Nahda Partisi Perspektifinden Sekülerizm ve Din-devlet İlişkisi / Raşid Gannuşi

Print Friendly, PDF & Email

İslami Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma 

02 Mart 2012 tarihinde, “Center for the Study of Islam and Democracy (Demokrasi ve İslami Çalışmalar Merkezi)”nde gerçekleşen konferanstan alınmıştır.

 

Bismillahirrahmanirrahim, bütün salat ve dualar Allah’ın elçisine, onun ehl-i beytine, ashabına ve destekleyicilerinedir.

Bayanlar ve baylar, kardeşlerim Allah’ın selamı ve inayeti hepinizin üzerine olsun. Bu akşam bizlere konuşma fırsatı verdiği için Demokrasi ve İslami Çalışmalar Merkezi’ne teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Burada sizlere bir şeyler öğretmek için bulunmuyorum. Çünkü burada tartışmak için toplandığımız konu başlığının ortaya konacak sabit kuralları yoktur, âmâ şu vardır ki seçkin konuklarımızın bir fikir birliğine ulaşmalarını sağlayacak ortak bir zemine varmak için bir girişim ve derinlemesine görüş açıları sağlayacağını umuyorum.

Konumuz İslam ile laiklik ilişkisidir ve oldukça problemli bir konudur. Bu ilişki uyumsuzluk ve çatışma türünden mi yoksa birbirine benzer, uyumlu bir ilişki midir? İslam ve Yasa arasındaki ilişki, İslam’ın yönetimle olan ilişkisi gibi meseleler, bu soruna ait ilişkiler hep tartışmalı olmuştur.

İslam ve laiklik hakkında konuştuğumuz zaman, sanki açık ve net kavramlardan bahsediyormuşuz gibi görünmektedir. Fakat göz ardı edilmeyecek derecede bir anlayış çeşitliliği ve muğlaklık bu kavramları kuşatmış durumdadır. Bizler, tıpkı İslam anlayışının çeşitliliğinden bahsettiğimiz gibi sadece bir tek laiklikten değil pek çok laiklikten bahsetmek durumundayız.

Laikliğin bir felsefi düşünce olduğu; idealist ve dini bakış açılarıyla mücadele etmek için ortaya çıktığı zannedilir, ama aslında hiç de öyle değildir. Laiklik, Batı’da Avrupa’nın içinde bulunduğu şartlarda ortaya çıkmış problemlere yöntemsel çözümler (yani varlık teorisi ya da felsefesi olarak değil) olarak ortaya çıktı, gelişti ve netleşti. Bu sorunların (Katolik Kilisesi’nde hâkim olmuş olan konsensüsü parçalamış ve 16. ve 17.yüzyıllarda din savaşlarını başlatmış olan) çoğu Batı’da Protestan ayrılık sonrasında ortaya çıkmış sorunlardı.

Bu bize şu soruyu sormamızı gerektiriyor. Biz gerçekten de laikliğe ihtiyaç duyuyor muyuz? Belki de bu laik uygulamalarda en önemli fikir, devletin tarafsızlığı yani insanların vicdanlarına karışmaktan kaçınması ve dinlere karşı devletin tarafsızlığı fikridir. Oysaki devletin faaliyet alanı ve yetki alanı kamu alanıyla sınırlıdır. Dinin alanı ise bireyselliğe dayanır. ABD’de var olan farklılık önemli bir dini etki olarak sürüp gitmesine rağmen ABD’de kamu alanında dinin müdahalesi aşikârdır. Liderlerinin konuşmaları dini içerik ve referanslarla doludur ve din, bütün seçim kampanyalarında tartışılır. Kürtaj ve okullarda ibadet gibi konular seçim kampanyalarında açıkça tartışılır. Aslında bu, ABD’nin Avrupa’da Katolik Kilisesi’nin işkencelerinden dinleriyle beraber kaçarak gelmiş Evanjelik göçmenler tarafından kurulduğu içindir. Bu yüzden ABD, Tevrat ve İncil’de bahsedilen rüyaların gerçekleştiği vadedilen ülke olarak görülür.

Ünlü düşünür Tocqueville’in de bir zamanlar söylediği gibi, “Kilise ABD’de en güçlü partidir”. Bu, kilisenin sahip olduğu güçlü etkiden dolayıdır ve bu etki Avrupa’da görülmez. ABD’de dini bir hayat takip edenlerin oranı yüzde 50 iken, Avrupa’da bu oran yüzde 5’e varmaz.

