Nasscılığın – Kur’ancılığın Çıkmazı / Hamdi TAYFUR

Son üç yıldan beri yazdığım yazılarda, Kur’ani bakış açısıyla bir duruş sergileme çabası içinde olan ve bu duruşlarıyla günümüz dünyasının sorunlarına çözüm üretmeye çalışan İslami perspektif sahiplerinin içine düştüğü çıkmazları açıklama çabama “akletme” kavramı üzerinden bir giriş yapmaya çalıştım. Akletmenin önündeki muhtelif engelleri örneklerle açıkladım. Aslında konuyu getirmeye çalıştığım nokta; Müslümanların tartışılmaz kaynak olarak gördükleri Kur’an ve onunla birlikte bir dizi dini kaynakla ilişkilerinde ortaya çıkan problematiğin boyutları ve içine düşülen çıkmazdı. Bu yazıda söz konusu problematiğe bir giriş yapmaya çalışacağım. Bu, tekil bir problem olmaktan öte; zihinsel, sosyal,  zamansal ve mekansal boyutlarda derinliği olan ve iç içe birçok problemi içerdiğinden, “problematik” kelimesini özellikle kullanıyorum.

Başlıkta kullandığım “nasscılık” kelimesi, tarihten veya gelenekten bize aktarılan tartışılmaz kaynak metinleri, tarih üstü bir mantıkla, her türlü probleme uygulama çabası anlamındadır. Bunu uygularken metinlerin verdiği imkân, literalist bir tarzda sonuna kadar zorlanmakta ve üretilen sonuçlar ilahi hükümler veya dini kaynaklardan elde edilen çözümler olarak dayatılmaktadır.

“Kur’ancılık” kelimesi ise nasscılığın daha özel bir şeklidir. Nasscılık, tartışılmaz kaynak olarak görülen; Kur’an, hadis, sahabe sözleri, icma ve bazen fakihlerin içtihatları gibi önceki dönemlerden tevarüs edilmiş tüm kaynak metinleri kapsarken; Kur’ancılık bu işi, Kur’an özelinde yapmaya çalışır. Kur’ancılığın Hint alt kıtasında ortaya çıkan “Kur’aniyyun” akımıyla veya Türkiye’deki “mealcilik” akımıyla karıştırılmaması gerekir. Kastettiğim onlarla ilişkili olmasına rağmen sadece onlar değil. Daha genel bir yaklaşımdan bahsediyorum.  Bu yaklaşım, günümüz İslam dünyasında pek çok akımı etkisi altında tutmakta, hatta onları belirlemeye devam etmektedir. “Nasscılık”, tarihi itibariyle İslam tarihinin ilk yüzyılına kadar giden kadim bir yaklaşım biçimi iken, “Kur’ancılık”, örnekleri önceki zamanlarda da görülmesine rağmen nispeten daha yakın zamanlara ait bir olgudur.

Kur’ancılığı ortaya çıkaran zihinsel formülü şu şekilde ifade edebiliriz: “Kur’an, korunmuş Allah kelamı olması hasebiyle insanlığın gelmiş ve gelecek tüm sorunlarına ilişkin çözümleri içerir.”

Kur’an tarafından içerilen çözümlerin kapsamı ve bunların Kur’an’dan nasıl istinbat edileceğine veya devşirileceğine ilişkin yaklaşımlar farklı olmakla birlikte, hemen hemen tüm akımlar Kur’an’ın belli konularla ilgili gizli veya açık çözümler içerdiği konusunda mutabıktırlar.

Soru şudur: Kur’an tüm çağların sorunlarına ilişkin bir problem çözme veya hüküm verme kitabı mıdır, yoksa indiği çağda insanların en azından belli bir kısmı tarafından bilinen ve onaylanan bazı evrensel bilgi, ahlaki ve sosyal ilke ve dini inançlara bir çağrı ve hatırlatma mıdır?

