak demek bu. Böyle bir şey mümkün değil. Bu yöntemle, yüzde altı oy alan bir partiye kesin bir veto hakkı tanımış oluyorsunuz. Oysa son sözü söylemeye hukuken de, siyaseten de hakkı olan Meclis Genel Kurulu’dur. Dolayısıyla Komisyon’un çalışmasını düzenleyen 15 ilke, sanki bu anayasa işi nasıl olmasın diye konuldu baştan.” [2]

Halkta anayasa ile ilgili “devlet baba yapsın, önümüze koysun” şeklinde bir beklenti var. Bunun bile sıkı bir takipçisi değil, hızla akan yoğun gündemler içinde anayasa konusu gündeminde gözükmüyor. Sadece anayasa mağdurlarının ve yaşadığı şartların iyileşmesi için anayasa değişikliğini bir imkan olarak görenlerin konuya ilgisi devam ediyor, fakat oradan gelen ses de çok cılız kalıyor, yeterince ilgi çekmiyor. Süreç her konuyu siyasi ranta dönüştürmek isteyen “oy” dalkavuğu bir grup parlamentere kalmış görünüyor, onların hali de içler acısı, ne ufukları yeni bir anayasa yapmaya müsait, ne de iradeleri. Yeni anayasa ile ilgili beklentilerin her geçen gün biraz daha azaldığı bir süreci yaşıyoruz.

Müslümanlar ve Anayasa

İçinde yaşadığımız toplumu oluşturan insanların nerede ise tamamına yakını kendini İslam’a nispet etmesine rağmen, büyük bir kısmı İslami bir bilince sahip değiller ve sahip olmak gibi bir istek ve çabaları da yok. Bu yüzden zihinlerinde İslam’la hayat arasında dolayısı ile de İslam ile devlet ve İslam ile anayasa arasında bir bağ kurmuyor, kurulmasına da karşı çıkıyorlar. Hayat, siyaset ve konumuz olan anayasa ile ilgili konulara yaklaşırken İslami endişelerle hareket etmiyorlar. Hayata maddi fayda gözlüğünden ya da aidiyet hissettikleri etnik, siyasi, ideolojik, parti kimliği penceresinden bakıyor ve kendilerinden başkasını da pek düşünmüyorlar. Anayasayı kendileri için istiyor, kendini -menfaat, ideoloji, grup, cemaat- koruyacak, kollayacak bir anayasa talep ediyorlar. Kendileri için yapılan anayasanın başkaları tarafından da kabul edilmesini bekliyorlar.

İslami endişelere sahip olanların büyük bir kısmında da sorumluluktan kaçan, elini taşın altına koymayan apolitik bir yaklaşım hemen göze çarpıyor. Hadise “yaparım, yapalım, bu soruna çözümü ben/biz bulalım, çözüme katkı yapalım” diyen sorumlu bir yaklaşımdan ziyade başkalarından bekleyen sorunlu bir yaklaşımla ele alınıyor. Birilerinin onlar adına düşünmesi, karar vermesi, yapması bu topraklarda bir geleneğe dönüşmüş. Üstelik bu sefer kendilerince mazeretleri de var! Birilerini, anayasayı değiştirsin diye seçtiler, meclise gönderdiler. Sonuçta seçtiklerinin yaptığına da razı olacaklar, anayasada yapılacak küçük değişiklikler bile onları tatmin etmeye yetecek. Üstelik onlar, anayasa ile ilgili beklentileri, “derin devlet, güç, iktidar, şimdilik zamanı değil, ehveni şer” vb. gerekçelerle törpülemeye çalışacak ve eleştiriler karşısında seçtiklerinin avukatlığına soyunacaklar.

Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz kesim, hayata ve hadiselere karşı sorumluluk hissiyle dolu olanlar. Zira onlar sahip oldukları iyi niyet ve hassasiyetleriyle, sorumluluk anlayışlarıyla, ufuklarıyla, düşünmeye, değişime ve değiştirmeye talip oluşlarıyla bu topluma (dünyaya), toplumun yaşadığı olumlu süreçlere katkı yapma potansiyeline sahipler. İsterlerse anayasa sürecinde de aktif ve olumlu bir rol üstlenebilir ve daha iyi bir sonucun ortaya çıkmasına katkı yapabilirler.

Ancak var olan potansiyel bir türlü harekete geçmiyor, ne fikre ne de eyleme dolayısı ile hayra dönüşmüyor. Zira kendini tanımlamakta, toplumla, mücadeleyle, yöntemle, birlikte yaşamakla ilgili konuları ele alışta sorunlar var. Ve bu sorunlar, anayasa kavramına, yeni anayasa hazırlanma sürecine ve yaklaşımlara da yansıyor.

En genel sorunumuz olan hadiseleri yeterince düşünmeden, analiz etmeden, önünü arkasını araştırmadan, tartışmadan yaklaşım belirleme durumu, burada da söz konusu. Araştırmaya, analize, tartışmaya ihtiyaç da hissetmiyoruz. Zira bütün sorunlarını çözmüş, bütün soruların cevaplarını bulmuş bir duruş içindeyiz. Sadece kendimiz için değil başkaları için de. Öyle iddialıyız ki, bütün iyilikler, güzellikler bizde; her türlü sorunun çözümü bizde; bütün hastalıkların devası bizde. Derdi olan bize gelsin, çözüm arayan kapımızı çalsın, akıl isteyen bize sorsun.

Biz kim?

Aslında ortada bir biz de yok ya. Bütün cevaplar birkaç “üstad”da, birkaç “abi”de, birkaç “şeyh”te. Daha doğrusu herkesin kendi abisinde, şeyhinde, liderinde; dolayısı ile cemaatinde. Kimse bir başkasının aklına, fikrine ve tecrübesine muhtaç değil, ama herkes “O”na/onlara muhtaç.

Evet, ne yazık ki Müslümanlar bütün sorunlarını çözmüş gibi, çözüm bizde diyen yaklaşımlarıyla öne çıkıyorlar öncelikle. Zihinlerde anayasa kavramı Kur’an ile özdeş. Anayasa ile ilgili her sorunun çözümü, Kur’an’ın anayasa olmasına ve ideolojik, laik ve faşist anayasanın yerini ilahi kitabın almasına bağlanıyor. Bu yaklaşımın arkasında da anayasanın ideolojisiz olamayacağı ön kabulü var. Bütün sorun ideolojide görüldüğü için ideoloji değiştirilerek her sorunun çözüleceği kanaati hakim. Beşeri ideolojinin yerini din, yani İslam, beşeri hükmün yerini ilahi hüküm, yani Kur’an alınca bütün sorunların sona ereceği düşünülüyor. Ama esas soru bir türlü sorulmuyor;

Hangi Kur’an?

Hangi İslam?

İslam ve Kur’an algılarımız birbirinden o kadar farklı ki. Üstelik her algı sahibi kendi algısını diğer algılara üstün görerek, gerçeğin sadece kendisinde olduğunu söylüyor ve Kur’an’la, İslam’la kendini özdeşleştiriyor. Hal böyle olunca kendinde “kendine çağırma hakkını”, başkalarında ise düzelme, değişme zorunluluğunu görüyor. Bu kibir kokan yaklaşımla “ben” diyor, “bende” diyor, “bana gel”, “benim düşünceme gel, benim çatıma, gölgeme sığın, benin Kur’an’ıma gel, benim İslam anlayışıma gel” diyor. Anayasa içinde “ben yaparsam olur, benim dediğim olursa olur” yaklaşımını sergiliyor. Ve itiraz ettiği “alın size anayasa diyen yaklaşıma” karşı “alın size anayasa” yaklaşımından başka bir şey ortaya koyamıyor, yani “Ne mutlu Türküm diyene” yerine “ne mutlu Müslüman’ımı” öneriyor.