Avrupa’da, Fransa ve Anglosakson mirası arasında dinle devletin ilişkisinde bazı farklar vardır. İngiltere’de Kraliçe din dışı ve dini güçleri bir arada taşır. En büyük farklılık, Fransız deneyimiyle ilişkili olandır ki bu da Fransız tarihinde devrimcilerin ve Katolik Kilisesi arasında yer alan çatışmalardan dolayı oluşmuştur. Avrupa’da bile günümüzde, farklı farklı laiklik uygulamaları görülmektedir. Mesela Fransa kendini ulusal kimliğinin tek koruyucusu zannettiğinden Müslüman bayanların tesettürünü yasaklamıştır ve böyle bir başörtüsü krizi başka bir Avrupa ülkesinde söz konusu değildir. Bu, yalnızca kendine özgü tarihsel deneyiminin sonucu olarak Fransa’da din ve devlet arasında ilişkinin kendine özgü doğasından dolayıdır.

Bizler tek bir anlayışla karşı karşıya değiliz. Belki de laik dünya görüşü tarafından yaratılmış en önemli uygulama, devletin tarafsızlığı ilkesidir. Başka bir deyişle devlet; dini olsun, siyasi ya da başka türlü olsun bütün özgürlüklerin garantörüdür ve devlet bu ya da şu partinin tarafını tutmamalıdır. Şimdi şu soruyu sorabiliriz. İslam’ın böyle bir uygulamaya yani devletin diğer dinlere karşı tarafsızlığı gibi bir uygulamaya ihtiyacı var mıdır?

İslam başlangıcından beri; dini, siyaset ve devlet ile harmanlamıştır. Hz. Muhammed, devlet kadar dinin de kurucusudur. Mekke’ye gelmiş Medineli grup tarafından yapılmış biatin ilk sözü Allah ve resulüne inanma sözüydü, ikinci biat Medine’ye saldırıldığı takdirde Müslümanları kılıçla olsa bile koruma sözüydü. Eskiden Medine’nin adı Yesrib’di. Medine anlam itibariyle şehir anlamına gelir. Medine’ye şehir denmesi İslam’ın sadece bir din olmadığını aynı zamanda medeniyet anlamına da geldiğini göstermektedir. Bu bir grup insanın Bedevi hayattan şehir hayatına geçişidir. Bu yüzden şehirleşme bir kez başladı mı “Bedevileşme” günah olarak düşünülmektedir.  İslam her nereye gitse, orada şehirler kurmuş olmasına şaşmamak gerek. Kuzey Afrika’daki en eski şehri Araplar kurmuştur. Bu yüzden Peygamber tarafından kurulmuş şehir, İslam’ın bir medeniyet dini olduğunun açık bir göstergesidir. İslam o savaşan kabileleri Bedevilikten kurtarmış, medenileştirmiş ve onları bir devlet etrafında birleştirmiştir.

Peygamber dini anlamda camilerde namaz kıldıran bir imamdı ve aynı zamanda insanların tartışmalarına hakemlik eden, orduları yöneten ve çeşitli anlaşmaları imzalayan siyasi bir imamdı. Bizi ilgilendiren gerçek şudur ki, onun Medine’ye gelişiyle beraber o bir cami yaptırmış ve Medine Vesikası da denen bir anayasa oluşturmuştur. Bu anayasa, dünyadaki en eski anayasalardan biridir. Mekkeli muhacirler ve Medineli Ensar ve Medineli Yahudi kabileler arasındaki ilişkileri düzenleyen anlaşmaları ihtiva etmektedir. Anayasa bu iki dini devleti diğerlerinden ayrı olarak tek bir siyasi devlet ve varlık olarak görmüştür. Muhammed Selim el-Eva ve Muhammed Ömer gibi âlimler tarafından ortaya atılan en önemli ayrım, din ve devlet arasındaki ayrılığa benzer olarak, din ve siyaset arasındaki ayrımdı.

Siyasi olanla dini olan arasındaki ayrım Medine Vesikası’nda, gayet açıktır. Buna göre bir yanda Müslüman ümmet diğer tarafta ise Yahudi topluluğu vardır. Fakat diğer iki müşrik topluluğun birleşimi, siyasi anlamda bir devlet meydana getirmiştir. Sınırlar her zaman net olmasa da Peygamber’in uygulamalarında bu ayrım görülebilir. Dini olan maddeler itaat ve yükümlülüğün alanı olurken, siyasi olanlar ise mantığın ve içtihadın alanıdır. Zaman zaman sahabenin kafasını karıştırdığında, onlar Resul’e bunun vahiy mi olduğunu yoksa kendi şahsi fikri mi olduğunu sorarlardı. Vahiyse ona uyarlar ama eğer Resul’ün fikriyse farklı düşünenler arasında alternatif sunanlar olurdu.