Kur’an’da sosyal, siyasi, iktisadi, medeni ve cezai bazı hükümler mevcuttur. Bunun ötesinde Kur’an, bir dini va’z ediyor olmasının normal sonucu olarak; ibadetler, haram ve helallere ilişkin bazı hükümler içerir. Bu tür ibadî emirler, haram ve helallere ilişkin hükümler dinin birer parçası olması hasebiyle tartışmamızın dışındadır. Bunların hemen hemen hepsi de bireysel uygulamalarla ilgilidir. Ama işin sosyal, siyasi, medeni, iktisadi ve cezai hükümler kısmına gelince şunu söyleyebiliriz: Kur’an’da oldukça az sayıda yer alan bu hükümler evrensel hükümler değildir. Ancak kendi özgün koşullarında uygulama ve çözüm olma değerleri vardır. Kur’an’ın iniş yöntemine uygun olarak, dini ve dünyevi ayrımı gözetmeksizin muhatap olduğu tüm soru ve sorunları cevapsız bırakmayan Kur’an, uygulamada olan çözümlerden en uygununu insanlara önermiş ve böylece hiçbir sorularını cevapsız bırakmadığı gibi, onlara yaptığı önerileri nasıl hayata geçireceklerine dair örnekler de vermiş olmuştur.

Daha sonraları meydana gelen gelişmeler, Kur’an’da var olan çözümlerden yola çıkarak Kur’an’ın her derde deva, her soruna çözüm, her hastalığa şifa olacağı gibi bir sonuç çıkartmalarına yol açmıştır. Böylece ayetlerin kelimeleri arasından bir tür anlam kazıyıcılığına girişmişler ve Allah’ın kastetmediği, indiği dönemdeki muhatapların hiç akıllarına gelmeyen anlamları ve hükümleri Kur’an’a yükleyerek Kur’ani çözümler üretme çabasına girişmişlerdir.

Bir öğüt/hatırlatma, hidayet, tavsiye, müjdeleme ve ihtar etme kitabı olan Kur’an, bu niteliği ile sadece cami kürsülerindeki dinlenmeyen vaazların konusu olurken, ateşli cemaat ve mezhep taraftarları Kur’an’dan siyasi amaçlarına uygun hükümler çıkartmakta oldukça istekli davranmakta ve her ayet, anlamı mensuplarınca üretilen bir dayatma aracına dönüştürülmektedir.

Kur’an; mezhep, fırka ve cemaatlerin amacına uygun olarak, bazen Ali’den ve Ali evlatlarından ve imamlardan bahsetmekte, bazen cifr ve benzeri hesap yöntemleriyle gelecekten haber vermenin aracı kılınmakta, bazen bilimsel bir keşfin işareti sayılmakta, bazen kendisini Asrı Saadet’le özdeşleştiren grupların hareket yöntemlerine ilişkin çıkarımlara alet edilebilmektedir. Kur’an’dan devlet sistemi çıkartmaktan, iktisadi nazariyeler üretmekten, psikolojik teoriler üretmekten tutun da; eğitim yöntemlerine kadar pek çok çıkarımın yapılabileceğine ilişkin derin inanç güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Oysa Kur’an bunların hiçbirini yapmak için inmemiştir ve bunların hiçbirisini içermez. Kur’an’dan ne siyasi ve iktisadi bir sistem, ne bilimsel bir teori, ne bir hareket yöntemi, ne de tekil problemlere ilişkin bir çözüm çıkar.

Oysa belirttiğimiz gibi farklı tonlarda da olsa günümüz Müslümanlarının hemen hemen tümünün zihninde bu doğrultuda bir anlayış hâkimdir. “Akıl” konusunda yazdığım yazıların derlenmesiyle oluşan “Akletme Üzerine” isimli çalışmamın sonuç bölümünde bu soruna işaret etmiş ve demiştim ki: “Günümüz İslam dünyasının en temel sorunlarından bir tanesinin Kur’an’ın ve bunun yanı sıra sünnetle birlikte gelenek de dâhil olmak üzere diğer dini bilgi kaynaklarının (anlam kazıcılığı yöntemiyle) tüketilmesi olduğunu düşünüyorum. Oysa başta Kur’an olmak üzere söz konusu kaynakların tüm dertlerimize şifa olacağına olan inanç, varlığını güçlü bir şekilde devam ettiriyor.”[1]

Kitabın sonuç bölümünde bu algının tarihte nasıl ortaya çıktığına ilişkin bazı bilgiler vermiştim. Burada o bilgileri de kullanmak suretiyle, problemin ortaya çıkış tarihinden, ortaya çıkan algılardan ve bunların ürettiği sonuçlardan kısaca bahsederek bu giriş makalesini tamamlayacağım. Sonraki makalelerde ise konuyu farklı boyutlarıyla derinleştirmeyi düşünüyorum.