Doğruları tekelleştiren ve mutlaklaştıran bu yaklaşım, her konunun itikadi bir mesele olarak ele alınmasını beraberinde getiriyor. Hemen hemen her konu özle ilişkilendiriliyor ve her türlü farklılık, inanç ayrılığına bağlanıyor. Netice de;

  1. Doğruları tekelleştiren,
  2. Algıları, anlayışları mutlaklaştıran,
  3. Her konuyu itikadi bir meseleye dönüştüren yaklaşımlar;

Müslümanların birlikte düşünmelerine, istişare etmelerine, kafa kafaya vermelerine, tartışmalarına, sağlıklı bir diyalog kurmalarına izin vermiyor. Daha önce referandum konusunda ortaya çıktığı üzere, birbirini kırmadan, ötekileştirmeden tartışma, düşünme başarı ve olgunluğunu göstermekten çok uzağız. Farklı fikirlere kapılar kapalı. Onlar duymak bile istenmiyor. Nitekim yapılan sempozyum ve paneller farklı görüşlerin gündeme geldiği zeminler olmaktan çok, benzer görüşlerin dile geldiği ortamlar oluyor. Herkes kendisinin en doğruya sahip olduğunu düşündüğü için başkalarından da kendi fikrini duymak istiyor, kendi fikrini duymaktan hoşnut oluyor. Farklılıkları dışlıyor, kulağını tıkıyor ve bir türlü anlamaya çalışmıyor. Ve bu sağlıksız yaklaşımlarla, kapalı ortamlarda gündeme gelen benzer fikirler, konunun düşünülmesinden çok kanaatlerin pekişmesine hizmet ediyor.

Analitik yaklaşımların olmadığı, en doğru sonuçlara ulaşıldığının düşünüldüğü, farklı fikirlere kapalı, tartışmadan ve eleştiriden yoksun ortamlarda düşünce gelişemez, derinleşemez; tersine gittikçe yüzeyselleşir, sığlaşır, sloganlaşır ve konular, sloganlarla ifade edilir, tartışılır hale gelir. Sloganlarla yapılan tartışmalar ise sadece taassup ve fanatizmi besler. Artık her şey ya siyah ya beyazdır. Karşıdaki ya kabul eder ya da reddeder. Kabul eden kardeş olur, reddedense öteki.

Oluşturulan böylesine sağlıksız ortamlardan da sağlıklı sonuçlar çıkmaz. Ne düşünce ne kişilik ne de hareket gelişir. Düşüncenin yerini sloganlar, ezberler; fikir söylemenin yerini dikte etme ve dayatmalar; düşünen, araştıran, soran, eleştiren yaklaşımların yerini “dinle ve itaat et” yaklaşımları alır. Tek başına bile olsa kendi ayakları üzerinde duran bireylerin yerini, başkalarına muhtaç, harekete geçmek için talimat bekleyen, yapılması gereken için abinin, üstadın, liderin gözüne bakan bireyler alır ki; bunlardan lidere, yönetici kadroya yönelik bir eleştiri gelme ihtimali yok denecek kadar azdır. Sevdikleri tarafından dışlanma, ötekileştirilme korkusu insanlarda akıl ve dil tutulması ortaya çıkarır her zaman.

Doğruları tekelleştiren yaklaşım birilerinde dikte etmenin, dayatmanın, fetva vermenin tarz haline gelmesi sonucunu ortaya çıkarırken; birilerinde de itaati, fetva almayı, ne düşünmek gerektiğini sormayı tarzlaştırır. Maalesef bu tarz, ezberlerin tekrarından başka bir sonuç ortaya çıkarmaz. Asla yeni bir düşünce, fikir ve eylem üretmez. Üstelik yeni düşüncelerin, yeni yaklaşımların, yeni arayışların önünü de keser.