Bir gün Resulullah Medine’de hurma ağaçlarını aşılayan bir gruba rastladı ve “böyle yapmanızda bir fayda görmüyorum” dedi. Medineliler bunu vahiy zannetti ve aşılamaktan vazgeçtiler. O sene daha kalitesiz ürün elde edildi. Daha sonra O’na neden aşılamayın tavsiyesinde bulunduğunu sordular. Resul de, “dünyevi işlerde sizin için neyin en iyi olduğunu siz benden daha iyi bilirsiniz” demiştir. O yüzden tarım, sanayi ve hatta yönetim teknikleri konusunda dinin bize bir şey öğretmek gibi bir görevi yoktur. Çünkü mantık, deneyimlerin birikimiyle bu gerçeklere ulaşabilecek donanımdadır. Dinin görevi, bizim için “büyük sorulara” cevap vermektir. Bunlar varlığımızla, nereden geldiğimizle, kaderimizle, yaradılış amacımızla ilgili sorulardır. Din bunun yanında, düşünce ve davranış şeklimizin oluşumunda, ilkeler ve değerler sisteminin belirlenmesinde, devletin idare şeklinin nasıl olması gerektiğine dair konularda bizlere yol gösterecektir.

Bu yüzden İslam başlangıcından beri, dini kamu hayatından dışlama anlamında devlet ve din arasındaki böyle bir ayrışmaya hiç tanık olmamıştır. Müslümanlar bugüne kadar, İslam’dan ve onun öğretilerinden ve rehberliğinden sivil hayatlarında hep etkilenmişlerdir. Dini ve siyasi olan arasındaki bu ayrım, aynı zamanda Müslüman fakihlerin, alimlerin düşünce dünyalarında da gayet nettir. Onlar uygulamalar sistemi ve ibadet arasındaki farkı iyi belirlemişlerdir. İbadetler, süreklilik ve itaat alanı iken uygulamalar, kamu menfaati için araştırma alanıdır. Çünkü El Şatibi ve İbn-i Aşur gibi büyük âlimlerin de dediği gibi “İslam insanların ihtiyaçlarını karşılamak için gelmiştir”. Bu alimler bütün ilahi mesajların en büyük amacının adaleti sağlamak ve insanlığın ihtiyaçlarını/menfaatlerini gerçekleştirmek olduğunda hemfikirlerdir ve bu da ancak din tarafından sağlanan ilkelerin, değerlerin, amaçların, rehberliğin ışığında mantığın kullanımı sayesinde başarılır. Böylece, bir değişkenler alanı -temsil eden ve sürekli gelişen uygulamalar alanı- vardır ve bir de değişmez sabiteler alanını temsil eden inanç, değerler, erdem alanı vardır.

İslam tarihi boyunca devletin yönetim şekli, daima uygulamalarında bir ya da başka bir şekilde İslam’dan etkilenmiştir. Ve devletin yasaları o zaman diliminde ve o ülkede nasıl anlaşılıyorsa İslami değerlerle harmanlanarak belirlenmiştir. Buna göre, İslami uygulamayı benimseyen devletler, yasalarının ve uygulamalarının vahiy yoluyla belirlendiği birer devletler olarak değil, ama eleştiriye ve meydan okumaya açık insani çabalar olarak anlaşılmıştır. Devletler aynı zamanda belli bir tarafsızlık da uygulamıştır ve tıpkı Abbasi Devleti’nde olduğu gibi Müslümanlara belli bir anlayış empoze etmeye çalışmışlardır. Böyle bir girişim ise devrimi ateşlemiştir. Abbasî halifesi Mansur aynı dinden neşet eden dini yorumlar ve görüşlerin çokluğu konusunu gündemine almış ve onların devlet üzerinde olası ayrılıkçı etkisinden korkmuştur. Bu yüzden o, İmam Malik’i çağırmış ve insanların bakış açılarını tek bir çatı altında birleştirmek istemiştir. Bunun üzerine de İmam Malik el-Muvatta adlı ünlü kitabını yazmıştır. Mansur bu kitaptan çok memnun kalmış ve bu kitabın bütün Müslümanları bağlayan bir kanun olmasını istemiştir. Bu, İmam Malik’i dehşete düşürmüş ve ondan böyle yapmamasını istemiştir, çünkü sahabe farklı coğrafyalara seyahat etmiş ve beraberlerinde pek çok bilgi getirmişlerdir. İnsanlar için en uygun olanı seçmelerine izin vermiştir. Bu nedenle bir düşünce ekolünün Mağrip’te (Kuzeybatı Afrika’da) hakim olurken, diğerinin Levant’ta (Doğu Akdeniz ülkelerinde) bir diğerinin ise Mısır vb. yerlerde hakim olduğunu görüyoruz.