Nasscılığın/Kur’ancılığın Ortaya Çıkış Süreci

İslam tarihinin ilk yüzyıllarından itibaren bu algının ortaya çıkması ve yerleşmesi aslında kaynakların mahiyeti ile ilgili sorunlu bir sürece işaret ediyor. Peygamber’in vefatından itibaren arkadaşlarının birçok problemle yüz yüze gelmeleri, bu sorunları çözme konusunda çaba gösterirlerken derin yaraların açılması, aslında Kur’an’ın, Peygamber’in hemen vefatının ardından ortaya çıkacak sorunlara bile çözüm için inmediğini ve hadislerin bu amaçla söylenmediğini ortaya koymaktadır.

Peygamber’in vefatından sonra karşı karşıya kaldıkları siyasi sorunlara kendi tecrübeleri, o güne kadar bildikleri çözüm yöntemleri ve akıllarıyla çözüm bulmaya çalışan sahabelerin de Kur’an’dan ve Peygamber’in sözlerinden böyle bir beklenti içine girmediklerini gelen rivayetler bize açık bir şekilde söylemektedir. Çünkü uzun süre Peygamber’le birlikte yaşayan sahabeler, Kur’an’ın ve Peygamber’in sözlerinin daha o hayattayken nasıl bir fonksiyon icra ettiğini bilmekteydiler. Kur’an onlar için bir öğüt, hatırlatma, uyarı ve gerek inançlarındaki gerekse sosyal hayatlarında var olan bozuklukların nasıl düzeltileceğinin örneklerini veren bir rehberdi. Tek tek hükümler vermekten çok nasıl hüküm verileceğini, ayrıntılı çözümler üretmek yerine çözümlerin yöntemlerini öğretiyordu. Bu nedenle Peygamber vefat eder etmez, tereddüde düşmeden sorunlarına tecrübeleri ve akıllarıyla çözüm üretmeye çalıştılar. Kur’an’da bu konuda bir ayet var mı, Peygamber’in bu konularda söylediği hadisler var mıydı gibi soruları kendilerine sormadılar.

Peygamber’in bazı akrabalarının dışında ondan kendisinden sonraki siyasi sorunlara çözümler önermesini talep eden olmadı. Peygamber’in bu akrabaları ise bunları dini amaçlar gözeterek değil, doğrudan siyasi ve kabilevi amaçlarla talep etmişlerdir. Bu taleplere gerek Peygamber, gerekse onun yakın arkadaşları şiddetle karşı çıktı. Çünkü hem Peygamber hem de onun yakın arkadaşları, Peygamber’in adı ve sözlerini kullanarak diğer insanların üzerinde tahakküm kurmanın tehlikesinin farkındaydılar.

Peygamber’den sonra sosyal, siyasi ve hukuki alanda cari olan yasa bir tür yazılı olmayan yasaydı. Kur’an’da yer alan çok sınırlı sayıdaki hükmü istisna edersek –ki onlar da cari Arap geleneğinin ihya edilmiş şekilleriydi- toplumsal sorunlara bu yazılı olmayan yasalar aracılığıyla çözümler bulunuyordu. Buna da sünnet ismi verilirdi. Örneğin “Medinelilerin sünneti” denildiğinde anlaşılan şey Medine ve civarında –buna genel olarak Hicaz bölgesinin tümünü dâhil edebiliriz- Cahiliye döneminden beri sürekliliğini devam ettiren, ama gerek inen Kur’an ayetleri, gerekse Peygamber’in kişisel reyleri ile düzene sokulmuş, menfi yönleri giderilmiş toplumsal düzende geçerliliğini sürdüren yazılı olmayan yasalar kastedilirdi.