Müslümanların bir kısmı toplumun sorunlarına çözüm aradığında, aranan çözüm arayışlarına katkı yapmak istediğinde, karşılarına yine Müslümanlar dikiliyor. Niçin? Çünkü onlar cahili toplumda sorunların çözümünün ancak İslami bir devrimden sonra gerçekleşen İslami bir yönetimle mümkün olacağını düşünüyorlar. Anayasa sürecine bir şekilde dahil olunmasına da bundan dolayı karşı çıkıyorlar. Herkesin de böyle düşünmesini istedikleri içinde referans aldıkları ayetleri Müslümanların karşısına dikiveriyorlar. Hem de kendileri gibi düşünmeyenleri, ayeti anladıkları gibi anlamayanları, vardıkları sonuçlara varmayanları dışlayan, ötekileştiren bir üslupla.

Oysa birbirimizi aynılaştırmak yerine anlamaya çalışmak daha doğru ve hayırlı bir yaklaşım olurdu. Herkesin aynı şeyleri aynı şekilde yapmasını beklemek yerine farklı alanlarda, aynı alanlarda da olsa farklı şekillerde uğraş vermesini desteklemek gibi. Bugün ön kesenlere değil ön açanlara ihtiyaç var. Farklılıkları tekleştirme yaklaşımının ön açan değil ön kesen olduğunu görerek, İlhami Güler’in ifadesi ile Kur’an’la, “ayetle birbirimizi dövmekten, ötekileştirmekten vazgeçerek” işe başlayabiliriz. Farklılıklarımız zenginliktir, bir imkandır, değerlendirebilirsek. Kendimizi yenilememiz gerek. Yeni yaklaşımlar, yeni diyalog tarzları bulmaya, oluşturmaya ihtiyacımız var. İçinde anlama çabası, kafa kafaya verme, birlikte düşünme, eleştirme, uyarma, hakkı ve sabrı tavsiye etme olan.

İslam’ı bir yaşam biçimi olarak gören Müslümanların, anayasa konusunda yaklaşımları farklı farklı. Aynı yaklaşımı ifade edenlerin bile gerekçelerinde farklılıklar var[3]. Buraya kadar bir sorun yok aslında. İşin tabiatı bu, ümmetin hali bu, vakıamız bu. Sorun, bu farklılıkların aramıza engel olarak konmasında. Hal böyle olunca anayasa konusunda kimin ne düşündüğünün bir önemi kalmıyor açıkçası. Çünkü farklılıkları araya engel dikmek hep bir yanımızı eksiltiyor, yan yana olması gereken, kafa kafaya, omuz omuza vermesi gerekenleri birbirinden uzaklaştırıyor. Keşke Allah rızası için elini taşın altına koyanlarımız, kendi düşünceleri kadar kendileri gibi düşünmeyen Müslümanların düşüncelerine de değer verseler. Kendi yaptıkları kadar onların yaptıklarını da önemseseler.

Biz, bu konudaki yaklaşımımızı, geçen sayıda anayasa konusunda yaptığımız soruşturma da ortaya koyduk. Fikir sahiplerinin fikirlerini baş tacı yaparak, birini diğerine tercih etmeden dergimiz sayfalarında yer verdik. Sempozyumlarda yapılamayanı yaptık. Kendi adımıza hepsinden istifade ettik.  Umarız ilgilileri için faydalı ve ufuk açıcı olmuştur.

Kendi düşüncemizi de Müslümanların merhamet, hoşgörü ve anlayışına sığınarak ortaya koyuyoruz. Bizim fikrimizi ifade etme kadar okuyanların eleştiri hakkı olduğunu da biliyoruz. Her birimizin yanlışlarımızı düzeltmemiz gerektiğini bildiğimiz kadar.

Anayasalar Artık “Birlikte Yaşama” Projeleridir

İçinde yaşadığımız toplum farklı etnik, ideolojik, dini, mezhebi, kültürel aidiyetleri bünyesinde barındırıyor.

Bu durumda izlenecek iki yol var.