İslam’da kilise kurumunun olmayışından dolayı İslam’da düşünce ve yorum özgürlüğü olduğunu söyleyebiliriz. Bu da doğal olarak yorumda çeşitliliğe yol açar ve kanun yapmaya ihtiyacımız olduğu zaman hariç bunda hiçbir sakınca yoktur. Böylesi bir zamanda bir mekanizmaya ihtiyacımız vardır ve insanoğlunun bulduğu en büyük mekanizma, ulusun temsilcilerini belirleyen ve bu yorumları bireysel çabaya zıt olarak kolektif olarak yapan, seçime dayalı ve demokrat bir mekanizmadır. Tekrar söylemekte fayda var ki İslam’da, dünya üzerinde kutsalı temsil eden bir Kilise ve Kur’an’ın sözcüsü olmadığından dolayı, İslam Milleti; bir devlet, parti ya da bir alim aracılığıyla değil birbirlerinden etkileşimleri neticesinde oluşmuş ilahi iradenin tek tecellisidir.

Abbasi Halifesi Memun, Kur’an’ın tek bir yorumunu ve tek bir İslam inancının anlaşılmasını dayatmak/uygulamaya koymak istediğinde Ahmet Bin Hanbel buna karşı çıkmış ve devletin dini hakim kılma çabasını reddetmiştir. Bunun akabinde işkence görmüştür. Âmâ sonunda kamuoyunu devlete karşı cevirmiş ve Memun’u caydırmıştır.

Batı’daki problem, devleti dinin egemenliğinden kurtarmanın yöntemleri etrafında dönmüş ve yıkıcı savaşlara sürüklemiş iken; bizim bağlamımızda ise problem, dini devletten kurtarmak ve devletin dine hakim olmasını engellemek olmuştur. Fakat Müslümanların yasalara ihtiyacı olduğu durumlarda, demokratik mekanizma İslam’daki şuranın en somutlaşmış halidir.

Bizim mirasımızda kilise gibi bir kurumun olmaması çok önemlidir. Belki Şii kardeşlerimiz dini bir kurum inancını benimsiyor olabilir. Fakat Sünni dünyada genellikle anlaşmazlık halinde olan ve farklı görüşler benimseyen alimler topluluğu hariç böyle bir şey yoktur. Bu sebeple özgürlük atmosferinde tartışacak ve sorunlarımızı görüşecek ve yasama kurumunun seçilme aracılığıyla nihai otorite olduğunu kabul edecek alimlere ve aydınlara ihtiyacımız var.

Tunus’ta hâlihazırda aşırılık yanlısı ve ılımlı olarak tanımlananlar arasında devam eden bir tartışma var. Biri, tepeden inmeci bir şekilde devlet vasıtalarını ve imkânlarını kullanarak İslam anlayışını empoze etmeye çalışıyor. Diğeri ise devleti, eğitim müfredatını, milli kültürü İslami etkilerden tamamıyla soyutlamak istiyor. İslam dünyası dâhil bütün dünya, dini bir uyanışa şahitlik etmektedir. Papa 2. John Paul’ün çabalarıyla başlayan Doğu Avrupa’nın gelişimindeki Katolik Kilise tarafından oynanmış rol ortada. Aynı zamanda Putin’in başkanlık kampanyasının başarısında Rusya Ortodoks Kilisesi’nin rolü inkâr edilemez boyuttadır. Böylesi bir kavşakta devletin kültürel ve eğitimsel politikaları konusunda dini etkiye karşı çıkmak mantıksızdır. Aslında İslam’ı empoze etmemiz hiç de gerekli değildir. Çünkü o halkın dinidir, elitlerin değil. İslam, devletlerin etkisi ve yanlış uygulamaları yüzünden uzun süre varlığını devam ettiremedi. Takipçileri arasında sahip olduğu geniş kabulden dolayı, devlet çoğu kez din üzerinde bir kambura dönüştü.