Bu nedenle Peygamber’den sonra hicretin ilk yüzyılında Hicaz bölgesinde yaşayan Müslümanlar sosyal, siyasi, hukuki, iktisadi sorunlarına çözüm ararken mutlaka bir hadis bulma veya bir Kur’an ayetinden hüküm çıkarma çabası içine girmezlerdi. Cari olan sünnete -Medinelilerin sünneti- göre hüküm verirler ve çözüm üretirlerdi. Bu cari sünnet sabitlenmiş bir anayasa olmaktan çok, dinamik bir karaktere sahipti. Toplumsal kabule bağlı olarak yeniden üretilmeye açıktı.

Fetihlerle birlikte geniş bir bölgeye yayılan Müslümanlar, gittikleri bölgelerde yeni sorunlarla karşılaştılar. Aynı zamanda yeni bölgeler yeni sünnetler demekti. Her bölgenin kendi özgün koşullarına uygun, tarihi geçmişi olan yazılı veya yazılı olmayan yasaları veya bir sünneti vardı. Fakat bu yeni bölgelerin sünnetlerinin Hicaz bölgesinden bir farkı vardı. Kur’an bu bölgelere inmediğinden ve Peygamber onların arasında yaşamadığından onların cari sünneti el değmemiş, ıslah edilmemiş bir halde duruyordu. Medine ve civarındakiler bir süre daha ıslah edilmiş cari sünnetleri ile idare edebileceklerken diğer bölgelerin sünnetlerinin, örflerinin, yazılı olmayan yasalarının acil ıslaha ihtiyacı vardı. Bu nedenle oralardaki sorunlar daha büyüktü.

Bu bölgelerden çıkan âlimlerin çoğu özgürce hareket ettiler. Kur’an’ın ahlaki öğretilerini, öneri ve hatırlatmalarını, haram ve helallerini dikkate almak şartıyla, hakkında hükmün bulunmadığı alanlarda kendi reylerini kullanmaktan çekinmediler. Ayetlerin lafızlarından bin bir zahmetle delil çıkartmaya çalışmadılar. Hatta bazen Peygamber’den bir-iki ravi ile gelen hadisleri bile göz ardı etmeyi tercih ettiler. Bu yöntem üretkenliğin önünü açtı.

Ancak aynı süreçte, İslam dünyasında yeni bir davranış şekli gelişiyordu. Peygamber’in vefatından sonraki ilk yıllarda çok az rastlanan bu tutum, ortaya çıkan siyasi ve toplumsal çatışma ve tartışmalara paralel olarak yaygınlık kazandı. Bu yeni adet şuydu: Siyasi, toplumsal ve akidevi tartışmalarda Kur’an’ın lafzına sığınılarak yorumlar delillendiriliyor ve ayetler rakiplerine karşı bir silah gibi kullanılıyordu. Tek tük örnekleri daha önce de görülmesine rağmen bu işi sistematik olarak ilk yapanlar Haricilerdi. Kur’an’ın toplum nezdinde kabul görmüş üstünlüğü, düşüncelerin meşruiyetini sağlamak için kullanılıyordu. Aynı şeyi Ehli Hadis, hadisleri kullanarak yapmaya başladı.

Peygamber’in vefatından epey sonra Ömer’in halifeliği zamanında vuku bulan bir olay üzerinde durulmayı hak etmektedir. Olayı Hayri Kırbaşoğlu’nun “Kadın Konusunda Kur’an’a Yöneltilen Başlıca Eleştiriler” isimli makalesinden aynen aktaralım:

“Birgün Hz. Ömer halka hitap ederek “Kadınların mehirlerini niye yüksek tutuyorsunuz? Hz. Peygamber ve ashabı döneminde mihir miktarı dört dirhem veya daha aşağı idi. Mihri çoğaltmanın Allah nazarında takva veya iyilikle bir ilgisi olsaydı, onlar bunu sizden önce yaparlardı. O halde bir erkeğin herhangi bir kadının mihrini dört dirhemden fazla verdiğini duymayayım!” der. Minberden iner inmez Kureyş’ten bir kadın kendisine itiraz eder ve “Ey mü’minlerin emiri insanların kadınların mihirlerini dört dirhemden daha fazla vermelerini yasakladın, demek!” der. Hz. Ömer “Evet öyle yaptım” deyince kadın: “Sen Allah’ın ne dediğini duymadın mı?” der. Hz. Ömer “Ne diyor?” deyince de kadın: “Şayet hanımınızı boşar da başka bir hanımla evlenmek isterseniz, onlardan birine yüklerle mihir vermiş olsanız dahi, hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık bir günah işleyerek onu geri almak mı istiyorsunuz? Bir zamanlar bir birinizle haşır-neşir olduğunuz ve onlar da sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde onu nasıl geri alırsınız?” (4/20-21) âyetlerini okur. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Allah’ım beni bağışla, herkes dini Ömer’den daha iyi biliyor!” der ve dönüp tekrar minbere çıkarak şöyle der “Ey insanlar; ben sizlerin kadınların mihirlerini dört dirhemden fazla artırmanızı yasaklamıştım. Ancak kim malından, istediği kadar vermek isterse versin.” Başka bir rivayette ise “Bir kadın Ömer’e itiraz etti ve onu susturdu-veya kadın doğru söyledi Ömer ise hata etti” demiştir.”[2]

Çoğunlukla kadının İslam’daki değerini veya Halife Ömer’in faziletlerini anlatmak için anlatılan bu olayın konumuzla oldukça yakın bir ilişkisi vardır. Öncelikle olay Kur’an ayetlerinden delil getirerek savunu yapma konusunda tarihteki ilk örneklerden birisidir. İkincisi; Ömer’in veya etrafındaki arkadaşlarından birisinin ayetten haberdar olmaması zayıf bir ihtimaldir. Eğer Ömer’in Kur’an’dan bu konunun çözümünü nasıl çıkartabilirim diye bir yaklaşımı olsaydı, mutlaka ayeti bulur, buldurur ve ona göre hüküm verirdi. Oysa Ömer Kur’an yerine cari uygulamalara bakarak ve halen canlı olarak bilinen (Peygamber hayattayken de uygulanan) uygulamaları hatırlatarak, yükselen mihirler nedeniyle bekârlığa mahkûm olan fakir gençlerin sorunlarına çözüm üretmek istemiştir. Günün şartlarını dikkate aldığımızda doğru olan hüküm budur. Oysa itiraz eden kadın mihirlerin düşük kalmasından ızdırap duymaktadır ve ayet tam da onun ızdırabına çaredir. Tarih üstü, literal yöntemi kullanır, ayeti ızdırabına ilaç eder ve Ömer’e itiraz eder. Ömer’in itiraz karşısındaki çaresizliği ve teslimiyeti, muhtemelen henüz filizlenmeyen sorunun yeteri kadar farkında olmamasından kaynaklanıyordu. Ali’nin karşısında Haricilerin yaptığı gibi problem merkezi bir soruna dönüşmüş olsaydı muhtemelen Ömer bu sorunu tespit edip üzerine giderdi.

Nitekim sorunun iyice açığa çıktığı dönem Ali’nin halife olduğu dönemdir. Ve Hariciler hiçbir ön koşul olmaksızın sadece lafza dayanarak ayetleri ideolojilerinin aracı haline getirdiler. “Hüküm ancak Allah’ındır” ayetini bir slogana dönüştürdüler. Ali’nin onlarla görüşmek için gönderdiği elçisine Kur’an’dan delil getirmek yerine cari olan sünnetle konuşmasını tavsiye etmesi ise ilginçtir.

Bu örneklerden çıkarttığımız sonuç şudur ki; Hicaz bölgesinde Peygamber’in ardından doğrudan Kur’an’ın lafızlarından yola çıkarak hükümler çıkartmak şeklindeki bir gelenek yerine cari olan sünnete göre hüküm verme âdeti yaygındı. Fakat zamanla artan şekilde Kur’an siyasi, ideolojik veya kişisel görüşlerin dayanağı haline getirilmeye başlandı.