Birinci yol; güçlü olanın devleti de ele geçirerek farklılıkları yok sayması, herkese kendi etnik kimliğini, din ve ideolojisini, hukukunu dayatmasıdır. TC tarihinde olduğu gibi. Bu seçenek her zaman bir iktidar mücadelesi ortaya çıkarır. Her güç sahibi egemen olma mücadelesine katılır, egemen olur olmaz da kendini dayatmaya başlar. O yapmasa diğeri aynı şeyi yapacaktır. Öne çıkanın din, ideoloji ya da etnik kimlik olması olayın tabiatını değiştirmez. Ve ortaya sadece zulüm çıkar. Egemene zulmünden dolayı karşı çıkanlar, çözümü egemenin kimliğini değiştirmekte ararlar, ancak ilişki biçimini sorgulamazlar. Dolayısıyla bugün boyun eğen yarın egemen olmak, belirlenen iken belirleyen olmak, yok sayılırken, yok olduğuna ikna edilirken artık kimin ne kadar var olacağını, sınırları belirleyen olmak ister.

İkinci yol; selam ve barış içinde birlikte yaşamayı başarmaktır. Birinin diğerine egemen olduğu, kendini dayattığı ilişki biçimleri, tanığı ve şahidi olduğumuz üzere zulüm ve acıdan başka bir sonuç ortaya çıkarmıyor, bu ilişki biçiminde ısrar etmek yeni zulüm ve acılara kapı açmaktan başka bir anlam taşımayacaktır. Bu yüzden insanlara, birlikte yaşamaktan başka bir seçenek kalmıyor.

Peki, ama bu nasıl sağlanacak?

Önce herkes bir adım geri atacak. Kendisi olacak ama kimseyi belirlemeye kalkışmayacak. Kendi dini olacak, inancı olacak, ideolojisi olacak, etnik aidiyeti olacak. Ne olmak istiyorsa onu olacak ve istediği kadar olacak, ancak kimse bir başkasına kendini dayatmayacak, zorla kendine benzetmeye çalışmayacak. Kendini dinini ve ideolojisini anlatacak, fikrini söyleyecek, eleştirecek ancak baskı ve zora başvurmayacak. Etnik anlamda Türk’ün Türk olduğu kadar Kürt’ün Kürt olma, Ermeni’nin Ermeni olma, Laz’ın Laz olma hakkı olacak. Müslüman’ın dininin gereklerini yerine getirme hakkı kadar, Hristiyan’ın da, Yahudi’nin de dinlerini yaşama hakkı olacak ve hatta ateistin bile inancına ve yaşam biçimine müdahale edilmeyecek.

Sonra bu farklı aidiyet sahipleri, aidiyetlerini kapıda bırakarak değil, aidiyetleriyle bir araya gelerek aralarında selam ve barışın tesisi ve sürekliliği için bir hukuk oluşturacaklar. Düşünce ve inançlarını değil, nasıl bir hukuk oluşturacaklarını tartışacaklar. Birisi kendisi için ne istiyorsa karşısındaki için de onu isteyecek, kendisi için neye razı oluyorsa karşısındakilerden de ona razı olmasını bekleyecek. Ne eksik ne de fazla. Dolayısı ile bu hukuk, inancı, kimliği, aidiyeti ne olursa olsun insanı, insan olarak ele alacak ve eşit kabul edecek. Eşitlik gibi adalet de temel ilkesi olacak.

Bir toplumda yaşayan bütün insanların aynı etnik aidiyette birleşmeleri tabiatlarına aykırı iken; dinde, ideolojide, inançta bir araya gelmeleri mümkün değilken; bir hukuk etrafında bir araya gelebilmeleri pekala mümkün. Ve aslında bir arada yaşamanın tek yolu.