Dediğim gibi İslami eğilime mensup olanların çoğu, dinin devletten ayrılıp vicdanlarda yaşamaya mahkûm, toplumsal bir meseleye dönüştürülmesinden korkmaktalar. Devlet neden imamları eğitir ve devlet neden camileri kontrol eder?

Devletin tarafsızlığı meselesi büyük sorunlar içerir. Eğer din ve devlet arasındaki ayrılıktan kastedilen devletin insan ürünü ve dinin de ilahi kökenli vahiy olduğu (ki vahiy ile siyasi olan arasındaki fark ilk dönem Müslümanlar tarafından açıklığa kavuşturulmuştur) ise o zaman sorun yoktur. Fakat eğer kastedilen şey Fransa’da görülen laiklik anlayışında bir din ve devlet ayrılığı ya da Marksist ideolojilere ait bir ayrılıksa o zaman hem dini hem de devleti zarara uğratacak tehlikeli bir maceraya giriyoruz demektir. Dinden devleti tamamen soyutlamak; devleti bir mafyaya, dünya ekonomik sistemini bir yağmaya, siyaseti de aldatma ve ikiyüzlülüğe dönüştürecektir ve Batı deneyiminde (bazı olumlu açılar söz konusu olsa da) gerçekleşmiş olan şey tam da budur. Uluslararası siyaset, en büyük sermayeye sahip olan ve medyaya hakim olan bir kaç para simsarının tekeli haline geldi ki, zaten bu sayede siyasetçileri kontrol altında tutabilmektedirler.

Bu bağlamda insanlar, büyük bir şekilde dine ve doğru ile yanlış arasındaki farkı ayırt etmelerini sağlayacak olan onun ruhani ve ahlaki rehberliğine ihtiyaç duymaktadır. Ve doğru ile yanlışın ne olduğunu belirleyen tekelci bir kilise anlayışı olmadığından bu görev; düşünürler, halk ve medya tarafından tartışılarak çözüm bulunmasına bırakılmıştır.

Dinin tamamen devletten ve siyasetten ayrıldığı bir durumda, bu, içerisinde bazı şeylerin kontrolden çıkacağı ve sosyal ahengin tehlikeye gireceği bazı riskleri de taşırdı. Bu yüzden bunu yapma şekli, insanların özgürlüklerini ve haklarını garanti edecek bir denge bulmaktan geçer. Çünkü din tam olarak bunu yapmak için vardır. Bu dengeyi sağlamak için bizlerin din ve siyaset arasındaki ayrımın farkına varmamız ve dinde neyin sabit olduğu neyin değişebilir olduğunu belirlememiz gerekiyor. Bizim dini değerlerde donanımlı, eğitimli olan yasa koyuculara ihtiyacımız var. Yasa yaptıklarında, dini âlimlerin ve otoritelerin vesayetine gerek duymasınlar. Aynı şey siyasetçiler için de geçerli elbette. Baskı yoluyla harekete geçmiş bir dini riayetin hiçbir değeri yoktur. Allah’a itaat etmeyenleri devletin baskıcı vasıtalarıyla ikiyüzlü insanlara çevirmenin hiçbir faydası yoktur. İnsanlar özgür yaratılmıştır ve onları görünürde kontrol edebilmek mümkün iken onların inançlarına ve iç dünyalarına hakim olmak imkansızdır.

Bu nedenledir ki bizler başörtüsü-peçe meselesinin ele alınışında iki uygulama gördük. Birincisi devlet tarafından zorla kabul ettirilen bir diğeri de devlet tarafından yasaklanan örtüdür. Bir keresinde Müslüman bir ülkenin havaalanındaydım. Bütün bayanlar kapalıydı. Fakat uçak kalkar kalkmaz bütün örtülüler başörtülerini açtı. Bu bir ülkenin eğitim, sisteminin başarısızlığının en açık göstergesidir. Bin Ali döneminde, kadınlar tesettürden yasaklanırlardı. Uygun gördükleri kıyafetleri giyemezlerdi.