Hicretin ilk yüzyılında Hicaz ve çevresindeki durum bu iken, ilk yüzyıl ve ikinci yüzyılda Hicaz dışındaki bölgelerde çoğunluğu Mevali olan âlimler reyleriyle sorunlarına çözüm üretmeye çalışıyorlardı. Onların reyi kullanmadaki becerileri bu bölgelerde hem düşüncenin, hem de toplumsal gelişmenin önünü açıyordu. Siyasi merkezin Hicaz’dan daha kuzeye (şimdiki Irak ve Suriye bölgelerine) kayması, devletin ve toprakların büyümesiyle birlikte sorunlardaki karmaşa, bu konularda daha yetkin olan Arap dışı toplum mensuplarının, yönetimin halifeden ve askeri komutanlıktan sonraki kademelerde daha etkin olmalarına yol açıyordu. Tabii ki çoğunluğu Mevali olan âlimlerin rey yöntemiyle elde ettikleri geniş alanın onlara verdiği çözüm üretme imkânının da bunda büyük rolü vardı. Bu gelişme ister istemez siyasi ve toplumsal alanda Arapların gerilemesine, Mevali’nin ise daha ön plana çıkmasına yol açıyordu. Siyasi ve bürokratik kademelerin en üst noktaları hariç diğer kademeleri Mevali’nin kontrolüne geçmişti.

Mevali-Arap çatışmasının epistemolojik alana yansımaması mümkün değildi. Mevalilerin rey silahına karşı Arap âlimlerin kendi zihin yapılarına da uygun yeni bir usul geliştirmeleri kaçınılmazdı. Bu gizli gerginliğin bir tarafını hadis taraftarları oluştururken, diğer tarafını da rey taraftarları oluşturuyordu. Hadis taraftarları artık Peygamber’in sünneti haline getirilen ve böyle ifade edilmeye başlanan Medinelilerin sünnetini rivayetler ve hadisler haline getirerek rey taraftarlarına karşı kullanıyorlardı. Ama bunun da bir sınırı vardı. Bu sınıra gelindiğinde hadisler uydurulmaya başlandı. İlk dönemlerde bazı âlimlerin kendi topladıkları hadis kitaplarında mevcut olan hadislerin sayısının birkaç yüzü geçmediği rivayet edilir. Ama aradan bir yüzyıl geçmeden hadislerin sayısı yüz binlerle ifade edilmeye başlandı. Bu hadislerden bir kısmının Peygamber’e ait olması mümkündür. Ama bunların çoğunluğu Araplara ait sözlerin Peygamber’e hamledilmesinden ibaretti. Yaşayan sünnetle bağlantılı olan adetler ve uygulamalar da hadisleştirilerek, Peygamber’in sünneti olarak kaynaklara ve rivayetlere geçirilmeye başlandı. Medinelilerin veya sahabelerin üzerinde ittifak ettikleri hususlar ise icma olarak isimlendirildi.

Ehli Hadis’in karşısında yer alan rey taraftarlarının tamamına yakını ise Mevaliden oluşuyordu. Bunlar rey, istihsan, kıyas gibi yöntemleri özgürce kullanıyorlardı.

Bu süreçte hadis taraftarı Arap asıllı Şafii önemli bir rol üstlendi. Hadislerin tıkanması ve reyin özgürce kullanılmasından duyulan rahatsızlığı ortadan kaldırmak için bir taraftan rey taraftarlarının özgürce kullandıkları kıyas yöntemine bir sınır getirmeye çalıştı. Diğer taraftan da dizginlenmiş kıyasın kullanılmasının kapısını tamamen kapatmayarak ayetler ve hadisler üzerinden yeni hükümler üretilmesinin imkânını oluşturdu. İstihsana karşı günümüze kadar ulaşmayan bir risale yazarak bu yöntemi tümüyle reddetti. Kaynakları; Kitap, sünnet, icma ve kıyas şeklinde dört adet olarak belirledi.