Anayasa, farklı aidiyet sahiplerinin birlikte yaşamasını mümkün kılan temel ilke ve esasları belirler, hukuka da alt yapı oluşturur. İşte bu yüzden anayasalar artık bir birlikte yaşama projesi olarak ele alınmalıdır. Ve yine bu yüzden onun, toplumu oluşturanlardan bir kısmının sahip olduğu aidiyete, ideolojiye, kimliğe bürünmemesi gerekir. Bu durum ancak toplumun homojen bir yapı gösterdiği durumlarda ya da diğer kesimlerin gönül rahatlığı ile razılaştığı durumlarda söz konusu olabilir ki, Kur’an’ın anayasa oluşunu da ancak bu bağlamda değerlendirmek mümkündür.[4]

Kur’an bir anayasa olabilir; ancak herkesin Müslüman olduğu ve İslam’ı da aynı şekilde anladığı bir toplumda. Farklı aidiyetlerin olduğu yerde ise ancak onların gönül razılığı ile böyle bir rol üstlenebilir. İlla Kur’an anayasa olsun dersek bu böyledir. Kaldı ki, Kur’an gibi hayatı ve hadiseleri evrensel ilkelerle ele alan bir kitabı, anayasa gibi zamanla ve mekanla mukayyet bir metinle özdeşleştirmek hiç de gerekli değildir. Aksine sakıncalar içeren bir durumdur. Olumsuzlukların Kur’an’a mal edilme ihtimali bile bizi bundan alıkoymalıdır. O anayasaların anasıdır ve içinde bulundukları toplumlarda anayasa için diğerleri ile bir masa etrafına oturan Müslümanların referans aldıkları başvuru kaynağıdır. Müslümanlar hayat ve hadiselerle ilgili ilke ve prensipleri ondan alırlar ve kafa, kalp ve hayatlarına yazarlar; bir müzakere masasına oturacakları zaman da, o ilkelerle otururlar. Ve o ilkelerin anayasada yer alması için dayatarak değil önererek, gerekçelendirerek, niye olması gerektiğini anlatarak, ikna etme mücadelesi verirler. İşleri çok da zor değildir aslında. Zira bu ilkeler, evrensel ve insanlık adına gerekli, her insanın itibar edeceği, hatta talep ettiği ilkelerdir. Mesela; adalet her insanın özlemidir. İnsani muamele her insanın görmek istediğidir. Eşitlik ve özgürlük her insanın kendi hak hanesine yazdığıdır.

Bir masaya oturabilseler! Aslında elleri o kadar güçlü ki.

Ancak Müslümanlar bir masanın etrafında başkaları ile beraber oturmaya, beraber belirlemeye hazır ve razı değiller. İlla baskın olmak, belirleyen olmak, hakim olmak istiyorlar. Anayasanın beraber yazılması gerektiğini görmezden gelip yazan, belirleyen, son sözü söyleyen olmak istiyorlar. Bütün sorunların çözümünü bulmuş bir psikolojiyle hadiselere “Benim inancım doğruysa, insanlığın selameti için herkesi ona uymaya zorlarım[5]” şeklinde yaklaşıyorlar. (Kur’an’ın anayasa olmamasının bir diğer nedeni de bu) Onlar, dayatma fiiline değil dayatana ve dayatılana karşılar. Bir dinin ya da ideolojinin diğerlerine egemen olmasına, kendini dayatmasına değil kendilerinden başkasının egemen olmasına, kendilerine dayatılıyor olmasına karşılar. İnsanlığın selameti, sorunların çözümü bizde, biz belirlersek, biz yazarsak, biz olursak huzur, barış ve adalet gelir inancındalar. Sanki diğerleri aynı iddiada değilmiş gibi.

Oysa vakıamız İran’da, Arabistan’da, Sudan’da ve nice Kur’an’ı/şeriatı, anayasa olarak kabul eden veya anayasalarında Kur’an’ı referans aldıklarını iddia eden toplumlarda/cemaatlerde bunun tersine şahitlik ediyor. Ne yazık ki, küçük cemaatlerimiz içinde bile lider sultasına, hiyerarşik yapılanmalara, abiciliğe, çözüm bulamamış durumdayız. Bırak başkalarını, bizim gibi düşünmeyen Müslümanlarla bile birlikte yaşamak şöyle dursun bir masa etrafında toplanmayı başaramıyoruz. “Çözüm bizde” diyenlerin çözüme ihtiyacı olduğu çok açık.