Din için en önemli faaliyet alanı, devletin araçlarını ele geçirmek değil bireysel inançları sağlamlaştırmaktır. Devletin birincil görevi ise her şeyden önce insanlara hizmetler sunmak, iş imkânları yaratmak, sağlık ve eğitim olanakları sağlamaktır. Devletin görevi insanların kalpleri ve akıllarına hükmetmeye çalışmak değildir. Bu nedenle, her ne şekilde olursa olsun insanlara yapılan zorlamalara karşı çıktım. Din değiştirme gibi tartışmalı konuları ele aldım ve “dinde zorlama yoktur” ayetini baz alarak dine sarılan ya da dini inançtan yoksun insanların özgürlüklerini savundum.

İnsanları Müslüman olmaya zorlamanın hiçbir anlamı yoktur. İslam milletinin inançsızlıklarını saklayan ve inandığını söyleyen riyakârlara ihtiyacı yoktur. Özgürlük bir insanın İslam’a sarılarak elde edeceği en büyük değerdir. Bu yüzden kelime-i şahadet getiren biri, inanç ve farkındalıkla desteklenmiş özgür irade temelinde otomatik olarak özgürlüğünü elde etmiş olur.

Mekkeliler İslam’a karşı çıktıklarında, Peygamber kendinin tebliğ faaliyetlerini engellememelerini ve halka mesajını aktarmada kendisine müdahale edilmemesini istedi. Mekkeliler ifade özgürlüğünü sağlamış olsalardı Resul hicret etmeyecek ve yurdunu terk etmeyecekti. Fakat onun mesajı o kadar kuvvetliydi ki onu çürütecek bir alternatif bulamadılar. İslam’ın delilleri o kadar güçlü ki;  Müslümanlar, insanları zorlamaya hiç gerek kalmayacağını düşünürler.

Tunus’da bugünlerde gerçekleşen tartışmanın büyük bir kısmı İslam’ın ve laikliğin yanlış anlaşılmasındandır. Bizler laikliğin ateist bir felsefe olmadığını, onun sadece Abdulvahab el-Messiri’nin yazılarında da belirttiği gibi kısmi ve mutlak laiklik arasındaki farkı belirttiği şekilde düşünce ve inanç özgürlüğünü korumak için dizayn edilmiş yöntemsel düzenlemeler olduğunu gösterdik. Örnek verecek olursak, Fransa tarihindeki jakoben modelini verebiliriz. Papazlık hakkındaki yapılan savaşta jakobenler bir slogan benimsediler: “Son papazın bağırsaklarıyla son kralı boğun.” Bu Fransızlara has bir durumdur ve laikliğin mutlak tanımı değildir. İslam konusunda da bir belirsizlik söz konusudur. Çünkü İslam’ın, sadece insanların özgürlüklerini kısıtlayarak, insanları namaza, oruca zorlayarak ve zorla tesettüre sokarak muzaffer olabileceğine inananlar vardır. Başarı böyle gelmez. Çünkü Allah münafıklığı en büyük günah saymıştır. Ve cehennem münafıkların sonsuz yurdu olacaktır.

Devrimimiz bir diktatörü devirdi. Vatandaşlık ilkesini ve bu ülkenin bir partiye ya da başka bir şeye ait olmadığını sadece ve sadece dinine, cinsiyetine bakılmaksızın bütün vatandaşlarına ait olduğunu kabul etmeliyiz. İslam, onlara eşit haklara sahip vatandaş olma ve karşılıklı saygı çerçevesinde ve mecliste temsilcileri tarafından oluşturulan kanuna uyma çerçevesinde neye inanırlarsa inanma hakkı tanımıştır.

Bu, benim meseleleri ve İslam’ın sekülarizmle ilişkisini anlayış şeklimdir. İnşallah ana konulara temas etmişimdir ve dikkatiniz için çok teşekkür ederim.

 

Check Also

Modernite ve İslamcılık / Nuri YILMAZ

İslamcılık nedir? Kimileri için Müslüman olarak varlığının anlamı, kimileri için soğuk savaş döneminde Müslümanları kullanmak ...

Günümüz Şartlarında İslami Mücadele (İslamcılık) / Nuri Yılmaz

İşe yarayan bir şey insanoğlunun gözünde hep değerli olmuştur. Çok işe yarayan bir şey, çok ...

İslamcılık, İslami Mücadele ve Kur’an / Mehmet Yaşar Soyalan

Giriş Kur’an’da açık bir şekilde dile getirilen Habil-Kabil karşıtlığından da anlaşıldığı gibi insanlığın ilk günlerinden ...