Kıyas bir akıl yöntemiydi. Ama bu kıyas Şafii tarafından rey taraftarlarının kullandığı şekilde özgür bir yöntem olmaktan çıkartılmıştı. Hakkında hüküm bulunmayan her problem, hakkında hüküm bulunan bir meseleye kıyas edilerek çözülmeye başlandı. Kıyas mantıki kıyas değildi. Yani iki öncülden, öncüllerin orta terimi aracılığı ile üçüncü bir hüküm çıkarmak şeklinde yapılmıyordu bu kıyas. Kıyastan çok analoji, yani benzetme yöntemi kullanılıyor ve hükmü belli bir problemin delaleti, hükmü belli olmayan problemin delaletine benzetilerek -kıyas edilerek- aynı hüküm ona da uygulanıyordu. Asıllara kıyastan çok ferlerin ferlere kıyası yapılıyordu. Tüm bu kıyasın olmazsa olmaz şartı ise, kendisine kıyas edilecek hükmün Kur’an’ın lafızları, Peygamber’in hadisleri, sahabeden gelen rivayetler veya icmadan çıkartılmak zorunda olması idi. Oysa rey taraftarları hakkında hüküm bulunmayan bir meselede özgürce akıllarıyla hüküm veriyorlar, bu mesele çözümü olan başka bir meseleye benzetilebilir mi diye bir çaba içine girmiyorlardı.

Şafii tarafından sistemleştirilen bu yöntem maalesef reyin taraftarlarını mağlup etti. Onların yöntemlerinin kullanılmasının önünü kapattı.

İslam tarihinin ilk dönemlerinde akletmenin aldığı bu darbe İslam toplumunun kaderini de belirledi. Sınırsız sorunun, sınırlı sayıdaki ayetlerin lafızları ve hadislerle çözmenin getirdiği çıkmaz, gelişen dünyanın karşısında bazen çözümsüzlüklere yol açarken, bazen de var olan çözümlerin dinileştirilmesi için yeni sentezlerin üretilmesi zorunluluğunu ortaya çıkardı.

Akletmeye önem veren, Kur’an’ın asıl fonksiyonunun insanlık tarihi boyunca karşılaşacağı sorunları çözmekten çok ahlaki ve temel esasların belirlenmesiyle ilgili olduğunu bilen az sayıdaki ekol ise; arkasını siyasi iktidara, kutsal imamların otoritesine dayayan ve tüm insanların özgürce hareket edeceği alanları Kur’an ve hadisler aracılığıyla ancak kendilerinin çözeceğini iddia eden ekollere mağlup oldu. Eşari’nin Mutezile’ye , Gazali’nin felsefeye vurduğu darbeler bunun tipik örnekleridir. Birazcık ümit veren Endülüs deneyimi ise bizden çok Avrupa’daki reformların yapılmasında işe yaradı. Tesirleri İslam’ın ana topraklarına kadar ulaşmadı.

Nasscılığın tarihte zaferini ilan etmesinin ardından yüzyıllar boyunca aynı klasik fıkhi yöntemler kullanılarak sorunlara çözüm üretilmeye çalışıldı. Ama sorunların sonsuz sayıda, kendilerine müracaat edilen Kur’an ve hadis metinlerinin sınırlı olduğu düşünüldüğünde, problemlerin doğru çözümlere ulaştırılması gittikçe imkânsız hale geldi. İslam tarihinde birçok devletin yönetiminde “şer’i” ve “sultani” olarak iki ayrı yasanın yürürlükte olması Kur’an ve sünnetin lafızlarından istinbat edilerek üretilen şer’i yasaların ne kadar yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Sultan Süleyman’a “Kanuni” denilmesinin sebebi, şer’i yasaların yanı sıra “Sultani” yasalar koyma konusundaki başarısıdır. Şer’i yasaların temsilcisi ulema çoğunlukla “sultani” yasaların onaylayıcısı veya meşru hale getiren fetvalar verme fonksiyonunu çok iyi yerine getirmiştir.