Üstelik dışarıdan bakanların da Müslümanlarda bir gelecek görmediğinin farkına varmak gerek. İslam’dan, Müslümanların iktidarından korkuyorlar. İslam’a aidiyet hissi taşıyanların bile bir kısmı Kur’an’ın anayasa olarak gündeme gelmesinden, şeriattan ürküyorlar. Onları İslam’ın dışına itmek, korkuları haksız ve yersiz bulmak kolay, “benimle selam ve barış gelir” demek bir iddia, fakat hadisenin çözümüne katkısı yok. Hadisenin çözümü ise öncelikle şu soruya vereceğimiz cevapta: Allahın dini geldiği gün ümit olduğu, ön açtığı, yol aydınlattığı, huzur ve adaleti getirdiği, birlikte selam içinde yaşamayı temin ettiği halde ne yaptık, nasıl yaptık da O’nu bir öcü haline sokmayı başardık? Fevc fevc (grup grup) kendine koşulan bir din iken korkulan, kaçılan bir dine nasıl dönüştürdük?

Bunun arkasında, dinimiz Allah adına, İslam adına bile olsa zoru, zorbalığı, dayatmayı meşru görmediği halde, bizim “Benim inancım doğruysa, insanlığın selameti için herkesi ona uymaya zorlarım” düşüncesi ile ortaya koyduğumuz yaklaşım ve uygulamaların olduğunu görmek gerek. Tahammülsüzlükle, zor ve zorbalıkla anılan bir camia olduk. Zorla baş kapattıran, zorla namaz kıldıran, başkalarına kendini dayatan, diğerlerine yaşama hakkı tanımayan, tanımak istemeyen. Söylemlerimiz de bu yaklaşımlara çanak tutuyor. İçinde yaşadığımız dünyanın ve toplumun sorunlarına karşı İslam’ın hakimiyetinden, İslam gelecek sorunlar bitecek demekten başka bir önerimiz yok. Çözüm olarak kendimizi kurtarıcı olarak göstermekten başka bir argüman geliştiremiyoruz.

İnsanların çözüm arayışlarında, daha iyiye ulaşma çabalarında da yokuz maalesef.

İnsanların kıymet verdiği, birçok şeyin düzelmesi için bel bağladığı anayasa konusunda bile onları rahatlatacak bir yaklaşım içinde değiliz. Çabaları küçümsüyor, sürece bir şekilde iştirak eden Müslümanları hemen hedef tahtasına yerleştiriveriyoruz. İnsanların daha iyi arayışlarının gözümüzde bir kıymeti yok. Mükemmele odaklıyız ve hatta ona sahibiz ya!

Oysa olayı şöyle değerlendirsek basitçe: İnsan, yaşam şartlarını çok yönlü olarak iyileştirme çabası içindedir. Çalışanlar daha çok kazanmak isterler. Bir yerden başka bir yere gidenler, ulaşımda hızlı ve rahat olanı tercih ederler. Alışverişe çıkanlar daha kaliteli, daha dayanıklı, daha ucuzu ararlar. Eskiyeni yenisi ile değiştirir, iş görmeyenin yerine daha iyisini alırlar. Her yerde, her zaman şartları iyileştirme çabası, Müslümanların da dışında kaldığı bir çaba değildir. Aynı yaklaşımı topluma ve toplumsal sorunların çözümüne karşı da sergileseler. Toplumda, ideolojik dayatmanın, askeri vesayetin, derin devletin, etnik ve mezhebi çatışmaların bitmesinde, toplumun, özgürlük, adalet, selam, barış istikametinde değişmesinde bir köşe taşı olan anayasa sürecine aktif olarak katılsalar. Aslında daha iyi bir anayasa talebinin, katkı yapmaya çalışmanın yukarıda ifade ettiğimiz daha iyi arayışından hiç de farkı yok. İslami mücadele şartlarını da iyileştirme arayışı. Özgürce anlatmak, konuşmak ve yaşamak isteğinden daha doğal ne olabilir. İslam’ı anlatmanın ve yaşamanın önünde illa engeller mi olmalı. İslami çalışmalardan dolayı illa baskı ila karşılaşmak zorunluluğu mu var? Müslümanların üzerindeki baskıyı kaldırmak ve önlerini açmak için yapılan bir hamleye Müslümanlar niye sessiz ve seyirci kalsın. Orada gerçekleşen her değişim herkes kadar onları da ilgilendirmiyor mu?

Kaldı ki Allah yolunda asıl olan her zaman yolda olmaktır. Baskı ve eziyetle karşılaşmak ise bir sonuçtur. Böyle bir sonuçla karşılaşıldığında, direnmek, yolda sabit kalmak bir erdemdir şüphesiz. Ancak eziyetin kendisi bizatihi amaç değildir. Kolay varken zoru tercih etmemek, zorlaştırmamak gerek.

Anayasa değişimine olurundan fazla anlam yüklemek de yanlış, kıymet vermemek de. Müslümanlar açısından, herkes için şartların kısmen iyileşmesinden daha öte bir anlamı yok. Asla yeterli görmemek, daha fazlasına talip olmak şart. Daha kat edilmesi gereken çok yol, değişmesi gereken çok şey var toplumda. Hep de olacak zaten.

Müslümanlar toplumdaki değişimlerin hayra ve iyiliğe doğru olmasını istiyor ve sürece etki etmek, katkı yapmak istiyorlarsa, değiştirmeye kendilerinden başlamaları gerektiğini görmeliler. Toplumla, toplumun sorunlarıyla, insanlarla ve dindaşlarıyla ilişkilerini gözden geçirip yeniden biçimlendirmek zorundalar. Değişime öncü olmak isteyenlerin, değiştirmeye kendilerinden başlamaları kaçınılmaz.

 

 

[1]  Taraf gazetesinden Neşe Düzel’in yaptığı röportajdan.

[2]  Taraf gazetesinden Neşe Düzel’in yaptığı röportajdan.

[3]  Bu farklılıkları geçen sayıda (İslamiyorum sayı 8) yaptığımız anayasa soruşturmasında da görmek mümkün.

[4]  “Eğer Medine’de yalnız Müslümanlar oturuyor olsalardı belki bir anayasaya gerek kalmazdı. Çünkü Müslümanlar Resulüllah’ın (a.s.) her söylediğini kabule, her emrini yerine getirmeye hazırdılar. Hükümet idaresinin bir şarta bağlanması ihtiyacını duymazlardı. Mademki Medine’de Müslüman olmayanlar da vardı. O halde hükümet idaresinde takip edilecek usulün bir yazılı şarta bağlanması gerekiyordu. Nihayet hükümet idaresinin yürütülmesinde takip edilecek usulü bir muahede şeklinde kaleme aldılar.” Hamidullah, “İslam’da Anayasa”, s. 82. Muhammed Hamidullah’ın İslam Kamu Hukuku İle İlgili Görüşleri (Yüksek Lisans Tezi), Fatih Selgeçti

[5]  İslamiyorum Sayı 9, ““Çok Kültürlülük” Tezleri”, Nuri Yılmaz

Check Also

Farklı Fikirlerin Birlikte Yaşamasının İmkanı / Nuri Yılmaz

İslam adına birçok farklı düşünce ve grubun ortaya çıktığı bir dönemi yaşıyoruz. Aslında Müslümanlar bu ...

Hoşgörü: Müdara ve Tahammül / Muhammed Müctehid Şebusteri

“Resmi Dini Söylemin Eleştirisi. Mana Yayınları. Çev: Abuzer Dişkaya” isimli kitabından alıntılanmıştır.   Tolerans için ...

“Bir Arada Yaşamak” Mümkün Mü? / M. Kürşat Atalar

Son yıllarda Müslümanlar arasında ‘bir arada yaşama’ kavramının daha sıklıkla telaffuz edildiğini ve belirli çevrelerce ...