Modern çağa gelinceye kadar zamanın işleyişindeki yavaşlık veya İslam medeniyetini ciddi bir şekilde tehdit edecek başka bir medeniyetin ortaya uzun süre çıkamaması bu sistemin işleyişini bozmamıştı. Ama modernizm, İslam dünyasının kapılarına dayandığında artık sorunlara kutsal metinlerin lafızlarından/nasslardan çıkartılan hükümlerle cevap vermek neredeyse imkânsız hale geldi. Ama bu metinlerin her derdimize deva olacağına dair inanç devam ediyordu. Üst üste alınan mağlubiyetler ve Batı karşısındaki gerileme, modern dönem Müslümanlarının bu kaynaklar üzerinden tekrar yeni zihni çıkarımlar üretmelerine yol açtı. Buna göre tüm sorunların arkasında İslam toplumunun Kur’an’dan uzaklaşması yatmaktaydı. Asrı Saadet’teki büyük gelişme ve değişim sadece Kur’an’ın o topluma yaptığı tesir sayesinde mümkün olmuştu. Öyleyse çare yeniden öze, yani Kur’an’a dönmekten geçiyordu. Yeni bir Kur’an Nesli, yeni bir örnek nesil, yeni bir Asrı Saadet üretmek tüm sorunlarımızın çaresi olabilirdi. Nitekim bu söylem üzerinden üretilen hareket tarzları ve yapılanmalar son bir-iki yüzyılda İslam dünyasının en belirgin vasfı oldu. Doğrudan Kur’an’dan alarak ilhamı, asrın idrakine İslam’ı yerleştirmeye çalışan cemaatler, gruplar ve örgütler her şeye damgasını vurmaya çalıştı. Ama sorun varlığını devam ettirdi. Kur’an, cemaatlerin ve bölgesel hareketlerin kurtuluş söylemleri için yeteri kadar ilham kaynağı olurken; ondan tüm insanlığın kurtuluşu, barışı, sorunlarının çözümü için nasıl bir sonuç çıkartılabileceğine ilişkin güçlü ve etkili bir söylem, teori ve paradigma üretilemedi. Üretilen söylemler ise tepkisel ve hamaset yüklüydü ve kuşatıcı değildi.

Böyle bir talep zaten imkânsızı talep etmek olurdu. Çünkü Kur’an bunun için gelmedi. Problem Müslüman zihinlerin bunun ayırdına varamamasında yatıyordu.

Yaşadığımız günlerde de aynı klasik söylem varlığını sürdürüyor. Herkesin dilinde “Kur’an ve sünnet” söylemleri var. Cemaat liderleri Kur’an’dan yaptıkları çıkarımları düzenli olarak yaptıkları derslerde ballandıra ballandıra anlatmaya devam ediyorlar. Kur’an cemaat mensuplarını bir arada tutabilmek için en iyi malzeme olarak kullanılıyor. Kur’an’ın tüm dertlere şifa, kıyamete kadar tüm sorunlara çözüm olduğu söylenip duruyor. Kur’an’dan siyasi, iktisadi, hukuki teoriler çıkarılmaya çalışılıyor. Kur’an’ın hakkında hiç bir iddiada bulunmadığı siyasi, hukuki, ekonomik ve bilimsel alanlarda iddialar gündeme getiriliyor. Herkes Kur’ancı oldu.

Oysa bu yeni bir hayal kırıklığının da başlangıcını oluşturuyor. Arap Baharı ile birlikte tek tek değişen iktidarlarda Selefiler tarafından temsil edilen Kur’ancılık/hadiscilik ve Modernistler tarafından temsil edilen akılcılık/insanlığın tecrübesine sahip çıkma gerilimi yaşanıyor. Eğer Kur’an bir yerlerde sorunlara çözüm için ortaya konulursa, sonuçta bunun üreteceği hayal kırıklığının, dinin tümünü sorgulamaya yol açmaması işten bile değildir.

İçerdiği tüm hükümler aslında nasıl hüküm verileceğinin bir modelini ortaya koymaktan başka bir çözüm özelliğine sahip olmayan Kur’an, insanlara hükmetmeleri için çok geniş bir alan bıraktı. Bu alanlara açılmak yerine kendilerini Kur’an’la sınırlayanlar, Kur’an’a Kur’an’da olmayan özellikleri yükleyenlerdir. Çözüm Kur’an’ın alanının sınırlarını fark etmek ve bu alanların dışında kalan geniş mubah alanda aklederek, mevcut tecrübelerden de yararlanarak yeni çözümler üretmektir.

 

 

[1]  Hamdi Tayfur, Akletme Üzerine, sf.227

[2]  Hayri Kırbaşoğlu, Kadın Konusunda Kur’an’a Yöneltilen Başlıca Eleştiriler” İslami Araştırmalar (Kadın Özel Sayısı), V (1991), sayı: 4, s. 276-277

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir